ŞİİRİN BEDELİ

Şair: Nazir Akalın

Adımızı anmaya veya kaynağını zikretmeye gerek görmeksizin, Harman dergisinin 15. Sayısında yayınlanan "Yürekte Büyüyen Eylem" başlıklı şiirimizdeki "şâirsem bedelini ödedim" mısraını ele alan ve Üç Noktanın Söylediği isimli kitabında tenkîd eden Ahmet Turan Alkan Beyefendi, öteden beri yazılarını döne döne okuduğumuz ve takdir ettiğimiz bir 'muharrir-i hûb-tahrîr'dir. Adını andığımız 'girân-baha' kitabının 142. sayfasında "Şiirin Bedeli Ne ki?" sorusuna bizim mısramız sathında cevap arayan 'mu-harrir'imiz diyor ki: "Adam, "şairsem bedelini ödedim" diyordu. Bilenlere sordum; hapis yatmıştı, acı çekmişti ve şiiri ciddiye almıştı. Bunun hakikaten iyi şiire bedel olup olmayacağını düşündüm; karar veremedim. Şiirin bedeli nedir ki ey okuyucu? Öde-mek zorunda olduğun bedel, aslında müphemin kesâfetini artırmak için kendine ve okuyucularına eza etmek değil, mânâyı, icazı ve aleniyeti feth ve şerhden ibarettir." Kurduğu hüküm cümlelerine tamamen katılmakla beraber, üzülmekle görmekteyiz ki, sayın Alkan şiirimizin şeklî yoğunluğunu aşıp da bir türlü muhtevasına erişememiş ve bizi 'eza' makamında görmüş. Muhakemesinin ve kavrayışının kudretinden kesinlikle emin olduğumuz sayın Alkan'a bir gün o şiiri yorumlamak üzere ziyaretine gideceğimizi vaad ederek şimdilik bir iki noktaya işaret etmek istiyoruz:

Bizim o mısrada vurgulamak istediğimiz şiirsel arkaplânlardan biri, şairin söylediklerinin yaşadıklarının içinde, yaşadıklarının da söylediklerinin içinde olmasıdır. Ben yaşadığımı yazdım, yazdığımı yaşadım. Ama önce yaşadım, sonra yazdım. Ve yazdıklarımın, hayatımın başka karelerinin çağrışım alanına giren diğer buudlarını da, yaşadıkça idrak ettim. Hayatta neyi yaşadımsa, neyi söyledimse, bedelini ödedim. Yani hayat benden, bana verdiklerine karşı hep bir diyet istedi ve bunda direndi. Daha çocuk yaşlardayken devlet eliyle kulaklarımı çekti ve kızarttı. '80'in yaprak dökümünde içine dahil bulunduğum bahtsız kuşakla beraber bir Eylül kasırgasına yakalandım. 81'in Kasım'ında laikliği ihlal ettiğim gerekçesiyle tutuklandım ve fişlendim... Halen daha fişliyim. Böyle bir dönemden geçtikten sonra attığım her adım, yazdığım her yazı mahkemelik oldu.

Müslüman olmanın, insan olmanın her toplumda bir bedeli vardır. Bu bedeli ödemeden 'feth'ini ve 'şerh'ini istediğin 'aleniyet'in hakikî ve hasbî karşılığını bulamazsın! Taşlanacaksın, toplumundan sürgün edileceksin, tecrit edileceksin, yanardağlar içinde büyüyeceksin! Bütün bunlar, söyleyeceğin sözü söylemen için birer bedeldir. Bu bedeli ödemeden söyleyemezsin!

Paul Valery der ki: "Şiir, kaybeden kazanıyor oyunudur. Aşkta kaybedeceksin ki, en güzel şiirini söyleyebilesin!" Dolayısıyla benim şiirimin, bana ödettiği bedel, anlaşılmayacak bir bedel değildir. Sizin aradığınız 'mânâ' da, 'icaz' da, 'aleniyet' de işte bu 'bedel'in içindedir. Bulmaya niyetli olun, bulacaksınız.

şairsem bedelini ödedim
zamana kaybetmenin mantığını öğrettim
      yokluğun kandilini yakıp astım
      zindandaki mihraba
ah rüzgâr okyanusunda
özlemleri saçlarıma üşüşen bir uçurtma
      kalbime denizlerin utancını koydu da
      aradığım hiçbir şeyi bulamadım rüyada
elbet günü gelir â gülüm
çeker gider de ruhum
       gölgem kalır dünyada


Nazir Akalın


Bir Şair Gerillanın İnfazı

“hızarlara gelemem gayrı
hizalara da”

Arif Ay, “İnfaz” adlı şiirinden.

Cahit Zarifoğlu’nun ölümünün ardından yazdığı “Şair Öldüren Rejim” başlıklı yazısında İsmet Özel, “12 Eylül 1980’den sonra açılan siyasî yol üzerinde bulunuyoruz. 12 Eylül’den bu yana birçok Türk şairi öldü. Şairlerin kısa sayılabilecek bir zaman dilimi içinde peşpeşe sayılabilecek sıklıkta ölümü tadmalarında düşünmeye açık bir özellik var.” (1987: 105) cümleleriyle sistemle şairler arasındaki gerilimi tam keskin yerinden yakalıyor. 12 Eylül askerî darbesinin toplumun canlı ve devinen yanlarını körelttiği dönemlerin şairlerin ölümlerine doğru evrilen dönemeçleri sabitleştiren birer karartma aygıtı olduğunu anlatıyor. İsmet Özel’in yazısında bahsettiği şairlerin, rejimin bu hâlinin kapsamına girmesinin yanında, “şair öldüren rejim” tanımının bu yazıdan on beş yıl sonra bütün somutluğuyla bir şair üzerinden hayata geçtiğini düşünüyorum.

12 Eylül’le Başlayan İnfaz

Yirmili yaşlarından intihar ettiği vakte kadar rejimin baskısını en küçük detaylarda, karşılaşmalarda dahi üzerinde hisseden bir şair Nazir Akalın. Sıddık Akbayır, Akalın’ı intihara sürükleyen sürecin Erzurum’da başladığını söylüyor: “12 Eylül’de henüz 16-17 yaşlarındayken, Nurculuk suçlamasıyla gözaltında tutuldu bir süre. Erzurum’da yayımlanan mahalli gazetelerden Hürsöz’de yazdığı başyazılar nedeniyle Turgut Özal tarafından hakkında dava açıldı. O zamanların önemli dergilerinden Yeni Gündem, Akalın’ı kapağına taşıdı. Derginin muhabiri Alp Buğdaycı, Akalın’la söyleşi yaparken yanlarındaydım. Yeni Gündem, Nazir Akalın’ı, ‘Doğu Anadolu Bölgesi’nde son iki yıl içerisinde hakkında en çok daha açılan gazeteci’ başlığıyla kamuoyuna tanıtmıştı.” (2009: 14). Babasının kanserden ölmesinin ardından “dar bir taş avludan girilen iki göz [bir] ev”de kalıyor, annesiyle birlikte. Ya hukuk fakültesinde ya da Türk dili ve edebiyatı öğretmenliği bölümünde okumayı istediği halde, Fars dili ve edebiyatını kazanıyor, Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde okuyor. Sıkı bir şiir takipçisi Akalın, kapsamlı bir takip bu. Daha seksenli yıllarda küçük İIskender’i keşfetmiş vaziyette mesela, Sıddık Akbayır’a bu şairi okumasını tavsiye ediyor.

İhanetin Eylem Hâli: İhbar

Geniş bir vicdan çemberi var Nazir Akalın’ın, haksızlığa karşı adlin gölgesinden bir ömür ayrılmıyor. Buna karşılık gördüğü muamele tam olarak “ihanet” kelimesiyle karşılanabilir. Gerilla Türküleri kitabının yayımlanmasının ardından kitabının isminden sebep akademik derebeyler tarafından üzeri çizilen Akalın, sonrasında yavaş yavaş daha büyük bir yalnızlığa doğru itiliyor. Sıddık Akbayır, Gerilla Türküleri kitabı için kaç akademisyenin “Nazir, bu başlıkta bir kitapla kendi geleceğini bitirdi” dediğine bizzat tanık olduğunu yazıyor (2009: 15). Atatürk Üniversitesi’nde kaç kez kadro alabilecekken, şimdi arkasından ağıt yakan kişilerce engellendiğini, bir yerlere ihbar edildiğini Nazir Akalın’ın ağzından aktarıyor Akbayır (2009: 14). Bu bireysel görülen fakat aslında “durumu bilinen” sakıncalı adamları denklem dışı bırakan müdahalelerin küçük çarkları olan “yorumlar”, 28 Şubat darbesine giden süreçte ve sonrasında şairin yaşadıklarına bir giriş olarak okunabilir. Dört yıl araştırma görevlisi olarak çalıştığı Kırıkkale Üniversitesi’nden “elemana ihtiyaç olmadığı gerekçesiyle” sözleşmesi uzatılmayarak atılıyor. Tabii asıl gerekçe, kurucu rektör Beşir Atalay’a “karşı bir cevap” vermek için üniversitenin 28 Şubat’ın akademik etkileri çizgi­sinde pilot bölge seçilmiş olması.

“Keşke Günah Dediğimiz Denizin Uç Noktalarını Yoklasaydı”

Kırıkkale Üniversitesi’nden atılıp işsiz kalınca Ankara’ya taşınıyor, Mehmet Aycı vesilesiyle. Bu tarihten sonra en yakınındaki isim oluyor Aycı, yüzyüze veya telefonla aksatmadan hergün görüşüyorlar. Mehmet Aycı, Akalın’ın evvelden beri intihar edenlere karşı özel bir ilgisinin olduğunu belirttikten sonra, konuştuklarından, muhabbetlerinden, durgunluklarından yapılmış kısa fragmanlar anlatıyor, içimi üşüten fragmanlar. “Çekilmez adamdı Nazir” diyor Aycı, “beni ısrarla yanından uzaklaştırmaya çalıştığı zamanlar oldu. Evet, ısrarla uzaklaştırmaya çalıştı beni yanından, kendi yalnızlığına daha erken gömülmek için belki de.” (2010: 170). Israrla bu gerilime sahip çıkan Aycı, 2002 Ma­yıs’ında Hüseyin Alacatlı’nın evinin banyosunda intihar etmesinin ardından Nazir Akalın ne vakit ölümden söz açsa tek kelime edemez. Zira Alacatlı’nın intiharı üzerine yazılan ve Dergâh dergisinin Temmuz 2002 sayısında yayımlanan “Alacatlı, güzel adam, bizi bırakıp nereye?” başlıklı yazıda Nazir Akalın’ın “Batılılar ‘ferd’in tek başına ‘insan ırkı’nı temsil ettiğine inanırlar. Ben de varlığımı idrak ettiğimden beri Hüseyin’in akıbetine mütemayil bir insan olarak inanmaya başladım ki, Hüseyin benim hayatıma ve sonuma da ‘ayna’ tutmuştur. Evet, hem ‘kendi’si hem de aynı anda ‘herkes’ olan Hüseyin’in açtığı kapıdan bir gün ben de gireceğim. Çünkü bu olayla bir basamak daha çıktığımı hissettim elinden tutmak için çaresizliğimin. Şimdi kendimi daha korkusuz, daha cesur hissediyorum.” cümleleri yer alır (2002: 16). Yazıyı daha evvel Aycı’ya okutan Akalın, Aycı’nın o satırları dergiye göndermeden çıkarıp çıkarmadığı sorusuna, acı bir gülümsemeyle karşılık verir. “Öyle gülümsedi ki” diye yazıyor Aycı, “bu satırları yazarken bile bütün acılığıyla gözlerime yansıyor.” (2010: 174). Hüseyin Alacatlı’nın intiharının üzerinden altı buçuk ay geçmişken 12 Aralık 2002’de “Hüseyin’in açtığı kapıdan” girer Nazir Akalın. Er ya da geç Akalın’ın intihar edeceğinden emin olduğunu ama bu kadar erken beklemediğini söyleyen Aycı’nın cümlelerine “keşke”lerle iştirak ediyorum: “Keşke şaraba sığınsaydı, uzak kadınlara sığınsaydı, dağıtsaydı, onu sokaklardan toplasaydım, keşke günah dediğimiz denizin uç noktalarını yoklasaydı içinde uç veren ölüm yangınlarına dalgınlık çadırları çekseydi günahın her renginden, kendi dalgınlığını dağıtmak için tabii, veya uyanıklığını…” (2010: 177).

İnfaz Temrinleri

Şairin intiharında en büyük etkenin ekonomik sıkıntılar olduğunun söylenmesinin aksine Mehmet Aycı, Akalın’ın intihar ettiği dönemde hayatının ekonomik açıdan en rahat dönemlerini yaşadığını söylüyor (2010, yüzyüze görüşme). Bu intihardaki sorumluluk zinciri ekonomik sıkıntılarla değil rejimin baskısı ve sağcılığın refleksleriyle açıklabilir kanaatimce. Nazir Akalın’ı ihbar eden, akademik kuralların haricinde keyfî teamüllere maruz bırakan, onurunu inciten, gururunu kıran, onu “bilinçli bir yalnızlığa iten”, sağcı reflekslerle “gerilla” kelimesinin gölgesinden kaçmayı kendine rehber edinmiş ve sırtını ve kalbini devlete yaslaya yaslaya ünvanlara, derecelere, bordrolara, maaş derecelerine, kâr zarar hesaplarına, çıkarının devamına sıkışmış olan insanların tavırlarıyla, şairi üniversitedeki görevinden atan 28 Şubat uygulamalarının birbirini tamamlayan infaz temrinleri olduğunu düşünüyorum. Rejimi, bizzat rejimin kendi teamüllerinin şekle şemale büründürdüğü doğrudur fakat ona infaz cesaretini kazandıran bu güruhların, bu kalabalıkların insanı öncelemeyen tavırları, dostlarını bir kelime sebebiyle yargılayıp gene o kelime sebebiyle aforoz etmelerindeki pişkinliktir. Adım adım ölüme itilen Akalın’ın ölümünün bir infaz hâline bürünmesinde, suçu rejimden çok onu yalnızlaştırarak rejime bu infaz cesaretini veren insanlarda buluyorum.

Abdullah Harmancı

Yayınlanma: 05.08.2026