3. ÖLÜMÜ DÜŞÜNMEK: FELSEFENİN İNTİHARLA KARŞILAŞMASI
İntihar üzerine düşünmek ile intiharı istemek aynı şey değildir.
Bu ayrımı daha ilk cümlede yapmak gerekir. Çünkü intihar, insan zihninde yalnızca ölümle ilgili bir düşünce olarak belirmez. Bazen özgürlüğün, bazen çaresizliğin, bazen başkaldırının, bazen teslimiyetin, bazen de insanın kendi varlığı karşısındaki son sorusunun adı olur. Felsefe tarihinin intihara gösterdiği ilginin önemli bir kısmı da buradan kaynaklanır: İnsan kendi ölümünü düşünürken aslında yalnızca ölümü değil, yaşamaya devam etmenin anlamını da sorgular.
Bu yüzden intihar düşüncesinin felsefedeki tarihi, bir bakıma şu sorunun tarihidir:
İnsan, yaşamının kendisine ait olduğunu düşündüğünde, onun üzerinde ne kadar söz sahibidir?
Sorunun kolay bir cevabı yoktur.
Bir başka soru daha vardır:
Yaşam anlamsız görünmeye başladığında, insanın yaşamak için kendisine gösterebileceği gerekçe nedir?
Albert Camus'nün Sisifos Söyleni'nin başlangıcında meseleyi bu kadar doğrudan ortaya koymasının nedeni budur. Camus için felsefenin en temel sorularından biri, yaşamın yaşanmaya değer olup olmadığıdır. Fakat Camus'nün vardığı yer intiharı bir çözüm olarak kabul etmek değildir. Tam tersine, intiharın absürdü çözdüğü iddiasını reddeder.
“İntihar başkaldırının mantıksal sonucu değildir. İçerdiği boyun eğiş dolayısıyla, onun tam tersidir.”
Bu cümle, intihar düşüncesinin felsefi tarihinde önemli bir kırılma noktasıdır.
Çünkü burada intihar, yalnızca “ölmek istemek” olarak değil, insanın dünya ile kurduğu ilişkinin son biçimi olarak ele alınır. Camus'ye göre dünya insanın anlam arzusuna zorunlu bir cevap vermez. İnsan anlam ister; dünya susar. İşte “absürd” denilen gerilim burada doğar.
Fakat Camus'nün asıl meselesi bu gerilimin varlığı değil, insanın onun karşısında ne yapacağıdır.
İntihar, bu gerilimi ortadan kaldırır; fakat Camus'ye göre onu çözmüş olmaz. Çünkü soruyu soran insan ortadan kalktığında, soruya verilen cevap da ortadan kalkmış olur.
Bu nedenle Camus'nün düşüncesinde esas mesele yaşamın kusursuz, anlamlı veya mutlu olduğunu kanıtlamak değildir. Mesele, anlamın kesinliğinden yoksun bir dünyada yaşamayı sürdürmenin mümkün olup olmadığıdır.
Bu, intihar düşüncesine verilebilecek en önemli felsefi cevaplardan biridir.
İntihar: Başkaldırı mı, teslimiyet mi?
İntihar hakkında konuşurken en kolay yapılan şeylerden biri onu “başkaldırı” olarak tanımlamaktır.
İnsan dünyaya sığmıyorsa, dünyayı reddediyorsa, kendisini öldürüyorsa ilk bakışta bunun bir başkaldırı olduğu düşünülebilir.
Fakat Camus tam tersini söyler:
“İntihar başkaldırının mantıksal sonucu değildir.”
Çünkü başkaldırı, var olan şeye rağmen var olmaya devam eden bir bilinç gerektirir.
Baş kaldıran kişi “Hayır” der.
Fakat o “hayır”ı söyleyebilmek için hâlâ orada olması gerekir.
İntihar ise bu imkânı ortadan kaldırır.
Dolayısıyla Camus açısından başkaldırı, ölümle değil yaşamla birlikte düşünülebilir. İnsan dünyanın kendisine sunduğu anlamsızlığı kabul eder fakat buna rağmen yaşamayı sürdürür. Absürdün karşısında zafer kazanmak, onu ortadan kaldırmak değil, onunla birlikte yaşayabilmektir.
Bu düşünce, intiharı romantik bir başkaldırı biçimi olarak yüceltmeye karşı da güçlü bir direnç oluşturur.
Çünkü ölüm, her zaman başkaldırının son noktası değildir.
Bazen yalnızca başkaldırının sona ermesidir.
Schopenhauer: Yaşamdan bıkkınlığın düşüncesi
Arthur Schopenhauer'da ise mesele başka bir zemine taşınır.
Schopenhauer insanın dış dünyayla kurduğu ilişkinin yanı sıra, iç dünyasının zenginliğiyle yalnızlığı arasındaki ilişkiye dikkat çeker:
“İç dünyası zengin bir insan, her şeyden önce acı çekmemeye, kendini ihmal etmemeye, dinginliğe ve kendi başına kalmaya yönelecektir…”
Bu düşünce ilk bakışta intiharla doğrudan ilgili görünmeyebilir.
Oysa devamında Schopenhauer, insanın dış dünyadan giderek çekilmesinin nasıl bir yaşam bıkkınlığına dönüşebileceğini anlatır:
“…sürekli hoşnutsuzluğun doğurduğu, yaşamdan bıkkınlığa ve bunun sonucunda da intihar eğiliminin ortaya çıktığı üst dereceye ulaşabilir.”
Burada önemli olan “iç dünyası zengin insan = intihara yatkın insan” gibi basit bir sonuç çıkarmamaktır.
Schopenhauer'ın asıl dikkat çektiği şey iç dünya ile dış dünya arasındaki mesafenin büyümesidir.
İnsan dışarıdan daha az şey bekledikçe kendisine çekilebilir. Kendisine çekildikçe çevresiyle arasındaki bağlar zayıflayabilir. Bağların zayıflaması ise her zaman özgürlük anlamına gelmez; bazen yalnızlığın ağırlaşması anlamına gelir.
Bu nedenle iç zenginlik ile ruhsal dayanıklılık arasında otomatik bir ilişki yoktur.
İnsan çok düşünebilir ve yine de düşüncelerinin içinde kaybolabilir.
Çok şey görebilir ve gördükleriyle ne yapacağını bilemeyebilir.
Çok hassas olabilir ve bu hassasiyet dünyayla arasındaki bağı güçlendirmek yerine zayıflatabilir.
Burada felsefenin önemli bir uyarısı ortaya çıkar:
İnsanın kendi içine dönmesi, kendisini mutlaka bulacağı anlamına gelmez.
Bazen insan kendi içinde yalnızca daha fazla kendisiyle karşılaşır.
İntihar düşüncesi bir “çıkış kapısı” olabilir mi?
Bu soruya en tartışmalı cevaplardan biri Emil Cioran'dan gelir.
Cioran'ın düşüncesi, intiharın kendisiyle intihar düşüncesini birbirinden ayırması bakımından özellikle önemlidir.
Christian Bussy ile 1973'te yaptığı röportajda Cioran, gençliğinde intihar edenlerin biyografilerini büyük bir ilgiyle okuduğunu ve intihar fikrinin kendisi için bir çeşit çıkış imkânı oluşturduğunu anlatır.
Onun düşüncesinin en çarpıcı tarafı şudur:
İntihar düşüncesi ile intihar eylemi arasında bir mesafe vardır.
Cioran'a göre düşüncenin varlığı, bazı durumlarda kişiye “her şeyin zorunlu olmadığı” hissini verebilir. Kişi kendisini hayatın içine hapsedilmiş hissettiğinde, zihninde bir çıkış kapısının bulunduğunu düşünmek ona geçici bir serbestlik duygusu verebilir.
Fakat burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekir.
Cioran'ın kişisel felsefi deneyimini, herkes için geçerli bir psikolojik öneriye dönüştürmek mümkün değildir.
Çünkü aynı düşünce bir insan için zihinsel bir mesafe yaratırken başka bir insan için tehlikeli bir saplantıya dönüşebilir.
Cioran'ın sözleri bu nedenle bir reçete olarak değil, intihar düşüncesinin insan zihninde nasıl paradoksal bir işleve sahip olabildiğini gösteren bir tanıklık olarak okunmalıdır.
Cioran'ın kendisi de intihar düşüncesi ile intihar saplantısını ayırır.
Bu ayrım önemlidir.
Bir düşüncenin zihinde bulunması, onun gerçekleştirileceği anlamına gelmez.
Ama düşüncenin sürekli tekrarlanması da önemsiz değildir.
Burada düşünce, bir felsefi nesne olmaktan çıkıp insanın hayatıyla kurduğu ilişkinin bir parçası haline gelebilir.
Düşünmek ile yapmak arasındaki uçurum
İntihar üzerine düşüncenin en zor meselelerinden biri de budur:
Bir insanın ölümü düşünmesi, ölmek istemesi anlamına gelir mi?
Her zaman değil.
İnsan bazen ölümünü düşünerek yaşamını anlamlandırmaya çalışır. Bazen kendi sonunu hayal ederek hayatının ne olduğunu kavramaya çalışır. Bazen de ölüm düşüncesini, dayanılmaz görünen bir hayat karşısında zihinsel bir kaçış alanı olarak kullanır.
Fakat düşünce ile eylem arasındaki mesafe her zaman güvenli değildir.
Bu nedenle intihar düşüncesini romantikleştirmek de, onu küçümsemek de yanlıştır.
“Bunu sadece söylüyor.”
“Gerçekten yapacak olsa söylemezdi.”
“Dikkat çekmek istiyor.”
“Böyle düşünen herkes ölmek istemez.”
Bu tür cümleler, intihar düşüncesinin gerçek ağırlığını görmezden gelebilir.
Nevzat Tarhan'ın verdiği çerçeve burada önemlidir:
“İntihar düşüncesi kişinin yaşadığı umutsuzluk ve acı ile ilgilidir.”
Ve Dilek Sarıkaya'nın vurgusu daha doğrudandır:
“Kendini öldürmekten bahseden herkes ciddiye alınmalı ve hemen harekete geçilmelidir.”
Bu iki yaklaşım felsefi tartışmanın sınırını gösterir.
İntihar üzerine felsefe yapılabilir.
Ama karşımızda soyut bir “insan” değil de gerçekten ölmekten söz eden bir kişi olduğunda, artık yalnızca felsefi bir problemle karşı karşıya değiliz.
Bir insanla karşı karşıyayız.
Bu ayrım, bütün düşünsel tartışmanın ahlaki sınırıdır.
“Özgürlük” meselesi
İntiharın felsefede tekrar tekrar özgürlük kavramıyla birlikte anılmasının bir nedeni vardır.
İnsan kendi hayatının sahibi midir?
Kendi bedenine ve yaşamına ilişkin son kararı verme hakkı var mıdır?
Devlet, toplum, din, aile veya başka insanlar insanın yaşamını sürdürmesini zorunlu kılabilir mi?
Bu sorular, intihar düşüncesini yalnızca psikolojik olmaktan çıkarıp ahlaki ve politik bir meseleye dönüştürür.
Ancak burada “özgürlük” kelimesinin kendisini sorgulamak gerekir.
Çünkü özgürlük yalnızca “istediğini yapabilmek” değildir.
İnsan kararlarını içinde bulunduğu koşullardan bağımsız vermez.
Ağrı, depresif ruh hali, ağır kayıp, yalnızlık, ekonomik yıkım, dışlanma, travma, hastalık, umutsuzluk veya yoğun bir kriz, kişinin dünyayı değerlendirme biçimini değiştirebilir.
Dolayısıyla “Bu benim özgür iradem” cümlesi, felsefi açıdan başlangıç noktası olabilir; fakat tartışmanın sonu değildir.
Bir insanın bir seçeneği seçebilmesi ile o seçeneği özgürce değerlendirebilmesi aynı şey değildir.
İşte burada etik devreye girer.
İnsanın karar verme özgürlüğünü savunmak kadar, karar verme kapasitesini daraltan koşulları da görmek gerekir.
Durkheim: İntihar yalnızca bireyin meselesi değildir
İntiharı yalnızca bireysel bir karar olarak görmek, sosyolojik boyutunu gözden kaçırır.
Émile Durkheim'ın çalışması tam da bu nedenle önemlidir.
Durkheim'ın temel yaklaşımı, intiharın yalnızca bireyin psikolojisiyle açıklanamayacağını göstermeye yöneliktir. İnsan toplumdan bağımsız bir varlık değildir. Aile, din, ekonomik düzen, toplumsal bağlar, dayanışma ve yalnızlık gibi faktörler bireyin yaşamla kurduğu ilişkiyi etkiler.
Bu açıdan intihar, bir insanın “içinde” gerçekleşen bir olay olduğu kadar, içinde yaşadığı toplumla ilişkisi içinde de değerlendirilmelidir.
Senin derlemende yer alan şu ifade bu düşüncenin çarpıcı bir örneğidir:
“İntiharın artış nedeni, yoksullukla ilgili olmaktan öylesine uzaktır ki, bir ülkede gönenci birdenbire artıran mutlu bunalımlar bile intiharları ekonomik çöküntüler gibi etkilemektedir.”
Burada Durkheim'ın yaptığı önemli şey, intiharı tek bir nedene bağlamayı reddetmektir.
İntiharın açıklamasını yalnızca yoksullukta aramak kadar, yalnızca ruhsal hastalıkta, yalnızca aşk acısında veya yalnızca bireysel tercihte aramak da yetersiz kalabilir.
İnsan toplumsal bir varlıktır.
Dolayısıyla insanın yaşamla bağının kopması da yalnızca bireysel bir olay değildir.
“Ben dünyaya uymuyorum”: Bireyin dünya ile çatışması
Can İren'e atfedilen şu cümle, intihar düşüncesinin psikolojik ve felsefi sınırında durur:
“Kimse suçlu değil. Hepsini kendim hazırladım. Ben bu dünyaya uyamıyorum.”
Cümlede dikkat çekici olan “kimse suçlu değil” ile “ben bu dünyaya uyamıyorum” ifadelerinin yan yana gelmesidir.
Burada suçlu aramayan ama dünyayla bağ kuramayan bir özne vardır.
Felsefi açıdan bu, yabancılaşma problemine yaklaşır.
İnsan bazen dünyayı kötü bulduğu için değil, kendisi ile dünya arasında ortak bir dil kalmadığını düşündüğü için acı çeker.
Fakat “dünyaya uyamamak” da mutlak bir durum değildir.
Dünya değişebilir.
İnsan değişebilir.
İlişkiler değişebilir.
İnsanların kendilerini içinde buldukları koşullar değişebilir.
Bugün çözümsüz görünen bir hayatın yarın aynı biçimde devam edeceğine dair kesin bir bilgiye sahip değiliz.
İntihar düşüncesinin en tehlikeli taraflarından biri de tam burada ortaya çıkar:
Geçici bir ruhsal durum, insana geleceğin tamamıymış gibi görünebilir.
Oysa insan geleceği bilmez.
İntihar ve sorumluluk
İntihar düşüncesi yalnızca “Ben yaşamak istiyor muyum?” sorusundan oluşmaz.
Bunun yanında başka sorular da vardır:
“Bana ne oldu?”
“Bundan sonra ne olacak?”
“Beni kim anlayacak?”
“Ben kimin hayatında ne anlam taşıyorum?”
“Beni sevenlere karşı sorumluluğum var mı?”
“İnsan kendi hayatının sahibi olduğu kadar başkalarının hayatının da bir parçası değil mi?”
Bu soruların hiçbirinin basit cevabı yoktur.
The Blacklist dizisinde geçen şu cümle, intiharı geride kalanların açısından düşünmeye zorlar:
“Seni sevmiş olan herkese.”
Bu cümle edebî veya felsefi olarak kusursuz bir intihar teorisi değildir. Hatta intiharı yalnızca geride kalanlara verilen bir zarar olarak tanımlamak, intihar eden kişinin yaşadığı ağır acıyı görünmez hale getirebilir.
Fakat cümle önemli bir şeyi hatırlatır:
İnsan kendi hayatını tek başına yaşamaz.
Bir insanın ölümü, onunla ilişkisi bulunan insanların hayatında da devam eder.
Bu nedenle intiharı yalnızca “kişisel özgürlük” olarak görmek kadar, yalnızca “başkalarına karşı işlenmiş suç” olarak görmek de eksiktir.
Bir tarafta kişinin dayanılmaz acısı vardır.
Öte tarafta onu seven insanların yaşayacağı kayıp.
İntihar düşüncesinin etik karmaşıklığı tam da bu iki gerçeğin aynı anda var olmasından doğar.
Din ile felsefenin kesiştiği yerde
İntiharın düşünce tarihindeki en eski tartışmalarından biri de insanın yaşamı üzerindeki yetkisidir.
Dinler, insan hayatının insana ait olup olmadığı sorusuna farklı biçimlerde cevap vermiştir. İslam geleneğinde intihar açık biçimde yasaklanmıştır. Senin derlemende yer alan Bakara 195 ve Nisa 29 ayetleri de bu bağlamda değerlendirilmiştir:
“Kendi kendinizi tehlikeye atmayın.”
ve:
“Kendinizi öldürmeyin.”
Buradaki dini yaklaşım, insanın kendi yaşamı üzerindeki tasarrufunu sınırsız kabul etmez.
Bu düşünce felsefi açıdan da ilginçtir.
Çünkü “Hayat benimdir” önermesinin karşısına “Hayat yalnızca senin değildir” önermesi çıkar.
Biri bireysel özerkliği öne çıkarır.
Diğeri insanın kendisini aşan bir düzenin parçası olduğunu savunur.
Dolayısıyla intihar tartışması, aslında insanın kendisini nasıl tanımladığına kadar uzanır:
Ben yalnızca kendime mi aitim, yoksa bir bütünün parçası mıyım?
İntiharın düşüncesi ile ölümün düşüncesi aynı değildir
İnsan ölümünü düşündüğünde her zaman ölmek istemez.
Bu ayrım özellikle önemlidir.
Ölüm düşüncesi, insanın faniliğini fark etmesidir.
İntihar düşüncesi ise kişinin kendi ölümünü bir seçenek olarak zihninde değerlendirmesidir.
İkisi birbirine yakın görünse de aynı şey değildir.
Birincisi varoluşun bilgisi olabilir.
İkincisi yaşamla kurulan ilişkinin krizine işaret edebilir.
Bu nedenle ölüm üzerine düşünen filozof ile intihar düşüncesi yaşayan insanın deneyimini birbirine eşitlemek doğru değildir.
Biri ölümün anlamını araştırabilir.
Diğeri yaşamın artık dayanılmaz olduğunu hissedebilir.
Fakat aralarında bir ortaklık vardır:
İkisi de insanın kendi sonluluğuyla karşılaşmasıdır.
Düşünce insanı kurtarabilir mi?
Cioran'ın sözlerinde bizi rahatsız eden ama aynı zamanda düşündüren bir paradoks vardır:
Bazen insanı yaşatan şey, ölümün mümkün olduğunu bilmek olabilir.
Camus ise bunun karşısında başka bir yol önerir:
Ölümün mümkün olduğunu bilerek yine de yaşamaya devam etmek.
Schopenhauer ise insanın kendi içine çekilmesinin, yaşamdan uzaklaşmayı artırabileceğini gösterir.
Durkheim, bireyin toplumdan kopuşunu düşünür.
Din, insanın yaşamını kendisine ait mutlak bir mülk olarak görmez.
Bütün bu düşünceler birbirinden farklıdır.
Fakat hepsinin ortaklaştığı bir nokta vardır:
İntihar, tek bir nedene indirgenemeyecek kadar karmaşık bir insan problemidir.
Bir insanın intihar düşüncesini yalnızca “zayıflık” diye açıklamak mümkün değildir.
Yalnızca “özgürlük” demek de mümkün değildir.
Yalnızca “hastalık” demek de.
Yalnızca “başkaldırı” demek de.
Yalnızca “günah” demek de.
Her biri meselenin bir tarafına dokunur.
Fakat hiçbirisi bütününü açıklamaz.
Düşüncenin son noktası
Belki de intihar felsefesinin en önemli sorusu “İnsan neden ölmek ister?” değildir.
Daha zor soru şudur:
İnsan, yaşamak için hangi gerekçeyi yeterli bulur?
Çünkü yaşamaya devam eden insan da aslında sürekli bir seçim yapmaktadır.
Sabah uyanmak.
Bir başkasının sesini duymak.
Bir mektup yazmak.
Bir şiir okumak.
Bir kitabı yarım bırakmak.
Denize bakmak.
Bir arkadaşın kapısını çalmak.
Yardım istemek.
Bir geceyi geçirmek ve ertesi sabahı görmek.
Bunların hiçbiri felsefi açıdan “büyük anlam” olmak zorunda değildir.
Bazen yaşamı sürdüren şey büyük bir anlam değil, küçük bir bağdır.
Bu nedenle intihar düşüncesini yalnızca ölüm düşüncesi olarak okumak, onun içinde saklı olan yaşam talebini de gözden kaçırabilir.
İnsan bazen “ölmek istiyorum” derken hayatının bu biçiminin sona ermesini istiyor olabilir.
Bu ikisi aynı değildir.
Ve bu fark, yalnızca psikolojik değil, ahlaki bir farktır.
Çünkü ölüm isteğinin altında çoğu zaman “artık böyle yaşamak istemiyorum” cümlesi bulunabilir.
O halde felsefenin görevi, insanı ölüm ile yaşam arasında sıkıştırmak değil, üçüncü bir soru açmaktır:
Başka türlü yaşamak mümkün mü?
Son söz: İntiharın karşısına yaşamı koymak
Camus'nün başkaldırısı, Schopenhauer'ın yaşam bıkkınlığı, Durkheim'ın toplumla kurduğu bağ, Cioran'ın zihinsel özgürlük paradoksu ve dini düşüncenin yaşamın kutsallığına yaptığı vurgu birbirinden çok farklıdır.
Fakat bu farklılıklar, intihar hakkında düşünmenin neden hâlâ gerekli olduğunu gösterir.
Çünkü intihar yalnızca ölümle ilgili değildir.
İnsanla ilgilidir.
İnsanın özgürlüğüyle, yalnızlığıyla, acısıyla, toplumsal bağlarıyla, inançlarıyla, sorumluluklarıyla ve anlam arayışıyla ilgilidir.
Ve belki de en önemlisi, insanın kendi hayatını hangi noktada artık kendisine ait hissedememeye başladığıyla ilgilidir.
Bu nedenle intihar üzerine düşünürken yapılabilecek en büyük hata, onu tek bir cümleyle açıklamaya çalışmaktır.
“Zayıflıktır.”
“Özgürlüktür.”
“Günahtır.”
“Başkalıdır.”
“Kaçıştır.”
“Teslimiyettir.”
“Cesarettir.”
“Bencilliktir.”
Bu kelimelerin her biri, tarihin bir döneminde birilerinin intihar hakkında söylemek istediği bir şeyi taşır. Fakat intihar eden ya da intihar düşüncesinin kıyısında yaşayan tek tek insanların hikâyeleri, bu tanımların hiçbirine bütünüyle sığmaz.
Bu yüzden belki de intihar hakkında düşünmenin en dürüst biçimi, kesin hüküm vermekten önce insanı dinlemektir.
Çünkü bazen bir insanın söylediği en ağır cümle, gerçekten ölmek istediğini değil, artık taşıyamadığı hayatın bir başkasının dikkatini çekmesini istediğini anlatabilir.
Bazen açıkça söyler.
Bazen şiirin içine saklar.
Bazen bir mektuba bırakır.
Bazen bir resim yapar.
Bazen yalnızca:
“Ben bu dünyaya uyamıyorum.”
der.
Ve bütün mesele, o cümleyi duyduktan sonra ne yaptığımızdır.
Felsefenin sorusu burada yeniden değişir.
Artık:
“İnsan neden intihar eder?”
diye sormak yetmez.
Şunu da sormak gerekir:
“Bir insan intihar etmeyi düşünmeye başladığında, onu yeniden hayata bağlayabilecek neyi hâlâ görebiliriz?”
Belki felsefenin intihar karşısındaki en insani görevi budur.
Ölümü açıklamak değil yalnızca.
Yaşamın hâlâ mümkün olduğu yere kadar insanla birlikte düşünmek.