5. SON EŞİK: ÖLÜM İLE YAŞAM ARASINDA
İntihar üzerine düşünmenin en zor yanı, ölüm ile yaşamı birbirinden kesin çizgilerle ayırmanın mümkün olmadığını fark etmektir.
İntihar düşüncesi çoğu zaman ölümün isteğinden önce gelir. Fakat her ölüm düşüncesi ölüme götürmez. Her intihar düşüncesi bir plana dönüşmez. Her plan girişime dönüşmez. Her girişim de ölümle sonuçlanmaz. Hatta bazen insanın ölüm üzerine düşünmesi, paradoksal biçimde, yaşamla arasındaki son bağlardan biri olabilir.
Bu nedenle intiharın eşiğinde duran insanı yalnızca "ölmek isteyen insan" olarak görmek, onun içinde yaşanan karmaşayı fazlasıyla basitleştirir.
Çünkü eşikte insanın iki tarafı vardır.
Bir tarafı artık dayanmak istemez.
Diğer tarafı ise henüz tamamen vazgeçmemiştir.
Belki de yardım çağrısının en sessiz biçimi tam burada ortaya çıkar.
Eşik
Eugenio Borgna'nın Ruhun Yalnızlığı'ndan derlemenize aldığınız şu cümle, bu bölümün hareket noktası olabilir:
“Öyle intiharlar vardır ki, gayet net bir kararlılıkla planlanır, ancak sonra başarısızlıkla sonuçlanıp bir teşebbüsten ibaret kalır ve ardından yeni bir teşebbüs gelmez.”
Borgna'nın asıl dikkat çekici düşüncesi bundan sonra gelir:
“Gerçekleşmeyen intihar, arındırıcı bir işlev görür gibidir.”
Bu cümle intihar meselesinin en güç taraflarından birine dokunuyor.
Çünkü dışarıdan bakıldığında başarısız bir girişim yalnızca "başarısız olmuş bir intihar" olarak görülebilir. Oysa insanın iç dünyasında çok daha karmaşık bir şey yaşanmış olabilir.
Kişi ölüm düşüncesini son sınırına kadar götürmüş, fakat ölüm gerçekleşmemiştir.
Ve bazen bundan sonra hayat aynı hayat olarak kalmaz.
Borgna'nın ifadesiyle kurumuş umutların yeniden canlanması mümkün olabilir.
Bu, intihar girişiminin olumlu bir şey olduğu anlamına gelmez.
Tam tersine, intihar girişimi son derece ciddi bir yardım ve güvenlik alarmıdır.
Fakat psikolojik olarak şu gerçeği görmemizi sağlar:
İnsan bazen ölmek istediğini düşündüğü halde, hayatla ilişkisini tamamen kaybetmiş değildir.
İşte "eşik" dediğimiz yer burasıdır.
İnsan ölümün düşüncesiyle yaşamın ihtimali arasında durmaktadır.
"Kendimi öldürmek istiyorum" cümlesinin içinde ne vardır?
Nevzat Tarhan'ın derlemenizde yer alan açıklaması bu noktada doğrudan psikolojik bir çerçeve sunuyor:
“İntihar düşüncesi kişinin yaşadığı umutsuzluk ve acı ile ilgilidir.”
Ardından daha da önemli bir şey söyler:
“Kişi kendini o kadar umutsuz hisseder ki ölüm gibi tamamen bir yok oluş ona umut gibi gözükebilir.”
Buradaki "umut" kelimesi ilk bakışta çelişkili görünür.
Ölüm nasıl umut olabilir?
Çünkü intihar düşüncesindeki kişi çoğu zaman ölümü sevdiği için değil, acıdan kurtuluşun başka bir yolunu göremediği için düşünür.
Bu ayrım bütün çalışmanın en önemli ayrımlarından biridir.
Ölüm arzusu ile acının sona ermesi arzusu birbirine karışabilir.
İnsan bazen "ölmek istiyorum" derken aslında:
"Bu şekilde yaşamak istemiyorum."
demektedir.
Bu iki cümle aynı değildir.
Birincisi ölümün kendisine yönelir.
İkincisi mevcut hayat koşullarının sona ermesine.
Ve ikinci cümlede hâlâ bir yaşam ihtimali vardır.
Belki de intihar düşüncesine yaklaşırken yapılabilecek en önemli şeylerden biri, bu iki cümleyi birbirinden ayırmaya çalışmaktır.
Bir insanın açıkça söylemesi
Dr. Dilek Sarıkaya'nın derlemenizdeki uyarısı bu nedenle çok değerlidir:
“İntihar girişiminde bulunan insanların pek çoğu öncesinde bunun sinyallerini vermiştir.”
Ve ardından:
“Açık ya da kapalı bir şekilde kendini öldürmekten bahseden herkes ciddiye alınmalı ve hemen harekete geçilmelidir.”
Burada edebiyatın bize öğrettiği bir şeyi hayatın içine taşımak gerekir.
Şairin bir dizesini "şiir" diye okuyabiliriz.
Yazarın bir cümlesini "kurmaca" diye değerlendirebiliriz.
Bir röportajdaki sözü "entelektüel bir düşünce" olarak kabul edebiliriz.
Ama gerçek hayatta bir insan doğrudan kendisini öldürmekten söz ediyorsa, bunun anlamını romantikleştirmeden ciddiye almak gerekir.
Çünkü insan bazen yardım istemeyi bilmese bile yardım ihtiyacını söyleyebilir.
Bazen açıkça söyler.
Bazen şaka gibi söyler.
Bazen bir şiirin arkasına saklar.
Bazen "Ben zaten yaşamayacağım" der.
Bazen eşyalarını dağıtır.
Bazen geleceğe ilişkin bütün cümlelerini keser.
Bazen de hiçbir şey söylemez.
Bu nedenle "Gerçekten yapmaz" düşüncesi tehlikelidir.
Bir insanın söylediği sözü küçümsemek, onun elinden yardım isteyebileceği bir kapıyı kapatabilir.
Aziz Nesin'in gördüğü insan
Derlemenizdeki Aziz Nesin anlatısı, bütün teorik açıklamalardan daha somut bir insan manzarası sunuyor.
Rasih Güran'ın sözleri:
“Biliyorum ama, elimde değil… Yapamıyorum…”
Ve ardından açıkça ölmek istediğini belirtmesi.
Sonra yaptığı resmi göstermesi.
Resimde kendisini çıplak biçimde yere uzatmış ve sırtını kaktüs dikenlerine dayamış olması.
Aziz Nesin'in dikkatini çeken şey yalnızca söz değildir.
Resimdir.
İnsan bazen söyleyemediğini başka bir biçimde anlatır.
Bir şiirle.
Bir resimle.
Bir şarkıyla.
Bir mektupla.
Bir cümleyle.
Hatta bazen hiçbir açıklama yapmadan yalnızca bir görüntüyle.
Aziz Nesin'in anlatısındaki en dokunaklı ayrıntılardan biri de şudur: Karşısındaki insanın ölüm isteğini anlamasına rağmen ona "umut vermeye", "yüreklendirmeye" çalışır ve evinden ayrılır.
Bu sahne, geride kalan kişinin çaresizliğini de gösterir.
Çünkü intihar düşüncesiyle karşılaşan kişi de ne yapacağını her zaman bilemez.
Bir şey söylemek ister.
Yanlış bir şey söylemekten korkar.
Teselli etmek ister.
Ama tesellinin yetmeyeceğini hisseder.
Ve bazen insanın aklında yıllar sonra şu soru kalabilir:
O gün daha başka ne yapabilirdim?
Bu yüzden intihar yalnızca intihar düşüncesindeki insanı değil, onun çevresindekileri de çaresizliğin içine çeker.
"Kendimin yükünü nereye bırakayım?"
Kostas Karyotakis'in tek cümlesi bu bölümde uzun açıklamalardan daha fazla şey söyleyebilir:
“Kendimin yükünü nereye bırakayım?”
Burada ölümden söz edilmiyor.
Ama insanın taşıyamadığı bir yükten söz ediliyor.
İntihar düşüncesinin önemli bir boyutu da budur: İnsan bazen kendisini yalnızca acı çeken biri olarak değil, taşınması gereken bir yük olarak görmeye başlayabilir.
"Ben bir yüküm."
"Benim yüzümden başkaları acı çekiyor."
"Ben düzelmeyeceğim."
"Artık hiçbir şey değişmeyecek."
Bu düşünceler bir süre sonra insanın kendi varlığını problem olarak görmesine yol açabilir.
Oysa kişi problem değildir.
Kişinin yaşadığı durum problemdir.
Bu ayrımı kaybetmemek gerekir.
Bir insanın acısı onun kimliği değildir.
Bir insanın depresif düşüncesi onun gerçeğinin tamamı değildir.
Bir insanın bugün göremediği gelecek, geleceğin gerçekten olmadığı anlamına gelmez.
Fakat intihar düşüncesi tam da bu ayrımların birbirine karıştığı yerde güçlenebilir.
Cioran'ın paradoksu
Emil Cioran'ın intihar hakkındaki düşünceleri bu çalışmanın önceki bölümlerinde de karşımıza çıktı. Burada tekrar etmek yerine başka bir açıdan bakmak gerekir.
Cioran'ın 1973'te Christian Bussy ile yaptığı söyleşide söylediği şey son derece paradoksaldır:
“Çünkü beni kurtaran şey, intihar fikri oldu.”
Cioran'a göre intihar düşüncesinin varlığı, ona dayanılmaz görünen hayat karşısında bir çıkış ihtimalinin bulunduğu hissini vermiştir.
Bu düşünceyi olduğu gibi benimsemek elbette doğru değildir.
Çünkü gerçek hayatta intihar düşüncesinin bir "güvenlik supabı" gibi çalışacağını varsaymak tehlikeli olabilir.
Fakat Cioran'ın söylediği, insan ruhunun paradoksal yapısını anlamak açısından önemlidir.
İnsan bazen bir kapının açık olduğunu bilmekle rahatlar.
Kapıdan çıkmak istemez.
Yalnızca kapının var olduğunu bilmek ister.
İntihar düşüncesi bazı insanlarda böyle bir işleve sahip olabilir.
Ama burada kritik bir ayrım vardır:
Bir düşüncenin kişiye geçici bir kontrol hissi vermesi, onun güvenli olduğu anlamına gelmez.
Düşünce zaman içinde değişebilir.
Bugün yalnızca düşünce olan şey yarın daha ciddi bir hâl alabilir.
Bu yüzden intihar düşüncesini romantikleştirmeden, ama onu da küçümsemeden ele almak gerekir.
Yazmak: Hayata tutunmak mı, hayattan uzaklaşmak mı?
Simon Critchley'nin derlemenize aldığınız cümleleri burada yeniden okunmayı hak ediyor:
“Ölmeye en çok yaklaştığımız an, belki de kaleme sarıldığımız anlardır.”
Bu çok güzel, ama aynı zamanda tehlikeli biçimde güzel bir cümledir.
Çünkü yazmayı ölümle ilişkilendirir.
Critchley'ye göre yazmak, dünyadan bir adım geri çekilmektir. Hayatı biraz dışarıdan görmek, olup bitenleri mesafeden seyretmektir.
Bu bakımdan yazmak bir tür uzaklaşmadır.
Ama aynı zamanda bir tür temas da olabilir.
İnsan yazarken hayatını dışarıdan izler.
Kendi acısına bir isim verir.
Dağınık düşüncelerini cümleye dönüştürür.
Bir şeyi söyleyemiyorsa yazar.
Kimseyle konuşamıyorsa kâğıda konuşur.
İşte burada yazının iki yüzü vardır.
Yazı insanı hayattan uzaklaştırabilir; ama bazen onu hayata geri bağlayan tek köprü de olabilir.
Edebiyat tarihinde bunun sayısız örneği bulunabilir.
İnsan ölüm hakkında yazabilir ve yine de yaşayabilir.
Ölümü düşünebilir ve yaşamını sürdürebilir.
Hatta bazen ölümü yazıya dökmek, ölüm düşüncesini zihnin içindeki kapalı odadan çıkarıp başkalarının görebileceği bir nesne hâline getirebilir.
Bu yüzden intihar üzerine yazılmış her metni bir intihar çağrısı olarak okumak doğru değildir.
Fakat her metni yalnızca estetik bir nesne olarak okumak da doğru değildir.
Bazı metinler yardım çağrısı olabilir.
Bazıları itiraf.
Bazıları hesaplaşma.
Bazıları yalnızca edebiyat.
Hangisi olduğunu anlamak için metnin yanı sıra insanın hayatına da bakmak gerekir.
Şiirin sustuğu yerde
Müslüm Yücel'in Sylvia Plath üzerine değerlendirmesinde çok çarpıcı bir ifade vardır:
“Plath kocası gittikten sonra, şiirin kapısını çalıyor, odanın içindeki tek uğultuysa intihar.”
Bu cümle, sanat ile intihar arasındaki ilişkinin en hassas yerlerinden birine dokunuyor.
Şiir bazen insanı kurtarır.
Ama şiir her şeyi kurtaramaz.
Sanatın iyileştirici gücüne inanmak güzeldir; fakat sanatın bir tedavi yöntemi olduğunu varsaymak doğru değildir.
Şair şiir yazarak acısını dile getirebilir.
Fakat acının dile gelmiş olması, onun ortadan kalktığı anlamına gelmez.
Hatta bazen insan acısını çok iyi ifade edebildiği için çevresindekiler onun durumunu olduğundan daha iyi sanabilirler.
"Ne güzel yazıyor."
"Ne kadar güçlü anlatıyor."
"Ne kadar derin düşünüyor."
Oysa bütün bunların altında insan hâlâ yardım bekliyor olabilir.
İntiharın eşiğinde sanatın en büyük yanılgısı belki de budur:
Acıyı anlatabilmek ile acıdan kurtulabilmek aynı şey değildir.
"Bir dut hayatımı kurtardı"
Abbas Kiyarüstemi'nin Kirazın Tadı filmindeki hikâyeyi önceki bölümlerde kullanmamak özellikle önemliydi; çünkü bu bölümde anlatılan küçük ayrıntı, çalışmanın bütününe başka bir ışık düşürüyor.
Hikâyede kendisini öldürmeye karar vermiş bir adamın planı, dut ağacının meyveleriyle karşılaşmasıyla kesintiye uğrar.
Bir dut.
Sonra bir tane daha.
Sonra güneş.
Dağların zirvesi.
Çocukların sesleri.
Çocukların dutları yemesi.
Eve götürülen dutlar.
Uyuyan eş.
Ve sonunda:
“Kendimi öldürmek için ayrılmıştım, dutlarla geri geldim.”
Hikâyenin en önemli cümlesi belki de budur.
Çünkü adamın hayatındaki bütün problemler çözülmemiştir.
Kendisi de bunu açıkça söyler:
“Hayır, öyle olmadı ama ben değiştim.”
İşte burada film, intiharın nedenlerini bir anda ortadan kaldıran mucizevi bir çözüm önermiyor.
Dış dünya aynı kalabilir; insanın dünyayla kurduğu ilişki değişebilir.
Bazen bir insanın hayata yeniden bağlanması için devasa bir felsefi cevap gerekmez.
Bir ses.
Bir koku.
Bir manzara.
Bir insan.
Bir hayvan.
Bir çocuk.
Bir kitap.
Bir şiir.
Bir sabah.
Bazen hiçbirimizin önemsemeyeceği kadar küçük bir ayrıntı.
İntihar düşüncesinin en korkutucu taraflarından biri, insanın geleceği bütünüyle bugünün acısından ibaret görmesidir.
Oysa gelecek, henüz yaşanmamış ayrıntılardan oluşur.
Ve insan o ayrıntıların hangisinin hayatını değiştireceğini önceden bilemez.
"Yaşamak isterim fakat mes'ud"
Recâizâde Mahmut Ekrem'in derlemenizde bulunan dizelerini burada özellikle farklı bir anlamla okumak gerekir.
Ekrem intihar ederek ölmedi; bu nedenle onun şiirini "intihar eden bir şairin son sözleri" gibi sunmak yanlış olur.
Üstelik şiirin bağlamında oğlunun ölümü ve yas vardır.
Ama tam da bu nedenle şiir önemlidir.
Çünkü intihar üzerine yazan herkes intihar etmez.
Ölümü dile getiren herkes ölmek istemez.
İntihar kelimesini şiirine sokan herkes kendi ölümünün habercisi değildir.
Ekrem şöyle der:
“İntihâr eylesem dahi ma'zûr.”
Fakat hemen ardından:
“Yaşamak isterim fakat mes'ûd!”
Ve şiirin sonunda:
“Göster imkân-ı vasl-ı yârı bana!”
Bu üç ifade yan yana getirildiğinde şiirin içindeki temel gerilim görülür.
Ölüm düşüncesi vardır.
Ama yaşam arzusu da vardır.
Ve yaşam arzusunun şartı mutluluktur.
Dolayısıyla bu şiir, intihar edebiyatının önemli bir ayrımını gösterir:
İntihar üzerine yazmak ile intihar etmek aynı şey değildir.
Bir şair bazen ölümün dilini kullanarak aslında yaşama isteğinin büyüklüğünü anlatır.
"Ölmek istiyorum" ile "Böyle yaşamaya dayanamıyorum" arasındaki fark burada yeniden belirir.
Metin Altıok'un şiiri ve acının dili
Metin Altıok'un derlemenizdeki şiirinden bir dize de aynı dikkatle okunmalıdır:
“Çektiğin bunca acı / Kefareti değil unutma / Yaşadığın çaresizliğin.”
Altıok intihar ederek ölmedi.
Bu nedenle onun şiirini bir "intihar eden şairin tanıklığı" gibi sunmak doğru değildir.
Ama intihar üzerine düşünürken onun şiirini dışarıda bırakmak da gereksiz olur.
Çünkü intiharın eşiğinde insanın kendisine yönelttiği en büyük yanılgılardan biri, çektiği acıyı hak edilmiş bir ceza gibi görmesidir.
"Ben bunu hak ediyorum."
"Benim başıma gelmesi normal."
"Ben zaten böyleyim."
"Başka türlü olamam."
Altıok'un dizesi bu düşünceye karşı çıkar:
Acı çekmek suç değildir.
Çaresizlik de suç değildir.
Bir insanın hayatının bir döneminde yardım edemiyor olması, yardım edilmeyi hak etmediği anlamına gelmez.
İsmet Özel'in "çıkış"ı
İsmet Özel'in 2006 tarihli röportajından derlemenize aldığınız bölüm, intihar düşüncesinin zaman içinde değişebileceğini göstermesi bakımından ayrıca önemlidir.
Özel, kırk yaşına kadar intiharı düşündüğünü, daha sonra insanların intihar etmeye değmeyeceklerini düşündüğünü söyler.
Sonra geçmişteki düşüncesini şöyle açıklar:
“Bir çıkış sağlayacağını umduğun bir insanla, bir imkânla karşılaşacağını düşündüğün için her gün erteliyorsun intiharını.”
Bu cümlede çok önemli bir kelime vardır:
Erteliyorsun.
İnsan bazen yaşamaya büyük bir inançla sarıldığı için değil, hayatın henüz tamamlanmamış bir ihtimal olduğunu düşündüğü için erteler.
Sonra bir şey değişir.
İnsan dışarıdan beklediği "çıkış"ın gelmeyeceğini anlayabilir.
Ama bu kez başka bir şey de fark edebilir:
Belki çıkışın tek biçimi ölüm değildir.
Belki hayatın anlamı, beklenen insanın veya beklenen olayın gelmesine bağlı değildir.
Bu tür dönüşümler intihar düşüncesinin değişmez bir kader olmadığını gösterir.
Bir düşünce yıllarca insanla birlikte yaşayabilir ve yine de aynı anlamı taşımayabilir.
"Şiir ve siyaset bana verilen tekinlikti"
İsmet Özel'in Waldo Sen Neden Burada Değilsin? kitabından aldığınız başka bir cümle de bu bölümün merkezine yerleşebilir:
“Şiir ve siyaset bana verilen tekinlikti.”
Bu söz, insanı yaşama bağlayan şeylerin ne kadar farklı olabileceğini gösteriyor.
İnsan yalnızca sevdikleriyle yaşamaz.
Bir düşünceyle yaşayabilir.
Bir görevle.
Bir sanatla.
Bir davayla.
Bir sorumlulukla.
Bir merakla.
Bir kitapla.
Bazen bir insanı hayatta tutan şey, dışarıdan bakıldığında çok küçük görünür.
Ama o kişi için hayatla arasındaki bağdır.
Bu yüzden intiharın eşiğindeki insanı anlamaya çalışırken ona "Hayatın ne anlamı var?" diye sormak kadar, "Şimdiye kadar seni burada tutan ne oldu?" diye sormak da önemlidir.
Çünkü cevap bazen oradadır.
Şairin bir başka insana bıraktığı işaret
Bu çalışmanın belki de en önemli düşüncelerinden biri burada yeniden ortaya çıkıyor:
İntihara ilişkin bir dize, her zaman yalnızca şairin kendisine ait değildir.
Bazen okura da yönelir.
Bazen dostuna.
Bazen hiç tanımadığı bir insana.
Bazen gelecek kuşaklara.
Bir şair:
"Kendimin yükünü nereye bırakayım?"
dediğinde, bu yalnızca bir estetik cümle değildir.
Bir insanın taşıyamadığı yükü görünür hâle getirmesidir.
Bir başka şair ölümden söz ettiğinde, bu ölümün kendisinden çok yaşamın taşınamaz hâlini anlatıyor olabilir.
İşte bu yüzden intihar etmiş şairlerin, yazarların ve sanatçıların geride bıraktıkları metinlere yalnızca "son eserler" olarak bakmak yerine, onların yaşamları boyunca verdikleri işaretleri de okumak gerekir.
Son şiir her zaman en önemli şiir değildir.
Son mektup her zaman en açıklayıcı metin değildir.
Bazen yıllar önce yazılmış bir dize, son günlerden çok daha fazla şey anlatır.
Çünkü insanın ölümü bir anda gerçekleşir; fakat insanın ölüm düşüncesi bazen uzun yıllar boyunca şekillenir.
Son sözler neden bizi bu kadar etkiliyor?
İntihar eden insanların son sözlerine duyduğumuz ilginin anlaşılır bir nedeni vardır.
Son söz, bize hayatın son kapısının önünden konuşuyormuş gibi gelir.
Fakat bu ilginin bir tehlikesi de vardır.
Son söz, insanın bütün hayatının yerine geçebilir.
Oysa bir insan son cümlesinden ibaret değildir.
Son şiirinden ibaret değildir.
Son mektubundan ibaret değildir.
Ölümünden hiç değildir.
Bu nedenle bir şairin intiharından sonra onun şiirlerine döndüğümüzde yapılabilecek en büyük vefa, yalnızca ölümünü aramak olmamalıdır.
Yaşamını da yeniden okumaktır.
Çocukluğunu.
Aşklarını.
Dostluklarını.
Başarısızlıklarını.
Sevinçlerini.
Sıradan günlerini.
İyi olduğu zamanları.
Kötü olduğu zamanları.
Ölümü yazdığı kadar yaşamı yazdığı satırları.
Çünkü bir insanın intiharını anlamak, onun ölümünü büyütmek değil; hayatının tamamını yeniden yerine koymaktır.
Ölümle yaşam arasında
Bu çalışmanın beşinci ve son bölümünü "İntiharın Eşiğinde: Ölüm ile Yaşam Arasında" diye adlandırmamızın nedeni de budur.
İntihar yalnızca ölümün konusu değildir.
Aynı zamanda yaşamın sınırlarını gösteren bir konudur.
Camus, intiharı felsefenin temel sorularından biri hâline getirir.
Borgna, başarısız intiharın ardından yeniden doğabilecek umut ihtimalini gösterir.
Tarhan, umutsuzluk ve acının insanı ölümün bir kurtuluş gibi görünmesine götürebileceğini söyler.
Sarıkaya, açık veya örtük intihar ifadelerinin ciddiye alınması gerektiğini hatırlatır.
Aziz Nesin, ölmek istediğini açıkça söyleyen bir insanın karşısında duran dostun çaresizliğini gösterir.
Karyotakis tek bir soruyla yükün ağırlığını duyurur:
“Kendimin yükünü nereye bırakayım?”
Critchley yazının yaşamdan uzaklaşmakla yaşamı anlamak arasındaki geriliminde durur.
İsmet Özel, insanın yıllar içinde intihar düşüncesiyle ilişkisinin değişebileceğini gösterir.
Recâizâde Mahmut Ekrem, ölümün dilinin içinde bile,
“Yaşamak isterim fakat mes'ud!”
diyebilir.
Ve Kiyarüstemi'nin hikâyesinde insan, kendisini öldürmek için çıktığı yerden,
“dutlarla”
geri dönebilir.
Bütün bunlar aynı şeyi söylemiyor.
Zaten söylememeleri gerekiyor.
İntihar tek bir hikâye değildir.
Tek bir sebebi yoktur.
Tek bir insan tipi yoktur.
Tek bir açıklaması yoktur.
Ama bütün bu farklı hikâyelerin kesiştiği bir yer vardır:
İnsan ölüm ile yaşam arasında sandığımızdan daha uzun süre durabilir.
Ve o eşikte söylenen her cümle önemlidir.
Bir şiir.
Bir mektup.
Bir telefon konuşması.
Bir resim.
Bir röportaj.
Bir "dayanamıyorum".
Bir "bıktım".
Bir "keşke hiç olmasaydım".
Bir "artık yaşamak istemiyorum".
Bunların hiçbirini otomatik olarak "edebiyat", "abartı", "dikkat çekme", "şaka" veya "geçici bir ruh hâli" diye kenara atmak doğru değildir.
Çünkü bazen insan yardım istemenin başka bir yolunu bilmiyordur.
Sonra ne olur?
Belki bu çalışmanın en önemli sorusu budur.
Bir insan intihar düşüncesini bir kez yaşadıktan sonra ne olur?
Her zaman aynı şey olmaz.
Bazıları düşünür ve geçer.
Bazıları yıllarca düşünür.
Bazıları yardım alır.
Bazıları bir girişimde bulunur ve hayatta kalır.
Bazıları düşüncelerini sanatla ifade eder.
Bazıları hiçbir şey söylemez.
Bazıları ise ölür.
Dolayısıyla intihar düşüncesini tek yönlü bir merdiven gibi düşünmemek gerekir.
"Düşünce → plan → girişim → ölüm" şeklinde kaçınılmaz bir çizgi yoktur.
İnsan ruhu bundan çok daha karmaşıktır.
İşte bu yüzden eşik kelimesi önemlidir.
Eşik, iki tarafın birbirinden ayrıldığı çizgi değildir.
İki tarafın birbirine değdiği yerdir.
Ölüm düşüncesinin içinde yaşam arzusu bulunabilir.
Yaşamın içinde ölüm düşüncesi bulunabilir.
İnsan aynı gün içinde ikisini birden taşıyabilir.
Ve bazen hayat, çok küçük bir değişiklikle yeniden ağır basabilir.
Bir vefa biçimi olarak okumak
Bu antolojinin temel amacı da burada belirginleşiyor.
İntihar etmiş şairleri ve yazarları yalnızca "intihar edenler" olarak sıralamak onların hayatlarına haksızlık olur.
Onların ölümüne götüren işaretleri, şiirlerini, mektuplarını, düşüncelerini ve yaşamlarını birlikte okumak gerekir.
Ama bunu yaparken intiharı güzelleştirmemek de gerekir.
Ölümü bir sanat eseri gibi sunmamak.
Yöntemleri ayrıntılandırmamak.
Son sözleri kutsallaştırmamak.
Acıyı romantikleştirmemek.
Ve en önemlisi, intiharı bir kader gibi göstermemek.
Bir şairin ölümünü anlatmak, onun ölümünü savunmak değildir.
Bir yazarın intihar düşüncelerini yayımlamak, intiharı teşvik etmek değildir.
Bazen tam tersine, unutulmaması gereken bir insanın yardım çağrısını yıllar sonra yeniden duymaktır.
Bu nedenle bir şairin intihara işaret eden satırlarını okumak, ona ölümünden sonra yeniden bir ses vermektir.
Fakat o sesi yalnızca "ölmek istiyordu" diye duymamak gerekir.
Belki o ses aynı zamanda:
"Ben böyle yaşıyorum."
"Ben böyle acı çekiyorum."
"Ben bunu kimseye anlatamıyorum."
"Birisi beni görsün."
diyordu.
Belki de şiirin bize bıraktığı en büyük sorumluluk budur:
Ölümden önce söylenmiş sözleri, ölümden sonra yalnızca edebiyat malzemesi olarak değil, bir insanın hayatına açılan kapılar olarak okuyabilmek.
Yaşamın lehine son cümle
İntihar üzerine bu kadar çok metin okumak insanı ister istemez ölümün çevresinde dolaştırır.
Fakat çalışmanın sonunda ölümün kendisine değil, onun karşısında duran hayata bakmak gerekir.
Çünkü intihar düşüncesinin varlığı, yaşam arzusunun yokluğu anlamına gelmez.
Bazen insan ölmek istediğini düşünürken bile hayatın başka bir biçimini arıyordur.
Başka bir hayat.
Başka bir ilişki.
Başka bir şehir.
Başka bir beden.
Başka bir anlam.
Başka bir sabah.
Belki de intihar düşüncesinin içindeki en önemli soru budur:
"Ölmek istiyor muyum, yoksa artık böyle yaşamak istemiyor muyum?"
Bu ikisi arasındaki mesafe bazen bir insanın hayatı kadar büyüktür.
Ve belki bu yüzden, intihar üzerine yazılmış bütün metinlerin sonunda yaşamı yeniden hatırlamak gerekir.
Bir dutun tadını.
Denize bakmayı.
Bir şiiri bitirmeyi.
Bir kitabın sonraki sayfasını merak etmeyi.
Bir dostun telefonunu.
Henüz söylenmemiş bir cümleyi.
Henüz yaşanmamış bir günü.
Çünkü insan gelecekte kendisini neyin beklediğini bilemez.
Kiyarüstemi'nin hikâyesindeki adam da bilmiyordu.
Sadece dut yemek için durdu.
Sonra güneşi gördü.
Çocukların sesini duydu.
Ve aynı insan, aynı sorunlarla, aynı dünyaya geri döndü.
Fakat düşüncesi değişmişti.
Bazen hayatı kurtaran şey, hayatın bütün sorunlarının çözülmesi değildir.
Bazen insanın, sorunları çözülmeden de yaşayabileceğini bir anlığına yeniden fark etmesidir.
Bu nedenle intiharın eşiğinde duran insanı yalnızca ölümün tarafında görmek yanlıştır.
O insan hâlâ eşiğin üzerindedir.
Ve eşikte olan bir insan için, küçük de olsa başka bir tarafa açılan bir kapı vardır.
Bu çalışmanın sonunda tutulması gereken yer belki de tam orasıdır:
Ölümün değil, henüz kapanmamış kapının yanı.