İNTİHARIN EŞİĞİNDE: BİR DÜŞÜNCENİN İNSANI KUŞATMASI
İntihar hakkında konuşmak, çoğu zaman ölüm hakkında konuşmaktan daha zordur. Çünkü ölüm, insan hayatının kaçınılmaz sonudur; intihar ise ölümün bir düşünceye, bir ihtimale, bir karara, bazen de bir eyleme dönüşmesiyle ilgilidir. Bu nedenle intihar yalnızca “ölmek istemek” değildir. Bazen yaşamaktan duyulan bıkkınlığın adı, bazen dayanılmaz bir acının çıkış yolu araması, bazen de insanın kendi varlığıyla kurduğu ilişkinin bozulmasıdır.
Edebiyatın intihara ilgisi de buradan doğar.
Şairler, romancılar, filozoflar ve düşünürler yüzyıllardır aynı sorunun çevresinde dolaşırlar:
İnsan hangi noktada yaşamayı sürdüremeyeceğini düşünmeye başlar?
Bu sorunun tek bir cevabı yoktur. Ekonomik yıkım, yalnızlık, kayıp, hastalık, aşk acısı, toplumsal baskı, ruhsal çöküntü, yabancılaşma, suçluluk, anlamsızlık duygusu ve umutsuzluk bunlardan yalnızca bazılarıdır. Bazen ise dışarıdan bakıldığında hiçbir açıklaması olmayan bir ölüm düşüncesi belirir.
Bu nedenle intiharı tek bir nedene bağlamak, hem insan ruhunu hem de edebiyatın anlattığı dünyayı fazlasıyla basitleştirmek olur.
Belki de ilk yapılması gereken şey, intihar düşüncesi ile intihar eylemini birbirinden ayırmaktır.
Bir insan ölümü düşünebilir ve ölmek istemeyebilir. Ölmek istemediği hâlde yaşamaya devam etmekte zorlanabilir. Hatta ölüm düşüncesini, yaşamının dayanılmazlığı karşısında bir tür zihinsel çıkış kapısı olarak görebilir.
Fakat tam da burada önemli bir ayrım ortaya çıkar:
Bir düşüncenin zihinde bulunması, onun doğru olduğu anlamına gelmez.
İntihar düşüncesi çoğu zaman insanın hayatı hakkında verdiği soğukkanlı bir hükümden çok, yaşadığı acının geleceğe ilişkin algısını daraltmasının sonucudur. İnsan acı içindeyken yalnızca bugünü değil, yarını da bugünün devamı gibi görmeye başlayabilir. “Böyle devam edecek” düşüncesi, zamanla “başka türlü olamaz” düşüncesine dönüşebilir.
Nevzat Tarhan'ın ifadesiyle:
“İntihar düşüncesi kişinin yaşadığı umutsuzluk ve acı ile ilgilidir. Kişi kendini o kadar umutsuz hisseder ki ölüm gibi tamamen bir yok oluş ona umut gibi gözükebilir.”
Buradaki en önemli kelime belki de umuttur.
Çünkü intihar düşüncesinin paradoksu şudur: İnsan ölümü istediği için değil, çoğu zaman yaşadığı biçimiyle yaşamın artık değişmeyeceğine inandığı için ölümü bir çıkış olarak görmeye başlayabilir.
Bu ayrımı yapmak, intiharı romantikleştirmemek bakımından önemlidir.
İntihar düşüncesi: Ölüm arzusu mu, acının sona ermesi isteği mi?
Cesare Pavese'nin Yaşama Uğraşı'ndaki cümlesi bu konudaki en sert ifadelerden biridir:
“İntiharı düşünen bir insan için en kötü şey kendisini öldürmesi değil, bunu düşünüp yapmamasıdır.”
Bu cümle tek başına bırakıldığında son derece kışkırtıcıdır. Hatta tehlikeli biçimde yanlış anlaşılabilir. Fakat tam da bu nedenle böyle bir cümleyi antolojiden çıkarmak yerine, edebî ve düşünsel bağlamı içinde göstermek daha anlamlıdır.
Pavese burada intihar düşüncesinin sıradan bir ölüm düşüncesinden farklılaşmasını anlatır: Bir düşüncenin zihne yerleşmesi, tekrar etmesi, alışkanlık hâline gelmesi.
Onun asıl dikkat çektiği şey, intihar düşüncesinin bir alışkanlığa dönüşebilmesidir.
Bu nokta önemlidir.
Çünkü zihinde tekrar tekrar dolaşan bir düşünce zamanla yabancılığını kaybedebilir. İlk ortaya çıktığında insanı ürküten bir fikir, defalarca düşünüldüğünde daha tanıdık hâle gelebilir. Bu, düşüncenin doğru ya da kaçınılmaz olduğunu göstermez; yalnızca zihnin tekrarlanan düşüncelere alışabildiğini gösterir.
Dolayısıyla Pavese'nin sözünü, “intihar edilmelidir” biçiminde değil, intihar düşüncesinin insan zihninde nasıl yerleşebildiğini gösteren karanlık bir edebî gözlem olarak okumak gerekir.
Bu ayrım bütün bu çalışma boyunca korunmalıdır.
Çünkü intihar üzerine yazılmış metinlerin önemli bir bölümü, günümüzün psikolojik ve klinik diliyle yazılmamıştır. Bazıları felsefidir, bazıları şiirseldir, bazıları otobiyografiktir, bazıları ise bilinçli biçimde kışkırtıcıdır.
Hepsini aynı hakikat düzlemine koyamayız.
İnsan neden kendi ölümünü bir düşünce konusu hâline getirir?
Schopenhauer, iç dünyası zengin insanın dış dünyaya daha az ihtiyaç duyabileceğini söyler. Ona göre insan kendi içinde ne kadar çok şeye sahipse, dışarıdan o kadar az şey bekler.
Fakat bu düşüncenin karanlık bir devamı vardır:
“...o zaman bu kişi, sürekli hoşnutsuzluğun doğurduğu, yaşamdan bıkkınlığa ve bunun sonucunda da intihar eğiliminin ortaya çıktığı üst dereceye ulaşabilir.”
Schopenhauer'in düşüncesinde burada dikkat çekici bir zincir vardır:
iç dünya → dış dünyadan uzaklaşma → hoşnutsuzluk → yaşamdan bıkkınlık → intihar eğilimi.
Ancak bu zincir evrensel bir psikolojik yasa değildir.
İçe dönük, yalnızlığı seven veya zengin bir iç dünyaya sahip her insanın intihar düşüncesine sürükleneceğini söylemek mümkün değildir. Hatta birçok insan için yalnızlık ve düşünsel yoğunluk yaşamı sürdüren unsurlar olabilir.
Dolayısıyla Schopenhauer'in cümlesini bir “intihar teorisi” olarak değil, insanın kendi içine kapanmasının hangi koşullarda karanlık bir biçim alabileceğine dair felsefi bir gözlem olarak okumak daha sağlıklıdır.
Burada edebiyat açısından çok önemli bir mesele ortaya çıkar:
Yalnızlık ile intihar arasında doğrudan bir eşitlik yoktur; fakat yalnızlık, insanın kendi düşünceleriyle baş başa kalmasını artırabilir.
Ve bazı düşünceler, yalnız kaldıkça büyür.
İnsan kendisini başkalarından çektiğinde yalnızca insanlardan uzaklaşmaz; bazen kendisini dışarıdan değerlendirebilmesini sağlayan bakışlardan da uzaklaşır.
Bu nedenle intihar düşüncesinin en tehlikeli taraflarından biri, insanın zihinsel dünyasının giderek kendi içinde kapalı bir sisteme dönüşmesidir.
Düşünce kendisini üretir.
İnsan bir düşünceyi düşünür.
Sonra o düşünce hakkında düşünür.
Sonra düşündüğü şeyi neden düşündüğünü düşünür.
Sonra bu düşüncenin hayatının gerçeği olduğuna inanmaya başlayabilir.
Böylece düşünce, gerçekliğin kendisiymiş gibi görünür.
Oysa düşünce ile gerçeklik aynı şey değildir.
Camus: İntihar, başkaldırının sonucu değil
Albert Camus'nün Sisifos Söyleni'ndeki ünlü yaklaşımı, intiharı felsefenin merkezî sorularından biri hâline getirir:
“İntihar başkaldırının mantıksal sonucu değildir.”
Camus için sorun şudur: Eğer dünya anlamsızsa, insan neden yaşamaya devam etsin?
Bu soru, intihar düşüncesinin felsefi biçimidir.
Camus'nün cevabı ise intiharı bir çözüm olarak kabul etmek değildir.
Tam tersine, intiharın “uyumsuzu” çözdüğünü söylerken bunun bir zafer değil, insanın karşı karşıya bulunduğu çelişkiyi ortadan kaldırma biçimi olduğunu gösterir.
Camus'nün düşüncesinde önemli olan şey, insanın anlamsızlıkla karşılaştığında ne yapacağıdır.
Dünya bize anlam borçlu değildir.
Hayat her zaman adil değildir.
Acı her zaman bir ödülle sonuçlanmaz.
İyilik her zaman karşılığını bulmaz.
Ölüm kaçınılmazdır.
Fakat bütün bunlardan “öyleyse ölmeliyim” sonucunun zorunlu olarak çıkmadığını Camus gösterir.
İşte burada intihar düşüncesi ile felsefi başkaldırı birbirinden ayrılır.
Camus için başkaldırı, yaşamın bütün çelişkilerine rağmen yaşamla ilişkiyi sürdürmektir.
Bu nedenle Sisifos Söyleni, intiharı anlatırken aslında yaşamın savunusuna dönüşür.
İnsan bazen hayatın anlamını bulduğu için yaşamaz.
Bazen anlam bulamadığı hâlde yaşamaya devam eder.
Bu ayrım küçümsenecek bir şey değildir.
Çünkü yaşamın değerini yalnızca “hayat güzel olduğu için yaşamak” düşüncesine bağlarsak, hayatın kötü dönemlerinde elimizde çok az şey kalır.
Oysa insanın hayatında anlamın görünmediği dönemler olabilir.
Bir dönem kaybolan anlam, hayatın bütünüyle anlamsız olduğu anlamına gelmez.
Cioran'ın tehlikeli özgürlüğü
İntihar düşüncesi üzerine yazılmış en kışkırtıcı metinlerden bazıları Emil Cioran'a aittir.
Cioran'ın düşüncesinde intihar, yalnızca ölüm değil, bir özgürlük düşüncesi olarak da belirir.
Christian Bussy ile yaptığı 1973 tarihli söyleşide Cioran şöyle der:
“Çünkü beni kurtaran şey, intihar fikri oldu.”
Ve devamında intihar düşüncesinin kendisiyle intihar eylemini birbirinden ayırır.
Cioran'a göre insanın önünde böyle bir ihtimalin bulunduğunu bilmesi, yaşadığı hayatın zorunluluk duygusunu azaltabilir. Kendisini bütünüyle bir yere, bir insana veya bir duruma mahkûm hissetmez.
Bu düşünce edebiyat bakımından son derece ilginçtir.
Aynı zamanda psikolojik bakımdan son derece dikkatli ele alınması gerekir.
Çünkü Cioran'ın kişisel felsefi deneyimini herkes için geçerli bir reçeteye dönüştürmek mümkün değildir.
Onun düşüncesindeki “özgürlük” kavramı, intiharın kendisinden çok, ölüm ihtimalinin zihinde bulunmasının yaşam üzerindeki etkisiyle ilgilidir.
Cioran'ın kendi anlatısında intihar düşüncesi, eylemin yerine geçen bir düşünsel araç hâline gelir.
Bu yüzden onun metninde paradoksal bir durum vardır:
Ölüm düşüncesi, ölümü değil yaşamı sürdürmenin aracı hâline gelir.
Ancak burada kritik bir sınır vardır.
Bir insanın intihar düşüncesinden felsefi bir özgürlük duygusu üretmesi ile intihar düşüncesinin giderek yoğunlaşması aynı şey değildir.
Birincisi Cioran'ın kendi deneyimidir.
İkincisi ise ciddi bir risk olabilir.
Dolayısıyla Cioran'ı okurken onun düşüncesindeki büyüleyici paradoksu görmek gerekir; fakat bu paradoksu psikolojik bir öneriye dönüştürmemek gerekir.
Cioran'ın edebî gücü de zaten burada ortaya çıkar.
O, düşüncenin tehlikeli sınırlarında yürür.
Okurun görevi ise onunla birlikte uçuruma atlamak değil, uçurumun nasıl düşünceye dönüştüğünü gözlemlemektir.
“Yazmak” ölüm düşüncesini değiştirebilir mi?
Simon Critchley'in sözü, bu antolojinin temel sorularından birine dönüşebilecek kadar önemlidir:
“Ölmeye en çok yaklaştığımız an, belki de kaleme sarıldığımız anlardır.”
Critchley yazmayı, dünyadan geçici olarak geri çekilmek ve hayatı daha mesafeli bir yerden izlemek olarak düşünür.
Bu düşünce intihar ve edebiyat arasındaki ilişkinin neden bu kadar güçlü olduğunu açıklamaya yardımcı olur.
Yazmak, insanın yaşadığı şeyi dışarıya taşımasıdır.
İçeride bulunan duygu, kelimelere dönüşür.
Kelimelere dönüşen şey artık yalnızca yaşanan bir şey değildir; aynı zamanda gözlemlenen bir şeydir.
Bu dönüşüm küçümsenmemelidir.
İnsan kendi acısını yazıya döktüğünde, acının içinden tamamen çıkmasa bile ona bir mesafe kazanabilir.
Belki de edebiyatın en büyük imkânlarından biri budur:
Yaşanan şeyi anlamlandırmak zorunda kalmadan ona biçim vermek.
Bunun için yazının mutlaka iyileştirici olduğunu söylemek de doğru olmaz.
Bazen yazmak acıyı artırabilir.
Bazen insan aynı yarayı defalarca kurcalayabilir.
Bazen şiir bir çıkış kapısı değil, insanın kendisini daha derine indirdiği bir kuyu olabilir.
Ama yine de kelime ile eylem arasında önemli bir fark vardır.
Bir düşüncenin yazıya dönüşmesi, onun insan zihnindeki biçimini değiştirebilir.
Cioran'ın “intihar fikrini yazdıktan sonra daha az düşünmeye başladığını” söylemesi de bu bakımdan dikkat çekicidir:
“Bu bakımdan yazmak kıymetsizleştirmektir, konuyu öldürürsünüz. Şifa verir insana…”
Cioran'ın bu ifadesini genel bir tedavi yöntemi olarak almamak gerekir. Fakat edebiyatın bir düşünceyi dışarıya çıkararak onun üzerindeki büyüyü azaltabilmesi ihtimali, üzerinde düşünmeye değerdir.
Çünkü bazen zihindeki düşünce sınırsızdır.
Kâğıttaki düşünce ise sınırlıdır.
Başlangıcı ve sonu vardır.
Bir cümleye dönüşür.
Okunabilir.
Eleştirilebilir.
Karşı çıkılabilir.
Başka bir cümleyle cevaplanabilir.
Bu yüzden yazı, düşüncenin mutlaklığını bozabilir.
İntihar düşüncesi bir “karar” mıdır?
Sadık Hidayet'e atfedilen şu cümle bu konuda son derece çarpıcıdır:
“Hayır, hiç kimse intihar kararına varamaz. İntihar bazılarında birlikte bulunur. Onların yaradılışında mevcuttur ve onun elinden kaçamazlar.”
Bu söz, intiharı insanın karakterine veya yaradılışına yerleştirir.
Edebî olarak güçlüdür.
Bilimsel olarak ise son derece tartışmalıdır.
Bir insanın intihar düşüncesini doğuştan taşıdığını söylemek, intiharın değişmez bir kader olduğu izlenimini yaratabilir. Oysa günümüz psikiyatri ve psikoloji yaklaşımı, intihar riskini çok daha karmaşık ve değişken bir olgu olarak değerlendirir.
Bu nedenle Hidayet'in sözünü burada özellikle korumak gerekir ama bir hakikat cümlesi olarak değil, edebiyatın kader fikrini nasıl kurduğunun örneği olarak.
Hidayet'in kendi yaşamı düşünüldüğünde bu söz daha da anlamlı hâle gelir.
Bozorg Alevi'nin anlattığı ölüm sahnesinde Hidayet'in temiz giyinmiş ve tıraş olmuş olması, yanında yakılmış müsveddelerin bulunması gibi ayrıntılar, ölüm ile yazı arasındaki ilişkiyi dramatik biçimde öne çıkarır.
Behçet Necatigil'in aktardığı yavru örümcek hikâyesi ise daha da çarpıcıdır:
Annesinin bedduasına uğrayan yavru örümcek ağ yapamaz ve sonunda ölüme gider.
Necatigil'in aktardığı soru şudur:
“Hidayet'in hayat hikâyesi miydi bu?”
Bu soru, biyografiyi edebiyata dönüştürür.
Ama burada dikkatli olmak gerekir.
Bir yazarın eserlerindeki ölüm imgelerini doğrudan kendi ölümünün açıklaması olarak okumak, edebiyat eleştirisinin en kolay ama en yanıltıcı yollarından biridir.
Bir yazar ölüm hakkında yazabilir.
Ölümü düşünebilir.
İntihar eden karakterler yaratabilir.
Bunların hiçbiri tek başına onun intihar edeceği anlamına gelmez.
Edebiyat, biyografinin aynası değildir.
Bazen biyografinin maskesidir.
Şair neden sürekli ölümle yan yana getirilir?
Bu soruya verilen cevaplardan biri entelektüellik ve duyarlılık üzerinden gelir.
İrfan Polat'ın Sanatçının İntiharı adlı çalışmasında sanatçı kişiliğin yoğun empati ve içselleştirme özellikleri üzerinde durulur.
Nurdal Durmuş da Şairin Son Sığınağı “İntihar” başlıklı çalışmasında şairlerin yalnızlık, içe kapanma ve sosyal bağların zayıflaması gibi özellikleri üzerinde durur.
James Kaufman'a atfedilen araştırmalar ise şairlerin ruhsal sorunlara ve intihara yatkınlığı meselesini edebiyat araştırmalarının konusu hâline getirir.
Fakat burada çok önemli bir düzeltme yapmak gerekir:
Şair olmak insanı intihara mahkûm etmez.
Hatta “sanatçı duyarlıdır, duyarlı insan acı çeker, acı çeken sanatçı intihar eder” biçimindeki zincir, romantik edebiyatın en tehlikeli mitlerinden biridir.
Çünkü bu düşünce acıyı sanatın bedeli gibi gösterebilir.
Oysa sanatın acıyla ilişkisi vardır; ama sanatın şartı acı değildir.
Şairlerin ölüm oranları, ruhsal hastalıkları veya intihar riskleri üzerine yapılan araştırmalar elbette önemlidir. Ancak istatistiksel bir ilişkiyi bireysel kader hâline getirmek doğru değildir.
Sanatçıların acıyı daha yoğun ifade etmeleri, onların acıyı diğer insanlardan mutlaka daha yoğun yaşadıkları anlamına da gelmez.
Bazen sanat, tam tersine, insanın acısını taşımasına yardım eden yapılardan biri olabilir.
İsmet Özel'in Waldo Sen Neden Burada Değilsin?'de söylediği şu cümle bu açıdan önemlidir:
“Şiir ve siyaset bana verilen tekinlikti.”
Burada şiir bir uçurum değil, bir tutunma biçimi olarak görünür.
Bu, edebiyatın intihar karşısındaki en önemli yüzlerinden biridir.
Aynı edebiyat, bir insanın ölümünü anlatabilir; başka bir insan için ise yaşama tutunabileceği bir dil sağlayabilir.
İntiharın “romantik sanatçı” miti
İntihar eden sanatçıların biyografilerinin yüzyıllardır büyüleyici bulunmasının bir nedeni vardır.
Ölüm, eserin etrafında bir aura yaratır.
Şair öldüğünde şiirleri yeniden okunur.
Yazarın ölüm biçimi eserlerinin yanına eklenir.
Mektuplar bulunur.
Son cümleler aranır.
Son şiirler yeniden yorumlanır.
Son günün ayrıntıları araştırılır.
Böylece sanat eserinin kendisi ile sanatçının ölümü arasında gizemli bir bağ kurulmaya başlanır.
Bu bağ bazen gerçek olabilir.
Ama çoğu zaman okurun kurduğu bir bağdır.
İntihar eden sanatçıyı “ölümü seçmiş dâhi” olarak sunmak, onun ölümünü estetize eder.
Bu nedenle Christine Chubbuck'ın canlı yayın sırasında intihar etmesi gibi son derece sarsıcı olaylar, bu antolojide yalnızca “ne kadar çarpıcı” oldukları için kullanılmamalıdır.
Onun ölümünün televizyon haber dilinin şiddet ve sansasyon anlayışıyla birleşmesi, intiharın medyada nasıl gösterildiği sorusunu da gündeme getirir.
Burada sanat ile gösteri arasındaki sınır önemlidir.
İntiharın görüntüsü, yöntemi veya son anı bir “sahne” hâline geldiğinde, insan hayatının trajedisi seyirlik bir nesneye dönüşebilir.
Bu nedenle antolojik bir çalışma, intiharın karanlığını gizlememeli; fakat onu seyirlik bir karanlığa da dönüştürmemelidir.
Bir düşüncenin eyleme dönüşmesi
Nevzat Tarhan'ın ve Dilek Sarıkaya'nın aktarımlarında özellikle önemli bir ortak nokta vardır:
İntihardan söz eden kişi ciddiye alınmalıdır.
Sarıkaya'nın ifadesiyle, intihar girişiminde bulunan insanların önemli bir bölümü daha önce çeşitli sinyaller vermiştir.
Bu, antolojinin edebî sınırlarını aşan ama yaşam açısından vazgeçilmez bir bilgidir.
Çünkü edebiyat intiharı estetize edebilir; gerçek hayatta ise intihar düşüncesi çoğu zaman yardım gerektiren bir krizdir.
Bu ayrımı hiçbir zaman kaybetmemek gerekir.
Bir romanda intihar düşüncesi anlatılabilir.
Bir şair ölümden söz edebilir.
Bir filozof intiharı özgürlük problemi olarak ele alabilir.
Bir karakter “yaşamak istemiyorum” diyebilir.
Bütün bunlar edebiyatın ve düşüncenin alanındadır.
Fakat gerçek bir insan “kendimi öldürmek istiyorum” dediğinde, artık yalnızca edebiyat konuşmuyoruz.
Orada hayat vardır.
Ve hayat söz konusu olduğunda, kişinin yalnız bırakılmaması gerekir.
Kiyarüstemi'nin dutları
Abbas Kiyarüstemi'nin Kirazın Tadı filmindeki anlatı, bu antolojideki bütün karanlık metinlerin karşısına konabilecek en sade karşılıklardan biridir.
Bir adam kendisini öldürmek amacıyla yola çıkar.
Bir dut ağacına gelir.
İpi ağaca yerleştirmeye çalışırken dutlardan birini yer.
Sonra bir tane daha.
Güneş doğar.
Çocukların sesini duyar.
Dutların tadını fark eder.
Ve sonunda eve döner.
Filmin en önemli tarafı, hayatının bir anda bütün sorunlardan kurtulmuş olmamasıdır.
Adamın karşısındaki sorunlar ortadan kalkmaz.
Kendisi değişir.
Dünyanın tamamı değil, dünyayı algılama biçimi değişir.
Bu ayrım son derece önemlidir.
İntihar düşüncesi çoğu zaman “hayatım değişmeli” demekten “hayatım tamamen sona ermeli” sonucuna sıçrayabilir.
Oysa Kiyarüstemi'nin dutları bize küçük bir şey hatırlatır:
Hayatın bütünüyle değişmesi gerekmeyebilir.
Bazen önce insanın içinde bulunduğu anın değişmesi gerekir.
Bir tat.
Bir ses.
Bir manzara.
Bir insan.
Bir telefon.
Bir konuşma.
Bir sabah.
Bunların hiçbiri “mucizevi çözüm” değildir.
Ama intihar düşüncesinin en büyük yanılgılarından biri, geleceği yalnızca bugünün uzatılmış hâli olarak görmesidir.
Oysa insan geleceği bilmiyor.
Bu basit bilgi, felsefi açıdan çok daha büyük bir anlam taşır.
İsmet Özel: Ertelenen intihar ve değişen anlam
İsmet Özel'in 2006 tarihli röportajındaki sözleri, intihar düşüncesinin zaman içinde değişebileceğini gösteren önemli bir örnektir.
Özel, kırk yaşına kadar intiharı düşündüğünü, daha sonra ise insanların intihar etmeye değmeyeceklerini düşünmeye başladığını söyler.
Daha da önemlisi, gençlik dönemindeki düşüncesini şöyle açıklar:
“Aynı şey. Bir çıkış sağlayacağını umduğun bir insanla, bir imkânla karşılaşacağını düşündüğün için her gün erteliyorsun intiharını.”
Burada intihar düşüncesinin içinde başka bir düşünce daha vardır:
Belki.
Belki bir insan.
Belki bir imkân.
Belki başka bir hayat.
Belki başka bir anlam.
İnsan bazen yaşamaya kesin bir inançla değil, yalnızca ihtimal yüzünden devam eder.
Bu ihtimal küçümsenmemelidir.
Çünkü umut her zaman “her şey çok güzel olacak” demek değildir.
Bazen umut yalnızca:
“Henüz bilmiyorum.”
demektir.
Henüz bilmiyorum hayatın neye dönüşeceğini.
Henüz bilmiyorum yarının nasıl olacağını.
Henüz bilmiyorum karşıma kimin çıkacağını.
Henüz bilmiyorum bugünkü acının yarın da aynı kalıp kalmayacağını.
Bu nedenle intihar düşüncesinin karşısına her zaman büyük hayat felsefeleri koymak gerekmez.
Bazen yalnızca geleceğin bilinmezliğini hatırlatmak yeterlidir.
Recâizâde'de ölüm ile yaşama isteği arasındaki çatışma
Recâizâde Mahmut Ekrem'in dizelerinde intihar düşüncesi doğrudan karşımıza çıkar:
“İstemem ben bu ömr-i fânîyi
Olmayınca yanımda dildârım.”
Ardından:
“İntihâr eylesem dahi ma’zûr.”
Fakat şiirin en önemli dönüşü başka yerdedir:
“Yaşamak isterim fakat mes’ûd!”
Ve ardından:
“Beni kurtar yetiş muhâsaradan,
Cânımı kıl berî muhâtaradan;
Yaşamak isterim fakat mes’ûd!”
Burada intihar düşüncesinin içindeki temel çelişki bütün açıklığıyla görünür.
Şair “ölmek istiyorum” ile “yaşamak istiyorum” arasında değildir yalnızca.
Daha doğrusu:
Bu biçimde yaşamak istemiyorum; ama yaşamak istiyorum.
İntihar üzerine düşünürken belki de en önemli cümlelerden biri budur.
Çünkü ölüm isteği ile yaşam biçimine itiraz aynı şey değildir.
İnsan bazen hayatı değil, hayatının belirli biçimini reddeder.
Bu ayrım, intihar düşüncesinin anlaşılmasında hayati öneme sahiptir.
“Ben buradaydım”
Esaretin Bedeli filmindeki Brooks'un geride bıraktığı:
“Brooks was here.”
cümlesi, intiharın başka bir boyutunu düşündürür.
İnsan ölüm karşısında yalnızca yok olmak istemez.
Bazen tam tersine, var olduğunu kanıtlamak ister.
“Ben buradaydım.”
Bu cümle, sanatın da temel cümlelerinden biridir.
Şair yazar.
Ressam resim yapar.
Müzisyen beste yapar.
İnsan bir çocuk büyütür.
Bir ev yapar.
Bir mektup bırakır.
Bir ağaca adını kazır.
Bir kitap yayımlar.
Bütün bunların altında çok eski bir insan arzusu bulunabilir:
Benden sonra da burada olduğumu gösteren bir iz kalsın.
Bu nedenle intihar ile sanat arasında yalnızca ölüm üzerinden değil, iz bırakma arzusu üzerinden de bir ilişki kurulabilir.
Fakat sanatın burada sunduğu imkân çok farklıdır:
İnsan “Ben buradaydım” diyebilmek için ölmek zorunda değildir.
Eserin kendisi zaten bir varlık tanıklığıdır.
“Hayata sığmayanlar” ve tehlikeli romantizm
Yelda Karataş'ın “Hayata Sığmayanlar” metni, sanatçı ve intihar ilişkisini romantikleştiren en güçlü örneklerden biridir.
Metinde bu insanlar:
“Kırılgan, ama umarsız değillerdir.”
denir.
Fakat ardından:
“çoğunlukla intihar ederler.”
ifadesi gelir.
Bu metin edebî açıdan güçlüdür; çünkü “hayata sığmayan insan” imgesini kurar.
Ama tam burada bir tehlike vardır.
İntiharı, hassasiyetin, masumiyetin, farklılığın ve sanatçı ruhun doğal sonucu gibi göstermek.
Bu romantik anlatı, intiharın gerçek yüzünü gizleyebilir.
İntihar eden insanı “dünyaya fazla güzel geldiği için ölen” biri olarak anlatmak, yaşadığı acıyı da ölümünü de estetize eder.
Oysa gerçek hayatta intihar çoğu zaman güzelliğin veya üstün duyarlılığın değil, dayanılmaz hâle gelmiş bir ruhsal acının göstergesidir.
Bu nedenle Karataş'ın metni antolojide bulunabilir.
Ama onun yanına mutlaka eleştirel bir bakış konulmalıdır.
Kışkırtıcı metni yok etmek yerine, onun kışkırtıcılığını görünür kılmak daha değerlidir.
İntihar bir başkaldırı mıdır?
Cemil Meriç'in Mağaradakiler'deki sözleri meseleyi toplumsal bir boyuta taşır:
“İntihar eden bir nesil bu. İntihar eden, daha doğrusu harcanan.”
Burada intihar yalnızca bireyin kendi hayatıyla ilgili değildir.
Toplum da sorunun içine girer.
Meriç'in öfkesi, gençlerin “harcanması” üzerinedir.
Bu bakış, intiharı yalnızca bireysel bir kusur veya bireysel zayıflık olarak görmeyi reddeder.
Bir toplumun savaşları, yoksulluğu, baskıları, yabancılaşması, adaletsizlikleri ve gelecek duygusunun yok olması insanların ruh dünyasını etkileyebilir.
Ancak bunun tersi de geçerlidir:
Toplumsal nedenleri kabul etmek, bireysel yardım ihtiyacını ortadan kaldırmaz.
İntiharı yalnızca “toplum suçlu” veya yalnızca “birey hastalıklı” diye açıklamak iki ayrı indirgemeciliktir.
İnsan ile toplum arasındaki ilişki çok daha karmaşıktır.
İntihar notu: Son sözün büyüsü
Nicholas Chamfort'un intihar notuna atfedilen:
“Kalbin ya paramparça kırılmak ya da taş gibi katılaşmak zorunda kaldığı bu dünyayı terk ediyorum.”
cümlesi, intihar notlarının neden bu kadar dikkat çektiğini gösterir.
Son söz, edebiyatta her zaman büyülü olmuştur.
İnsan son kez konuştuğunda, söylediklerine olağanüstü bir anlam yükleriz.
Fakat burada da bir yanılgı vardır.
İntihar notu, insanın hayatının tamamını açıklayan nihai belge değildir.
Bir insanın hayatı son birkaç cümlesine indirgenemez.
Hatta bazen son söz, hayatın bütün karmaşıklığından yalnızca bir anın fotoğrafıdır.
Bu nedenle intihar notlarını okumak, onların edebî ve tarihî değerini görmek açısından anlamlıdır; fakat onları “ölümün bilgeliği” olarak değerlendirmek büyük bir yanılgıdır.
Son söz, her zaman en doğru söz değildir.
Ölümün karşısında kalanlar
İntiharın yalnızca ölen kişiye ait bir eylem olmadığına ilişkin sert bir ifade The Blacklist dizisinde geçer:
“İntiharlar böyledir; her intihar seni tanıyan herkese karşı düzenlemiş bir terör eylemidir.”
Bu cümle ağırdır.
Hatta suçlayıcıdır.
Bu nedenle olduğu gibi bir “ahlâkî hüküm” olarak kabul etmek yerine, intiharın geride kalanlar üzerindeki etkisini düşünmek için kullanmak daha doğrudur.
Çünkü intiharın ardından yalnızca bir ölüm kalmaz.
Sorular kalır.
“Bunu neden fark etmedim?”
“Bir şey yapabilir miydim?”
“Son konuşmamızda bunu neden anlamadım?”
“Bana neden söylemedi?”
“Benim yüzümden miydi?”
Yakınlarını kaybeden insanlar çoğu zaman kendi hayatlarını yıllarca bu soruların çevresinde yeniden kurarlar.
Bu yüzden intiharın yalnızca “kişinin kendi hayatı hakkında verdiği karar” şeklinde tanımlanması eksiktir.
İnsan ilişkisel bir varlıktır.
Bir insanın ölümü, başkalarının hayatında da devam eder.
Dut, şiir, kitap ve bir sonraki gün
Bu ilk bölümün başında Pavese vardı.
Pavese, intihar düşüncesinin insanı kuşatmasından söz ediyordu.
Cioran, intihar düşüncesini bir özgürlük fikrine dönüştürüyordu.
Schopenhauer yaşamdan bıkkınlığın karanlık sınırını gösteriyordu.
Camus intiharı felsefi bir çözüm olarak reddediyordu.
Tarhan umutsuzluk ve acının önemini vurguluyordu.
İsmet Özel, düşüncenin zamanla değişebileceğini gösteriyordu.
Kiyarüstemi ise bir dutun tadını, bir sabahın ışığını ve insanın dünyaya bakışındaki küçücük bir değişimi anlatıyordu.
Bütün bu metinleri yan yana koyduğumuzda ortaya tek bir hüküm çıkmaz.
Zaten bu antolojinin amacı da tek bir hüküm vermek değildir.
Ama bazı ortak noktalar görünür hâle gelir.
İntihar düşüncesi çoğu zaman yalnızca ölüm düşüncesi değildir.
Bir çıkış arayışıdır.
Bir anlam krizidir.
Bir acının sona ermesini istemektir.
Bir özgürlük hayalidir.
Bazen bir başkaldırıdır.
Bazen bir teslimiyettir.
Bazen bir alışkanlığa dönüşen düşüncedir.
Bazen bir edebî imgedir.
Bazen felsefi bir problemdir.
Bazen ise gerçek hayatta acil olarak ciddiye alınması gereken bir yardım çağrısıdır.
Bu nedenle intihar hakkında yazarken iki uçtan da kaçınmak gerekir.
Bir tarafta intiharı yalnızca korkunç ve konuşulamaz bir tabu hâline getirmek vardır.
Diğer tarafta onu romantikleştirmek, estetize etmek, sanatçı ruhun doğal sonucu gibi göstermek vardır.
İkisi de gerçeği eksiltir.
İntiharı konuşmak, onu özendirmek değildir.
İntihar düşüncesini anlamaya çalışmak, intiharı onaylamak değildir.
Tam tersine, bazen bir düşüncenin bütün karanlığıyla konuşulabilmesi, onun büyüsünü bozmanın ilk şartıdır.
Bu yüzden bu antolojide kışkırtıcı cümlelere de yer vardır.
Pavese'nin sertliği.
Cioran'ın paradoksu.
Hidayet'in kader duygusu.
Schopenhauer'in yaşamdan bıkkınlığı.
Recâizâde'nin “Yaşamak isterim fakat mes’ûd!” çığlığı.
Camus'nün başkaldırısı.
Meriç'in “harcanan nesil” öfkesi.
Critchley'in kaleme sarılmakla ölüm arasında kurduğu ilişki.
Kiyarüstemi'nin dutları.
Hepsi aynı şeyi söylemez.
Zaten yan yana gelmelerinin değeri de buradadır.
Birbirlerini doğrulamak için değil, birbirleriyle tartışmak için buradadırlar.
Belki de intihar üzerine yapılabilecek en dürüst çalışma budur:
Ölümü tek bir açıklamaya indirgememek.
İntihar edenleri kahramanlaştırmamak.
Onları yalnızca “zayıf” insanlar olarak da görmemek.
Sanatçıyı ölümle romantik bir kader ortaklığına hapsetmemek.
İntihar düşüncesini küçümsememek.
Ama onu insanın kaderi olarak da görmemek.
Ve en önemlisi, ölüm düşüncesini anlatırken yaşamın ihtimallerini görünmez hâle getirmemek.
Çünkü insanın zihni bazen kendisine yalnızca iki seçenek gösterir:
Ya böyle yaşayacaksın ya da hiç yaşamayacaksın.
Oysa hayatın en önemli gerçeği, bu iki seçenek arasında çok geniş bir alan bulunduğudur.
Bazen insanın ihtiyacı bütün hayatını çözmek değildir.
Bir sonraki günü görmek olabilir.
Bir sonraki konuşmayı yapmak olabilir.
Bir doktora gitmek olabilir.
Bir yakınına söylemek olabilir.
Bir kitabı kapatmak olabilir.
Bir şiiri tamamlamak olabilir.
Bir sabahı beklemek olabilir.
Bir dut yemek kadar küçük bir şey bile olabilir.
Kiyarüstemi'nin ağacındaki dut, hayatın bütün sorunlarını çözmez.
Ama adam eve döner.
Ve bazen edebiyatın bize bırakabileceği en önemli cümle de budur:
Her şey çözülmüş değildir; fakat henüz bitmiş de değildir.
İntihar düşüncesinin karşısına konabilecek en güçlü cümle belki de büyük bir hayat vaadi değil, yalnızca budur:
Henüz bitmiş değil.
Bir not
Bu bölümde özellikle birbirinden çok farklı metinlerin yan yana getirilmesinin nedeni, intihara tek bir açıklama getirmek değildir. Felsefi, edebî, biyografik, psikolojik ve toplumsal yaklaşımlar birbirinden ayrılmalıdır. Bazı alıntılar bugün bilimsel olarak savunulamayacak düşünceler içerir; bazıları ise doğrudan edebî veya kişisel bir deneyimi dile getirir. Bu nedenle burada aktarılan hiçbir düşünce, özellikle intiharı kader, özgürlük, sanatçılığın doğal sonucu veya kaçınılmaz bir tercih olarak gösteren ifadeler, okura bir davranış önerisi olarak sunulmamaktadır.
İntihar düşüncesi gerçek hayatta ortaya çıktığında ise edebî bir mesele olmaktan çıkar ve ciddiye alınması gereken bir ruhsal kriz hâline gelir. Bu antolojinin amacı intiharı özendirmek değil; insanlık tarihinin, edebiyatın, felsefenin ve sanatın bu zor mesele hakkında ne söylediğini bütün çelişkileriyle birlikte görünür kılmaktır.
İNTİHARIN EŞİĞİNDE DOSYALAR:
1. ÖLÜMÜN GÖLGESİNDE YENİDEN OKUNAN ŞİİRLER
2. İÇERİDEKİ SES: YALNIZLIK, KIRILMA, YÜK
3. ÖLÜMÜ DÜŞÜNMEK: FELSEFENİN İNTİHARLA KARŞILAŞMASI
4. TARİHTE, DİNDE VE TOPLUMDA İNTİHAR
5. SON EŞİK: ÖLÜM İLE YAŞAM ARASINDA