Yıkılan Dağlar Sevgilim

Yıkılan dağlar sevgilim
Yıkılan dağlar.
Kayaların yürek kadar büyümesi
Ve oynaması yerinden.
Çıktığın o yükseklik
Ne söyledi sana,
Rüzgâr kestiğinde yüzünü
Bakışın acıdığında ne?
Bir denize bakıyordun
Dalganın bir özgürlük vaadi olduğu
O sonsuzluğa.
Keske diyordun
Yanımda olsan
Ama uzaksın!
Tam o anda
Yüreğimde çatlayan bir nar tanesi
Sen!

Ve baktım
Uzak deyişine.
Aramızda evet
İki deniz
Binlerce nehir var
Buzulların rüyalara sızdığı
Bir kıyı ve de.
Taşların taş olduğu
Ve adımların
Her şeyden fazla tanrıya yöneldiği
Bir dağ duruyor aramızda.

O dağ oynadı yerinden.
Ve binlerce elin göğe uzandığı
O yüksekliken
Vadilere
Nar gibi çatlamış yüreğim
Ve açıldığıyla kalmış.

Dağlar sevgilim
Dağlar
Yürekte başlayan karlı bir gece
Ve sönmeyen ateş
Beraber duyduğumuz
Çocukluk sesleri.
Kahkahalar dağlardan yuvarlanırken
Uğuldayan geçmiş
Ve masmavi dolunay
Kimi bekliyor dersin?

Şimdi gidiyorsun
Dağın hatırı var.
Ve adımların
Bir inancın tekrarlanması gibi.
Kral yoluna dizilen
Bütün makiler
Tarih öncesinden bugüne
Titrerken
Sen kalbini uzaklaştırmayı seçtin
Sen çoraklığı
Başka kelimeleri…
Ben bir ağıtçı gibi bakıyorum rüzgâra
Bakışımı acıtan anların
Ağırlığına.
Ve zaman geçmiş.
İncilden bir sahne gibi
Uyuduğun o sessizliği hatırlıyorum.
Bir çoban
Bir eşek
Ve korku içinde bekleyen sen
Daha çocuksun
Dağlardan gelen korkunun
Taşlara sindiğini bilen.

Bejan Matur
aşk/olmayan

img_89656365043821706317199-768x1024 Yıkılan Dağlar Sevgilim
Taşların taş olduğu
Ve adımların
Her şeyden fazla tanrıya yöneldiği
Bir dağ duruyor aramızda.

Senin Omuzuna Yaslanmak

Bana dağları geri getirdiğini söyledin.
Düşündüğün, sezdiğin dağları
Orada tam şu anda
Yürümekte olanları anlattın.
Onlarla arandaki bağı.
Acıma mı?
Değil.
Ama çocukluk gibi
Seninle büyüyen
Senden uzaklaşmayan.
Orada
On binlerin yürüyüşü
Vadilerin derinliğinde
Yürek gibi açılmış bir dağ.
Gün doğuyor,
Gece iniyor
Ve biz biliyoruz zamanı.
Gün doğuyor,
Gece iniyor
Ve biz sessiz yolcuları yeryüzünün
Duyuyoruz acıyı.
Ölüm dünyaya bırakılmış bir işaret.
Ve dallar karanlıkta anlatıyor aşkı
Ağlayışla.
Ben kuytulardan gelen meczup adamları
Hatırlıyorum
İnanmış olanları
Ve ağlıyorum.

Senin omzuna yaslanmak
Bir dağın tamamlanması.
Senin omzuna yaslanmak
Akmak bir vadiden.

Evet en baştan başlayalım
Adımlarımızın sessizliğinden
Yüreğin toprağı duyuşundan ve de.
Korku nedir
Bizim sevincimiz karşısında?
Korku nedir
Bizim dağları açıklayan inadımız yanında?

Şimdi zaman açılıyor önümde
Günü ve geceyi eşitlemiş
Bir kavim
Geleceğe akıyor.
Yıldız oluyor bir kavim.
Şimdi kavuşmayı beklerken
Gözyaşları içinde
Geçmişten gelen karanlığın bizde açılması
Ve ışığın kalp demek oluşu.

Sen dağları anlatırken
Kalbimde eşitlenen
Işığa ve karanlığa baktım.
Umut
Nar ağaçlarının hevesi
Ve yankısı kuyuların.
Bizim hikâyemiz midir
Başlangıçtan sona
Bizim olacak olan?

Bejan Matur

img_661024917679765043523-1024x683 Senin Omuzuna Yaslanmak
Senin omzuna yaslanmak
Bir dağın tamamlanması.
Senin omzuna yaslanmak
Akmak bir vadiden.

Kader Denizi

V. Bölüm

Ölüme yüzen kolların
Açtığı uzay
Bir haritadır.
İzlense
Görülür insan.

Akdeniz’de
Bir dalga
Korkuyu sürükler,
İnadı sürükler
Bir dalga.

Kader kadar karanlık
Sular.
Senin bakışların
Soluğun karanlık.
Geldiğin Afrika
Burada işte,
Geride bıraktığın Asya
İçinde beklemenin.

Büyük dağları
Sayıklardın,
Uzun rüzgârları,
Kayalıkları yoklayan
Her kanadın
İzindeydin.
Bir çocukluk hevesi
Başka yerler,
Başka yerlerden
Başlar yakınlık.

Korku mu o an
Sularda büyüyen?
Derinlere inerken
Yükselen insandan,
Korku mudur?
Huzurdur belki!
Akdeniz’de
Çırpınan kolların
Senfonisi
Notalardan değil
Bakışlardan.

Bir müziğin
Yapamadığını
Yıldızlar yapar.

Bir müziğin
Eksik bıraktığını
Yıldızlar tamamlar.

Aynı nefesi tüketiyoruz
Daracık bir hücrede
Bir oluyoruz.
Çünkü bizden beklenendir
Karışmak,
Bir olmak
Biçilendir bize.
Çünkü aynıydık
Yola çıkarken
Yol oyaladı
Ve dağıttı bizi.
Ama aynıyız yine,
Aynı havayı soluyan
Ve aynı ölümle
Ölen.

Olmadı!
Duyulmadı sesimiz.
Varlığımız görülmedi.
Şimdi bu ıssızlıkta
Titriyoruz,
Korku içindeyiz,
Dünya bir heves.

Nefese indirenmiş
Kulaçlar
Anlatır;
Nasıl da bir maddemiz.
Korkumuz
Nasıl da bir.

Varlığın ipini
Kainatla
İnsan arasında
Sarkıtan
Biliyor.
O can çekişme,
Sahnesidir dünyanın.

Dağların ve çölün birleşmesi
İbadetse,
Sularla karışan
Açların soluğu
Vicdanıdır derinlerin.

Sarmalanmış hiçliğim
Huzur içinde!
Varlık benden çekilirken.
Çünkü harcadım
Gücümü.
Soluğumu harcadım
Son ana dek.
Buraya itilmişsem
Kalmanın anlamı
Tükendiğinden

Bejan Matur
Kader Denizi

img_65775669729441948263768-1024x683 Kader Denizi
Çünkü harcadım
Gücümü.
Soluğumu harcadım
Son ana dek.
Buraya itilmişsem
Kalmanın anlamı
Tükendiğinden

Güz Ormanı

Bütün sözler
Penceremden uçup gitti.
Bana bakışın
Kollarında uyuttuğun sabahlar
Karışıp gitti rüzgâra.
Şimdi zaman bölünüyor
Geçmiş ve gelecek
Artık kime ait,
Hangimiz hangi yöne
Belli değil.
Sen uyurken
Usulca kapattım kanatlarımı
Sana verdiğim kalp
Ve dokunduğun ten
Şimdi bir güz ormanında
Bir dala tünemiş
Aşkı sayıklıyor
Kapanan kapıları ve de!

Bejan Matur
aşk/olmayan

fotograf5019392421944876293-768x1024 Güz Ormanı
Şimdi bir güz ormanında
Bir dala tünemiş
Aşkı sayıklıyor

Zeytun, Dönüş

Çünkü bitmez acı.
Vadileri geçiyoruz
Ölüm konuşuyor.
Ormanı geçiyoruz
Ölüm konuşuyor
Ve zirvesinde dağların
Bir keder
Gitmiyor bizden
O kalp ağrısı.
Küçük bir kız
Mutlu bir karşılaşmadan söz ediyor
Onun gözlerinde görüyorum
Kar kuyularını.
Annemle yürüyoruz
Eskiden kalan acı
Vadilerin ötesinden bakıyor bize.
Salınan kavak ağaçları
Karadut
Ve karcııııı
Aynı anda açmak için kalbimizi
Karcııııı.
Karadut ve kar kuyusu
Hüznü yapan geçmiş
Ve hatırlanan
Parıltısı takıların.
Kollarıma bakıyorum
Boynuma
Parıldayan o çocukluk anı
Takışmış peşime gitmiyor.
O uzak sabahında dağların
Kavaklar salınıyor
Ve üzüm kokuyor rüzgâr.
Bağların hüznüne dalıp
İnsan diyor annem
Bir yerde yaşamakla
İyiliği öğrenmeli,
Taşa baktıkça mesela
Dağa baktıkça
Dokundukça dalına bir ağacın
Görmeli iyiliği.
Sonra küçük kız toprağa bakarak
Bir şarkı sölüyor
Sarışındı diyor
Gülüyordu baktığımız ölü
Çocuk değildi hayır
Delikanlıydı.
O gülüş yankılanıyor kayalıklarda
Bir gölge artık
Yok!
Hangisi gerçek diyorum
Bizim yürüdüğümüz gece mi
Geride kalan dağ mı?
Kar kuyusu diyor o
Kar kuyusunda biriken gerçek.
Sonra gömülmüş ipeklerden söz ediyor
Sırma kumaşlardan tek tek.
Onlar kadar olamadık diyor
O kumaşlar kadar kavim ve parıltılı.
Ve çürüdü giysiler üzerimizde
Ve bakış karardı
Birer göl gibi her biri
Tarihten bugüne bakan
Karanlık gözler.

Bejan Matur

img_70513880112880122100209-1024x683 Zeytun, Dönüş
Bir yerde yaşamakla
İyiliği öğrenmeli,
Taşa baktıkça mesela
Dağa baktıkça
Dokundukça dalına bir ağacın
Görmeli iyiliği.

Güneş Yarası

Kelimelerim
İki dağın arasında gidip geliyor.
O inanmış kadın gibi
Deli etekleri
Taşları ezen.

Bir yabancıyım
Kelimeler iki dağın arasında
Gurbet gibi bakıyorlar bana.
Öylesine gidip geliyorum
Gölgem yok
Ve güneş yaram benim
Hiç kapanmamış.

Bejan Matur
Son Dağ

img_06673524762913224243742-1024x768 Güneş Yarası
Bir yabancıyım
Kelimeler iki dağın arasında
Gurbet gibi bakıyorlar bana.

Yüreğini Yeme

(Yüreğini yeme!) sözü karanlık olmakla birlikte gerçektir. Biraz sert söylemek gerekirse, içini dökecek arkadaşı olmayan kişi, kendi yüreğini kemiren bir yamyamdır… dosta söylenen sevinç iki kat olur acı ise yarıya iner, çünkü bir sevinci paylaşmakla daha çok sevinç duymayacak, bir acıyı paylaşmakla acısı hafiflemeyecek kimse yoktur.

20260505_1842296244598790726137985-300x208 Yüreğini Yeme

DOSTLUK ÜZERİNE

“Yalnızlıktan hoşlanan ya vahşi bir hayvandır ya da Tanrı,” diyen kişi bu birkaç söze daha fazla gerçekle gerçekdışını sığdıramazdı. Herhangi bir insanın topluma karşı duyduğu gizli kin ile direnmede, bir bakıma vahşi hayvanları andıran bir özellik olduğubüyük gerçektir. Ancak, kendini daha yüce uğraşlara vermek için değil de, salt yalnızlıktan duyulan tat uğruna yalnızlığa vermekte tanrıca bir niteliğin bulunduğu da gerçekdışı bir şeydir. Kimi paganların, sözgelişi Kandiyeli Epimenides’in, Romalı Numa’nın, Sicilyalı Empedokles’in, Tyana’lı Apollonius’un yalnızlığı bir gösteriş, bir yapmacıktır. Öte yandan, keşişlerle kilise babalarının dünyadan el etek çekmeleri gerçek bir isteğin sonucu olan içten bir davranıştır. Ama insanlar yalnızlığın gerçekte ne olduğunu, nereye varabileceğini pek kavramazlar; çünkü sevginin olmadığı yerde kalabalık, insanı yalnızlıktan kurtarmaz, çevredeki yüzler bir resim galerisindekinden öteye geçmez, konuşmalar bir zilin çınlaması gibi kalır. Latince “Magna civitas, magna solitudo” atasözü belli bir ölçüde dile getirir bunu, çünkü büyük bir kentte tanıdıklar dağınıktır; çoğunlukla, küçük yerdeki yakın komşuluktan doğan sıkı ilişkiler büyük kentlerde kurulamaz. Daha da ileri giderek, pek yerinde bir yargıyla, gerçekte en acı yalnızlığın candan arkadaşlardan yoksunluk olduğunu, böyle bir durumda insanın bu anlamda bir yalnızlıkta bile, yaradılışı ile duyguları arkadaş edinmesine elvermeyen kişi, insandan çok hayvana çekmiş bir kimsedir.

Dostluğun başlıca yararı, insana, çekilen bin bir acı sonucu üzüntüyle dolup taşan gönlünü açabilmek, iç döküp rahatlamak olanağını vermesidir. İnsan gövdesinde tıkanmaların, katılıkların en tehlikeli hastalıklara yol açtığını biliyoruz. Ruh için de aynı şey söylenebilir. Karaciğer tıkanıklığını gidermek için saparna, karadüşünüyü dağıtmak için çelik, akciğerleri açmak için kükürtçiçeği, beyin için kunduz hayası yağı kullanabilirsiniz. Gönlünüzdeki tıkanıklığı ise, üzüntünüzü, sevincinizi, korkunuzu, umudunuzu, kuşkunuzu, gizlerinizi, içinizi karartan buna benzer her şeyi, sayıp dökebileceğiniz bir dosttan başka hiçbir şey iyileştiremez. 

Büyük krallarla devlet adamlarının, dostluğun bu sözünü ettiğimiz yararlarına ne büyük önem verdiklerini, dostluk uğruna kendi güvenlikleriyle büyüklüklerini bile tehlikeye atmayı göze aldıklarını, şaşırarak görürüz. Krallar, uyruklarıyla adamları kendilerinden çok daha aşağı olduğundan, bunlardan kimilerini kendileriyle hemen hemen aynı düzeye çıkarmadıkça dostluğun meyvelerini toplayamazlar, ama bunu yapmaları da çoğunlukla sakıncalar doğurur. Bugünkü dilde böyle kimselere gözde ya da can yoldaşı deniyor, sanki bu bir bağış ya da başbaşa söyleşme sorunuymuş gibi. Oysa Latincedeki “participes curarum” deyimi bu ilişkideki gerçek sorunun ne olduğunu, bunun gerekliliğini pek güzel anlatır, çünkü bu konudaki düğüm noktası, dert ortaklığıdır. Yalnız güçsüz yeteneksiz hükümdarların değil, gelmiş geçmiş en bilge, en başkalarına da böyle benimsetmiş, dost sözcüğünü özel ilişkilerdeki anlamıyla kullanmışlardır. 

L. Sulla Roma’yı yönetirken, sonradan “büyük” sanını alan Pompeius’u öyle yükseltti ki, Pompeius ondan yüce olmakla övünmeye kalkıştı. Dostlarından birini, Sulla’nın karşı olmasına kulak asmadan bir konsüllüğe yerleştirdiği zaman, Sulla biraz öfkelenmiş, yüksekten konuşmaya başlamış, bunun üzerine Pompeius ona, sesini kesmesini, insanların batan günden daha çok doğan güne taptıklarını söylemişti. Julius Caesar da Decimus Brutus’u bağrına basmış, vasiyetinde onu yeğeninin yanısıra kalıtçısı olarak göstermişti. Oysa Caesar’ı, eliyle yükselttiği bu adam ölüme sürükleyecekti. Nitekim Caesar birtakım uğursuzluk belirtileri, özellikle Calpurnia’nın bir düşü yüzünden senatoyu dağıtmak istediğinde, bu adam onu, usulca koluna girip yerinden kaldırmış, karısı daha güzel bir düş görünceye dek senatoyu dağıtmayacağı umudunda olduğunu belirtmişti. Anlaşılan Caesar’ın ona bağlılığı öyle büyüktü ki, Cicero’nun Philipik konuşmalarından birinde, satırı satırına aktardığı bir mektubunda Antonius ondan “venefica – büyücü” diye söz eder; Caesar’ı büyülemiştir sanki. Augustus da, aşağı tabakalı bir aileden doğma Agrippa’yı öylesine yükseltmişti ki, kızı Julia’nın evlenmesiyle ilgili olarak Maecenas’a akıl danıştığında, Maecenas ona kızını vermekten ya da Agrippa’yı öldürmekten başka yolu olmadığını düpedüz söyledi; üçüncü bir yol daha yoktu çünkü, Agrippa’yı çok yükseltmişti. Seianus da Tiberius Caesar’ın gününde öyle yükseklere erişti ki, ikisi candan dostlar diye tanındılar, öyle saygı gördüler. Tiberius ona bir mektubunda, “Haec pro amicitia nostra non accultavi”, diyordu. Bütün senato, ikisi arasındaki bu candan arkadaşlığa duyduğu saygıyla, dostluğa bir sunak adamıştı, bir tanrıçaydı dostluk sanki.

Septimus Severus ile Plautianus arasında da buna benzer, belki daha da büyük bir bağ vardı, çünkü Severus en büyük oğlunu Plautianus’un kızıyla evlenmeye zorlamış, sonradan Plautianus oğluna bağırıp çağırdıkça hep ondan yana çıkmıştı. Senatoya bir mektubunda o da şunları söylüyordu: “Öyle seviyorum ki bu adamı, benden daha çok yaşamasını diliyorum.” Bu imparatorlar bir Troianus, bir Marcus Aurelius gibi olsalardı, bu dostluk bağlarının gönüllerindeki olağanüstü iyilikten ileri geldiği söylenebilirdi, ama böylesine sakıngan, güçlü, sert, benliklerine aşırı ölçüde düşkün kimseler oldukları için, ölümlü insanların görüp göreceği en büyük mutluluktan pay almakla birlikte, bu mutluluk bir dostla paylaşılmadıkça onlara yarım gibi geliyordu. Oysa hepsinin de karıları, oğulları, yeğenleri vardı, ama bunlar dostluğun vereceği kıvancı sağlayamıyordu.

Comineus’un ilk efendisi Korkusuz Charles’la ilgili olarak, bu dükün, saklısını gizlisini, özellikle kendisini en çok üzen gizleri hiç kimseyle paylaşmadığını belirtmesi, unutulmaması gereken bir noktadır. Gene Comineus’a göre, bu içe dönüklük, son günlerinde dükün kafasına zarar vermiş, kavrayışını kıtlaştırmıştı. Comineus hiç kuşkusuz, aynı şeyi en büyük işkenceyi içe dönüklüğünden çeken ikinci efendisi XI. Louis için de söyleyebilirdi. Pythagoras’ın “cor ne edito” (yüreğini yeme!) sözü karanlık olmakla birlikte gerçektir. Biraz sert söylemek gerekirse, içini dökecek arkadaşı olmayan kişi, kendi yüreğini kemiren bir yamyamdır. Ama dostluğun ilk yararı konusundaki sözlerimi bitirirken belirtmek istediğim en güzel, en önemli şey, bir dosta içini açmanın iki karşıt sonucudur: dosta söylenen sevinç iki kat olur acı ise yarıya iner, çünkü bir sevinci paylaşmakla daha çok sevinç duymayacak, bir acıyı paylaşmakla acısı hafiflemeyecek kimse yoktur. Gerçekten bu paylaşma, insan ruhu üzerindeki etkisiyle, simyacıların insan üzerinde karşıt etkiler doğurmakla birlikte gene de iyi etkiler sağlayacağına inandıkları tılsımlı taşı andırır. Ama şimdi simyacıları yardıma çağırmanın ne gereği var? Günlük doğal akışta da bunu doğrulayacak bir örnek bulabiliriz: fizikte nesnelerin birleşmesi herhangi bir eylemin güçlenip ortaya çıkmasına yol açar, öte yandan, bir girişimi önleyecek her güçlü baskıyı da kırar, etkisiz kılar. Ruhlar için de durum aynıdır.

Dostluğun ikinci yararı, kafa üzerindeki sağlıklı, son derece önemli etkisidir; tıpkı birincinin duygularımız üzerindeki etkisi gibi. Dostluk gerçekte duygularımızdaki fırtınalarla kasırgaları günlük güneşlik bir havaya dönüştürür, ama karmaşık düşüncelerin karanlığında bocalayan kavrayışımızı da günışığıyla aydınlatır. Bundan yalnız, dostlardan alınacak güzel öğütler anlaşılmamalıdır. Kafası bir sürü düşüncelerle dolup taşan herkesin, bir başkasıyla görüşüp tartışmakla, zekâsının da, kavrayışının da aydınlığa kavuştuğu, güçlendiği sugötürmez bir gerçektir. Bu durumda insan, düşüncelerini daha kolay evirir çevirir, daha bir çeki düzene sokar, söze döküldüklerinde nasıl bir biçime girdiklerini görür; kısacası, yalnız başına olabileceğinden daha akıllı olur; hem de bütün bir gün düşünerek değil, birkaç saat görüşerek. Themistokles’in söylediği, “Söz, duvara gergince asılmış, bütün örnekleri tek tek seçilen bir halıya benzer, düşünce ise kapalı bir bohça gibi içindekini saklı tutar,” sözleri pek doğrudur. Dostluğun bu ikinci yararının, yalnız insana güzel öğütler verebilecek dostlardan geldiği de ileri sürülemez (böyleleri gerçekte en iyi dostlardır), ama bu olmadan da insan düşüncelerine aydınlık kazandırmayı öğrenebilir, zekâsını, kendisi kesmek bilmeyen bir taşa sürterek bileyebilir. Sözün kısası, düşüncelerini içinde tutup boğmaktansa insanın bir heykele ya da resime içini dökmesi yeğdir.

Dostluğun ikinci yararıyla ilgili sözlerimi bütünlemek için, herkesçe görülen apaçık bir noktayı da ekleyeyim: bir dostun vereceği candan öğüt. Bilmece sözlerinden birinde Herakleitos çok yerinde olarak: “Kuru ışık her zaman en iyidir,” der. Gerçekten de insana başka birinin öğüdünden gelecek ışık, kendi kavrayışla yargısının, duygularla, alışkanlıklarla körelmiş buğulu ışığından daha duru daha parlaktır. Dolayısıyla bir dostundan gelecek öğütle kendi kendine verdiği öğüt arasında, bir dostun öğüdü ile bir dalkavuğun öğüdü arasındaki türden bir ayrım vardır. İnsanın en büyük dalkavuğu kendisidir, bu dalkavukluktan kurtulmanın en iyi yolu da bir dostun içtenliğidirÖğüt iki türlü olur: davranışlarla ilgili öğütler, işle ilgili öğütler. Bunlardan birincisini ele alırsak, insan ruhunun sağlıklı kalabilmesi için en gerekli şey, bir dostun candan uyarmalarıdır. İnsanın kendi kendini sıkı sıkı sorguya çekmesi zaman zaman çok acı, yakıcı bir ilaçtır; töre kitapları okumak ise biraz sıkıcı, yavan bir yoldur; kendi yanlışlarımızı başkalarından görmek kimileyin işimize gelmez; ama, hem iyileştirici etkisi hem de kolay alınması bakımından en iyi ilaç, bir dostun uyarmalarıdır. İnsanların, özellikle büyük adamların, öğüt verecek candan arkadaşları olmadığı için, gerek ünlerine gerekse alınyazılarına gölge düşürecek yanlışlar işlemeleri, aşırı saçmalıklara yönelmeleri, şaşılacak bir iştir. Yakup Peygamber’in de dediği gibi bunlar, “kendilerini aynada görüp, sonra hemen unutan” kimselere benzerler. İşe gelince, bu konuda insan, iki gözün tek gözden fazla bir şey göremeyeceğini, oyuncunun seyirciden daha çok şey gördüğünü, öfkeli bir adamın yirmi kez yutkunduktan sonra ağzını açan kişi kadar akıllı olduğunu, bir tüfeğin hem kol üstünde hem de destekli olarak aynı başarıyla kullanılabileceğini, buna benzer bin bir türlü ipe sapa gelmez şeyi ileri sürecek ölçüde aşırı gidebilir. Ama bu durumda, eninde sonunda işleri yoluna koyacak gene iyi öğüttür. Bir adam, şu iş için ötekinden, bu iş için berikinden bölük pörçük öğüt almaya yelteniyorsa, hiç öğüt istemesin daha iyi eder, yoksa iki tehlikeyi göze almış demektir. Birincisi, candan öğüt vereni olmayacaktır, çünkü böyle bir öğüdü ancak çok içten, her bakımdan dürüst bir dost verebilir, yoksa öğüt çoğunlukla verenin çıkarına uydurulmuş, çarpık, içten pazarlıklı türden olur. İkincisi, öğüdü verenin, niyeti iyi olmakla birlikte insanı zarara tehlikeye sokmasıdır. Sizi hiç tanımayan bir hekimin hastalığı geçirmekle birlikte başka yönden sağlığınızı bozması, hastalığı iyi edeyim derken hastayı öldürmesi gibi tıpkı. Ama bir kimsenin işlerini iyice bilen bir dost, eldeki işi yoluna koyarken başka bir bozukluğun patlak vermemesine gözkulak olur. Bu nedenle, dağınık öğütlere kulak asmayın; öğüdün böylesi, size yol gösterecek, işlerinizi düzene koyacak yerde, doğru yoldan saptırır, yanıltır.

Dostluğun bu iki yüce yararından, duyguların dirliği ile düşünce yönünde desteğinden sonra, nar gibi çok çekirdekli olan son yararına gelelim: dostun her yerde, her işte yardımcı olması. Bu noktada, dostluğun çok yönlü yararlarını gözönüne getirebilmek için, insanın tek başına yapamayacağı ne çok şey olduğunu bir düşünmek yeter. O zaman eskilerin “dost insanın ikinci benliğidir” sözünde hiç de abartma olmadığı ortaya çıkar, çünkü bu dost insanın kendisinden bile öte bir şeydir. İnsan ömrü sınırlıdır, çoğu zaman kişinin gerçekleştirmeyi gönülden dilediği, çocuğunu yetiştirmek, başlanmış bir işi bitirmek gibi etkinliklere bile yetmez. Ama candan dostu olan kişi, yüzüstü bırakıp gittiği bu işlerin, kendisinden sonra da gerçekleştirilebileceğine güvenebilir. Böylece, dilekleriyle ikinci bir kez yaşar insan. İnsanın tek bedeni vardır, bu beden belli bir yerde durur. Ama candan dostluğun olduğu yerde, kişi yaşamın bütün işlerini, hem kendi çabasıyla hem de vekili olan dostunun çabasıyla gerçekleştirir. İnsanın söylemeye ya da yapmaya yüzünün tutmayacağı nice işler vardır. Sözgelişi, kimi insan kendi değerlerini sayıp dökmeye, üstünlüklerini övmeye utanır, susar; kiminin de yalvarıp yüzsuyu dökmek gibi birçok şey gücüne gider. Ama insanın kendi ağzından çıktığı zaman yüzünü kızartacak bütün bu tür şeyler, bir dost ağzına pek yakışır. Öte yandan, insanın silkip atamayacağı birtakım kişisel bağları vardır. Oğlu ile ancak bir baba, karısıyla ancak koca, düşmanıyla da ancak sınırlı olarak konuşur. Oysa bir dost karşıdakiyle olan ilişkisine göre değil, durumun gerektirdiği yönde konuşabilir. Ama bütün bunlar sayıp dökmekle bitmez. Benim koyduğum kural ancak, kendi rolünü iyi oynayamayan kişiyi ilgilendirir: gerçek bir dostu yoksa, sahneden çekilmesi yeğdir.

Francis Bacon

Denemeler / YKY

img_42282829909077190493425-1024x1024 Yüreğini Yeme

Deniz Balığının Öyküsü

Ağustos 1969 içinde, Ali Poyrazoğlu şunu anlattı:

Adamın biri bir deniz balığı tutmuş günün birinde, o kadar sevmiş ki yanında hep kalsın istemiş. Her gün suyunu tazelermiş, denizden kova kova çekip taşıyarak. Bir süre sonra usanmış deniz suyu taşımaktan, musluk suyunu denemiş. Balık biraz tedirgin olmuş ama alışmış sonunda tatlı suya. Gel zaman git zaman adamın içine merak olmuş, tatlı suya alışan balık havaya da alışır mı diye…(Bana sorarsanız, balık ya alıkmış ya da adamı gereğinden çok seviyormuş ki bu da bir çeşit alıklık olabiliyor sırasında. Dönelim gene Ali Poyrazoğlu’nun masalına.) Balık önce boğulayazmış, debelenmiş, sonunda havaya da alışmış. Günlerden bir gün adamın denize gideceği tutmuş. Balığı da yanında. Koymuş onu çakıllığın gölgeli bir köşesine, kendi de denize girmiş. Çocuklar geçiyormuş oradan o ara. Balığı görmüşler. Nasılsa, acımışlar, bu balık karaya vurmuş, yazık, denize atalım, demişler. Adam deliler gibi yüzüp yetişesiye balık boğuluvermiş denizde.

Bilge Karasu
Dehlizde Giden Adam
Göçmüş Kediler Bahçesi

20250530_1317075382765122306511955-768x1024 Deniz Balığının Öyküsü
Adamın biri bir deniz balığı tutmuş günün birinde, o kadar sevmiş ki yanında hep kalsın istemiş.

Aşırı Düşünmek

Aşırı düşünme (overthinking) günümüzde çoğumuzun muzdarip olduğu, bizi adeta bir bataklık gibi içine çeken, enerjimizi tüketen ve içsel huzurumuzu bozan, işlevsel olmayan bir eylemdir. Araştırmalarında özellikle kadınların aşırı düşünmeye erkeklerden daha yatkın olduğunu bulan Susan Nolen-Hoeksema “Aşırı Düşünen Kadınlar” adlı kitabında, yıllarca yaptığı bu araştırmalara dayanarak kadınlar özelinde bu eylemi derinlemesine incelemekte ve çözüm yolları sunmaktadır. 

1.BÖLÜM: BİR SALGINA DÖNÜŞEN AŞIRI DÜŞÜNME EYLEMİ

Aşırı düşünme çoğu zaman bize bir fayda sağlamayan, aksine olumsuz duygu ve düşüncelerin altında ezildiğimiz bir haldir. Bu düşünüp durma hali, problem çözme becerimizi ve motivasyonumuzu olumsuz etkilediği gibi ilişkilerimizin ve ruhsal sağlığımızın bozulmasında da rol oynar. Nitekim kadınların depresyon ve kaygı gibi problemleri yaşama olasılığı erkeklere göre iki kat fazladır ve aşırı düşünme eğiliminin bu durumun nedenlerinden biri olarak gösterilmesi mümkündür. Yazar aşırı düşünme eylemini mayalanan ekmek hamuruna benzetmektedir; ekmek hamuru mayalanırken hacminin ikiye katlanması gibi aşırı düşünme sırasında da olumsuz düşünceler çoğalır ve zihnin tümünü kaplamaya başlar. Esasen üç tür aşırı düşünme olduğu belirtilmektedir.

Bunlardan birincisi, bize yanlış yapıldığı inancıyla intikam duygusunu besleyen ve karşı tarafın hikayesini dinlemeden kendimizi haklı görme haline dönüşen “isyanın eşlik ettiği aşırı düşünme”dir. İkincisi, yaşadıklarımızla ilgili ürettiğimiz açıklamalar ve olasılıkların en abartılı olanlarını bile eşit derecede mantıklı bulmaya başladığımız, aslında var olmayan problemleri zihnimizde yarattığımız ya da var olanları iyice felaketleştirdiğimiz “insanın kendi hayatı üzerine aşırı düşünmesi”dir. Üçüncüsü ise, pek çok olumsuz düşüncenin birbirinden alakasız şekilde zihnimizi işgal ettiği, bizi adeta hareketsiz kılan, duygularımızı ve düşüncelerimizi net bir şekilde tanımlayamadığımız “kaotik aşırı düşünme” halidir.

Aşırı düşünenlerin aynı zamanda oldukça endişeli olduğunu söyleyebiliriz ancak yaptıkları şey endişe etmekten daha fazlasıdır. Endişe hayatımızda olabileceklere dair tahminlerle ilgilidir, aşırı düşünme ise olabileceklerden ziyade geçmişte olanlara odaklıdır, daha önce yaşadıklarımız, yaptıklarımız ya da farklı gerçekleşmiş olmasını dilediğimiz şeyler gibi. Elbette olumsuz duyguları ve düşünceleri kronik şekilde görmezden gelmenin ve bastırmanın fiziksel ve ruhsal sağlığı olumsuz yönde etkilediğini biliyoruz. Ancak aşırı düşünme eylemi bize objektif bir bakış açısı sunmak yerine olumsuz duyguların etkisiyle dünyaya çarpık ve dar bir pencereden bakmamıza neden olur, yazar bunu “çarpık mercek etkisi” olarak tanımlamaktadır. 

Öncelikle aşırı düşünmek hayatımızdaki sorunları olduğundan daha fazla felaketleştirerek görmemize neden olmakta ve bu sorunlara sağlıklı çözümler bulmamızı zorlaştırmaktadır. Ayrıca çalışmalarda aşırı düşünenlerin kendi hayatlarını zorlaştırmakla birlikte sosyal ilişkilerinin de zarar gördüğü ortaya çıkmıştır. Son olarak aşırı düşünen bireylerin depresyon, anksiyete bozukluğu ve alkol bağımlılığı gibi ruhsal bozuklukları yaşama ihtimalinin diğerlerine göre daha fazla olduğu gösterilmiştir.

Zihnimizin aşırı düşünmeyi kolaylaştıran bir yapısı vardır. En ufak bir düşünce ya da anı diğer düşüncelerden bağımsız değildir. Özellikle olumsuz bir ruh hali içindeyken zihnimizin olumsuz düşünce ve anıları çağrıştırması kolaydır. Kendimizi mutsuz hissediyorken geçmişte yaşadığımız kötü olayların -hiçbir alakası olmasa bile- zihnimize gelmesi daha kolaydır. Bu olumsuz bağlantılarla ilgili ne kadar çok düşünürsek bu bağlantıları o kadar güçlendiririz ve bir sonraki sefer aşırı düşünme olasılığımızı artırırız. Aşırı düşünmenin son birkaç nesildir gittikçe arttığı yönünde bulgularını paylaşan yazar, günümüzde çocukların bile (özellikle kız çocuklarının) aşırı düşünmeye eğilimli olduğunu söylemektedir ve nesiller arasındaki bu farklılığı dört kültürel değişimle açıklamaktadır. İlk olarak bizden önceki nesiller toplumun dayattığı katı kurallara göre seçimlerini yapar ve bunu sorgulamazdı, bizler ise seçimlerimiz konusunda daha özgürüz ve artık her şeyi sorguluyoruz. Kendimiz için en iyi kararı vermeye çalışırken seçimlerimize rehberlik eden bir “değerler boşluğu” bulunduğundan aşırı düşünmeye zemin hazırlıyoruz. İkinci olarak, önceki nesillere göre muazzam bir “hak sahibi olma takıntısı”na kapılmış durumdayız.

İstediğimiz her şeyi hak ettiğimize, kimsenin bize kendimizi kötü hissettirmeye hakkı olmadığına, daima kendimizi iyi hissetmeye hakkımız olduğuna inanıyoruz. Hayatın doğal akışında bu beklentilerimiz gerçekleşmediğinde bu durumu kabul edemiyor ve hakkımız olanı elde edememekle ilgili aşırı düşünmeye başlıyoruz. Bizden önceki nesillerden farklı olarak “hızlı çözümlere duyulan kompulsif ihtiyaç” hali bizi aşırı düşünmeye götüren bir diğer toplumsal değişimdir. Kendimizi kötü hissettiğimizde, moralimiz bozuk olduğunda hemen bir çözüm bulmamız gerektiğine inanırız. Sırf o an yaşadığımız olumsuz duygudan kurtulmak için bazen hatalar yapabiliriz (ilişkiyi bitirmek, istifa etmek, aşırı alkol almak gibi) ve bu hata yığını da bizi daha fazla düşünmeye itebilir. Son olarak günümüzde popülerleşen “içe dönük kültürümüz” bize duygularımızın her bir zerresini ve değişimini analiz etmeyi salık vermektedir. Bizler de ruh halimizdeki en ufak değişimlerin anlamı üzerinde düşünüp duran ve bunlara büyük anlamlar atfeden insanlara dönüştük. Yazar bu noktada özellikle kadınların aşırı düşünme eğilimlerinin kökenlerine de değinmektedir. Kadınların erkeklere göre düşük sosyal güçleri sebebiyle yaşadıkları kronik sıkıntılar, travmatik deneyimlere daha fazla maruz kalmaları, daha yoksul bir yaşam sürme olasılıklarının daha yüksek olması aşırı düşünme eğilimiyle bağlantılıdır. Ayrıca kadınların erkeklere kıyasla daha derin duygusal ilişkiler kurması, başkalarıyla duygusal açıdan aşırı ilgili olmaları, kendilerini çok fazla ilişki üzerinden tanımlamaları aşırı düşünmeyi tetikleyen unsurlardır.

2.BÖLÜM: AŞIRI DÜŞÜNMENİN ÜSTESİNDEN GELMEK İÇİN UYGULAYABİLECEĞİNİZ STRATEJİLER

Aşırı düşünmekten kurtulmak için öncelikle bu eylemin bir faydası olmadığını aksine var olan motivasyonu tükettiğini ve problemleri daha da çetrefilli bir hale getirdiğini fark etmek önemlidir. Yazarın önerdiği yöntemlerden ilki zihne dinlenmesi için fırsat vermektir. Kişinin keyif aldığı ve yaparken odaklanabildiği bir aktiviteye yönelmesi aşırı düşünme döngüsünü kıracaktır. Elbette sürekli oyalanacak bir şey bularak olumsuz düşünce ve duygulardan kaçmaya çalışmak sağlıklı değildir. Ancak burada kontrolsüz bir şekilde olumsuz düşüncelerin sarmalına kapılan kişilerden bahsediyoruz, bu kişilerin aşırı düşünme halinde dikkatlerini dağıtacak bir şey yapmaları o bataklıktan çıkmak için faydalı bir adım olacaktır. Özellikle hareket içeren dikkat dağıtıcı aktivitelerin aşırı düşünmekten uzaklaşmakta daha etkili olduğu söylenebilir.

Oturuyorsanız ayağa kalkmak, yürüyüşe çıkmak, arabayla dolaşmak kısa vadeli de olsa dikkatinizi başka yöne çekecektir. Yazarın bir başka önerisi aşırı düşünme halindeyken kullanabileceğiniz içsel bir “Dur!” işareti yaratmak; bu zihninize “Tamam, yeter!”, “Hayır!” demek, ellerinizi çırpmak veya mola işareti yapmak olabilir. Kendiniz için aşırı düşünme molaları planlamak da durumu kontrol altına almaya yarayabilir. Zihninize düşünceler üşüştüğünde bunları gün içinde belirli sakin bir zamana erteleyebilirsiniz, genellikle o zaman dilimi geldiğinde o korkunç düşünceler daha küçük ve daha az bunaltıcı görünmeye başlar. Düşünme molasının uykudan hemen önceki saatlere denk gelmemesine de dikkat etmek gerekir. Yapılan çalışmalarda birçok insanın sıkıntılarından ve aşırı düşünmekten kurtulmak için duaya ve maneviyata sığındığı bulunmuştur. Yazar, dindar olmasa bile çoğu insanın zor dönemlerde kendisine rehberlik edecek manevi bir güce ihtiyaç duyduğunu söylemektedir.

Dua, ibadet veya meditasyon yoluyla düşünce ve duygularla savaşmak yerine onları sadece bir duygu ve düşünce olarak kabul edebilir ve gelip geçmelerine izin verebilirsiniz. Aşırı düşündüğünüz konularla ilgili güvendiğiniz biriyle konuşmak sorunları çözmenize ve daha yüksek bir seviyeye çıkmanıza yardımcı olabilir. Ancak bu kişiyi titizlikle seçmeniz önemlidir, olumsuz duygularınızı ve düşüncelerinizi körükleyecek birine değil, sizi anlayan ve problemin çözümünde en doğru görünen seçeneği yapmanız için sizi cesaretlendirecek birine ihtiyacınız var. Olumsuz duygu ve düşünceleri yazmak da etkili bir yöntemdir. Bunları cümleler halinde bir kağıda yazdığınızda kontrolsüz şekilde zihninizde dağılmalarındansa sınırlandırmış olursunuz. Düşünceleri adeta sizi kontrol eden korkunç unsurlar olmaktan çıkarır ve kağıda nakşedilmiş sembollerden oluşan basit cümleler olarak görebilirsiniz. Anlık olumlu duygular yaratmanın yollarını bulmak genel anlamda zorluklarla daha iyi başa çıkabilmeyi ve aşırı düşünmenin önüne geçmeyi sağlayabilir. Kendinizi o anlık da olsa iyi hissettirmek için yapacağınız basit şeyler (kuaföre gitmek, eğlenceli bir film izlemek, yürüyüş yapmak, müzik dinlemek gibi) düşünce sisteminizi geliştirebilir ve sizi daha yüksek bir seviyeye çıkararak sorunlara daha geniş bir perspektiften bakmanıza yardımcı olabilir. 

Aşırı düşünme döngüsünden kurtulduktan sonra atılacak önemli adım üzerinde düşünüp durduğunuz sorunları çözüme kavuşturmaktır, aksi taktirde bu sorunlar sizi tekrar aşırı düşünmeye sevk edebilir. Yazar bu aşamayı “daha yüksek bir seviyeye çıkmak” olarak adlandırmaktadır. Aşırı düşünme halindeyken çarpık mercek etkisiyle sorunlarımızı en olumsuz ve umutsuz bakış açısından gördüğümüzü söylemiştik. Çarpık mercek etkisini düzeltmek için odağınızı olumsuz perspektifin dışına kaydırarak durumu iyimser bir gerçekçilikle ele alabileceğiniz bir bakış açısı bulmayı denemelisiniz. Bunu yapabildiğinizde sorunun çözümüyle ilgili daha doğru kararlar verebilirsiniz. Bazen bir duyguyu hissettiğimizde bunun haklı bir duygu olup olmadığına kafa yorarız. Bunu yapmak yerine bu duyguya sahip olduğumuzu ve bunun sadece bir duygu olduğunu kabul etmek gerekir. İkinci adım da duygularımızın eyleme dönüşmesinin bir tercih olduğunu, en uygun tepkiyi vermekte özgür olduğumuzu fark etmek olmalıdır. Hak sahibi olma takıntımız kendimizi başkalarıyla kıyaslamamıza yol açar ve bu da aşırı düşünmeyi besler. Mutsuz insanların sosyal kıyaslamayla daha fazla ilgilendiği, mutlu insanların ise daha çok içsel standartlara sahip olduğu belirtilmektedir. Sosyal kıyaslamayı bırakıp değerleriniz doğrultusunda kendi standartlarınızı belirlemeniz bu konuda aşırı düşünmenin önüne geçebilir. Bazen bizi huzursuz eden durumdan mucizevi bir şekilde kurtarılmayı bekliyoruz ve bu keşkelerle dolu aşırı düşünme döngüsü bizi mutsuzluğa sevk etmekten başka bir işe yaramıyor. Bu durumda iki seçenek görünüyor; mevcut koşullarımızdan hoşnut olmayı öğrenmek ya da bunları değiştirmek.

Aşırı düşünme döngüsünü kırdıktan sonra yapılacak bir diğer önemli şey de değerlerinizle bağlantı kurmaktır. Tamamen size ait bu değerleri bulmak için kendinize şu soruları sorabilirsiniz: “Gerçekten bu hayatı nasıl yaşamak istiyorum, öldüğümde insanlar beni nasıl hatırlasın istiyorum?”. Bu sorulara verdiğiniz cevaplar hayattaki seçimlerinizi dayandırabileceğiniz, gerçekçi ve kalıcı olduğuna inandığınız değerler olacaktır. Aşırı düşünme bataklığına çekilmemizin bir diğer sebebi sorunlarımızı hemen ve nihai bir şekilde çözmemiz gerektiğine inanmamız olabilir ve bu bizim harekete geçmemizi erteleyebilir. Çoğu zaman sorunu çözmek için küçük bir adım atmak o eşikten geçmeyi kolaylaştırır, sorunun üstesinden gelmekle ilgili motivasyonumuzu artırır.

Bazen diğer insanların davranışlarıyla ilgili aşırı düşünme döngüsüne kapılabiliriz, böyle durumlarda başkalarının bizim gibi olmadığını ve onların davranışlarının beklentilerimize uymayabileceğini kabul etmek önemlidir. Diğer insanların davranışlarıyla ilgili beklentilerimizi azalttığımızda aşırı düşünme döngüsüne girmeyebilir ve nasıl bir tepki vermemiz konusunda daha isabetli kararlar alabiliriz. İsyanın eşlik ettiği aşırı düşünmeden kurtulmanın bir yolu da affetmektir. Elbette başkalarını hatalı davranışlarından dolayı affetmek bu davranışları görmezden gelmek ya da onları sorumlu tutmamak anlamına gelmemelidir. Affetmek, intikam alma arzusundan vazgeçmek, öfke ve nefretin zihnimizdeki tahakkümünü bertaraf etmektir. Bazen utanç ve suçluluk duyduğumuz hatalarımızdan dolayı kendimizi de affetmemiz gerekir ki aşırı düşünmeye saplanıp kalmak yerine harekete geçip hatalarımızı telafi edelim. Eylemlerimizin değişmediği noktada kendimizi affetmek de anlamsız olacaktır. Çoğu zaman zihnimizdeki düşünceler başkalarının bize ne yapmamız gerektiğini söyleyen sesleridir. “Daha iyi bir anne olmalıyım, her zaman başarılı olmalıyım, daha çok para kazanmalıyım” gibi kural cümleleri bize “gerekliliklerin zulmü”nü yaşatır. Bu seslerin kaynağını tespit etmek ve hangilerinin gerçekte size ait olduğunu anlamak bunlar üzerinde aşırı düşünme eğiliminizi hafifletebilir. 

Nolen-Hoeksema, gelecekte aşırı düşünme tuzağına düşmemek için de bazı önerilerde bulunmaktadır. Aşırı düşünme döngüsünden kurtulup daha yüksek bir seviyeye çıkabildiğimizde zayıf yönlerimizi daha net bir şekilde görebiliriz. Bu noktada bizi o bataklığa tekraren çeken eksik becerilerimizi geliştirmek için adım atmamız gerekir. Aşırı düşünme döngüsüne kapılmak istemiyorsanız yapmanız gereken bir diğer şey imkansız ve sağlıksız hedeflerinizi fark etmek ve bunları gerçekçi ve ulaşılabilir hale getirmektir. Ayrıca kendinize iyi gelen ve yapmaktan keyif aldığınız eylemleri günlük rutininize dahil etmek olumlu duyguları daha sık deneyimlemenizi ve aşırı düşünmekten kaçınmanızı kolaylaştırabilir. Bazen aşırı düşünmemizin sebebi başımıza gelen yaşam olayları hakkındaki “Neden?” sorusudur. Bu soruya tatmin edici bir cevap bulmak ve kendi hikayenizi anlamak -ki bu noktada psikoterapi destekleyicidir- aşırı düşünmeyle mücadelenize yardımcı olacaktır. Özellikle kadınları aşırı düşünmeye eğilimli kılan bir diğer faktör benlik algılarını hayattaki rollerinden sadece birine çok fazla dayandırmalarıdır. Örneğin benliğinizi sadece annelik rolü üzerinden algılarsanız bu rolle ilgili problemler tüm benlik algınızı tehdit eder ve aşırı düşünme bataklığına çekilirsiniz. Hayatınızdaki tek bir role odaklanmak yerine olumlu benlik algınızı güçlendirecek yeni bir beceri kazanmayı, yeni ilişkiler kurmayı veya bir amaca hizmet eden faaliyetlere katılmayı düşünebilirsiniz. Ortak noktanızın aşırı düşünmek olduğu arkadaşlarınızla çok fazla vakit geçiriyorsanız bu herkes için yıkıcı sonuçlar doğurabilir. Aşırı düşünmeyi körükleyen değil sizi bu halden çekip çıkaracak arkadaşlar edinmeniz oldukça elzemdir.

3.BÖLÜM: AŞIRI DÜŞÜNMEYİ TETİKLEYEN UNSURLAR

Kadınların üzerinde aşırı düşündüğü en yaygın konulardan biri eşleri veya partnerleriyle olan romantik ilişkileridir. Bunu yapmak ilişkideki problemleri fark etmeye ve çözmeye katkı sağlıyorsa elbette mantıklı olabilir, ancak aşırı düşünmek çoğu zaman ilişkileri sabote eden bir eylem haline gelmektedir. Kadınların finansal veya psikolojik açıdan eşlerine bağımlı olma olasılığı erkeklere kıyasla daha yüksektir. Kendisini iyi hissetmek için eşinin onayına ihtiyaç duyan, tüm hayatını eşini memnun etmeye ve onunla ilişkisine dayandıran kadınların kendisine bakışı bu ilişkinin gidişatının insafına kalır ve ilişkideki en ufak problemde aşırı düşünmeye sürüklenebilir. Nitekim bu kadınlar ilişkileriyle ilgili yanlış kararlar vermeye ve yalnızlığa itilirler. Aşırı düşünmekten kurtulmak ve sorunlara daha yüksek bir seviyeden bakmak gerçekçi bir bakış açısı kazandırır, eşler arasındaki iletişimi kolaylaştırır ve gerektiğinde değişim için isabetli kararlar almayı sağlar. 

Ebeveynlerimiz ve kardeşlerimizle olan ilişkilerimiz de bize aşırı düşünmek için birçok sebep verebilir. Hak sahibi olma takıntımız burada da devreye girer ve ebeveynlerimizin geçmişte yaptığı en ufak hataları bugün kendi yaşamımızdaki sorunların kaynağı olarak görürüz. Yanlış seçimlerimize ya da zayıflıklarımıza geçerli mazeret bulmak için çocukluğumuzu irdeleyip dururuz. Gerçekten ebeveynlerimiz tarafından ihmal ya da istimara maruz kaldıysak, yine bunun üzerinde aşırı düşünmeye meyilli oluruz, öfke ve üzüntü gibi duyguların içinde boğuluruz. Elbette yaşadıklarımızı değiştiremeyiz ancak ebeveynlerimizin hangi yönünü benimseyip hangi yönünü reddedeceğimiz hususunda karar sahibiyiz. Geçmişin bataklığında çırpınmak bizi oraya mahkum eder ve kendi hayatımızı anlamlı ve kıymetli yaşamaktan alıkoyar. Ailenizle ilgili öfke veya üzüntü gibi duygular hissediyorsanız öncelikle bu duyguları hissettiğinizi kabul etmekle başlayın. İkinci adım bağışlayıcı olmaktır. Bu, aile bireylerinizin hatalı davranışlarını kabul ettiğiniz anlamına gelmez ancak böyle durumlarda intikam duygunuzu bir kenara bırakıp yolunuza devam etmek en iyi fikir olacaktır. Önemli bir adım da ailenizle ilgili beklentilerinizi azaltmaktır. Onların davranışlarının mizaçlarının ya da yetiştirilme biçimlerinin bir sonucu olduğunu kabul etmek aşırı düşünmenizin önüne geçebilir. 

Onların davranışları beklentilerimize uymadığında bu benlik değerimizi olumsuz etkiler ve kendimizi aşırı düşünme döngüsünde buluruz. Günümüzde ebeveynlik konusunda ahkam kesen ve ne yaparsak yapalım kendimizi yetersiz hissettiren popüler medya nedeniyle kendi ebeveynlerimizi suçladığımız gibi çocuklarımızın da bizi suçlayacağından korkar hale geldik. Oysa iyi ebeveynlik için kendimizi affedebilmek önemli bir adımdır. Suçluluk duygusuyla sergilediğimiz davranışlar çocuklarımızın ihtiyaçlarına yönelik olmaktan ziyade sırf kendimizi iyi hissetmek ve suçluluktan kurtulmak için yaptığımız şeyler olabilir. Elbette kendimizi affetme eylemine pişmanlık duygusu eşlik etmelidir, zira davranışlarımızda bir değişiklik olmazsa kendimizi affetmemizin de bir anlamı olmaz. Çocuğunuzla ilişkimizde odak noktanız onları kontrol etmeye çalışmaktan ziyade onları anlamak olmalıdır. Kendilik değerinizi özellikle onların başarısı üzerinden belirlerseniz, özlerinde kim olduklarına karşı duyarsızlaşabilirsiniz. Başarılı, uslu, yetenekli bir çocuğunuz varsa kendinizi iyi hissedersiniz, ancak herhangi bir konuda başarısız olduğu anda kendinizi suçlamaya ve aşırı düşünmeye başlamanız kaçınılmaz olacaktır. 

Mesleğimiz de benlik tanımımızın önemli bir parçasıdır. İşimizle ilgili aşırı düşünme döngüsüne girdiğimiz zaman çoğunlukla zihnimiz bulanır, motivasyonumuz azalır ve özgüvenimiz zedelenebilir. Bu yüzden harekete geçmek ve doğru kararlar vermek zorlaşır, kariyerimiz olumsuz etkilenebilir. Sağlık sorunları da (özellikle ciddi bir hastalıkla karşı karşıya kaldığımızda ya da bir yakınımız bunu yaşadığında) aşırı düşünmek için zemin yaratır. Elbette böyle bir kriz anında aşırı düşünme tepkisi son derece doğaldır fakat olumsuz sonuçları olabilir. Tedavi hakkında doğru kararlar vermeyi engelleyebilir, hastalıkla mücadele ederken üstüne bir de depresyon ya da anksiyete eklenebilir. Dolayısıyla aşırı düşünme halinden kurtulmak ve daha yüksek bir seviyeye çıkmak bu meselede de önem taşır. 

Bir kayıp ya da travma yaşadığımızda aşırı düşünmeye eğilimimiz önceki nesillere göre daha fazladır. Onların ölüm, sakatlık, kayıp gibi meseleleri hayatın doğal bir düzeni olarak kabul etmelerine yardım eden dini inançları güçlüydü. Ayrıca böyle zamanlarda maddi manevi destek alabilecekleri aile, akraba-arkadaş toplulukları vardı. Maalesef günümüzde bu iki güçlü teselli ve destek kaynağına çok fazla sahip değiliz. Aksine toplum, yaşadığımız yasın ya da travmanın bir an önce “üstesinden gelmemizi” bekler. Halbuki bir acı yaşadığımızda bunun hemen üstesinden gelmemiz değil, o acıyı yaşamaya izin vermemiz ve bu zorlu yolculuğu kabul etmemiz gerekir. 

Bizi aşırı düşünmeye sevk eden faktörler olduğu gibi oradan çıkmamıza yardımcı olacak pek çok yöntem de bulunuyor. Aşırı düşünme eğilimimizin üstesinden gelebildiğimizde davranışlarımızı o anlık gelip geçebilecek olumsuz düşüncelere göre belirlemek yerine kendi değerlerimiz doğrultusunda anlamlı bir hayat sürebiliriz.

Özetleyen: Kl. Psk. Aslıhan Erdal

Kaynak: kemalsayar.com

20260504_1334188777050527601823607-460x1024 Aşırı Düşünmek
Aşırı düşünme eylemi mayalanan ekmek hamuruna benzetmektedir; ekmek hamuru mayalanırken hacminin ikiye katlanması gibi aşırı düşünme sırasında da olumsuz düşünceler çoğalır ve zihnin tümünü kaplamaya başlar. 

Mahya

Bir yanından ötekine gökyüzünün,
dayayıp kara bir buluta dirseğimi,
yazmak geliyor içimden, mahya gibi:

“Ben o kadını çok sevmiştim.
Olmadı, başaramadım,
Özür dilerim.”

Neydi yüzüme gözüme bulaştırdığım?
Neyi eksik bıraktım? Bir şeyi
beceremedim ama, bilemedim, neyi?

Affedin, olmadı, kalmadı artık inancım.
Sevginin kendisi yeter sanırdım. Mahya gibi
yazmak geliyor içimden şimdi:

“Yetmedi.”

Roni Margulies

mahya-siiri-roni464228410487909619-1024x682 Mahya
Bir yanından ötekine gökyüzünün,
dayayıp kara bir buluta dirseğimi,
yazmak geliyor içimden, mahya gibi:

“Ben o kadını çok sevmiştim.
Olmadı, başaramadım,
Özür dilerim.”