Bir halvete (yalnızlığa) maruz kaldım ki bu halvetin vahşetinden Kur’ân ile kurtuldum. Kur’ân ile ünsiyet kurmasaydım o vahşi halvetten kurtulmam mümkün değildi. Daha sonra ‘Kitâbü Me’âni’l-Ekber’i yazdım ve ‘İhticâcü’l-Kırâât’ı imla ettirdim. Bu halvet, gözün halvetiydi; kalbin halveti değildi. Zorla olmuştu; iradî değildi. Tamamen baskıcı ve kahrediciydi. Zihnim altüst olmuş, arzularım darmadağın hâle gelmişti.
Sovyet yönetmen Andrey Tarkovski’nin günlükleri, yalnızca bir sanatçının çalışma notları değil; aynı zamanda inanç, hakikat, acı, sanat ve insan ruhu üzerine tutulmuş eşsiz bir düşünce günlüğüdür. Aşağıdaki bölümler, 1982 yılının ilk aylarında kaleme aldığı notlardan oluşmaktadır.
Doğrusu ya köydeki eşim-dostum
Beni nasıl karşılarlar pek bilemem
Ama şu yaşlı eriğin çiçekleri
Gene geçmişteki gibi candan-gönülden
Kokuları ile karşıladılar beni.
İslam düşünce tarihinin önemli simalarından olan Râgıb el-İsfahânî’nin hayatı hakkında elimizde sınırlı bilgi bulunmaktadır. Ancak eserlerinde yer alan bazı ifadeler, onun bir dönem siyasî ve ilmî baskılara maruz kaldığını ve hatta hapsedildiğini göstermektedir.
Râgıb ile dönemin nüfuzlu devlet adamlarından Vezir Ebû’l-Abbâs ed-Dabbî arasında bir ihtilaf yaşandığı anlaşılmaktadır. Müellif, Merâtibü’l-Ulûm adlı eserinde bu anlaşmazlığa şu sözlerle temas eder:
“Şeyh Fadıl’ın (Ebû’l-Abbâs ed-Dabbî?) bazı meselelerde farklı düşündüğünü görmem beni büyük bir şaşkınlığa itti. Bu meselelerden biri, filozofların kullandığını gerekçe göstererek ‘kuvvet’ lafzını kullanmamdan hoşlanmaması ve onun yerine ‘kudret’ kelimesini kullanmamı istemesiydi. Sanki o, seçkinler bir yana, halkın örfünde bile mevcut olan bu iki kelime arasındaki farkı bilmiyor gibiydi. Bazen kapalı ve imalı sözlerle, bazen de açık ifadelerle taraftarlarına ve tebasına karşı beni küçük düşürmeye ve aşağılamaya çalışıyordu. Benim ona ağır sözlerle cevap verdiğimi görünce söz üstüne söz katıyordu. Oysa ben, büyük şeyhin taraftarlarının hakikatte ayıplanacak bir davranışta bulunabileceklerini hiç düşünmüyordum.”
Bu ifadeler, ilmî bir tartışmanın zamanla şahsî ve siyasî bir çatışmaya dönüştüğünü göstermektedir. Görünüşe göre Râgıb geri çekilmeyi tercih etmemiş, görüşlerini savunmaya devam etmiş ve vezirin çevresiyle münazaralara girişmiştir.
Bu ihtilafın sonucunda hapsedildiğini ise başka bir eserinin mukaddimesine düştüğü şu dikkat çekici nottan öğreniyoruz:
“Bir halvete (yalnızlığa) maruz kaldım ki bu halvetin vahşetinden Kur’ân ile kurtuldum. Kur’ân ile ünsiyet kurmasaydım o vahşi halvetten kurtulmam mümkün değildi. Daha sonra ‘Kitâbü Me’âni’l-Ekber’i yazdım ve ‘İhticâcü’l-Kırâât’ı imla ettirdim. Bu halvet, gözün halvetiydi; kalbin halveti değildi. Zorla olmuştu; iradî değildi. Tamamen baskıcı ve kahrediciydi. Zihnim altüst olmuş, arzularım darmadağın hâle gelmişti.”
Bu satırlar sıradan bir uzlet veya gönüllü inzivadan değil, zorla maruz bırakılmış bir tecrit ve mahpusluk hâlinden söz etmektedir. Râgıb’ın kullandığı ifadeler, yaşadığı yalnızlığın ne kadar ağır olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Onun bu dönemde teselliyi Kur’ân’da bulduğunu özellikle vurgulaması da dikkat çekicidir.
Kaynakların verdiği bilgilerden hareketle, Râgıb el-İsfahânî’nin vezir ve çevresiyle yaşadığı ilmî-siyasî anlaşmazlığın ardından hapsedildiği sonucuna ulaşılmaktadır. Ancak hapsin tarihi, ne kadar sürdüğü ve hangi şartlarda sona erdiği hususunda elimizde kesin bilgiler bulunmamaktadır.
Buna rağmen müellifin kendi kaleminden aktardığı bu satırlar, onun yalnızca büyük bir müfessir ve dil âlimi değil, aynı zamanda fikirleri uğruna baskılara direnmiş bir düşünür olduğunu göstermektedir. Bugün eserleri okunmaya devam ederken, hayatının bu çalkantılı dönemi de ilim tarihinin dikkat çekici hadiselerinden biri olarak önemini korumaktadır.
Meşhur Ama Az Tanınan Çok Yönlü Bi̇r İli̇m Adamı: Râğıb El-Isfahâni̇ / Ömer Kara
Bir halvete (yalnızlığa) maruz kaldım ki bu halvetin vahşetinden Kur’ân ile kurtuldum. Kur’ân ile ünsiyet kurmasaydım o vahşi halvetten kurtulmam mümkün değildi.
Tek önemli şey ZAMAN içinde ZAMAN bulmak… Bu muazzam zor, fakat yapılmak zorunda!
8/9 Mart, Stockholm
Berlin’in üzerimdeki etkisi korkunç oldu. Dehşet verici bir şehir. Sonunda Maximilian Sohell’le iletişim kurmayı başarabildik. O da benim gibi bronşit olmuş, çok hastaydı. Aileme (Moskova’daki) 10 ruble verdi, en azından tefecinin hesabımı kapatıp acil borçları ödeyebilirler şimdi. Maximilian ayrıca Lara’nın onun bize borç verdiği parayla Berlin’de aldığı giysileri de onlara ulaştırmış. Yaptığı hiçbir şeyi kendine mal etmiyor ve çok doğal davranıyor.
Bu meseleyi fazla düşünmeden, dünyadaki tüm ince duyguların yapılan tek bir iyilikten daha değersiz olduğunu anladım. O yüzden bundan aşağılanmış gibi hissetmiyorum, çünkü verene bakmak verilen hediyeye bakmak kadar muhteşem bir haz veriyor. Yaşamımda ilk kez gerçek desteği yaşadım ve bu bana gelecek için ümit verdi. Şimdi de patronlarımızla bizimle ilgili konuşmak niyetinde. Bu bir işe yararsa Maximilian ayın 26’sında Berlin’de olacak. Bu yüzden Larissa onu görmek için Berlin’de kalmak durumunda.
9 Mart, Stockholm
Dün Olga Surkova’nın bana dehşet verici önermeler, ithamlar ve bunun gibi şeylerle dolu korkunç bir mektup göndermiş olduğunu yazmayı unuttum. Ona yanıt vermeliyim ama onunla mektup aracılığıyla bile ilişki kurmak istemiyorum.
“Dürüst insanlar hiç zengin olamazlar, zengin insanlar da dürüst.” — Lao-Çe
“Kendi yapabileceğin hiçbir şeyi başkasından istemeye hiçbir zaman gerek duyma.” — Lev Tolstoy
Dün Yuri Vita’yla konuştum. Benimle akşam gazetesi için röportaj yaptı. Ona Palme’den yardım isteyebileceğimi açıkladım. Çünkü şu ana kadar gazete röportajlarındaki politik tutumu ve televizyonda verdiği beyanatlar bize yardımı reddetmeyeceğini gösteriyor. Dur bir dakika! Aklıma bir fikir geldi; Stockholm’de Sovyet elçiliğinin önünde sınırsız açlık grevi — İsveç’te Sovyetler her yere büyük bir başarıyla sızmış durumdalar ve İsveçlilerin arkadaşça işbirliklerine güveniyorlar. Açlık grevi farklı ülkelerden televizyon ekiplerinin mekânda bulundukları zamanlarda birkaç gün süreyle basına da yansıtılır. Başı çeken kültürel ve politik kimselerle yapılacak görüşmeler videoya çekilir. Her ülkeden bir temsilci ve “Solidarnosc”tan da biri bu grevde yer alırsa çok iyi olur.
Tek önemli şey ZAMAN içinde ZAMAN bulmak… Bu muazzam zor, fakat yapılmak zorunda!
10 Mart, Stockholm
Volodya Maksimov bana Yuri Petroviç Lyubimov’un Bologna’daki tiyatrosunu kaybettiğini söyledi. Ona açıkça söyledikleri şey şu olmuş: “Artık senin durumun değişti (yani artık Sovyetler Birliği vatandaşı değil), seni geri çevirmekten başka bir alternatifimiz yok.” İnanılmaz. Bundan daha inanılmazı da Yevtuşenko’nun Hollywood’a kendi senaryosu olan Üç Silahşörler’i çekmeye yönetmen (!?) ve aktör (!!?) olarak davet edilmesi. Dartanyan’ı oynayacakmış (!!!???) Buna gerçekten inanamıyorum. Delilik bu, çılgın bir fars adeta. Tabii Ksenya bu konuda muhteşem bir itici güç. Şu anki politik dönemde bunun olacağını düşünerek şansını zorlamış. Amerikalılar bile filmin iş yapmayacağını biliyor.
Evet, bir insanın yaşamını değiştirmesi mümkün olsa bile (ya da en azından görüntüsünü) karma, karmadır. Bizim isteklerimizden bağımsız olarak.
Sinemacılar Topluluğu ve Londra, İtalya, İzlanda ve Fransa’daki Tarkovski komiteleriyle (benim için kampanya yürüten komiteler) olduğu gibi antroposofistlerle de temas halindeyim. Ve ayrıca İtalyan Movimento Popolare ile de. Ne olup bittiğiyle ilgili bir film yapıp Sovyetlerin bundan haberdar olmasını sağlamak, ayrıca filmi her festivalde göstermek gerek.
Bu yüzden film 16mm olmalı, video değil. İngiltere’deki T. komitesinin temsilcisi David [Gothard] ve Marco Parmigiano (Movimento Popolare’nin avukatı) ile konuşmalı, el ilanları yaptırıp İsveç hükümetine bir mektup yazılmalı. Tabii en önemlisi doğru zamanı seçmek. Yuri bunu benim için organize edecek. Belki biraz para toplamam gerekecek. Ne olursa olsun Paris’ten Filippo’yla görüşmeliyim.
10 Haziran
Bugün Moskova’yı arayıp Andruşka’yla görüştüm. Boyu 1 metre 68 olmuş, benimle aynı boyda! Ayak numarası 43, benimkilerse 42. Floransa’dan döndüğümüzden beri Lara kendini iyi hissetmiyor. Yolculuğumuz çok kötü geçti. Çok boğucuydu, Lara neredeyse bayılacaktı bu beni çok korkuttu. Lara Roma’dan Münih üzerinden Berlin’e ve ben de yarım saat içinde Kopenhag üzerinden Stockholm’e gidiyorum.
Yeni pasaportlarımızla, daha doğrusu yeni seyahat belgelerimizle seyahat edeceğiz.
Haziran, İtalya
Larissa bana en güzel yerlerden birini gösterdi: Roccalbegna, insan burada bir ev alabilir, daha doğrusu bir harabe alıp ondan yeni bir ev yapabilir, buna ek olarak da dokuz hektar arazi alır. Hepsi 23 milyona.
Temmuz, İsveç
Film iyi olacağa benziyor!
Floransa belediye başkanı şehir merkezinde, 120 m²’lik balkonlu bir daireyi bize tahsis edeceğini teyit etti. Larissa orayı bana stüdyo yapmak istiyor. Şimdilik bize binanın daha alt katına bir yere üzerinde çalışabilelim diye bir montaj masası koymamıza izin verdiler. Larissa, şu sıra Berlin’de mobilya alıyor. Floransa’daki dairenin Eylülün 20’sine kadar hazır olmasını istiyor. Bu pek kolay olmayacak!
29 Eylül, Stockholm
Her şey çok zor. Ve ben çok yorgunum. Andruşka’sız artık daha fazla dayanamam. Yaşamak istemiyorum.
10 Kasım
Tommasi’yle dekorlar üzerinde çalıştık. Henüz daha pek netleşmedi fakat doğru yoldayız. St. Anthonius’u yapmalıyım. Formigoni aracılığıyla Papa’dan destek alabilirim. Andruşka’yla ilgili hiçbir gelişme yok. Yarın Palme’yle bir toplantı daha yapacağız. Larissa ile Roma’daki Dışişleri Bakanlığı’na gittik. Bize yardım etmek istiyorlar ama nasıl? Hükümetle iyi ilişkileri olan avukat ve senatör Gino Giugni’yi görmeye gittik. Andreotti ondan ailemiz için davetiye işlemlerine girişmeden önce bir hafta beklemesini istedi. Larissa evle ilgili sorunlarla ilgilenmek için Floransa’da kaldı. Moskova’dan gelen haberler kötü. Ne kötü günler, ne kötü bir yıl. Tanrım, beni bırakma! Krzistof Zanussi telefon etti. Çok hoştu ve ihtiyacımız olduğunda onun Paris’teki dairesinde kalabileceğimizi söyledi. J. Lina ile konuştum. “Cadı” ile buluşmamız için gerekli ayarlamayı yapmış. Kadın benimle tanışmak istiyormuş.
11 Kasım, Stockholm
Bugün Palme’yi görmeye gittik. İki olasılığın olduğunu söyledi:
Dışişleri Bakanlığı aracılığıyla resmi yolla oğlumun İsveç’e gelmesine izin verilmesi için başvurmak. Yasal yollardan bu büyük olasılıkla imkânsız.
Kendisinin SSCB hükümetine Tarkovski’nin oğlunun Batı’ya (nereye olduğu önemli değil) gelmesine izin verilmesini rica eden bir mektup yazması. Mektup kendi elçileri aracılığıyla SSCB’ye gönderilecek.
Tabii ikinci şık çok daha iyi.
Doktor röntgenleri uzmana göndermiş. Dün öksürürken kan tükürüyordum. Bugün de, ama fazla değil. Larissa’yı çok özlüyorum. Özellikle hasta olduğum zaman.
18 Kasım
Hastayım. Bronşit ve başımın arkasında ve kaslarımda sinirlere baskı yapıp boynumda ve omuzlarımda şiddetli bir ağrıya neden olan dehşet bir şey. Üşütme ve öksürük. Filmin senkronu yapılmak zorunda. Ve zaman geçiyor.
19 Kasım
Fizyoterapiste gittim. Devamlı stresten sırtım ve omuzlarım çok kötü durumdaymış ve omuzumdan ufak bir ameliyat olmam söz konusu gibi gözüküyor. İhmal etmemin riskli olacağını söyledi. Moskova’yla konuştum. Onlara yeni bir şey söyleyebilecek durumda değilim. Film Enstitüsü’ndeki işim de öylece duruyor, bir gelişme yok.
24 Kasım
Hastayım, aslında epey ciddi bir şekilde hastayım. Filmin uzunluğu (2 saat 10 dakika) konusunda prodüktörle aramda korkunç bir sinir harbi sürüyor. Gorbaçov ve Reagan’ın zirve görüşmeleri tamamlandı. Gelecek yıl için biraz umut var.
30 Kasım
Filmin uzunluğuyla ilgili aptalca ayarlamalar yapılıyor. Hastayım. Kan testi yaptırıp röntgen çektirmek zorunda kaldım. Hâlâ sonuçlarını almadım.
7 Aralık, Stockholm
Kendimi ölü gibi hissediyorum.
Slava Rostropoviç geldi. Kesinlikle yardım edeceğini söyledi. Mektubumu Reagan’a ulaştıracak. Ayrıca Şubatta belediye başkanını görmek için Floransa’ya gelip bizim kalacak yer sorunumuzla ilgili konuşacak. Ondan röntgen filmlerimin hangi uzmana gönderildiğini öğrenmesini rica ettim. Boris Godunov ile ilgili bir opera filmi yapmak istiyor. Ona bunun film aracılığıyla nasıl gerçekleştirilebileceğini bilemediğimi anlatmaya çalıştım. Bu önerinin Gaumont’u iflas anında satın alan Toscan du Plantier’den geldiğini söyledi. Burada bir karışıklık var gibi gözüküyor. Hepsi madem Boris’i sahneye koyup iyi bir sonuç aldım, o zaman bunun filminin çok daha iyi olacağını düşünüyor.
Tabii bunda yanılıyorlar. Tiyatro sinema değil. Ve ben operadan bir film yapmayı bilmiyorum.
10 Aralık, Stockholm
Dün Slava Rostropoviç telefon etti. İki günlüğüne Helsinki’ye gitmiş. Benden Reagan’a yazdığım mektubun tarihini 15 Mart 1986’ya değiştirmemi istedi. Lara her şeyi bırakıp buraya, yanıma gelmek istiyor. Fakat ona, ben oraya 20’sinde varmadan önce dairenin organize edilme işinin şu an daha önemli olduğunu, böylelikle oraya gittiğimde dinlenip Uçan Hollandalı üzerinde çalışmaya başlayabileceğimi söyleyerek onu yatıştırdım. Ayın 13’ü, Cuma günü doktor bana bir akciğer uzmanına görünmemi söyledi. Ira Brown’la konuşup Covent Garden’a hastalığımdan söz etmesini ve bunun planlarımızı etkileyebileceğini söyledim. Anna-Lena avukat Cao’ya bir telgraf gönderip eğer filmi anlaşmadaki uzunluğa indirmezsem bana ödemesi gereken 55.000 doları ödemeyeceğini yazmış. Bu biraz şantaj gibi gözüküyor. Film Enstitüsü’nün başkanından çok ağır bir mektup aldım ve ona ne yapmak istediğini anlamadığımı, bir Tarkovski filmi mi yoksa bir buçuk saatlik (genelde kabul edilen standart uzunluk) ticari bir film mi istediğini soran soğuk bir yanıt yazdım. Sonra Anna-Lena’yla bir buçuk saat konuştum. Sonra galiba kendisi başkanla konuşmuş. Başkana mektubumun geçerli birtakım argümanlar içerdiğini söylemiş.
İTHAF
“Tüm masumiyetine karşın büyük insanmış gibi acı çektirtilen küçük oğlum Andruşka’ya ithaf ediyorum.”
11 Aralık
Yaşlandıkça insanları daha gizemli buluyorum. Benim dikkatimden kolayca kaçıyorlarmış gibi gözüküyorlar. Bu benim değerlendirme sistemimin çökmesi ve insanları yargılama kapasitemi kaybetmem demek. Bir bakıma değerlendirme sisteminin çökmesi iyi ama tüm sistemler çökerse iyi mi? Tanrı beni her şeyi kaybetmekten korusun! Neyim var? Tüberkülozum mu azdı? Zatürre mi yoksa kanser mi oldum? 13 Aralık’ta ne olduğunu öğreneceğim. Yatıyorum, hastayım. Akciğerlerimde ağrılar var.
12 Aralık
Birkaç gün önce burada yatağımda yatıyordum ama uyumuyordum. Birden bire akciğerimi içerden gördüm, daha doğrusu akciğerimdeki bir bölgeyi, büyük bir delik vardı ve dışarı kan sızıyordu. Daha önce böyle bir görüntü hiç görmemiştim. Durumum kötü. Şiddetli, kuru bir öksürüğüm ve ciğerlerimde parçalanıyorlarmış gibi bir acı var. Ve baş ağrılarım.
13 Aralık
Bugün gerçekten kara cuma. Klinikte doktoru görmeye gittim. Bana karşı çok nazik ve ilgiliydiler, doğrusu fazlasıyla iyiydiler.
Testleri boş zamanlarında yapıyorlar. Slava Rostropoviç etkisini kullanmış olmalı. Doktorun dediğine göre bir iltihaplanma durumu olabilir, ama bunun doğru olmadığı çok açık çünkü ciğerdeki siyah leke aldığım antibiyotiklerle iyileşmedi. Ya da tüberküloz? Ya da bir tümör?
Doktor, sonucun en kötü olasılık çıkması durumunda nerede ameliyat olmak istediğimi sordu. Ameliyat olmam şart mı? Neden nedensiz onca acıya katlanayım. Hem bu akciğer, kadın memesi değil ki. Ayrıca bir ay önce başımda nedensiz oluşan ne olduğu belirsiz yumrunun da hücre testini yapacaklar. Tüberküloz için test yaptılar.
Sonuçları 20 Aralık’a kadar hazırlayacaklar. Artık nasılsa kendimi en kötüye hazırlamış durumdayım. Göğsümün önünden her şeyin silindiği ve ciğerimi gördüğüm an o karaltı bana tümörden çok bir delikmiş gibi göründü. Tabii bundan emin olamam çünkü bir tümörün nasıl göründüğünü bilmiyorum. Fakat vardığım kanı orada bir yaranın olduğu ve marazi bir oluşumun olmadığıydı. İtalya’da hayat sigortası yaptırmalıydım. Şimdi bunu yaptırabilmek de büyük bir olasılıkla zor olur.
15 Aralık
İnsan yaşamı boyunca er ya da geç öleceğini bilir ama bunun ne zaman olacağını bilmez. Yaşamını sürdürmesinin kolay olması için bunun gelecekte bilinmeyen bir tarihte olacağını düşünür. Fakat ben biliyorum ve şimdi hiçbir şey benim yaşamamı kolaylaştırmayacak. Bu çok acı verici. En kötüsü Larissa, bunu ona nasıl söyleyeceğim? Ben şimdi nasıl kendi ellerimle bu korkunç yeisin onun üzerine düşmesine neden olabilirim?
16 Aralık
Bütün günümü hastanede geçirdim. Başımı yarıp tümörden biyopsi için parça aldılar. Doktorun dediğine göre sonuçlar kötü, tümör eğer belli bir cinse dönüşmezse yapılabilecek bir şey yok, dönüşse de tamamen iyileşme şansı yüzde seksen. Tüm bunlardan anlaşılacağı üzere kötü durumdayım. Larissa’yla nasıl konuşacağım?
21 Aralık
Ayın 23’ünde tüm eşyalarımı alıp İtalya’ya uçuyorum. Her gün daha da kötüleşiyorum. Boris Leonidoviç Pasternak benim dört film daha yapacağımı söylediğinde haklıymış. Roerich’in spiritizma seanslarını düşünüyorum. Boris Leonidoviç’in hesaplamaları tam olarak doğru değilmiş. Benim yedi film yapacağımı söylüyordu. Fakat o Silindir ve Keman’ı da saydı. Oysa bunun aslında sayılmaması gerek. Fakat genelde haklıydı tabii!
1986
Dün yürüyüşe çıktım ve içimden gelen nedeni belirsiz ani bir dürtüye uyarak ayakkabılarımı çıkarıp yalın ayak soğuk toprak üzerinde yürüdüm…
10 Haziran, Oschelbronn
7 Haziran akşamından beri Batı Almanya’da Baden-Baden’den fazla uzak olmayan bir yerde, Antroposofi kliniğindeyim. Ateşim yüksek, nezle, öksürük had safhada, önceki halimden çok daha kötüyüm. Doktorların dediğine göre her şeyi hafifletme, azaltma dönemindeyim ve kemoterapi yaptırmak bile zorunda değilim. Ölü gibiyim.
12 Temmuz, Oschelborn
Burada çalışanlar mükemmel. Özellikle hemşire Elizabeth. İtalyanca konuşuyor, sıcak ve cömert bir insan. Etrafa huzur ve iyilik saçıyor. Dün yürüyüşe çıktım ve içimden gelen nedeni belirsiz ani bir dürtüye uyarak ayakkabılarımı çıkarıp yalın ayak soğuk toprak üzerinde yürüdüm, ateşim, öksürüğüm ve romatizmama rağmen. Gerçekten deliyim. Kafam karamsar düşüncelerle dolu.
3 Aralık, Paris
Bugün Anna Lena telefon etti. Dediğine göre:
Andruşka’nın eğitimi için ABD, İngiltere ve İsveç’in masrafları paylaştığı bir fon ayarlanmış.
Sovyetler Birliği Kurban’ı satın almak istiyormuş ve filmin telif hakkı bana aitmiş. Bu alışverişin detayları tartışılmak durumunda ve Sovyetler hiçbir suretle filmin haklarına benim sahip olduğumu öğrenmemeliler.
Ne inanılmaz haberler. Şu Anna Lena gerçekten müthiş!
5 Aralık, Paris
Şiddetli ağrılar. Dün (her Çarşamba) kemoterapiye girdim (üçüncü kez). Çok kötüyüm. Yataktan çıkmayı, hatta oturmayı bile düşünemiyorum.
Schwarzenberg ne yapacağını bilemiyor. Bu kötü ağrılarımın nedenini de anlamıyor. Film İngiltere ve Amerika’da gösterildi. Büyük bir başarı sağladı. Filmle ilgili yazılar inanılmaz derecede iyi. Japonlar da bir çeşit fon ayarlıyorlar, anlamakta güçlük çektikleri tek şey bu kadar ünlü bir yönetmenin nasıl bu kadar fakir olduğu.
6 Aralık, Paris
Yazdıklarımın ya da onlardan yapılacak herhangi bir alıntının önceden yapılan bir anlaşma olmaksızın basılmasını yasaklayacak bir belge hazırlanması için avukatımla konuşmalıyım. Bu Figaro röportajının bize yaşattığı türden olayların olmasını engelleyecektir. Filmi “orijinal materyal” olmadan satın almaktan ne kastedildiğini öğrenmeliyim. Ne olursa olsun Carlo Tommasi’nin kayıplara karışmasına izin vermemeliyim. Kendisi temiz ve iyi bir adam, ayrıca konusunda da uzman. Andruşka’yla sinema ve edebiyat hakkında konuşmalıyım. Ne bildiğini anlamalıyım.
15 Aralık, Paris
Hamlet… Bütün gün yatttım, hiç kalkmadım. Midemin altında ve sırtımda ağrı var. Ve sinirlerde. Bacaklarımı kıpırdatamıyorum. Schwarzenberg niye bu kadar acı çektiğimi anlayamıyor. Sanırım romatizmam kemoterapiyle azdı. Kollarım da ağrıyor, bir çeşit nevralji gibi bir şey. Düğümlenmiş gibiler. Çok zayıfım. Ölecek miyim? Bir başka seçenek var, o da Sarcelles kliniğinde beni tedavi eden doktorun hastanesi.
Hamlet? Eğer kollarım ve sırtımdaki ağrılar olmasaydı, kemoterapinin iyi geldiği düşünülebilirdi. Ama şu an hiçbir şey için gücüm kalmış durumda değil, işte bütün sorun burada.
Andrey Tarkovski, 29 Aralık 1986’da Paris’te yukarıda defterine yazdığı son cümlelerden iki hafta sonra, oğlunun Sovyet yetkilileri tarafından verilen izinle ülkeyi terk etmesinden yalnızca birkaç hafta sonra öldü. Ölümüyle perestroykanın ilk günleri aynı döneme denk geldi. 1982 yılında başlayan zorunlu sürgünüyle Sovyet sinemalarında yasaklanan filmleri yeniden gösterilmeye başlandı. Şimdi çalışmalarını, filmlerini kutlamak ve incelemek üzere SSCB’de hem ulusal hem uluslararası seminerler düzenlenmektedir.
Andrey Tarkovski Zaman Zaman İçinde Günlükler (1970-1986) Agora Kitaplığı Çeviren: Seda Kervanoğlu
Sinemanın büyük ustalarından Andrey Tarkovski’nin günlükleri, yalnızca bir yönetmenin çalışma notları değil; aynı zamanda inanç, hakikat, acı, sanat ve insan ruhu üzerine derin düşünceler içeren bir iç muhasebe metnidir. Aşağıdaki sayfalar, Tarkovski’nin 1982 yılının ilk aylarında kaleme aldığı günlüklerden seçilmiş bölümlerdir.
9 Ocak, Tiflis
İnsanoğlu bin yıldır mutluluğun peşinde, fakat mutlu değil. Neden?
Çünkü beceremiyor, çünkü bunun yolunu bilmiyor; belki de her iki neden de geçerli.
Bunların da ötesinde, dünyasal yaşamlarımızda kesintisiz mutluluk yoktur; yalnızca gelecekte onu elde etme umudu vardır. Acı olmak zorundadır; çünkü iyi ile kötü arasındaki savaşta ruh ancak acı çekerek saflığına kavuşabilir.
13 Şubat, Moskova
“Benimkisi hoş bir hikâye değil. Onda, tıpkı kendilerini kandırmayı bırakmış insanların hayatlarında olduğu gibi, yazılmış masallardaki o ince uyum yok. O tamamıyla bir anlamsızlık, kaos, delilik ve rüyalar karışımı bir şey.”
Hesse’nin Demian adlı kitabının başına yazılmış bu sözler hiç tereddütsüz Ayna için de önsöz olabilir. (Bunları takip eden sözlerin de olabileceği gibi.)
Tek istediğim, içimden gelen yaşamsal şeyleri yaşama ve gerçekleştirme cüreti oldu. Bu neden bu kadar zordu?
Bu, tam anlamıyla kekemenin olduğu sahnenin açıklaması ve temelde de filmin önsözüdür.
Nostalghia
Belki de eğer Kaydanovski, Gorçakov’u oynamayı kabul ederse, oteldeki gece sahnesinin temelini kahramanın ellerinin güzelliğinden çok Kaydanovski’nin Van Gogh’a benzerliği oluşturmalı.
Gorçakov, Eugenia’nın onu izlediğini bildiği için atkısını özellikle kulaklarının etrafına sarar.
“Bana göre gerçeklik, endişe etmemiz gereken en son şey olmalı; çünkü o, bizim dikkatimizi ve ilgimizi daha fazla gerektiren daha güzel ve daha gerekli şeyler varken, öylece, bütün sıkıcılığıyla hep yerinde olacaktır. Gerçeklik hiçbir zaman bizi tatmin etmemeli; gerçeklik hiçbir zaman tapılacak ya da saygı duyulacak durumda değildir. O, kazara olandır ve yaşamın reddidir. Bu yavan, sonsuza dek hayal kırıklığıyla dolu ve neşesiz gerçekliğin değiştirilmesinin tek yolu onu inkâr etmek ve bizim ondan daha güçlü olduğumuzu kanıtlamaktır.”
— Hermann Hesse, Kısa Anlatılan Bir Yaşam Öyküsü
Yeniden Hesse okuyorum. Onunla çok ortak yönümüz var. Örneğin o, Aziz Antonius üzerine bu düşüncelerle sakin sakin evde oturabilirdi.
“Yaşayabilmek için altın çiçeğe, yüce ruh da beden ve ruha dönüşmeli.”
— Hermann Hesse, Kaplıcada Bir Konuk
“Kurtuluş için iki yol vardır. Doğrular için doğruluk yolu ve günahkârlar için merhamet yolu. Ve ben bir günahkârım. Yine kurtuluşu doğruluk yoluyla başarmayı deneme hatasında bulundum.”
— Hermann Hesse, Kaplıcada Bir Konuk
23–24 Şubat, Moskova
Saşa Sakurov ve Yura Reverov çok kötü durumdalar. Kimse onlara yapacak bir iş vermiyor. Pavlyonok ve Bogomolov ellerinden geldiğince her gün onlara bağırıp hakaret ediyorlar. Bu, iki oğlunu işe sokmaya çalışan Heifits’in yaptığı bir ihbarın sonucu. Patronlar da bu gençlerin benim hakkımda ne düşündüklerini biliyorlar ve bunun acısını benden değil, onlardan çıkarıyorlar. Onları benim etkim altında olmakla suçluyorlar.
Artık nefes almak olanaksız hâle geliyor.
Bugünlerde basın, sinema ya da televizyonla ilgili kim varsa, kendini anlamsız bir sürü laf duymak ya da yazı okumak zorunda olduğu bir ortamda buluyor. Bunun sonucunda da derin deneyimlere sahip olan herkes gerçekte aç kalıyor.
Oysa duymak için kulakları olan insanlara ruh, kendini örneklerle ve bastırılıp yok edilemeyecek basit sözcüklerle açıklar.
“İş olmazsa inanç da ölür.”
— Yakup
“Dilinin efendisi ol. Günahların katlanmasın istiyorsan sözlerini çoğaltma. Sen diline hâkim oldukça Tanrı ruhunu koruyacaktır. Tanrı’nın gözünde bütün günahlar nefret doludur. Fakat en kötü günah yürekteki gururdur.”
— Aziz Antonius
“Kısmetinde nefsine hâkimiyet ve gönül hoşluğu olduktan sonra yoksulluk hiçbir şey ifade etmez.”
“Kendi yapmadığın hiçbir şeyi kimseye ne öner ne de öğret.”
27 Şubat, Moskova
“Bulunmak için çağrıldığımız yerde ne zaman günahın kışkırtmasına karşı savaşla yüz yüze gelsek, hemen şeytanın olmadığını düşündüğümüz başka bir yere göçeriz.”
— Aziz Antonius
“Antonius, Amon’u hücresinden çıkarıp ona: ‘Şu taşı kızdır, ona bir vur’ dedi. Amon onun dediğini yaptı. Antonius ona, ‘Taş sana bir yanıt verdi mi, sana direnç gösterdi mi?’ diye sordu. Amon, ‘Hayır’ diye yanıtladı. Bunun üzerine Antonius, ‘Sen de bu düzeye ereceksin’ dedi.”
Ve bütün mesele de budur zaten.
28 Şubat, Moskova
“Bana tapılmasını hiç istemedim. Bir idol konumunda olmak utanç vericidir. Her zaman gerekli olmayı arzu ettim. Kimi görmeye gidersen git, o sana bir şey sormadan konuşma.”
— Rahip Evagrius
“Dünyevi merak boş ve kibirliliktir.”
— Rahiplerin Yaşamları
“Bir kadın bir rahiple konuşmaya gelirse ya da bir rahip bir kadınla konuşmayı gerekli bulursa, birbirlerinden aynı bir nehrin iki yakası kadar uzaklıkta oturacaklar ve konuşma böyle gerçekleşecektir.”
— Rahiplerin Yaşamları
3 Mart, Moskova
“Konuşmaya başlamadan önce ne söyleyeceğini düşün. Sadece gerekli ve düzgün olanı söyle. Mantığınla övünüp başkalarından daha fazla bildiğini düşünme. Manastır yaşamının özü kendini cezalandırmadır ve mahkûm edildiğinde ceza da kendinin her şeyden daha değersiz olduğunu kabul etmektir.”
— Rahip İshak
“Dua edilirken Tanrı korkusuyla doğru düzgün ayakta dur. Cahillerin yaptığı gibi ne duvara yaslan ne de ağırlığını bir ayağından diğerine taşı.”
— Rahip İshak’ın öğretilerinden
5 Mart, Moskova
“Kutsal münzevi rahipler son günlerle ilgili kehanetlerde bulundular. Kendilerine ‘Biz ne yaptık?’ diye sorulduğunda, yaşamı örnek alınabilecek Rahip Iskerion şöyle dedi: ‘Tanrı’nın emirlerini yerine getirdik.’ Sonra ‘Bizden sonra gelenler ne yapacak?’ diye soruldu. ‘Bizim yaptıklarımızın yarısını yapacaklar’ diye yanıt verdi. ‘Peki ya onlardan sonra gelenler?’ sorusuna ise şöyle cevap verdi: ‘Onların hiçbir zaman bir manastır yaşamı olmayacak. Fakat başlarına bir sürü felaket gelecek ve onlar, felaket ve günah kurbanları olarak bizden ve atalarımızdan daha ulu bir yere gelecekler.’”
— Rahiplerin Yaşamları
“Gelin, itaatin meyvesini tadın.”
Yaşlı keşişin, üç yıl boyunca sulanan kurumuş ağacın meyvesini cemaate uzatırken söylediği sözler.
(…)
20 Mart
Aman Tanrım…
Bunin’in öykülerinde vermeyi başardığı aşkın zorlayıcı gücüne ve savunmasız, keder içindeki insana duyduğu merhamete hayranım. Bir de insanlar onun soğuk olduğunu söylerler.
Kime karşı?
Ya da neye karşı?
Andruşka mutlaka Bunin’i okumalı. Bunu telefonda Lara’ya mutlaka söylemeliyim.
Aklıma sırf para kazanmak için yazılabilecek bir senaryo fikri geldi. Başka bir gezegene inen ve buradaki uygarlığın yarattığı ortama yabancı kalan bir insanla ilgili…
Fakat önemli olan bu değil.
Önemli olan yeni bir gerçeklik yaratmak.
Absürdün şekillenip cisimleşmesi.
Aynı zamanda da ürkütücü olması.
Larissa’nın hatırı için iyi ve rahat bir dairede oturmayı isterdim. Dinlenebilmesini, eğlenebilmesini ve mümkün olduğu kadar tedavi görebilmesini isterdim.
Benimle yaşamak kolay değil.
Ama emin olduğum tek şey, Larissa’sız yaşayamayacağımdır.
24 Mart
En önemli ve en zor şey inançlı olmak.
Çünkü inancın varsa her şey gerçekleşir.
Sorun, buna gerçekten inanabilmektir.
Tutkulu, samimi ve dingin bir inanca sahip olmak kadar zor bir şey yoktur.
2 Nisan, Roma – Monte Brianza
İnsanların duyu organları aracılığıyla gerçekliği algılayışları neden birbirine benzer?
Duyular mı gerçektir, yoksa gerçeklik mi?
Duyu organlarımız bize dünyayı olduğu gibi görmek için değil, onu yaratmak ve kendimize uyarlamak için verilmiştir.
Nesnel olarak bakıldığında dünya sonsuz bir yoğunluğa sahiptir. Fakat duyularımız ve bilincimiz sayesinde biz, maddi gerçekliğin algıladığımız parçalarından kendi dünyamızı kurarız.
Zihnimiz başka boyutlara ulaşamaz. Bu yüzden onlar hakkında matematik ve fizik aracılığıyla fanteziler üretir.
Bilim çoğu zaman doğanın nesnel yasalarından çok, bilincimizin işleyiş yasalarını inceler.
Müzik, resim, sembol, işaret…
Hepsi aynı şeydir:
Beynimiz aracılığıyla bilme kapasitemize karşılık gelen gerçekliğin sembolleri.
3 Nisan, Roma
Yarın, daha doğrusu birkaç saat sonra, elli yaşına gireceğim.
Tanrım…
Yaşamım ne kadar da çabuk geçti.
Benim sevgililerim…
Larissa…
Tyapus…
Anna Semyonovna…
Olya…
Başka hiç kimsem yok.
Ve bu bana yetiyor.
Andrey Tarkovski Zaman Zaman İçinde Günlükler (1970-1986) Agora Kitaplığı Çeviren: Seda Kervanoğlu
Kaç aydır yaşamıyorum; sadece bekliyorum, bekliyorum, bekliyorum… Tanrım, yardım et!
10 Temmuz, Moskova
Başka bir mucize. Her şeye rağmen bazen başıma garip ve harika şeyler geliyor.
Bugün annemin mezarını ziyaret etmek için mezarlığa gittim. Alçak bir çitle çevrili, ufak bir tümsek, basit bir tahta haçlı mezar. Üzerinde yabani çilekler bitmiş. Tanrı’ya dua ettim, ağladım; anneme biraz şikâyette bulunup benim için dua etmesini, aracılık etmesini istedim.
Çünkü hayat gerçekten tümüyle dayanılmaz oldu. Eğer Andruşka olmasaydı, ölüm benim için en makul yol olurdu.
Annemin mezarını terk etmeden önce üzerinden bir çilek yaprağı kopardım. Yolda gelirken pörsüdü; o yüzden eve gelince onu ılık suyun içine koydum. Bir süre sonra yaprak yeniden canlandı. Ruhumun da sakinleştiğini hissettim.
Ve aniden telefon çaldı. Roma’dan Norman arıyordu. İtalyanların ayın 20’sinde geleceklerini söylemek için aramış. Tabii bu annemin sayesinde olmuştu. Bundan en ufak bir kuşkum yok. Benim sevgili, iyi annem… benim canım… teşekkür ederim. Kendimi sana karşı ne kadar da suçlu hissediyorum.
15 Temmuz, Moskova
“Her zaman, doğduğum ilk günkü kadar akıllı olmadığım için kederlenmişimdir.”
— Thoreau, Walden
Hepimizin duyguları ve algıları şüphesiz birbirinin aynı değil. Hatta çok farklı olduklarını söyleyebiliriz. Dünya, özgün bir zihin için içine girilebilir ve anlaşılabilir olduğu kadar, aynı nedenle kapalı bir kutudur da. Görebildiğimizden çok daha fazla deliği ve mutlağı vardır. Fakat biz onları göremeyiz; çünkü tanımayız.
Belki ben bir anlamda agnostiğim. İnsanlığın, var olan yöntemlerin yeterli olduklarını savunarak dünya hakkında ileri sürdüğü her yeni bilgiyi kabul etmeyi reddediyorum. E = mc² formülü kesinlikle doğru olamaz; çünkü pozitif bilgi diye bir şey yoktur.
Bizim bilgimiz ter ya da duman gibidir. O, organizmanın varoluşundan ayrılamaz bir işlevidir ve hakikatle hiçbir ilgisi yoktur.
Bilincin tek işlevi sürekli kurmacalar üretmektir. Gerçek bilgi ise ancak kalpte ve ruhta gerçekleşen, yerine getirilen bilgidir.
Ve her şey daha iyiye gidiyormuş gibi görünüyordu; ama bunu zaman gösterecek.
13 Ağustos 1981
Her şeye rağmen dengeli, bağımsız ve yalnız bir yaşam biçimi insana en önemli şey olan huzuru veriyor. Huzur bulmalıyım.
Meditasyona ciddi bir şekilde başlamalıyım; Budizme de (işte yine İtalya aklıma geldi).
İtalya’da ya da İsviçre’de bir yerde yaşayıp da sırf bir fikir edinmek için Seylan’a gitmek ne muhteşem olurdu.
Evet, şu an hiçbir şey hatırlamıyorum. Daha önce Gurdjieff’in teorisiyle ilgili herhangi bir şey yazdım mı acaba? O sıralar beni tam olarak ikna edememişti. Çünkü ben, bir agnostik olarak, kendimi evrenin oluşumunun “evrensel” kavramı ve insanın bunun içindeki rolüyle yüz yüze getirilmiş hissediyordum. Her şeyin bilinebilirliğine inanmıyorum. Kaderi kabul edebilirim ama bilgiyi değil.
14 Ağustos, Myasnoye
Neden edebiyatta, tiyatroda ya da sinemada daha çok insanın galibiyetiyle sonuçlanan konular seçilir?
Bu tür bir gelişme, okuyucu ya da izleyici nezdinde daha çok puan toplanmasına yarayabilir kuşkusuz; ama kahramanın yenilgiye uğraması da aynı şekilde puan getirebilir. Başarısızlık öyküleri sanatta yeni bir başlangıca yol açabilir.
Hakikat kendi içinde var olmaz; tayin edici olan, hakikate ulaşmayı sağlayan yöntemdir, ona giden yoldur.
Yol.
18 Ağustos, Moskova
Evdeyim. Yorgunum. Kendi yatağımdan başka bir yerde doğru dürüst uyuyamıyorum. Bir de yalnız olmadan.
19 Ağustos, Moskova
Kaç aydır yaşamıyorum; sadece bekliyorum, bekliyorum, bekliyorum…
Tanrım, yardım et!
20 Ağustos, Moskova
Olabilecek tek kriter, gelecekteki izleyiciyle kurulacak diyalogun inanca ve samimiyete yer vermesidir. Başka bir şey yok; olamaz da.
22 Ağustos, Moskova
Larissa için çok endişeleniyorum. Beş kuruşumuz yok. Andruşka için de çok endişeleniyorum. Çok yakında okula başlayacak. Onun için hazırlanması gereken şeyler var: odası, pantolonu…
Lara’nın bunları halledeceğinden eminim. Yeter ki iyi olsun. Çok yorgun, zavallıcık.
Solonitsin’in sağlık durumunun iyi gitmediğine dair bazı söylentiler duydum. Doktorun dediğine göre ameliyattan sonra bir yıl içinde her şey olabilir.
Kendimi ne kadar bitkin ve perişan hissediyorum…
23 Ağustos, Moskova
Niye kendimi bu kadar kötü hissediyorum? Bu kadar bitkin?
En azından rüya görür ve bazı rüyalarımda umutlanırdım. Fakat şimdi rüya bile görmüyorum.
Korkunç, yaşam çok korkunç!
Ah, Lara… Eğer yaşamım onun için olmasaydı…
Andrey Tarkovski Zaman Zaman İçinde Günlükler (1970-1986) Agora Kitaplığı Çeviren: Seda Kervanoğlu
Özlemle dopdolu içim Düştüm yâr yollarına Bu gece ırmaktan esen Buz gibi, buz şu rüzgâr da Ve yağmur kuşları öten.
Renk aynı renk, koku aynı koku Duygularımı ilk büyüledikleri gibi Ne yazık ki yok artık yetiştirip-eden Bu cânım ağaçlı yolu Olaydı da sevindireydi gözlerimi.
Doğrusu ya evsahibinin Kafası üzerine söz edemem pek Ama onun o köhne evinde Ben bildim bileli erik çiçekleri Hep öyle tatlı… tatlı kokarlar.
Doğrusu ya köydeki eşim-dostum Beni nasıl karşılarlar pek bilemem Ama şu yaşlı eriğin çiçekleri Gene geçmişteki gibi candan-gönülden Kokuları ile karşıladılar beni.
Yaz geceleri ben daha Yatsam mı yatmasam mı derken Gugukçuğun Tek bir nağmesiyle Gün ağarıveriyor.
Dertli dertli öter balıkçıl Bataklıktaki kamışlar arasında Bir şey gelmiş de sanki Aklına Onu unutmak ister gibi.
Hadi hoşgakal diyerek yuvama Çekip gidince buralardan ben Ve evimi öyle boş bırakınca Ne olur ey çatıma komşu erik ağacı Her bahar çiçek açmayı unutma.
Kötü haber tez ulaşır derler ya Sözümona gizliydi âşıkdaşlığım Sakız oldu şimdi onun-bunun ağzında Benim artık gözden düştüğüm Ah ümitler..,, ağlamalı kana kana.