4. TARİHTE, DİNDE VE TOPLUMDA İNTİHAR
İntihar yalnızca insanın kendi hayatıyla ilgili verdiği bir karar değildir. İnsanlık tarihi boyunca ölümün anlamına, bedenin sahibine, kişinin topluma karşı sorumluluğuna ve yaşamın kutsallığına ilişkin en zor sorulardan biri olmuştur. Bu nedenle intiharın tarihi, aynı zamanda toplumların insan hayatına bakışlarının tarihidir.
Bir insan kendisini öldürdüğünde, geride yalnızca bir ceset bırakmaz. Ardından sorular gelir: Bu ölüm günah mıdır, suç mudur, başkaldırı mıdır, çaresizlik midir? Ölen kişi yalnızca kendisine mi zarar vermiştir? Toplumun onun ölümü karşısındaki sorumluluğu nedir? Dini inançlar bu ölümü nasıl anlamlandırır? Devlet ve hukuk, intihar eden kişinin bedenine neden yüzyıllar boyunca ayrıca ceza vermiştir?
Bu soruların hiçbirinin tek bir cevabı yoktur.
İntiharın tarih boyunca bu kadar güçlü bir biçimde tartışılmasının nedenlerinden biri de budur: İnsan, kendi ölümünü seçtiğinde yalnızca yaşamla değil, içinde yaşadığı toplumun değerleriyle de karşı karşıya gelir.
Ölümden sonra da süren ceza
Georges Minois'nin İntiharın Tarihi üzerine aktarılan Ortaçağ örnekleri, bugün bakıldığında özellikle sarsıcıdır. Çünkü burada ölen insanın artık cezalandırılamayacağı düşünülecek yerde, ceza onun bedenine yöneltilir.
1274'te Pierre Crochet kendisini öldürür. Saint-Maur-des-Fossés Manastırı'nın mahkemesi cesedinin sürüklenerek ve asılarak cezalandırılmasına karar verir.
1278'de Reims'de bir adam intihar eder. Saint-Remi rahipleri cesedi önce yerde sürükletir, sonra astırır. Fakat bu kez başka bir makam devreye girer ve cesedin asılması yetkisinin başpiskoposa ait olduğunu bildirir.
1288'de Sainte-Geneviève Manastırı'nın yargı alanında bir adam intihar eder. Manastır cesedi astırır. Kraliyet yargıcı ise bununla yetinmez; cesedin bir atın arkasına bağlanarak sokaklarda sürüklenmesini ister.
Burada ölümün kendisi yetmemektedir. Toplum, ölü beden üzerinden yaşayanlara bir mesaj vermeye çalışmaktadır.
İntihar eden kişinin artık cezayı hissedemeyeceği açıktır. Öyleyse bu cezanın asıl muhatabı ölü değildir. Asıl muhatap yaşayanlardır.
Bedenin sürüklenmesi, asılması, aşağılanması bir tür toplumsal gösteridir. "Böyle ölürseniz, ölümünüzden sonra bile toplum sizi affetmez" denilmektedir.
Bu nedenle intihar tarihini yalnızca intihar eden insanların tarihi olarak okumak eksik kalır. Aynı zamanda toplumların intihar karşısında duyduğu korkunun, öfkenin ve kontrol ihtiyacının tarihidir.
Bugün cesede böyle bir ceza verilmemesi, bu bakışın tamamen ortadan kalktığı anlamına da gelmez. Biçim değişmiştir. Ölümün ardından suçlama, utandırma, aileyi sorumlu tutma, öleni "zayıf", "günahkâr", "bencil" veya "korkak" olarak nitelendirme biçiminde devam edebilir.
Oysa intiharın ardından sorulması gereken ilk soru belki de "Neden bunu yaptı?" değil, "Bu insanı bu noktaya getiren neydi?" sorusudur.
Dinin karşısında intihar
İntiharın dini açıdan değerlendirilmesi, özellikle İslam ve Hristiyanlık geleneklerinde, yaşamın insana verilmiş bir emanet olduğu düşüncesi etrafında şekillenmiştir.
İslam geleneğinde Kur'an'daki,
“Kendi kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir.”
ifadesi, intihar konusundaki temel metinlerden biri olarak değerlendirilmiştir.
Burada dikkat çekici olan, yasağın hemen yanında "Allah size karşı çok merhametlidir" denmesidir.
Bu cümle, intiharın yalnızca bir yasak olarak ele alınmasının ötesinde okunabilir. Çünkü insanın kendisini öldürme düşüncesinin arkasında çoğu zaman dayanılmaz bir acı, umutsuzluk veya çaresizlik bulunmaktadır. Metnin merhameti hatırlatması, insanın en zor durumda olduğu anda bile ilahî ilişkinin yalnızca ceza üzerinden kurulmadığını gösterir.
Hadis literatüründe ise kendisini öldüren kişi hakkında ağır uyarılar bulunmaktadır. Sizin derlemenizde yer verdiğiniz hadiste, yaralı bir adamın acısına dayanamayarak kendisini öldürmesi üzerine Allah'ın,
“Kulum kendi kendisini öldürmeye davranmakla benim hükmüme sabırsızlık etti.”
buyurduğu aktarılır.
Bu ifadede "sabırsızlık" kelimesi özellikle dikkat çekicidir. Buradaki dini yaklaşım, insanın kendi ölümünü belirleme hakkını reddeder; fakat aynı zamanda insanın ölüm arzusunun arkasındaki acıyı da bize düşündürür.
Dolayısıyla dini metinler, intiharı onaylamazken, intihar düşüncesinin bulunduğu insanı yalnızca suçlu olarak görmememiz gerektiği sonucuna varmak için de önemli bir düşünme alanı açabilir.
Bu ayrım önemlidir:
İntiharı reddetmek başka şeydir, intihar düşüncesindeki insanı reddetmek başka.
Birincisi dini veya ahlaki bir hüküm olabilir. İkincisi ise insanla kurulan ilişkinin niteliğidir.
Hristiyanlıkta daha karmaşık bir mesele
İrfan Polat'ın Sanatçının İntiharı başlıklı yüksek lisans tezinde yer verdiği değerlendirme, Hristiyanlık açısından daha karmaşık bir tartışmaya işaret ediyor.
Hz. İsa'nın kendisini bekleyen ölümü bilerek Kudüs'e gitmesi, bazı yorumcular tarafından istemli ölüm bağlamında intiharla ilişkilendirilmiştir. Fakat bu yorum, Hristiyanlığın temel anlayışıyla özdeşleştirilemez; çünkü İsa'nın ölümü geleneksel Hristiyan teolojisinde insanlığın kurtuluşu bağlamında değerlendirilir.
Bu nedenle burada çok önemli bir ayrım ortaya çıkar:
Bir insanın ölümü istemesi ile ölümü bir amaç uğruna göze alması aynı şey değildir.
Bu ayrım tarih boyunca şehitlik, fedakârlık, savaş, dini adanmışlık ve intihar tartışmalarının kesiştiği noktada sürekli yeniden ortaya çıkmıştır.
İnsan bazen ölümden kaçmaz.
Ama ölümden kaçmamak, mutlaka ölmek istemek anlamına gelmez.
Bu nedenle "istemli ölüm" kavramı, intiharın bütün biçimlerini açıklamaya yetmez.
İntihar yalnızca bireysel değildir
Durkheim'ın intihar üzerine çalışmasının en önemli katkılarından biri de tam burada ortaya çıkar.
İntiharın nedenlerini yalnızca kişinin ruhunda, ailesinde veya özel hayatında aramak yeterli değildir. İnsan toplum içinde yaşar ve toplumla kurduğu bağlar onun yaşamla kurduğu bağı da etkiler.
Sizin derlemenizde yer alan Durkheim'a ait şu düşünce bu nedenle özellikle önemlidir:
“İntiharın artış nedeni, yoksullukla ilgili olmaktan öylesine uzaktır ki, bir ülkede gönenci birdenbire artıran mutlu bunalımlar bile intiharları ekonomik çöküntüler gibi etkilemektedir.”
Bu cümle ilk bakışta şaşırtıcıdır.
Çünkü insanın yoksulluk nedeniyle intihar etmesi anlaşılır görünür. Fakat Durkheim'ın yaklaşımı meseleyi yalnızca ekonomik sıkıntıya indirgemeyi reddeder.
İnsan yalnızca fakir olduğu için değil, hayatıyla toplum arasındaki bağın bozulması nedeniyle de intiharın eşiğine gelebilir.
Bu nedenle intiharın tarihi aynı zamanda aile bağlarının, dini bağların, toplumsal dayanışmanın, bireyselleşmenin ve toplumdaki değişimlerin tarihidir.
İnsanın yaşamını sürdürebilmesi yalnızca bedeninin ihtiyaçlarının karşılanmasına bağlı değildir.
İnsan bir yere ait olmak ister.
Bir başkasına gerekli olduğunu hissetmek ister.
Bir anlamın içinde yaşamak ister.
Bazen insanın elinden bütün bunlar alınır ve geriye yalnızca kendi varlığı kalır.
"Kendi hayatım" gerçekten yalnızca bana mı aittir?
İntihar tartışmasının en eski ve en zor sorularından biri budur.
Bir insan kendi bedeninin sahibi ise kendi hayatı hakkında son kararı verme hakkına sahip midir?
Yoksa insanın hayatı ailesine, topluma, Tanrı'ya veya insanlığa karşı bir sorumluluk içerdiğinden, bu karar hiçbir zaman yalnızca bireyin kararı sayılamaz mı?
Camus'nün Sisifos Söyleni'nde intiharın felsefi tartışmanın merkezine yerleştirilmesi de bu yüzden önemlidir. Camus,
“İntihar başkaldırının mantıksal sonucu değildir.”
der.
Ve hemen ardından intiharı bir tür teslimiyet olarak değerlendirir:
“İntihar, sıçrama gibi, en son noktasına götürülmüş kabullenmedir.”
Camus'nün yaklaşımı, intiharı basitçe "korkaklık" olarak nitelemekten çok daha derindir. Ona göre insanın yaşamın saçmalığıyla karşılaşması, onu yaşamı terk etmeye götürmemelidir.
Burada intihar, yalnızca ölüm hakkında değil, yaşamın anlamı hakkında bir soruya dönüşür.
İnsan yaşamın anlamını bulamadığında ne yapacaktır?
Camus'nün cevabı, yaşamı terk etmek değil, anlamsızlığın farkında olarak yaşamaya devam etmektir.
Dolayısıyla intihar düşüncesi, felsefede yalnızca "ölmek istemek" değildir.
Bazen şu sorunun en uç biçimidir:
"Bütün bunların içinde yaşamaya devam etmenin anlamı nedir?"
Toplumun intihara verdiği adlar
Bir toplum, anlamlandıramadığı ölümlere isim vermeye çalışır.
Günah.
Suç.
Delilik.
Korkaklık.
Baş kaldırış.
Fedakârlık.
Şehitlik.
Çaresizlik.
Hastalık.
Bazen de kahramanlık.
Bu isimlerin her biri, ölümün kendisinden çok onu değerlendiren toplum hakkında bilgi verir.
Örneğin Cemil Meriç'in Mağaradakiler'de intiharı yalnızca bireysel bir olay olarak değil, toplumun kendi kendini tüketmesi olarak ele aldığı bölüm bu açıdan son derece çarpıcıdır:
“İntihar eden bir nesil bu. İntihar eden, daha doğrusu harcanan.”
Meriç burada tek tek insanların ölümünden söz ederken bir anda bakış açısını değiştirir.
Artık soru "Bu insanlar neden öldü?" değildir.
"Bu insanları kim harcadı?"
Ve soruyu daha da ileri götürür:
“Gerçek suçlular biziz: Biz hocalar, biz eli kalem tutanlar, biz politika esnafı...”
Bu, intihar üzerine yazılmış en rahatsız edici sorulardan biridir.
Çünkü sorumluluğu yalnızca ölen kişiye yüklemeyi reddeder.
Bir insan kendisini öldürdüğünde, toplumun kendisine bakmasını ister.
Bazen bunu açıkça yapar.
Bazen hiçbir şey söylemeden.
Bazen geride yalnızca birkaç cümle bırakır.
Ama her ölüm, geride kalanlara bir soru bırakır:
Biz bu insanın hayatında neredeydik?
Sanatçının ölümü toplumsal bir meseleye dönüştüğünde
İntihar eden sanatçıların ölümleri, toplum tarafından çoğu zaman sıradan bir ölümden farklı biçimde ele alınır.
Bunun tehlikeli bir tarafı vardır.
Sanatçının ölümü estetize edilebilir.
Onun acısı bir efsaneye dönüştürülebilir.
Ölüm biçimi merak konusu yapılabilir.
Geride bıraktığı son sözler, hayatındaki trajedinin önüne geçebilir.
Böylece insanın kendisi kaybolur; geriye "trajik sanatçı" imgesi kalır.
Oysa bir sanatçının intiharını anlamaya çalışmak ile onu romantikleştirmek arasında çok büyük bir fark vardır.
İrfan Polat'ın sanatçı intiharlarını ele alan çalışmasında sanatçının duyarlılığı, yalnızlığı, içselleştirme gücü ve toplumsal acıya açıklığı üzerinde durulması bu nedenle önemlidir. Fakat bunları otomatik nedenler olarak görmek doğru değildir.
Sanatçı olmak intiharın nedeni değildir.
Sanatçının acıyı dile getirebilmesi de onu intihara götüren bir kader değildir.
Aksine sanat bazen insanın yaşamla arasındaki son bağlardan biri olabilir.
İsmet Özel'in kendi kitabında da yer verdiğiniz şu cümleleri bu açıdan farklı bir yerde duruyor:
“Şiir ve siyaset bana verilen tekinlikti.”
Buradaki "tekinlik" sözcüğü üzerinde durmaya değer.
Bir insanın hayatta kalmasını sağlayan şey bazen büyük bir çözüm değildir.
Bir uğraştır.
Bir bağdır.
Bir düşüncedir.
Bir sorumluluktur.
Bir başkasıdır.
Bir şiirdir.
Bazen yalnızca insanın kendisini henüz tamamlanmamış hissetmesidir.
Bu nedenle intiharın tarihini yalnızca insanların neden öldüğünü araştırarak değil, neden bazı insanların aynı uçurumun kenarından geri döndüğünü araştırarak da okumak gerekir.
İntiharın toplumsal yankısı
Sizin derlemenizde Abbas Kiyarüstemi'nin sözleri bu noktada başka bir pencere açıyor:
“İntihar, geride kalanlara yönelik ağır bir suçlamadır.”
Bu söz, intiharı yalnızca bireyin kendi hayatı üzerindeki tasarrufu olarak görmez.
Ölümden sonra kalanların yaşayacağı şeyi de hesaba katar.
Ancak burada dikkatli olmak gerekir.
İntihar düşüncesindeki bir insana "Seni sevenleri düşün" demek, kimi zaman onun üzerindeki yükü daha da artırabilir. Çünkü ağır bir acı yaşayan kişi zaten kendisini ailesine, topluma veya başkalarına yük olarak görüyor olabilir.
Dolayısıyla intiharın geride kalanlar üzerindeki etkisini konuşmak başka, intihar düşüncesindeki insanı suçluluk duygusuyla hayata bağlamaya çalışmak başkadır.
İntiharın toplumsal boyutunu anlamanın daha sağlıklı yolu şudur:
İnsan hayatı yalnızca bireysel bir mülk değildir; ama intihar düşüncesindeki insan da toplumun suçlayacağı bir sanık değildir.
İkisini aynı anda görebilmek gerekir.
Bir ölümün ardından geriye ne kalır?
İbrahim Çolak'ın,
“Bizden geriye; üç beş cümle, çokça unutulmak ve bir de ölüm kalır.”
sözü, bu bölümün en sessiz cümlelerinden biri olarak okunabilir.
İntihar tarih boyunca büyük anlamlarla kuşatıldı.
Günah olarak görüldü.
Suç olarak cezalandırıldı.
Baş kaldırış olarak yorumlandı.
Felsefenin konusu oldu.
Sanatın malzemesine dönüştü.
Dini metinlerde yasaklandı.
Toplum biliminde incelendi.
Ama bütün bu açıklamaların arkasında tek bir gerçek insan vardır:
Ölen kişi.
Onu kategorilerden önce görmek gerekir.
Ne "müntehir" sözcüğü insanın tamamıdır, ne "şair", ne "hasta", ne "günahkâr", ne "isyankâr", ne de "kurban".
Bir insanın intiharla ölmesi, onun bütün hayatını tek bir kelimeye indirgeme hakkı vermez.
Belki de tarih boyunca yapılan en büyük yanlışlardan biri budur:
İnsan öldükten sonra onu açıklamak kolaylaşır.
Hayattayken ise anlamak çok daha zordur.
Son söz: Ölümün karşısında toplumun sorumluluğu
İntiharın tarihine baktığımızda, yüzyıllar boyunca aynı korkunun farklı biçimlerde tekrarlandığını görüyoruz.
Ortaçağ'da ceset cezalandırılıyordu.
Dini gelenekler intiharı yasaklıyordu.
Hukuk onu suç olarak ele alıyordu.
Toplum onu utançla çevreliyordu.
Felsefe onun anlamını tartışıyordu.
Sanat onu anlatıyordu.
Bugün ise bütün bu mirasın önünde başka bir soruyla duruyoruz:
İntihar etmek isteyen insana ne yapıyoruz?
Onu yalnızca yargılıyor muyuz?
Romantikleştiriyor muyuz?
Ölümünü merak konusu haline mi getiriyoruz?
Yoksa henüz hayattayken onunla gerçekten konuşuyor muyuz?
Belki intihar tarihinden çıkarılabilecek en önemli ders budur:
Bir insan öldükten sonra onun ölümünü açıklamak yerine, hayattayken onun hayatına ulaşmaya çalışmak daha değerlidir.
Çünkü tarihin bize gösterdiği şey yalnızca insanların kendilerini öldürdüğü değildir.
Aynı zamanda toplumların, dinlerin, düşünürlerin, sanatçıların ve yakınların yüzyıllardır bu ölüm karşısında bir cevap aradığıdır.
Ve henüz bulunamamış en önemli cevap belki de şudur:
Bir insanın ölümünü anlamak için, önce onun yaşarken neden bu kadar yalnız kaldığını anlamak gerekir.