elbette seviyorum Seni,
seviyor olmalıyım yani,
ama yaşlandım, unutuyorum,
karıştırıyorum sık sık
Seninle ilgili duygularımı
ve yaşadıklarımı
başka yaşadıklarımla
bu uzun yolda.
Senin izninle ulaşılması tutkuyla, bazen delicesine istenebilecek, güzel, mutlu ve ölümü kapısından içeri sokmayan sonsuz bir gelecek olduğuna inanıyorum elbette, Rabbim.
buna umutla, coşkuyla inanmak ister herkes.
çünkü yoksa böyle bir gelecek, yani böyle bir inanca dayanak bulunamıyorsa eğer, o zaman her şeyin, geçmişin, şimdinin ve geleceğin ve onların sahibi olarak Senin, herkes için peşinen kaybedilmiş olduğunu kabul etmek gerekiyor, Allah’ım.
ne olacak bu halim benim, Allahım? insanların diline çevirmek için Senin, rüzgârla, bulutla, yağmurla yazdığın muhteşem şiirleri, bıraktığım yerden kalemi elime almayalı belki bir aydan fazla oldu.
dün ‘kitap sarhoşluğum tutmuştu yine; onca darlık içinde bir kucak kitap aldım yine sahaftan. ve eve dönerken yolda kendi kendime, “kitapların kendisi, dedim puta tapınmayı men etmeselerdi, benim gibiler için kolayca puta dönüşebilirlerdi.”
Sana sığınıyorum böyle bir sapkınlıktan!
Son günlerde, ortada aksayan bir şey, bir suç, bir yıkım olmadığı hallerde bile kendimi suçlu, değersiz ve çaresiz hissediyorum.
bunun ne kadarı hastalık, ne kadarı sağlık? bilmiyorum, bilemiyorum.
“elli beş yaşını geçtin, şair olmak şöyle dursun, adam olabildin mi?”
insanın çok daha erken yaşlarda oyunların içinde bile kendine sormaktan sakındığı bu tür taşlı dikenli soruları sakınmadan yüzüme çarpan biri, ayrı bir benlik peyda oldu son zamanlarda bende.
uçurumların birinden ötekine, ip üstünde gezinen, abartılı ayna seanslarıyla kendini kırbaçlayan kendinden yılgın biri…
Rabbim, yardım et bana, beni bana karşı koru; beni kendi önümde küçültme, sahip çık kuluna, kendi ayakları altında çiğnetme onu!
yolumun üzerine çıkacağı güne kadar, ölümün, Sana doğru bir kaç adım olsun atmış olayım istiyorum, Allah’ım;
ama bildiğim, alıştığım şeyler yeni öğrendiğim, keşfettiğim şeyleri öyle çabuk benzetiyorlar ki kendilerine, attığım adımlar hep birbirinin tekrarı gibi geliyor bana ve başladığım yerden öteye götürmüyorlar beni.
oysa, Sana doğru bir adım, ötekilere benzemeyen bir tek adım atmayı başarabilsem, eminim, Sen de orada olacaksın,
Sen ve Senin büyük sanatın, Sen ve büyük arınma, Sen ve büyük dirilme!
elbette seviyorum Seni, seviyor olmalıyım yani, ama yaşlandım, unutuyorum, karıştırıyorum sık sık Seninle ilgili duygularımı ve yaşadıklarımı başka yaşadıklarımla bu uzun yolda.
Senden aklımda kalanları, içimde kalanları buluta benzetiyorum bazen, yağmura benzetiyorum bazen yağmurdan sonraki göğe göğün derinliğine, ruhun derinliğine…
düşünüyorum, düşünüyorum, tamam diyorum, evet diyorum, fakat çıkaramıyorum bir türlü başıyla sonuyla, bana söylediklerini, ya da ilham ettiklerini yolda,
ezgisini mırıldanıp durduğum, ama sözlerini unuttuğum gün batımı rengi bir gençlik türküsü gibi hepsi…
bağışla beni, bağışla beni, Allah’ım ve biraz ipucu bahşet!
yaşlanıyorum, evet ve aramızda bu giden gelen şiirler ve ezgiler rüzgârın nefesiyle birer birer silinip gidiyor zihnimden kuma çizilen resimler gibi!
ben de – herşey silinip gitse bile, Senin yüceler yücesi adın ve bir de ‘şükür’ kelimesi kalsın diye fakire onları içime kazıyorum, iç içe, üst üste, orada her yere ve her göğe.
sonra, yer kalmayınca içimde, ne çıkarsa önümе, kapıya, duvara, söveye yazıyorum, sabaha, akşama, geceye, gecenin yüzüne, gözüne, rahmine,
bana biraz zaman, ve şiirime gençlik taşıyan meleklerin yollları üzerinde her yere, her göğe…
Sevinçler, yaşandıkları günlerin Taşınmazlarıdır, hepsi Hepsi ardımızda kalır. Kimi sevinçler daha yüksektir Ne zaman başımızı çevirsek Eski siyah beyaz bir film gibi titrek, Geçmiş günlerin doruklarında Bir anıt misali görünür. Sevaplar, yol arkadaşlarımız Hayat yolunda yan yana yürürüz Vicdan azapları başımızın belası, Çıkış kapısı yolunda bu âlemin Bizden hızlı yürürler önümüzde; Ölüm kapısına bizden önce varır, Alaycı bir bakışla beklerler bizi… Ne sevinçler, ne kitaplar Yanımızda sadece Sevaplarla azaplar.
I Demiryolu kenarı, o ahşap evde Oturduk bir süre ve bundan böyle Hayat uzayıp gidecek gibiydi Demiryolu misali önümüzde. Neydi o garın adı, sen girdin… Kapısına dayanmıştım yağmurda Sen içeride, terk edilmiş, boş Korkunç ve ürpertici vitraylı Paslanmış raylı garda kaldın.
Musiki sevkiyle bu gölgelikteyim Burda biraz vakfe mümkün mü beyim? Güzel de olsa güz hüzünlüdür; Haydi bu sararmış tomarı sar da, Beni en dertli yırlarla çağır. Çünkü çirkâb ve çamur çoğalmıştır.
II İnceldi keder, inceldi inceldi… Geçti iğnesine günlerin Ve oyasını işledi kalbimize. Tez silindi tezhibi, laciverdi, Sevincin, neşenin, bahtın Bilmem saadeti resmetti mi Abidin Bey, Hayyam! Sen elemin takvimini yapar mısın?
III Uzaklaş ama yavaş, bu ne telaş? Bana bir yaklaşan var sen giderken… Bana dönük olmalı gözlerin, Uzaklaş ama yine bana dönük… En sönük ışık bile fazla artık. Ardımda adımları, ensemde soluğu Bir yaklaşan var bana, giderken sen.
Uzaklaş ama yavaş, ne bu telâş Ayrılık kalbimde bir elmastıraş. Sonu geldi… Sonu geldi günlerin ve güzeldi. Güzeldi eski Bostancı ve çivit mavisi sular, Deniz kestaneleri, kara tren, mavi diken Artık her şey uzaklaşıyor benden. Tanrım, bu görüntüler kaybolmamalı Ne eski Viyana, ne Londra, Vahşi Batı Ne Üsküdar kaybolmalı ne Edirnekapı.
Umarım kalkış gününden sonra Malik veya Rıdvan salonlarında, Tekrar seyrederiz oralarda. Uzaklaş, gülümse uzaktan bir kere, Yüzün öte bahçelerin de gülüyse, İçim aydınlanacaktır gülümse. Beni en dertli yırlarla çağır Çünkü çirkâb ve çamur çoğalmıştır.
IV Ey Ezel Lodosçusu! Al eline tırmığını Ömrümün sahil yoluna vurmuş yığını, Karıştır, belki bulurum Altmışlı yılları bu arada Epiktetos ve Câvidnameli günler Bir de erken gidenleri yaşıtlardan. Şimdi türbe duvarlarına da yapışmış “Overlokçu aranıyor” ilanları.
Yoksa aranan ben miyim ey Lodosçu? Yoksa sence gençlik yalnız Kadıköy vapurlarına mı vâbestedir? Kulağım hep aynı sestedir Ey Ezel Lodosçusu! Sen de Çatlak, berbat ve sevdasız sesinle Beni en dertli yırlarla çağır. Çünkü çirkâb ve çamur çoğalmıştır.
V Sefil bir sefinede gider sevincim, Kalbimse kıyıda kaybolur, yiter. Onu Nakkaştepe’ye nakşeylemeyin Defnedilsin, belki yeniden biter Beni ey damıtılmış güzellik!
Beni ey “hüsn”ün çehreleşmişi Beni en dertli yırlarla çağır, Çünkü çirkab ve çamur çoğalmıştır.
199 Yazık! Kadınların aşkı! Sevgili Ve korkulu bir şey olduğu bilinir ya Çünkü bu kumara sokarlar varlarını yoklarını Ve yitirdiklerinde onlara anımsatmaktan başka Bir işe yaramaz yaşam geçmişin acılarını, Bir kaplan sıçrayışı gibidir öç almaları da, Ölümcül, çabuk ve yırtıcıdır, ancak çektikleri işkenceyi Unutamadıkları için, duyarlar içlerinde, verdikleri cezayı.
200 Haklıdır da kadınlar, çünkü dürüst değildir erkekler Erkeklere karşı sık sık, kadınlara karşıysa her zaman, Kadınların değişmez yazgısı hep aldatılmaktır Ağlayan kalpleri yitirir umudu tanrılaştırdıkları erkekten Ve sonunda para tutkusu onları satın alır Bir evlilikte – nedir ki geriye kalan? Değer bilmez bir koca, vefasız bir sevgili sonra Dikiş nakış, bakıcılık ve dua ederken biter her şey sonunda.
201 Kimi bir sevgili edinir, kimi içkiye, kimi dine Vurur kendini, kimi eviyle barkıyla ilgilidir, dağıtır kimi, Kimi kaçar ve saygınlığını yitirir böylece Ve namus etiketinin yararlarından yoksun kalır ki Böyle bir çiftin evliliği kolay düzelmez öyle Ve doğal karşılanmaz bu durum: sıkıcı Saraydan pis ağıla düşen kimi kadınlar Nice şeytanlıktan sonra oturur bir de roman yazar.
202 Haidee ise Doğa’nın geliniydi, bilmezdi bunları, Tutku’nun çocuğuydu o, Güneş’in ışığıyla Yıkadığı ve ceylan gözlü kızların öpücüklerini Bile kuruttuğu yerlerde doğmuştu Haidee, Sevmek için yaratılmıştı ve bağlı olduğunu Duymak için kendini seçen erkeğe, Orda burda söylenenlere, yapılanlara kulak asmazdı Ne korkusu, kaygısı, umudu, ne de başka bir sevdası vardı.
203 Ve ah! Kalbin o çarpıntısı, o vuruşları Nelere mal olur bize! Nedeni ve etkisi ne olursa olsun tatlı Bir şeydir bu ya ve Akıl nasıl da Bekler, çalmak için Sevinç’in büyüsünü Ve yinelemek için ince gerçekleri, Vicdan da Yüklenmiştir güç bir görevi, yani “kıssadan hisse çıkarmayı” Castlereagh bunları da vergilendirir mi diye meraktayım doğrusu
Hiraeth, tek bir kelimeye sığmayan bir özlemdir. Galler dilinden gelir; ama haritası yoktur. Bir yere, bir zamana ya da bir kişiye duyulan sıradan hasret değildir bu. Hiraeth, artık var olmayan—belki de hiç var olmamış—bir eve duyulan iç sızısıdır. İnsan bazen çocukluğuna, bazen yarım kalmış bir ihtimale, bazen de sadece “orada bir yer olmalıydı” duygusuna özlem duyar. İşte o boşluğun adıdır hiraeth.
Bu kelime, geri dönmenin imkânsızlığını de içinde taşır. Özlenen şeyin kapısı kilitli değildir; kapının kendisi yoktur. O yüzden hiraeth acıtır ama bağırmaz, sessizce içte kalır. Bir şarkının son notasından sonra havada asılı kalan titreşim gibidir: Ses bitmiştir ama yankı hâlâ kalptedir.
Hiraeth, aidiyetin gecikmiş hâlidir. İnsan kendini dünyada biraz misafir hissettiğinde ortaya çıkar. “Ben aslında nereye aittim?” sorusunun cevapsızlığında büyür. Belki bu yüzden en çok şairlerin, göç edenlerin, kayıp yaşayanların ve içi sözcüklere sığmayanların diline yakışır.
Kısacası hiraeth, hatırlamaktan çok sezmektir. Geri getiremeyeceğini bile bile özlemektir. Ve bazen insanı insan yapan en derin duygu da tam olarak budur.
Hiraeth: Bir Eve Benzeyen Yokluk Bazen insanın içinde, nedeni bilinmeyen bir sızı belirir. Ne tam bir hüzündür ne de açık bir özlem. Daha çok, adı konmamış bir eksikliktir; insanın bir şeyleri geç kalmış gibi hissetmesine yol açan o tanıdık ağırlık. İşte bazı kelimeler, tam bu belirsizliğin içinden doğar. Hiraeth de onlardan biridir. Bir duyguya isim vermekten çok, insanın içindeki sessiz boşluğa bir yankı bırakır. Bazı kelimeler vardır; anlamları öğrenilmez, hatırlanır. İlk kez duyduğunda yeni gelmez, sanki zaten içindedir de yalnızca adı konmuştur. Hiraeth böyle bir kelimedir. Galler dilinin içinden sızıp başka dillerin kalbine yerleşir; çünkü anlattığı şey evrenseldir ama kolay tarif edilemez. Hiraeth, bir yere duyulan özlemden çok, bir hâle duyulan sessiz çağrıdır.
Bu kelimeyi anlamak için geçmişe bakmak yetmez; insanın iç boşluğuna bakması gerekir. Çünkü hiraeth, kaybedilmiş bir şeyden ziyade, geri dönülemeyeceği bilinen bir şeye yönelir. Kapısı olmayan bir eve varma isteğidir bu. Haritada yeri yoktur ama insanın içinde derin bir iz bırakır.
Özlemin Sessiz Türü Hiraeth, bağırmaz. Kendini dramatik cümlelerle ilan etmez. Daha çok akşamüstlerinde gelir; ışığın hafifçe solduğu, seslerin yavaşladığı saatlerde. Bir şarkının bitip de odada yalnızca yankısının kaldığı anlarda. İnsan o anlarda neyi özlediğini tam olarak söyleyemez ama özlediğinden emindir.
Hasret kavuşmayı hayal eder. Hiraeth ise kavuşmanın imkânsızlığını baştan kabul eder. Bu yüzden içinde garip bir sükûnet vardır. Acıtır ama yaralamaz; yorar ama yıkmaz. İnsan, bu duyguyla yaşamayı öğrenir. Onu taşır, bazen unutur, bazen bir kokuya, bir fotoğrafa, bir cümleye çarpıp yeniden hatırlar.
Zamanın Kıyısında Bir Ev Hiraeth’in merkezinde hep bir “ev” dolaşır. Ama bu ev taş ve topraktan yapılmamıştır. Bir annenin sesindeki titreşim olabilir, çocukken ezbere bilinen bir sokağın kokusu, ya da artık kimsenin oturmadığı bir masanın etrafındaki sıcaklık… Bazen de ayrılmak üzere olunan bir sevgilinin bakışında belirir; daha gitmeden eksilmeye başlamış bir yakınlıkta. Zaman geçtikçe bu ev dağılır; geriye yalnızca hissi kalır.
İnsan çoğu zaman fark etmeden, bir zamanı özler. Kendinin daha erken bir hâlini. Henüz kırılmamış, henüz öğrenmemiş, henüz eksilmemiş olduğu günleri. Hiraeth, tam da bu yüzden nostalji değildir. Nostalji hatırlamaya dayanır; hiraeth ise hatırlanamayan ama hissedilen bir şeye tutunur.
Aidiyetin Gecikmiş Hâli Hiraeth, aidiyet duygusunun gecikmiş hâlidir. İnsan kendini dünyada biraz misafir hissettiğinde ortaya çıkar. Her yerde bulunup hiçbir yere ait olamama duygusunda büyür. Modern hayatın hızında, ilişkilerin yüzeyselleştiği, mekânların geçici olduğu bir çağda daha sık hissedilir.
İnsan artık her yere gidebilir ama hiçbir yerde kök salamıyordur. İşte hiraeth, bu köksüzlüğün iç sesi olur. “Ben aslında nereye aittim?” sorusu net bir cevap bulamaz; ama soru sormaya devam eder. Hiraeth de bu sorunun susmayan yankısıdır.
Dilin Bittiği Yer Hiraeth’in başka dillere tam çevrilememesi bir eksiklik değil, bir işarettir. Bazı duygular çevrildikçe küçülür. Bu kelime, şiirin alanına daha yakındır; düz cümlelerden çok boşluklarda yaşar. Söylenenlerden ziyade söylenmeyenlerde kendini belli eder.
Belki bu yüzden, insanlar bu kelimeyle karşılaştıklarında hafifçe duraklar. “Bunu ben de hissetmiştim” derler. Adını bilmiyorlardır ama duyguyu tanırlar. Hiraeth, insanın yalnız olmadığını fısıldayan kelimelerdendir.
Bir Yankı Olarak Hiraeth Hiraeth geçmez. Ama insan onunla yürümeyi öğrenir. Onu bastırdıkça ağırlaşır, kabul ettikçe yerini bulur. Çünkü her adlandırılmış duygu, biraz daha taşınabilir olur.
Hiraeth, geri dönmeyeceğini bile bile özlemektir. Bir eksiklikle barışmak, bir yokluğu eve benzetmektir. Ve belki de insanı derinleştiren şey tam olarak budur: Kaybolmuş bir şeye duyulan bu sessiz sadakatle yaşamaya devam edebilmek.
Yürümek Belki de her insan, hayatı boyunca hiç gidemeyeceği bir yere doğru yürür. O yer ne bir şehirde ne de geçmişin tam bir anındadır. Daha çok, içimizde kapanmamış bir kapının önünde durur. Hiraeth, işte o kapının önünde bekleme hâlidir. Açılmayacağını bile bile orada durmak, seslenmemek ama vazgeçmemek… Ve bazen, insanı derinleştiren şey tam olarak budur: Daha yanındayken bile vedasını sezdiğimiz bir şeye, dönülmeyeceğini bile bile kalpten yer açabilmek.