2. İÇERİDEKİ SES — YALNIZLIK, KIRILMA, YÜK

Şair: Şiir Antolojim


İntihar düşüncesi çoğu zaman dışarıdan bakıldığında tek bir cümleye indirgenebilir:

“Artık yaşamak istemiyorum.”

Oysa insanın içinde bu cümleye gelinceye kadar neler olup bittiğini dışarıdan görmek kolay değildir. İntihar düşüncesinin kendisi kadar, o düşüncenin zihinde kapladığı yer de önemlidir. Bazı insanlarda düşünce bir anlık belirir ve kaybolur. Bazılarında ise yıllarca başka düşüncelerin arasından geçip gider; bazen bir korku, bazen bir teselli, bazen bir ihtimal, bazen de insanın kendisini dünyadan ayırarak seyretmesini sağlayan gizli bir oda gibi varlığını sürdürür.

Bu nedenle intihar meselesini yalnızca ölüm isteği üzerinden okumak eksik kalır.

Bazen insan ölmek istemekten çok, bu biçimde yaşamaya devam etmek istememektedir.

Bu ikisi aynı şey değildir.

Fakat aralarındaki sınır her zaman belirgin de değildir.

Arthur Schopenhauer, iç dünyası zengin insanın dışarıdan daha az şeye ihtiyaç duyacağını söyler. Kendi içine çekilme, yalnızlık ve nihayet yaşamdan bıkkınlık arasında bir bağ kurar:

“İç dünyası zengin bir insan, her şeyden önce acı çekmemeye, kendini ihmal etmemeye, dinginliğe ve kendi başına kalmaya yönelecektir...”

Schopenhauer'ın burada anlattığı yalnızlık ilk bakışta olumsuz değildir. Hatta insanın kendisini koruyabilmesi için gerekli bir mesafe olarak görülür. Kalabalıktan uzaklaşmak, insanlardan daha az şey beklemek, kendi iç dünyasında yaşayabilmek bir bakıma bağımsızlığın işaretidir.

Fakat aynı pasajın devamında başka bir ihtimal ortaya çıkar:

“...o zaman bu kişi, sürekli hoşnutsuzluğun doğurduğu, yaşamdan bıkkınlığa ve bunun sonucunda da intihar eğiliminin ortaya çıktığı üst dereceye ulaşabilir.”

Buradaki önemli kelime **“sonucunda”**dır.

Yalnızlık tek başına intiharın nedeni değildir.

İçe dönüklük tek başına değildir.

Düşünmek değildir.

Entelektüellik değildir.

Sanatla uğraşmak değildir.

Hatta mutsuzluk bile tek başına yeterli bir açıklama değildir.

Asıl mesele, bütün bunların bir araya gelerek insanın dünyayla arasındaki bağları giderek daraltmasıdır.

Bir insanın yalnız kalmasıyla, yalnızlığa mahkûm olduğunu hissetmesi arasında büyük bir fark vardır.

İlkinde kişi kapıyı kendisi kapatır.

İkincisinde kapının artık dışarıdan açılamayacağına inanmaya başlar.


İntihar düşüncesinin en tehlikeli yanlarından biri de tam burada ortaya çıkar: İnsan, kendi zihninin ürettiği düşünceyi zamanla dış dünyanın değişmez gerçeği gibi algılayabilir.

Nevzat Tarhan'ın ifadesiyle:

“İntihar düşüncesi kişinin yaşadığı umutsuzluk ve acı ile ilgilidir. Kişi kendini o kadar umutsuz hisseder ki ölüm gibi tamamen bir yok oluş ona umut gibi gözükebilir.”

Bu cümlede paradoksal görünen bir durum vardır:

Ölüm, umudun kendisi haline gelebilir.

Buradaki “umut”, yaşama dair olumlu bir gelecek tasarımı değildir. Daha çok acının sona ereceğine dair bir tasarıdır.

İnsan gelecekte iyi bir hayat göreceğine inanmadığında, geleceğin tamamen ortadan kalkmasını bir rahatlama olarak düşünebilir.

Bu nedenle intihar düşüncesini anlamaya çalışırken “Neden ölmek istiyor?” sorusu kadar, hatta bazen ondan daha önce,

“Neden başka hiçbir çıkış yolu göremiyor?”

sorusunu sormak gerekir.

Çünkü intihar düşüncesi çoğu zaman seçeneklerin çoğalmasıyla değil, seçeneklerin zihinde tükenmesiyle büyür.

Camus'nün Sisifos Söyleni'ndeki yaklaşımı bu noktada özellikle önemlidir:

“İntihar başkaldırının mantıksal sonucu değildir. İçerdiği boyun eğiş dolayısıyla, onun tam tersidir.”

Camus için intihar, insanın hayatın anlamsızlığıyla karşılaşmasına verdiği nihai cevaplardan biridir; fakat onun asıl ilgilendiği şey bu cevabın kendisinden çok, insanın anlamsızlık karşısında ne yapacağıdır.

İnsan dünyanın kendisine hazır bir anlam sunmadığını fark edebilir.

Bu fark ediş onu iki yöne götürebilir:

Ya dünyanın anlamsızlığı karşısında yaşamı bırakır,

ya da anlamsızlığın farkında olarak yaşamaya devam eder.

Camus'nün başkaldırısı ikinci seçenektir.

Bu yüzden intihar meselesini yalnızca “ölmek istemek” üzerinden okumak, Camus'nün düşüncesini de eksiltir. Onun asıl sorusu şudur:

Hayatın kesin bir anlamı olmadığı düşüncesine rağmen yaşam mümkün müdür?

Bu soru, intihar düşüncesinin karşısında felsefi bir direnç noktası oluşturur.


Fakat insanın zihnindeki karanlığı yalnızca felsefeyle açıklamak mümkün değildir.

Çünkü bazı insanlar için mesele “hayat anlamsız mı?” sorusundan çok daha somuttur.

Bir kayıp vardır.

Bir hastalık vardır.

Bir yalnızlık vardır.

Bir ekonomik yıkım vardır.

Bir ilişki vardır.

Bir travma vardır.

Bir aşağılanma vardır.

Bir tükenme vardır.

Ya da bütün bunların adı konulamayan bir toplamı vardır.

Sadık Hidayet'in metinlerinde bu adı konulamayan ağırlık sık sık hissedilir.

Alacakaranlıkta şöyle der:

“Bunalım, her seferinde belli ediyordu gelmekte olduğunu, ve bende apayrı bir ıstırap yaratıyordu.”

Burada dikkat çekici olan, bunalımın ani bir patlama olarak değil, gelmekte olan bir şey olarak anlatılmasıdır.

Sanki insan kendi ruh halindeki değişimi önceden fark etmektedir.

Önce hava değişir.

Sonra dünya uzaklaşır.

Sonra başka bir âlem belirir.

Ve nihayet kişi,

“Bundan fazlası mümkün değil... Dayanılır gibi değil...”

noktasına gelir.

İntihar düşüncesinin anlaşılması bakımından bu ifadeler önemlidir. Çünkü burada ölüm, yalnızca ölüm değildir; dayanılmazlığın sınırında beliren bir çıkış düşüncesidir.

Bu sınırın nesnel olarak nerede bulunduğunu dışarıdan ölçmek mümkün değildir.

Bir insanın yaşadığı olay başka bir insan için katlanılabilir olabilir. Ama acının şiddeti yalnızca olayın kendisiyle belirlenmez. Aynı olay, farklı bir zihinsel durumda bambaşka bir ağırlık kazanabilir.

Bu nedenle “Bunun için intihar edilir mi?” sorusu çoğu zaman yanlış sorudur.

Doğru soru şudur:

“Bu insan bunu yaşarken dünyayı nasıl görüyordu?”


Emil Cioran'ın intihar düşüncesi üzerine söyledikleri, bu konudaki en rahatsız edici metinlerden bazılarıdır.

Cioran, Christian Bussy ile yaptığı 1973 tarihli röportajda intihar fikrinin kendisiyle intihar eylemi arasında ayrım yapar. Hatta daha da ileri gider ve kendi hayatında intihar düşüncesinin yaşamasına yardımcı olduğunu söyler.

Bu yaklaşım ilk bakışta son derece kışkırtıcıdır.

Cioran şöyle der:

“Beni kurtaran şey, intihar fikri oldu.”

Ardından bu fikri bir özgürlük düşüncesi olarak açıklamaya çalışır. İnsan hayatın içinde sıkıştığını düşündüğünde, her şeyin sonsuza kadar sürmek zorunda olmadığını bilmenin ona dayanma gücü verdiğini söyler.

Bu düşünceyi olduğu gibi kabul etmek mümkün değildir.

Fakat onu görmezden gelmek de entelektüel açıdan doğru değildir.

Çünkü Cioran burada çok önemli bir psikolojik paradoksu dile getirir:

Bir düşünce, aynı anda hem tehlikeli hem de kişinin yaşama biçiminin parçası olabilir.

İntihar fikrinin bazı insanlarda bir “çıkış kapısı” gibi algılanması, o fikrin güvenli veya yararlı olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, ölümün zihinde sürekli erişilebilir bir seçenek olarak bulunması, düşüncenin giderek alışılmış hale gelmesine de yol açabilir.

Cioran'ın sözleri bu nedenle bir reçete olarak değil, insan zihninin ne kadar çelişkili olabileceğinin belgesi olarak okunmalıdır.

Kendi düşüncesinin onu yaşattığını söyleyen Cioran ile intihar düşüncesinin kişiyi eyleme sürükleyebileceğini söyleyen çağdaş psikiyatri arasında bir çelişki vardır.

Bu çelişkiyi çözmek yerine görünür kılmak daha doğrudur.

Çünkü insan zihni tek yönlü değildir.

Aynı düşünce bir kişide dayanma mekanizması gibi işleyebilirken başka bir kişide tehlikeyi artırabilir.


İntihar düşüncesinin alışkanlığa dönüşmesi ise meselenin başka bir boyutudur.

Cesare Pavese'nin Yaşama Uğraşında yer alan cümlesi bu bakımdan son derece serttir:

“İntiharı düşünüp yapmamak değildir en kötü şey; intiharı düşünüp bunu bir alışkanlık haline getirmektir.”

Pavese'nin cümlesindeki tehlike “düşünmek” kelimesinden çok “alışkanlık” kelimesindedir.

Bir düşüncenin zihinden geçmesiyle, zihnin o düşünceye tekrar tekrar dönmesi aynı şey değildir.

İlkinde düşünce vardır.

İkincisinde düşünceyle kurulmuş bir ilişki vardır.

İntihar düşüncesi bir insanın bütün sorunlarını açıklayan, her sıkışmada başvurulan, zihinsel bir kaçış kapısına dönüşmeye başladığında mesele daha karmaşık hale gelir.

Çünkü insan artık yalnızca “ölümü” düşünmüyor olabilir.

Ölümü düşünerek rahatlamayı öğreniyor olabilir.

İşte bu nedenle intihar düşüncesinin romantikleştirilmesi özellikle tehlikelidir.

Edebiyatın görevi bu düşünceleri saklamak değildir.

Fakat onları güzelleştirmek de değildir.


Edebiyatın bu konuda büyük bir sorumluluğu vardır.

Çünkü edebiyat insanın söyleyemediğini söyleyebilir.

Bazen bir insan kendi içindeki karanlığı ancak bir romanda, şiirde veya başka birinin cümlesinde tanır.

Simon Critchley'in yazmakla ölüm arasındaki ilişki üzerine düşüncesi burada dikkat çekicidir:

“Ölmeye en çok yaklaştığımız an, belki de kaleme sarıldığımız anlardır.”

Critchley'e göre yazmak, hayatı biraz geriye çekilerek seyretmektir.

İnsan yazarken hayatın içine tamamen gömülmek yerine, ona dışarıdan bakmaya çalışır.

Bu yüzden yazmak bazen bir tür mesafe yaratır.

Fakat burada da iki ihtimal vardır.

Yazmak insanı hayattan uzaklaştırabilir.

Ama yazmak, insanın yaşadığı şeyi dile getirilebilir hale getirerek onunla arasına bir mesafe de koyabilir.

İntihar üzerine kurulmuş bir antoloji açısından bu ayrım özellikle önemlidir.

Çünkü elimizdeki metinler yalnızca ölümün metinleri değildir.

Aynı zamanda ölüm hakkında konuşabilmenin metinleridir.


Bu yüzden Cioran'ın sözleriyle Critchley'nin sözleri yan yana getirildiğinde ilginç bir karşıtlık ortaya çıkar.

Cioran:

“İntihar fikriyle her türlü şeye katlanabilirim...”

der.

Critchley ise yazmanın hayatı dışarıdan görmeyi sağladığını söyler.

İkisinde de ortak olan şey, insanın doğrudan acının içinde kalmak yerine onun üzerine düşünmesidir.

Fakat burada çok önemli bir fark vardır:

Düşünce tek başına kurtarıcı değildir.

Bazen düşünce insanı hayatta tutar.

Bazen aynı düşünce insanı daha derine çeker.

Bu nedenle “çok düşünen insanlar intihara daha yatkındır” gibi basit formüller hem bilimsel hem de edebî açıdan yetersizdir.

Sanatçıların, şairlerin veya entelektüellerin intiharlarını yalnızca “fazla düşünmelerine” bağlamak da aynı derecede indirgemecidir.

İrfan Polat'ın sanatçı intiharı üzerine çalışmasında aktardığı değerlendirmeler, sanatçı kişiliğin duyarlılığı ve yoğun içselleştirmesi üzerinde durur.

Burada dikkatli olmak gerekir.

Duyarlılık intiharın nedeni değildir.

Aynı duyarlılık sanatın da kaynağı olabilir.

Empati, yoğun düşünme, hayal gücü, yalnız kalabilme ve iç dünyaya dönme yeteneği bir insanı sanatçı yapabilir; fakat bunların her biri aynı zamanda kişiyi acıyla daha yoğun biçimde karşı karşıya bırakabilir.

Dolayısıyla sanat ile intihar arasındaki ilişki varsa bile, bunu “sanatçı ruh = intihar eğilimi” gibi romantik bir eşitliğe dönüştürmek büyük bir yanlıştır.

Sanatçıların intiharları vardır.

Ama intihar sanatçılığın bedeli değildir.


James Kaufman üzerine aktarılan araştırmalar da şairlerin yalnızlık, içe kapanma, yoğun düşünme ve sosyal bağların zayıflaması gibi özellikleriyle ilişkilendirilmiştir.

Bu tür araştırmalar edebiyat tarihindeki bazı örnekleri anlamamıza yardımcı olabilir.

Fakat burada da dikkat edilmesi gereken bir tuzak vardır:

Geçmişte intihar etmiş büyük şairlere bakıp onların ortak özelliklerini bulduktan sonra, bu özellikleri bütün şairlere uygulamak kolaydır.

Oysa aynı özelliklere sahip olup hayatına devam eden binlerce şair vardır.

Hayatta kalanların biyografileri, ölülerin biyografileri kadar dramatik olmadığı için tarihin içinde daha az görünürler.

Bu, edebiyat tarihinde ciddi bir seçilim yanlılığı yaratır.

Biz intihar etmiş şairleri daha kolay hatırlarız.

Onların acılarını, mektuplarını, son şiirlerini, son cümlelerini okuruz.

Sonra geriye dönüp bütün hayatlarını bu ölümün ışığında yeniden yorumlarız.

Sanki sonları başından beri belliymiş gibi.

Oysa insan hayatı geriye doğru okunduğunda olduğundan çok daha düzenli görünür.


Sâdık Hidayet'in ölümü de bu açıdan çarpıcıdır.

Behçet Necatigil, Hidayet'in ölümünü anlatırken onun son dönemine ilişkin ayrıntıları aktarır. Ölümünden önce bir hikâye taslağı bıraktığından söz eder:

Yavru örümcek ağ yapamaz.

Annesinin bedduasına uğrar.

Ve sonunda ölüme gider.

Necatigil'in ardından sorduğu soru son derece güçlüdür:

“Hidayet'in hayat hikâyesi miydi bu?”

İşte edebiyat tarihinin tehlikeli noktalarından biri burada başlar.

Bir sanatçının eserini ölümünden sonra onun biyografisinin anahtarı gibi okumak.

Bazen gerçekten bağlantı vardır.

Bazen yoktur.

Fakat ölüm, geride kalan her şeyi kendi etrafında toplamaya başlar.

Bir hikâye artık yalnızca hikâye değildir.

Bir şiir artık yalnızca şiir değildir.

Bir mektup artık yalnızca mektup değildir.

Hepsi sonun habercisiymiş gibi görünmeye başlar.

Bu nedenle intihar etmiş bir sanatçının eserini okurken hem biyografiyi bilmek hem de biyografinin eseri bütünüyle ele geçirmesine izin vermemek gerekir.


Bu noktada “sanatçıların acıya daha duyarlı olduğu” fikrini de yeniden düşünmek gerekir.

Aleks Sierz'in sanatçıya yüklediği sorumluluk şöyledir:

“Sanatçıyı sanatçı yapan temel değerlerden biri çevrelerinde var olma savaşımı veren insanların acısını paylaşmak ve gündeme taşımak... onların acılarını iliklerine kadar duyumsamaktır.”

Bu, sanatçının kendi acısıyla başkalarının acısı arasındaki sınırı da bulanıklaştırır.

Sanatçı başkasının acısını içine alır.

Toplumun yaralarını görür.

Şiddeti görür.

Yoksulluğu görür.

Yalnızlığı görür.

Ölümü görür.

Fakat burada çok önemli bir soru ortaya çıkar:

Başkasının acısını duyumsamak insanı daha güçlü mü yapar, daha kırılgan mı?

Bunun tek bir cevabı yoktur.

Bazı insanlar acıyı dönüştürür.

Bazıları acının içinde kalır.

Bazıları yazar.

Bazıları susar.

Bazıları yardım ister.

Bazıları yardım etmeyi sürdürürken kendisini ihmal eder.

Ve bazıları bir gün artık dayanamadığını düşünür.

Bu yüzden sanat ile ruhsal çöküntü arasındaki ilişkiyi tek bir sebebe bağlamak mümkün değildir.


Yelda Karataş'ın Hayata Sığmayanlar metni ise meseleyi daha şiirsel ve daha tehlikeli bir yerden ele alır.

Metnin sonunda şöyle der:

“Çünkü onlar, ‘an’lara inanırlar ve o ‘an’ için yaşarlar.”

Metin, dünyaya sığmayan, başkalarının acısını taşıyan, savunmasızlığını savunma biçimine dönüştüren insanları anlatır.

Ve ardından çok güçlü ama aynı zamanda tartışmalı bir cümle gelir:

“...çoğunlukla intihar ederler.”

Bu cümle, antolojik bir çalışmada özellikle saklanması gereken cümlelerden biridir.

Çünkü edebî olarak güçlüdür.

Ama psikolojik ve sosyolojik bir genelleme olarak kabul edilemez.

Tam da bu nedenle yok edilmemeli, fakat açıklanmalıdır.

İntiharı duyarlılığın doğal sonucu gibi göstermek, intiharı romantikleştirme tehlikesi taşır.

Oysa başkalarının acısını derinden hisseden insanlar arasında intihar etmeyenlerin sayısı çok daha büyüktür.

Hatta çoğu zaman onları hayatta tutan şey de yine aynı duyarlılıktır.

Bir çocuğun gözyaşı.

Bir dostun sesi.

Bir kitabın cümlesi.

Bir hayvanın bakışı.

Bir ağacın gölgesi.

Bir dutun tadı.


Abbas Kiyarüstemi'nin anlattığı dut hikâyesi bu yüzden bu çalışmanın en önemli karşı seslerinden biridir.

İntihar etmeye karar veren bir adam, ağaca ip bağlar.

Sonra eline dutlar gelir.

Birini yer.

Sonra bir tane daha.

Güneş doğar.

Çocukların sesini duyar.

Dutları çocuklara verir.

Eve döner.

Ve şöyle der:

“Kendimi öldürmek için ayrılmıştım, dutlarla geri geldim.”

Hikâyenin en önemli cümlesi belki de şudur:

“Ağam, bir dut hayatımı kurtardı. Sadece bir dut, hayatımı kurtardı.”

Burada romantik bir “her şey güzel olacak” anlatısı yoktur.

Adamın sorunları çözülmemiştir.

Nitekim kendisine sorulur:

— Dutları yedin, eşin de yedi ve her şey düzeldi, öyle mi?

Cevabı:

“Hayır, öyle olmadı ama ben değiştim.”

İşte bütün hikâyenin ağırlığı burada.

Dış dünya değişmeden önce insanın dünyayı algılama biçimi değişebilir.

Bazen hayatı kurtaran şey büyük bir felsefi cevap değildir.

Bazen çok küçük bir şeydir.

Bir tat.

Bir ses.

Bir yüz.

Bir sabah.

Bir telefon.

Bir cümle.

Bir insan.

Ve bazen bunların hiçbiri yeterli olmayabilir.

Bu ayrımı korumak zorundayız.

Çünkü intiharın karşısına “hayatın güzelliklerini gör” klişesini koymak, gerçek acıyı küçümsemektir.

Ama insanın dünyayla bağ kurmasını sağlayabilecek küçük şeylerin önemini bütünüyle reddetmek de aynı ölçüde eksiktir.


İsmet Özel'in 2006 tarihli röportajında anlattığı düşünce de başka bir karşıtlık oluşturur.

Özel, kırk yaşına kadar intiharı düşündüğünü, fakat daha sonra insanların intihar etmeye değmeyeceklerini düşünmeye başladığını söyler.

Ardından intiharı şöyle yorumlar:

“Bana göre intihar, geride kalanlara yönelik ağır bir suçlamadır.”

Bu cümle serttir.

Hatta bazı durumlarda haksız bulunabilecek kadar serttir.

Çünkü intihar düşüncesi yaşayan insanı, geride kalanlara yöneltilmiş bilinçli bir suçlama gibi görmek her vakayı açıklamaz.

Fakat Özel'in kendi düşüncesi içinde önemli bir dönüşüm vardır:

Önceleri çıkışı bir insandan veya bir imkândan bekler.

Sonra bunun saçmalığını kavrar.

Ve intihar etmez.

Burada dikkat çekici olan “insanlardan beklenen kurtuluş” düşüncesidir.

İntihar düşüncesindeki kişi bazen hayatın tamamını değiştirecek bir olay bekleyebilir.

Bir insan.

Bir aşk.

Bir başarı.

Bir inanç.

Bir fırsat.

Bir mucize.

Bunların hiçbiri gelmediğinde ise “artık hiçbir şey değişmeyecek” sonucuna ulaşabilir.

Oysa insan hayatının değişmesi çoğu zaman tek bir büyük olayla gerçekleşmez.

Bazen değişim çok daha yavaş ve görünmezdir.


Eugenio Borgna'nın sözleri bu nedenle önemlidir:

“Gerçekleşmeyen intihar, öncesinde görünüşte yitirilmiş olan, kurumuş umutları yeniden canlandırır...”

Bu düşünce, intihar girişimlerinin ardından yaşanan karmaşık psikolojik süreçlere dikkat çeker.

Ancak burada da romantik bir sonuç çıkarmamak gerekir.

Bir girişimin gerçekleşmemesi, kişinin otomatik olarak iyileştiği anlamına gelmez.

Tam tersine, kişi için yeni bir kriz dönemi başlayabilir.

Dolayısıyla “başarısız intihar arındırıcıdır” gibi tek başına okunabilecek bir cümle, bağlamından koparıldığında tehlikeli olabilir.

Antolojinin görevi tam da burada devreye girer:

Alıntıyı korumak, fakat alıntının okuyucuyu tek başına götürebileceği yanlış yere gitmesine izin vermemek.


İntihar düşüncesinin en önemli özelliklerinden biri de çoğu zaman kişiye kesinlik duygusu vermesidir.

“Artık düzelmeyecek.”

“Bundan sonra böyle olacak.”

“Başka yol yok.”

“Kimse yardım edemez.”

“Ben değişemem.”

“Hayat değişmez.”

Oysa bunların tamamı geleceğe ilişkin hükümlerdir.

Ve insanın en kötü döneminde geleceğe ilişkin verdiği hüküm, çoğu zaman en güvenilir hüküm değildir.

Dr. Dilek Sarıkaya'nın vurgusu burada son derece önemlidir:

“İntihar girişiminde bulunan insanların pek çoğu öncesinde bunun sinyallerini vermiştir... açık ya da kapalı bir şekilde kendini öldürmekten bahseden herkes ciddiye alınmalı ve hemen harekete geçilmelidir.”

Bu cümle edebiyatın romantik dünyasıyla gerçek hayat arasındaki sınırı çizer.

Bir romandaki karakter intihardan söz ettiğinde bunu estetik bir motif olarak okuyabiliriz.

Bir şairin dizesinde ölüm isteğini gördüğümüzde bunu edebî bağlama yerleştirebiliriz.

Ama gerçek bir insan bunu bize söylediğinde durum değişir.

Orada artık yorum değil, insanın kendisi vardır.

Ve gerçek bir insanın ölümden söz etmesini “dikkat çekmek istiyor”, “nasıl olsa yapmaz”, “edebiyat yapıyor” diye küçümsemek ciddi bir hata olabilir.


Bütün bunlar bizi yeniden Pavese'ye getiriyor.

Düşüncenin alışkanlığa dönüşmesi.

İşte belki de ikinci bölümün temel meselesi budur.

İnsan zihninde bazı düşünceler tekrarlandıkça yabancılığını kaybeder.

İlk kez düşündüğümüzde bizi ürküten şey, yüzüncü kez düşündüğümüzde tanıdık gelebilir.

Tanıdık gelen şey ise daha az korkutucu görünür.

İntihar düşüncesinin tehlikelerinden biri budur.

Bu nedenle Cioran'ın “özgürlük” olarak gördüğü düşünce ile Pavese'nin “alışkanlık” olarak gördüğü düşünce arasında çok önemli bir gerilim vardır.

Bir tarafta:

“Her zaman bir çıkışım olduğunu bilmek beni yaşattı.”

Diğer tarafta:

“Bu düşünceyi alışkanlık haline getirmek tehlikelidir.”

Bu iki cümleyi yan yana koyduğumuzda, insan zihninin ne kadar karmaşık olduğunu görürüz.

Aynı düşünce bir kişide yaşamın devam etmesini sağlayan bir zihinsel mesafe yaratabilir.

Başka bir kişide ise ölüm fikrini normalleştirebilir.

Bu nedenle intihar düşüncesi hakkında kesin ve romantik hükümler vermek yerine, kişinin düşünceyle kurduğu ilişkiye bakmak gerekir.


İntiharın edebiyatla ilişkisini araştırırken bizi sürekli olarak aynı yanılgı bekler:

Ölen kişinin hayatını sonundan başına doğru okumak.

Böyle yaptığımızda her şey anlam kazanmaya başlar.

Çocukluk.

İlk şiir.

İlk depresyon.

İlk ayrılık.

Bir mektup.

Bir cümle.

Bir resim.

Bir roman.

Hepsi sonun işaretleriymiş gibi görünür.

Oysa insan hayatı böyle yazılmış bir roman değildir.

Son bölüm daha önce yazılmış bütün bölümlerin anlamını otomatik olarak belirlemez.

Bir insanın intihar etmiş olması, onun daha önce söylediği her ölüm cümlesini kehanete dönüştürmez.

Bir şairin şiirlerinde ölümden söz etmesi, onun mutlaka intihar edeceği anlamına gelmez.

Bir sanatçının karanlık eserler vermesi, onun ruhsal olarak “ölüme ait” olduğu anlamına gelmez.

Ve en önemlisi:

İntihar etmiş olmak, bir insanın bütün hayatını intiharla açıklamaya yetmez.


Belki de bu yüzden Sâdık Hidayet'in şu cümlesi özellikle dikkatle okunmalıdır:

“Hayır, hiç kimse intihar kararına varamaz. İntihar bazılarında birlikte bulunur. Onların yaradılışında mevcuttur ve onun elinden kaçamazlar.”

Bu söz, biyografik olarak son derece çarpıcıdır.

Ama düşünsel olarak sorunludur.

Çünkü intiharı insanın “yaradılışında bulunan” ve kaçamayacağı bir yazgı gibi görmek, insanın değişme ve yardım alma imkânını daraltır.

Bugün böyle bir ifadeyi açıklamasız biçimde sunmak, intiharı kaderleştirmek olur.

Oysa bu sözün antolojide bulunmasının değeri başka yerdedir:

Bir insanın kendi ölüm düşüncesini nasıl anlamlandırdığını gösterir.

Biz bu düşünceyi aktarmak zorundayız.

Ama ona teslim olmak zorunda değiliz.

Antoloji, alıntının mahkemesi değildir.

Fakat alıntının editoryal bağlamıdır.


Bu nedenle bu bölümde birbiriyle çelişen cümleleri yan yana koymak özellikle önemlidir.

Schopenhauer yalnızlığın yaşamdan bıkkınlığa dönüşebileceğini söyler.

Cioran intihar fikrinin kendisini yaşattığını söyler.

Pavese intihar düşüncesinin alışkanlığa dönüşmesinden korkar.

Camus intiharı bir başkaldırı değil, kabulleniş olarak görür.

Kiyarüstemi'nin adamı bir dut yiyerek geri döner.

Borgna gerçekleşmeyen intiharın umutları yeniden canlandırabileceğini söyler.

Tarhan intihar düşüncesinin umutsuzluk ve dayanılmaz acıyla ilişkisini vurgular.

Sarıkaya intihar söylemlerinin ciddiye alınması gerektiğini hatırlatır.

İsmet Özel, kendi düşünsel yolculuğunda intihar fikrinden uzaklaşmasını anlatır.

Ve Hidayet, ölüm düşüncesini neredeyse kader gibi görür.

Bunların hiçbiri tek başına “intiharın açıklaması” değildir.

Fakat hepsi birlikte okunduğunda insanın ölüm düşüncesinin etrafında nasıl dolaştığını gösterir.


İntihar düşüncesini anlamanın belki de en insani yolu, onu bir “ölüm arzusu” olarak değil, önce bir yük olarak görmektir.

İnsan bazen kendisini yük olarak görür.

Bazen dünyayı yük olarak görür.

Bazen başkalarına yük olduğunu düşünür.

Bazen başkalarının yükünü taşıyamaz hale gelir.

Bazen kendi bedenini taşımak bile ağırlaşır.

Sadık Hidayet'in Alacakaranlıkta söylediği “dayanılır gibi değil” sözü bu yüzden yalnızca depresif bir cümle değildir.

Bir eşik cümlesidir.

İnsan dayanmanın kendisini bir başarı olmaktan çıkarıp bir işkenceye dönüştürdüğü noktaya geldiğinde, zihni çıkış aramaya başlar.

Bu çıkışın intihar olması, o kişinin gerçekten ölmek istediğini kesin olarak göstermez.

Bazen yalnızca artık bu biçimde yaşamak istemediğini gösterir.

Bu ayrım, hayat kurtarıcı olabilecek kadar önemlidir.

Çünkü “ölmek istiyorum” cümlesinin altında bazen:

“Böyle yaşamaya daha fazla dayanamıyorum.”

cümlesi vardır.

Ve ikinci cümle, yardımın mümkün olduğu alanı gösterir.


Edebiyat bize insanın karanlığını gösterir.

Ama karanlığı göstermek, karanlığı kutsamak değildir.

Bir antolojinin görevi de tam olarak burada başlar.

İntihar edenlerin son cümlelerini saklamamak.

Ölüm üzerine yazılmış şiirleri saklamamak.

Cioran'ın kışkırtıcı düşüncelerini saklamamak.

Pavese'nin sertliğini saklamamak.

Hidayet'in kaderci sözünü saklamamak.

Kiyarüstemi'nin dutlarını da saklamamak.

Çünkü yalnızca karanlığı gösteren bir antoloji eksik kalır.

Yalnızca umudu gösteren bir antoloji ise gerçeği yumuşatır.

İnsan bazen iki uç arasında yaşar.

Bir yanda:

“Bundan fazlası mümkün değil.”

Öte yanda:

“Bir dut hayatımı kurtardı.”

Bu iki cümle arasındaki mesafe, belki de insan ruhunun bütün hikâyesidir.

Ve bazen o mesafe bir hayat kadar uzundur.

Bazen yalnızca bir an kadar.


Bu nedenle intihar düşüncesini konuşmak, intiharı anlatmak değildir yalnızca.

Aynı zamanda insanın ne kadar kırılabilir olduğunu kabul etmektir.

Kırılganlığı zayıflık saymadan.

Yalnızlığı romantikleştirmeden.

Sanatçının acısını kutsamadan.

İntihar etmiş insanları kahramanlaştırmadan.

Hayatta kalanları da korkak veya başarısız saymadan.

Çünkü ölüm karşısında en kolay yaptığımız şeylerden biri, öleni anlamlandırmak; en zor yaptığımız şeylerden biri ise yaşayan insanın karmaşık, değişken, çelişkili dünyasına sabırla bakmaktır.

Oysa bu antolojinin merkezinde ölüm değil, insan bulunmalıdır.

İntihar, insanın başına gelen en ağır şeylerden biri olabilir.

Fakat insanı yalnızca intiharından ibaret görmek, onu ikinci kez eksiltmektir.

Bu yüzden Pavese'nin alışkanlığından Cioran'ın özgürlüğüne, Schopenhauer'ın yalnızlığından Hidayet'in bunalımına, Camus'nün başkaldırısından Kiyarüstemi'nin dutuna kadar bütün bu metinler aynı sorunun çevresinde dolaşır:

İnsan, kendi zihninin içinde yaşarken kendisine nasıl bir çıkış yolu bulabilir?

Bazen cevap bir kitap olur.

Bazen bir insan.

Bazen bir cümle.

Bazen bir sabah.

Bazen bir dut.

Ve bazen, bütün bunların bulunamadığı bir anda, insanın kendi başına taşıyamayacağı kadar ağırlaşan bir yük ortaya çıkar.

İşte o noktada mesele artık edebiyatın konusu olmaktan çıkar.

Bir insanın hayatı olur.

Etiketler: İntihar