Ümit kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır.

Bu, insana göre bir seçim değildir. Bu insanca bir çözüm değil, kendi dışındaki bir yanılsamaya tutunmaktır. Böyle bir seçim, başka bir şeyi, doğaüstü bir şeyi seçmek, insanı daima güçsüz kılar. Daima onu olduğundan daha fazla küçültür. Ben bizi olduğumuzdan daha yüce yapacak şeyleri severim!”

“Artık soyut insan hakkında değil de,” diye ısrar etti Breuer, “Etiyle kanıyla capcanlı bir insan hakkında konuşalım, yani hastam hakkında. Onun durumunu düşünün. Birkaç haftası, hatta birkaç günü kaldı! Onunla seçimler hakkında konuşmanın ne anlamı olabilir?”

Nietzsche yılmadan, anında cevabı yapıştırdı. “Ölmek üzere olduğunu bilmezse, nasıl öleceği konusunda bu adam nasıl karar verecek?”

“Nasıl öleceği konusunda mı dediniz Profesör Nietzsche?”

“Evet, ölümü nasıl karşılayacağına karar vermek zorundadır: Belki birileriyle konuşacak, öğütler verecek, o güne kadar sakladığı sözleri söyleyecek, çevresindekilerle vedalaşacak ya da bir köşeye çekilecek, ağlayacak, ölüme meydan okuyacak, lanetleyecek, belki de ona minnettar olacaktır.”

“Siz hâlâ soyut ve ideal bir şeyden söz ediyorsunuz, ama ben kanlı canlı bir adamla karşı karşıyayım. Onun öleceğini, hem de büyük acılar çekerek öleceğini biliyorum. Neden adamın kafasına balyoz gibi indireyim? Her şeyden öte, bu adamın ümidinin korunması gerekiyor. Doktordan başka ona kim ümit verebilir?”

“Ümit mi? Ümit en son kötülüktür!”

Nietzsche adeta haykırmıştı. “İnsanca, Pek İnsanca adlı kitabımda ileri sürdüğüm gibi, Pandora’nın kutusu açılıp, Zeus’un içinde sakladığı bütün kötülükler dünyaya saçıldığı zaman, orada son bir kötülük kaldığından kimsenin haberi olmamıştı: Ümit. O zamandan beri, yanlışlıkla kutuyu ve içindeki ümidi iyi şans olarak yorumladık. Fakat Zeus’un arzusunun, insanların kendilerini işkenceye teslim etmeleri olduğunu unuttuk. Ümit kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır.”

Irvin D. Yalom
Nietzsche Ağladığında

0_lkgsgf6o7mnavhf23650463014263767281-1024x576 Ümit kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır.
Ümit mi? Ümit en son kötülüktür!”

If they want to leave, help them get out.

You meet a woman, you think you are the best thing that ever happened to her. No, you are not. No matter who you are.

You are just a human being relating with this person.

As long as they still want to relate with you. If they reach a point where they don’t accept it anymore…

Thank them for the time they gave you and walk away. That’s just the way it should happen.

And then I hear, and the Chief Justice mentioned that there are many divorces being filed and people are alarmed. Why are you alarmed?

You should celebrate that people who have been together and have reached a point where they no longer want to be together have taken the route that we have provided to dissolve the union.

Because if it doesn’t happen this way, it may happen in other ways that we do not want.

And the problem again with the law itself is that…

And that is the challenge I faced with that couple.

It says it is a no-fault divorce system. In other words, you don’t need to establish fault.

In other jurisdictions, they simply say “irreconcilable differences” and that is enough.

In our jurisdiction, you have to say, “I caught this person with so-and-so, and then I chased them, and then this happened…”

You actually have to embarrass yourself in order to get out.

Yet when you got married, we didn’t interview you. We didn’t ask you questions. We didn’t even check whether you and this person should be together.

Maybe if we had done that, we would have told you this is not the right thing for you to do at all, or at least not now.

But we didn’t do that. So to get married you go to a marriage officer and you are married.

But when you go out, now you have to go to court and allege all sorts of things.

Why can’t you just say, “Well, I think I made a mistake. I shouldn’t have gone into this”?

In a way, society itself imposes expectations on these relationships that are unreasonable.

It puts pressure on people, some of them very young, inexperienced, and at times immature.

And when they run into problems, we act shocked.

And when they go to court to get out, we frown upon it.

I am not encouraging divorce. Let me be clear.

I am encouraging harmony.

And where there is disharmony, I am encouraging people to step back, step away from each other, and maintain that cosmic harmony that must always prevail.

And so gender-based violence arises, it seems to me, from an attitude of non-acceptance of certain realities that will from time to time strike.

They may not visit you once or twice. You may think you are cursed every time it happens.

Keep going. As long as you are alive, keep going.

Close the chapter and open another one, without violence, without recrimination.

Because when we sit here and we theorize about these things, they become detached, distant, as if others are immune.

No. Pastors, professors, everyone — we are all human.

Let us accept and understand this.

So that if the person looks like they want to get out, help them get out.

Check with them: are you still in or out? Nicely. No fights.

This is maturity — emotional, psychological maturity.

But for you, it is beyond maturity. It is part of your training, part of your discipline.

Because you are people trained in the use of lethal force.

So don’t use it. The reason you are trained this way is so that you understand and respect the sanctity of human life.

Gender-based violence is a gross violation of the sanctity of human life.

It is a violation of bodily integrity, regardless of what that person may have done or not done.

And I must also say that I have been misunderstood and distorted.

There is an informal group called the “Stingy Men’s Association,” and another called the “Men’s Conference.”

After I made these remarks, I received threats from them.

They said, “At the next meeting we will expel you.”

And I said, “No, you cannot expel me without a hearing. You must summon me to a trial.”

But here is what I said, and I still believe it:

Giving is not transactional.

Do not give expecting something in return.

Do not give as if you are buying a favor.

Give because it is a good thing to do. It makes you feel good. It doesn’t matter what the other person does.

It is a good thing to help another human being.

And I want to humanize these things.

You are uniformed, armed, disciplined people, but you are also human beings.

You enter relationships. You live in families. You get married. You have children.

You face betrayal like everyone else.

And you are not immune to it.

What matters is not whether these things happen — they will happen — but how you react.

You have full control over how you react.

And sometimes you must react by not reacting at all.

And I once told a story…

A senior officer of the Botswana Defence Force came to me when I was a young lawyer.

He wanted a divorce and showed me bruises on his body.

He said his wife had been assaulting him.

I was angry at him while he was speaking.

I thought: this is a soldier, how can this happen?

But then he told me two things.

First, he grew up in an abusive household and vowed never to lay a hand on a woman.

Second, he said if he ever lost control, he would not stop — he would kill her.

So he restrained himself completely.

And I came to respect him deeply.

I learned that discipline can hold even in the face of extreme suffering.

So we must learn from such experiences.

When these situations arise, we must detach ourselves and not react.

When your partner leaves you, it is not a reflection of your worth.

It is not about you. It is about them.

Do not make it your identity.

Close that chapter. Move on.

It may even be a blessing.

Life is trial and error. There is no formula.

Even the best relationships are not a blueprint.

And sometimes, a woman will say she wants a divorce even though the husband is perfect.

He is a good man, an ideal man — but she is bored.

Life is like that.

And even being a good person is not always enough.

Because these things happen.

And when they happen, people must not lose their humanity.

There is no justification for violence under any circumstance.

None.

We must take this message seriously, especially to young and inexperienced people.

We are all human.

Duma Boko

If they want to leave, help them get out.

Bir kadınla tanışırsınız ve onun hayatında başına gelmiş en iyi şey olduğunuzu düşünürsünüz. Hayır, değilsiniz. Kim olursanız olun fark etmez.

Siz sadece bir insansınız ve bu insanla ilişki kuruyorsunuz.

O kişi sizinle ilişki kurmak istediği sürece bu ilişki devam eder. Eğer bir noktaya gelir ve artık kabul etmezse…

Birlikte geçirdikleri zaman için teşekkür edin ve yolunuza devam edin. Olması gereken budur.

Ve sonra şunu duyuyorum; başyargıcın da belirttiği gibi, çok sayıda boşanma davaları açılıyor ve insanlar bundan endişe ediyor. Neden endişe ediyorsunuz?

Birlikte olmuş ve artık birlikte olmak istemeyen insanların, bu birliği sonlandırmak için belirlenmiş yasal yolu seçmiş olmalarını kutlamalısınız.

Çünkü bu şekilde olmazsa, istemediğimiz başka şekillerde olabilir.

Yine hukukun kendisiyle ilgili problem şudur…

Karşılaştığım bir çift üzerinden yaşadığım zorluk da buydu.

Yasa “kusursuz boşanma” sistemini kabul ediyor. Yani bir kusur ispatlamanız gerekmiyor.

Diğer bazı ülkelerde “uzlaşmaz farklılıklar” demek yeterlidir.

Ama bizde mahkemeye gidip, “onu şu halde yakaladım, sonra böyle oldu” gibi şeyler anlatmak zorundasınız.

Yani neredeyse kendinizi rezil etmek zorunda kalıyorsunuz.

Oysa evlenirken kimse sizi sorgulamadı, size “uygun musunuz” diye bakılmadı bile.

Sadece nikâh memurunun önüne gittiniz ve evlendiniz.

Ama ayrılırken mahkemeye gidip her şeyi anlatmak zorundasınız.

Neden sadece “hata yaptım, bu ilişkiye girmemeliydim” diyemiyoruz?

Toplumun bu ilişkilere bakış biçimi gerçekçi olmayan beklentiler dayatıyor.

İnsanlar üzerinde baskı oluşturuyor. Bazıları çok genç, tecrübesiz ve olgunlaşmamış.

Sorunlar ortaya çıktığında şaşırıyoruz.

Sonra insanlar boşanmak için mahkemeye gittiğinde onları ayıplıyoruz.

Açık konuşayım: Boşanmayı teşvik etmiyorum.

Ben uyumu teşvik ediyorum.

Ama uyum yoksa insanların birbirinden uzaklaşmasını ve “kozmik dengeyi” korumasını teşvik ediyorum.

Toplumsal şiddetin bir nedeni de bazı gerçekleri kabul etmemektir.

Bu şeyler zaman zaman olur. Belki bir kez, belki iki kez olur. Kendinizi lanetlenmiş gibi hissedebilirsiniz.

Ama devam edin. Hayatta olduğunuz sürece devam edin.

Sayfayı kapatın ve yeni bir sayfa açın. Kavgasız, suçlamasız, şiddetsiz.

Çünkü biz burada bu konuları teorik konuşurken, bunlar bize uzak görünür.

Ama hayır; hepimiz insanız. Din adamları, profesörler, herkes.

Hepimiz insanız ve bunu kabul etmeliyiz.

Eğer karşınızdaki kişi gitmek istiyor gibi görünüyorsa, gitmesine yardım edin.

Nazikçe sorun: Hâlâ birlikte misiniz, değil misiniz?

Kavga etmeden, sakin şekilde.

Bu duygusal ve psikolojik olgunluktur.

Siz disiplinli insanlar için bu aynı zamanda eğitiminizin bir parçasıdır.

Çünkü siz öldürme gücüne sahip insanlarsınız.

Bu yüzden bu gücü asla sivil birine karşı ya da gereksiz bir durumda kullanmamalısınız.

Bu disiplin, insan hayatının kutsallığını anlamak içindir.

Toplumsal cinsiyet temelli şiddet, insan hayatının kutsallığının ihlalidir.

Bir insanın bedensel bütünlüğüne yapılan bir saldırıdır.

Ve bu, ne olmuş olursa olsun hiçbir şekilde kabul edilemez.

Daha önce söylediklerimin yanlış yorumlandığını ve çarpıtıldığını da söylemek isterim.

“Siparişli erkekler derneği” diye bir şey varmış; ayrıca “erkekler konferansı” gibi gruplar…

Bu sözlerden sonra bana tehditler geldi.

“Bir sonraki toplantıda seni ihraç edeceğiz” dediler.

Ben de dedim ki: Beni yargısız ihraç edemezsiniz. Beni dinlemek zorundasınız.

Benim söylediklerim basit:

Vermek karşılık beklemek değildir.

Birine iyilik yaparken bunu bir alışveriş gibi yapmayın.

Sadece iyi olduğu için yapın.

İnsana iyi hissettirdiği için yapın.

Karşılık beklemeden yapın.

Bu disiplin meselesinde şunu da söylemek isterim:

Sizler üniformalı, silahlı, eğitimli insanlarsınız.

Ama aynı zamanda insansınız.

Aile kurarsınız, evlenirsiniz, çocuk sahibi olursunuz.

Herkes gibi ihanetle, acıyla karşılaşırsınız.

Bunlardan kaçış yoktur.

Önemli olan bunların olup olmaması değil, nasıl tepki verdiğinizdir.

Bazen hiç tepki vermemek en doğru tepkidir.

Sizler insan hayatını korumak için eğitildiniz.

Ama bu gücü zarar vermek için kullanamazsınız.

Savaşta bile kurallar vardır.

Hayatın kutsallığını korumak zorundasınız.

Bir anı paylaşmak isterim…

Genç bir avukatken bir asker bana geldi.

Boşanmak istiyordu ve vücudundaki morlukları gösterdi.

Eşi tarafından sürekli dövüldüğünü anlattı.

O anda içimde öfke hissettim ve “sen askersin, buna nasıl izin verirsin?” diye düşündüm.

Ama sonra neden hiçbir şey yapmadığını anlattı.

Çocukluğunda şiddet görmüştü ve asla bir kadına el kaldırmayacağına yemin etmişti.

Eğer bir gün kontrolünü kaybederse, duramayacağını ve onu öldürebileceğini söyledi.

O anda ona bakışım tamamen değişti.

Büyük bir disiplin ve irade görmüştüm.

Bundan şunu öğrendim:

İnsanlar travmalarla karşılaştığında bile kendini kontrol edebilir.

Bu olaylar bize şunu öğretmeli:

Tepki vermemeyi öğrenmeliyiz.

Bir ilişki bozulduğunda bu sizin değersiz olduğunuz anlamına gelmez.

Bu sizinle ilgili değildir, karşı tarafla ilgilidir.

Bunu kişiselleştirmeyin.

Belki de bu bir fırsattır.

Belki daha iyi biriyle karşılaşırsınız.

Hayat böyle; garanti yok.

Bir hukuk ortağım bir gün bir boşanma davası için beni çağırdı.

Kadın boşanmak istiyordu.

Sebep yoktu.

“Eşim mükemmel” diyordu.

Ama “hayat sıkıcı” dedi.

Mükemmel bir adam ama kadın sıkılmıştı.

Böyle şeyler olur.

Biz de kocaya söyledik.

Adam yıkıldı ama kabul etti.

Bazen iyi insan olmak bile yeterli değildir.

Olaylar olur.

Ve insanlar kontrolsüz şekilde kırılabilir.

Ama hiçbir koşulda şiddet veya ölüm gerekçesi olamaz.

Hiçbir gerekçe yoktur.

Bu mesajı özellikle disiplinli personele anlatmak gerekiyor.

Gençler var, tecrübesizler var.

Kendilerini her şeyin merkezinde sanıyorlar.

Ama hayır.

Hepimiz insanız.

Duma Boko

Botswana Devlet Başkanı

screenshot_20260531_042557_chatgpt6645294012294068847-1024x715 If they want to leave, help them get out.
If they want to leave, help them get out.

Bağ ve Ağ

Akışkan modernite çağında her şey eridi, her şey sıvılaştı. Akışkan çağın temel karakteristiği, kalıcılıktan korkması. Bağ kurmak, bugünün insanı için özgürlüğü kısıtlayan bir pranga olarak algılanıyor. Bauman’ın deyimiyle, bugünün insanı “bağ kurmak” istemiyor, sadece “network (ağ) oluşturmak” istiyor.

Peki, bağ ile ağ arasındaki fark nedir? Bağ, sorumluluk getirir; emek ister, fedakarlık ister, fırtınada gemiyi terk etmemeyi gerektirir. Ağ ise, tek bir tuşla bağlanabildiğiniz ve canınız sıkıldığında, işler zorlaştığında yine tek bir tuşla ‘bağlantıyı kes’ diyebileceğiniz yapay bir yapıdır. İşte ilişkisel israf, bağların yerini ağların almasıyla başlar.

Sorumluluk içermeyen her ilişki, doğası gereği yüksek miktarda atık üretmeye mahkumdur. Kullan-at düşüncesi insan ilişkilerini de kuşatıyor.

Bir dostumuz acı çektiğinde ona kalbimizi açmak yerine, WhatsApp’tan üzgün bir emoji gönderip hayatımıza devam ediyoruz. Emek verilmeyen, derinleşmesine izin verilmeyen her ilişki, sığ sularda karaya oturan bir gemi gibi erkenden çürür ve duygusal bir atığa dönüşür.

İlişkisel israfın en vahşi boyutu, insanı bir “özne” olarak değil, bir “nesne” olarak görmektir. Hayatımıza giren, bize en zor günlerimizde elini uzatan, bizi büyüten, geliştiren insanları, ilk fikir ayrılığında, ilk çıkar çatışmasında ya da daha popüler, daha zengin, daha faydalı bir alternatifini bulduğumuzda hayatımızın dışına fırlatıyoruz. İnsanın vefası israf edildiğinde, toplumun güven dokusu tuzla buz olur.

Sistem, ayakta kalabilmek için sürekli bir “tatminsizlik” üretmek zorunda. Tüketim kapitalizmi, nesneleri tüketmek için geliştirdiği bu “eskidi, at, yenisini al” refleksini, bizim bilişsel haritamıza öyle bir kazıdı ki, biz bu refleksi insanlara da uygulamaya başladık.

Kapitalist pazar mantığı romantik ve sosyal ilişkilere tamamen sızıyor. Duygusal Kapitalizm: Bildiğimiz aşkın sonu. Instagram vb. platformlar bize ne fısıldıyor? “Sola kaydır, daha iyisi var. Yukarı kaydır, daha güzeli var. Profiline bak, daha zengini var.”

İnsan artık “Öteki” ile ilgilenmiyor. Karşısındaki insanı bir yabancı, keşfedilmesi gereken bir dünya olarak görmüyor. Sadece o insanın aynasında kendi egosunu seyretmek istiyor. Eğer karşımızdaki insan bizim egomuzu yeterince beslemiyorsa, bizi sürekli onaylamıyorsa, bize anlık hazlar sunmuyorsa onu “faydasız” ilan ediyoruz.

Böyle böyle yalnızlaşıyor, kendimize ve âleme yabancılaşıyoruz. Ağ değil bağ, sığlık değil derinlik, çıkar ilişkisi değil hemhal oluş ilacımız. Hemdert oluş, hemdem oluş.

Doktor, neredesin?

Kemal Sayar

20260531_174454933262857274857343-768x1024 Bağ ve Ağ

Yaşamında “İlk”lerle Edip Cansever

Okuduğum ilk yapıt? Gördüğüm ilk film? Dinlediğim ilk ezgi? Bugün bunları anımsamam olanaksız. Gene de bu konuda bir iki söz söyleyebilirim. Okumaya, ciddi olarak okumaya 13-14 yaşlarımda başladım. O zamanlar kendime verdiğim bir söz vardı: Günde elli sayfadan az okumamak. Bu sözü eksiksiz gerçekleştirebildim mi, şimdi pek anımsayamıyorum. Boş günlerimde sık sık kütüphanelere giderdim. Çoğu kez eski yazın dergilerini karıştırır, notlar alırdım.

Çocukluğumda Saraçhanebaşı’nda oturduğumuz için, gittiğim ilk sinema da Şehzadebaşı sinemalarından biriydi herhalde. İki, hatta bazan üç film birden gösterilirdi. İlkini bilmeyi çok isterdim.

İnsan ninnilerden başlayarak birçok ezgi dinler yaşamı boyunca. Ama bilinçli olarak bir seçim yapmam, yirmi yaşımı aştıktan sonra gerçekleşti. Önce kendimi batı sanat müziğine iyice alıştırmaya karar verdim. İlk işim bir pikap edinmek oldu. İlk plağım da, Çaykovski’nin bugün de hâlâ çok sevdiğim bir parçasıydı. Doğruyu söylemek gerekirse, bu konuda hâlâ öğrenci sayılırım. Müziğe duygusal olarak yaklaşmanın ötesine geçebilmiş değilimdir de ondan. Şunu da eklemem gerek: Türk müziğinin eski ustalarını da çok severim. Büyük bir imparatorluğun görkemini sezinlerim bu müzikte.

RUHİ BEY’İ NASIL BULDUM?

Bunca yıldır birçok ilginç olay yaşamışımdır elbette. En iyisi şiirle ilgili bir olayı anlatmaya çalışayım. “Ben Ruhi Bey Nasılım” adlı kitabımı, bugünden çocukluğuma doğru uzanan bir çizgiyi bölüm bölüm yazarak sürdürmeyi düşünmüştüm. Baştan dört bölümünü de bu amaçla yazmıştım. Kitap hem yavaş yürüyordu, hem de bir yerde tıkanıp kalacak gibiydi. Bir süre yazmayı bıraktım. Bir gün Krepen Pasajı’nda bir başıma oturuyordum. Yazdı. Hava sıcaktı. Pasaj da oldukça tenhaydı. Dipte, köşede bir garson uyukluyordu. Diyebilirim ki, şiirime bir dekor hazırlanıyordu sanki. Nitekim biraz sonra ilk oyuncu sahneye girdi. Pasaj’a sık sık gidenler iyi bilirler: sakalları uzamış, saçları dökük ve yağı, askılı pantolonunu karnının üstüne kadar çekmiş, omuzunda birkaç kemerle dolaşan ve kimselerle konuşmayan bir adam vardır. Daha önceleri çok gördüğüm halde ilgimi pek çekmeyen bu adam, dışardaki masalardan birine, tam karşıma oturdu. Dikkatle izlemeye başladım. Kendi kendiyle konuşur gibi dudaklarını hafiften kıpırdatıyordu. Bir kadeh içki verdiler, içti. Birdenbire Ruhi Bey’i, daha yazılmamış olan Ruhi Bey’i bulduğumu anladım. Çocukluğumdan, gençliğimden ve ‘şimdi’lerden sıyrılarak onun dünyasıyla özdeşleştim. Eve döndüm, ilk notlarımı yazdım. Kitap o günkü rastlantıdan sonra hazla gelişti.

HER İŞTE BİR HAYIR!

Bunalımlı evre? Yapıtlarıma yansıması?
Çoğu zaman erinçle bunalım, acıyla mutluluk, umutla umutsuzluk içiçe yaşar insanda. İşte, yaşadığım bir sürü ikilemden yalnızca birini anlatmak istiyorum ben de.

1954 yılında çıkan büyük Kapalıçarşı yangınında dükkânım tamamen yandı. Sigortadan aldığım para, yeniden bir işyeri açamayacak kadar azdı. Günler, haftalar geçti. Sonunda bir dükkân buldumsa da, dükkânın satış değeri elimdeki paranın hemen hemen iki katıydı. Kendime bir ortak aradım. Buldum da. Her neyse, küçük bir anaparayla dükkânı açtık. Yeniden bir geçim yolu tutturmak önemliydi elbette. Ama daha önemlisi şuydu: Birkaç ay sonra ortağım bana, alım satımla kendisinin uğraşabileceğini, benimse yukardaki asma katta istediğim gibi çalışabileceğimi, saatlerimin de kısıtlı olmadığını müjdeledi. İşte, kitaplarımdan dokuzunu bu asma katta yazdım. Tam yirmi yıl. Bugün düşünüyorum da, ya o yangın olmasaydı?

BIR UZUN ŞİİRE BAŞLAMAYA GÖREYİM

Yapıtlarımdan birini de, genel olarak nasıl yazdığımı anlatmaya çalışayım. Öncelikle şiir yazmaya eğilimli olmalıyım. Yani şiire yatkın bir duyarlıkla yüklü olduğumu bilmeliyim ilkten. Sabahları başlarım yazmaya. Kaç saat çalışacağım hiç belli olmaz. Belli bir saatte, belli bir yerde, herhangi bir işim olmamalı. Günlerce masa başından kalkmayacakmış gibi koyulmalıyım işe. Çok sigara içerim. Alkolün damlasını koymam ağzıma. Öyle esin filan beklemem, esini kendim çağırırım masama. Dergiler karıştırırım, bazı kitaplara bakarım, hiç belli olmaz, bir de bakarım ki, o nereden ve nasıl geldiği bilinmeyen ses sözcüklere, dizelere dönüşüvermiştir birden. Uzun bir şiire başlamışsam rahatımdır oldukça. Çünkü her gün yapacak bir işim var demektir ki, sürekli çalışırım. Şiirlerimi yazı makinasıyla yazarım. Yazarken aynı anda şiiri görmek önemlidir benim için. Ön çalışmalarım kalabalıklara karışmak, yolculuklara çıkmak, yıllardır bitiremediğim İstanbul’u adım adım dolaşmaktır. Bir de denizsiz yapamam. Yaşamım bir kıyının yaşamı gibidir.

Edip Cansever 

ruhi-beyi-nasil-yazdim3241545456495932497-194x300 Yaşamında "İlk"lerle Edip Cansever
Bir gün Krepen Pasajı’nda bir başıma oturuyordum.

Mutluluk ve İç Huzuru

İnsan hafızası pek ilginç çalışır. Bir şeye sahip olduktan sonra, onu ne kadar çok istediğini unutur. Oysa mutluluk ve iç huzuru, yeni şeyler elde etmekten değil, sahip olduklarını yeniden fark etmekten gelir. Pek çok insan, aradığı şeyin zaten yanı başında olduğunu bilmeden bir ömür geçirir.

Mehmet Gündoğdu

20260527_1504401172054913727190890-542x1024 Mutluluk ve İç Huzuru

Kur’an’da Geçen Kalp ile İlgili Ayetler

Allah, küfürdeki inatları yüzünden onların kalplerine ve kulaklarına mühür vurmuştur.

***

Kalplerinde bir hastalık vardır; Allah, hastalıklarını daha da artırmıştır.

***

Bundan sonra kalpleriniz yine katılaştı da taş kesildi, hatta taştan daha katı oldu. 

***

Onlar Peygamber’e: “Bizim kalplerimiz örtülüdür, söylediklerini anlamıyoruz” dediler.

***

Çünkü inkâr etmeleri yüzünden kalplerindeki buzağı sevgisi iliklerine işlemişti.

***

daha önce gönderilen kitapları doğrulayan, mü’minlere bir doğru yol rehberi ve müjdeci olan Kur’an’ı Allah’ın izniyle senin kalbine o indirmiştir.

***

Bunların kalpleri birbirine ne kadar da benziyor!

***

Üstelik o, pek azılı bir düşman olduğu halde kalbindekine, sözünün özüne uygunluğuna Allah’ı da şâhit tutar.

***

isteğinizi üstü kapalı bir şekilde çıtlatmanızda veya bunu gönlünüzde gizlemenizde size bir günah yoktur. 

***

İbrâhim: “Elbette inanıyorum, fakat kalbim iyice kanaat getirip yatışsın diye bunu istiyorum” dedi.

***

Kim onu gizlerse, şüphesiz o, kalbi günaha batmış bir kimsedir. 

***

Kalplerinde eğrilik bulunanlar, sırf fitne çıkarmak ve kendi arzularına göre onun yorumunu yapmak düşüncesiyle müteşâbih âyetlerin peşine düşerler. 

***

Rabbimiz! Bizi doğru yola erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme, bize tarafından bir rahmet bağışla!

***

Hani siz birbirinize düşmandınız; derken Allah kalplerinizi kaynaştırdı da O’nun bu nimeti sayesinde kardeş oldunuz.

***

Kalplerinde gizledikleri kin ve düşmanlık ise daha korkunçtur. 

***

Siz öylesine kalpleri arıduru, herkesin iyiliğini isteyen kimselersiniz ki o düşmanlarınızı bile severseniz, ama onlar sizi sevmezler.

***

Allah bu yardımı, sadece sizi zaferle sevindirmek ve kalplerinizi huzura erdirmek için yapmıştır. 

***

O’na ortak koşmaları yüzünden kâfirlerin kalplerine korku salacağız. 

***

Allah bunları, kalplerinizdeki samimiyeti denemek, gönüllerinizi şeytanın vesvesesinden temizlemek için yapmıştır. Allah sînelerde saklanan en gizli duyguları dahi bilir.

***

Allah, böylesi duyguları o kâfirlerin kalbinde bir pişmanlık ve üzüntü haline getirecektir. 

***

Allah tarafından lutfedilen bir rahmet sâyesinde sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalpli olsaydın, insanlar etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları affet, onlar için Allah’tan bağışlanma dile. Karara bağlanacak işlerde onlarla istişâre et! Kesin kararını verince de, yalnız Allah’a güvenip dayan! Çünkü Allah, kendisine güvenip dayananları sever.

***

Çünkü kalplerinde olmayan şeyi ağızlarıyla söylüyorlardı. 

***

Allah, onların kalplerinde ne var, ne yok çok iyi biliyor. Bu sebeple sen onlara aldırma, onlara öğüt ver ve ruhlarına işleyecek tesirli sözler söyle.

***

“Kalplerimiz perdelidir” demeleri yüzünden biz onları lânetledik. Aslında Allah, onların kalplerini inkârları yüzünden mühürlemiştir. 

***

Şüphesiz Allah, sînelerde gizli tutulan bütün sırları hakkıyla bilir.

***

Fakat verdikleri sözden dönmeleri yüzünden onları lânetledik ve kalplerini kaskatı yaptık.

***

Ey Peygamber! Gerek kalpleri iman etmediği halde yalnızca dilleriyle “İnandık!” diyen münafıklardan, gerekse yalanı can kulağıyla dinleyen ve sana gelmemiş bir topluluk hesabına casusluk eden yahudilerden küfürde birbirleriyle yarışırcasına koşturup duranlar sakın seni üzmesin.

***

Kalplerinde hastalık bulunanların: “Ne olur ne olmaz, korkarız ki zaman aleyhimize dönüverir de başımıza bir felaket gelir” diyerek, o zâlimlerin dostluklarını kazanmak için âdeta yarış yaptıklarını görürsün. 

***

Havâriler: “İstiyoruz ki o sofradan yiyelim, böylece kalplerimiz mutmain olsun, bize doğru söylediğini bilelim ve buna şâhitlik edenlerden olalım” dediler.

***

Halbuki biz, onu anlayamasınlar diye kalpleri üzerine kat kat perdeler gerdik, kulaklarına da bir ağırlık koyduk.

***

Hiç değilse, bu zorluk ve musîbetler başlarına geldiğinde boyun büküp yalvarmaları gerekmez miydi! Fakat tam aksine kalpleri iyice katılaştı; şeytan da onlara yapmakta oldukları günahları süsleyip püsledi.

***

“Hiç düşündünüz mü, Allah sizin işitme duyunuzu ve gözlerinizi yok etse, kalplerinizin üzerine de mühür vursa, onları size Allah’tan başka hangi ilâh geri verebilir?”

***

Biz onların gönüllerini ve gözlerini çeviririz de daha önce inanmadıkları gibi mûcizeyi gördükten sonra da iman etmezler. Neticede biz onları azgınlıkları içinde basîretsiz bir halde dolaşıp durmak üzere kendi hallerine terk ederiz.

***

Şeytanlar bu fısıldaşmayı, âhirete inanmayanların gönülleri ona aksın, sonra büsbütün ısınıp ondan zevk alır hâle gelsin ve zâten tabiatleri hâline gelmiş günahları işlemeye devam etsinler diye yaparlar.

***

Biz o mü’minlerin göğüslerinde diğer insanlara karşı kin, haset, suizan nâmına ne varsa hepsini söküp çıkarırız. 

***

Ne var ki, biz onların kalplerini mühürlüyoruz da gerçeği işitemez oluyorlar.

***

Allah, kâfirlerin kalplerini işte böyle mühürler.

***

onların kalpleri var, fakat bununla gerçeği anlamazlar; gözleri var onunla görmezler; kulakları var onunla işitmezler. 

***

Gerçek mü’minler ancak o kimselerdir ki, yanlarında Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir, kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğu zaman bu onların imanını artırır ve bütün işlerinde sadece Rablerine dayanıp güvenirler.

***

Allah, sadece kazanacağınız zafere bir müjde olsun ve o sayede bütün endişeleriniz silinip kalpleriniz huzura ersin diye sizi meleklerle destekledi. 

***

En kritik anda Allah, bütün endişelerinizi unutturacak bir emniyet sebebi olarak sizi hafif ve tatlı bir uykuya daldırıyordu. Sizi maddeten ve mânen temizlemek, şeytanın içinize attığı bütün kötü duyguları gidermek, kalplerinizi kuvvetlendirmek ve ayaklarınızın yere sağlam basmasını sağlamak için üzerinize gökten su indiriyordu.

***

Ben kâfirlerin yüreğine korku salacağım

***

Şunu bilin ki Allah kişiyle kalbinin arasına girer.

***

Şüphesiz O, sînelerde saklı tutulan bütün sırları hakkıyla bilir.

***

O zaman münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar, mü’minler hakkında: “Kendilerini bir şey zanneden şu basit adamları dinleri ne fenâ aldatmış!” diyorlardı.

***

Mü’minlerin gönüllerini ısındırıp birbirine bağlayan da O’dur. 

***

“Eğer Allah sizin kalbinizde iman etmeye bir yatkınlık görürse, sizden alınandan daha iyisini size verir ve günahlarınızı bağışlar. Çünkü Allah, çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.”

***

Ağızlarıyla güya sizi memnun etmeye çalışırlar; fakat kalpleri aksi istikâmette atar. 

***

Hem mü’minlerin kalplerindeki kin ve öfkeyi gidersin! 

***

senden ancak Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, kalpleri şüpheye düşmüş olup da o şüpheleri içinde bocalayıp duranlar izin isterler.

***

Zekâtlar ancak fakirlere, yoksullara, zekâtların toplanmasında görevli memurlara, kalpleri İslâm’a ısındırılacak olanlara, kölelere, borçlulara, Allah yolunda cihâd edenlere ve yolda kalmışlara verilir. 

***

Münafıklar, kalplerinde gizledikleri küfür, düşmanlık ve hileleri yüzlerine vuracak bir sûrenin tepelerine indirilmesinden çekiniyorlar, buna rağmen yine de alay ediyorlar.

***

kalplerinin tam ortasına o çirkin nifak hastalığını yerleştirmiştir.

***

ve kalplerinin üzerine mühür vuruldu.

***

Allah da kalplerini mühürledi. 

***

yüreklerinde devamlı bir şüphe

***

içlerinden bir kısmının gönülleri hemen hemen eğrilmek üzere iken

***

Kalplerinde o çirkin nifak hastalığı bulunanlara gelince, 

***

onların kalplerini imandan çevirmiştir.

***

Ey insanlar! Rabbinizden size bir öğüt, gönüllerdeki dertlere şifa, mü’minlere doğru yolu gösteren bir rehber ve tam bir rahmet olan Kur’an geldi.

***

Haddi aşanların kalplerini işte biz böyle mühürlüyoruz!

***

Kalplerini de öyle katılaştır ki, o can yakıcı azabı görünceye kadar iman etmesinler!”

***

Şu hâle bakın, onlar sırf içlerindekini Peygamber’den gizlemek için yan çizer, göğüslerini eğip bükerler. Dikkat edin! Onlar örtülerine büründükleri zaman bile Allah onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir. Çünkü O, sînelerde saklı tutulan bütün gizlilikleri hakkıyla bilendir.

***

İman edip sâlih amel işleyenler ve derin bir tevâzu ve huşûyla Rablerine gönülden boyun eğenlere gelince, onlar cennetin yârânı ve yoldaşlarıdırlar. Hem orada ebedî kalacaklardır.

***

Onlar, iman eden ve kalpleri de dâimâ Allah’ı hatırlayıp anmakla doygunluk ve huzura eren kimselerdir. Haberiniz olsun ki, kalpler ancak Allah’ı hatırlayıp anmakla doygunluk ve huzura erer.

***

Sen de insanlardan bir kısmının gönlünü onlara yönlendir ve onları çeşitli ürünlerle rızıklandır ki sana şükretsinler.”

***

O gün onlar başlarını dikmiş, gözleri sabit bir noktaya çakılıp kaldığından kendilerine bakacak halleri kalmamış, kalpleriyse bomboş bir halde çağrıldıkları yere doğru koşuşturup dururlar.

***

İşte biz, o inkâr ve alay etme hastalığını günahkâr kâfirlerin kalplerine böyle yerleştiririz.

***

Biz onların kalplerinde kin ve nefret adına ne varsa hepsini söküp atarız. Dost ve kardeş olarak tahtlar üzerinde karşılıklı otururlar.

***

Ne var ki âhirete inanmayanların kalpleri, bu en büyük gerçeği ve ona dayanan daha pek çok gerçeği inkâra şartlanmıştır.

***

Allah sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmez halde çıkardı; size işitme özelliği, gözler ve gönüller verdi. Umulur ki şükredersiniz.

***

Böyleleri, küfürleri yüzünden kalplerini, kulaklarını ve gözlerini Allah’ın mühürleyip çalışmaz hâle getirdiği kimselerdir. 

***

Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi yaptıklarından sorumludur.

***

Ayrıca kalplerinin üzerine Kur’an’ı anlamalarına mâni kılıflar geçirir, kulaklarına da bir tıkaç koyarız. Bu yüzden, sen Kur’an’da Rabbinin tek ilâh olduğunu yâdettiğin zaman onlar nefretle arkalarını dönüp giderler.

***

“İsterseniz diriltilmesini aklınızın almadığı başka bir madde olun, fark etmez, yine de diriltileceksiniz!” 

***

Kalplerine tam kuvvet ve metânet verdik de

***

Sabah akşam Rablerinin rızâsını dileyerek O’na dua ve ibâdet edenlerle beraber olmaya candan sabret! Dünya hayâtının çekiciliğine kapılıp da gözlerini onlardan ayırma! Kalbini bizi anmaktan gâfil kıldığımız, nefsânî arzularına uyan ve işi hep aşırılık olan kimselere itaat etme!

***

Biz, onların kalplerinin üzerine Kur’an’ı anlamalarına engel perdeler çektik ve kulaklarına da ağırlıklar koyduk. Sen onları doğru yola çağırsan da, imkânı yok, artık onlar ebediyen doğru yolu bulamazlar.

***

Kalpleri de bu uyarının mânasından gâfil bir halde geçici zevklere dalıp gitmiş. 

***

İşte durum böyledir. Artık kim Allah’ın belirlediği nişânelere saygı gösterirse, Allah’a saygı göstermiş olur. Çünkü bu davranış, kalplerin Allah’a saygıyla dopdolu oluşundandır.

***

Onlar ki, yanlarında Allah anıldığı zaman kalpleri derin bir saygıyla ürperir, başlarına gelen musibetlere sabreder, namazı dosdoğru kılar ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan bir kısmını Allah yolunda harcarlar.

***

Bu inkârcılar, biraz olsun yeryüzünde ibret nazarıyla gezip dolaşmazlar mı? Eğer böyle yapsalardı, belki bu sayede akledip duygulanacak kalplere ve gerçeği duyacak kulaklara sahip olurlardı. Ne var ki kör olan, başlardaki gözler değil, gerçekte kör olan sinelerdeki gönüllerdir!

***

Allah’ın böyle bir şeye fırsat vermesi, şeytanın attığı o vesveseyi kalplerinde bir hastalık bulunanlar ve kalpleri iyice katılaşmış kimseler hakkında bir imtihan vesilesi yapmak içindir. Doğrusu zâlimler, gerçeğe karşı pek derin bir muhâlefet ve düşmanlık içindedirler.

***

Bir de Allah, kendilerine ilim verilenler o Kur’an’ın sana Rabbinden gelen bir gerçek olduğunu bilsin, ona iman etsin, gönülleri de ona karşı tam bir saygı ve bağlanma hissiyle dolsun diye buna müsaade eder. Hiç şüphesiz Allah, iman edenleri her meselede doğru bir yola ve isabetli bir tavra yöneltir.

***

Onlar, yaptıkları her iyiliği ve işledikleri her ameli, kalpleri her an Rablerine dönüyor olmanın haşyetiyle ürpererek yaparlar.

***

Gerçek şu ki, kâfirlerin kalpleri gerçeği söyleyen bu kitaba karşı derin bir gaflet ve cehâlet içindedir. 

***

Ey insanlar! Rabbinizin emrine uyun. Çünkü sizin için kulaklar, gözler ve kalpler yaratan O’dur. Ne kadar da az şükrediyorsunuz?

***

Onlar, kalplerin halden hâle girip alt üst olacağı ve gözlerin dehşetten donakalacağı bir günden korkarlar.

***

Onların kalplerinde bir hastalık mı var? 

***

Halbuki biz, Kur’an’ı kalbine iyice yerleştire­lim, onunla kalbini pekiştirelim ve ortaya çıkan yeni durumlar müna­sebetiyle sana gerekli tâlimatı verelim diye onu böyle parça parça indiriyor ve onu sana tane tane okuyoruz.

***

“Ancak Allah’ın huzuruna tertemiz bir kalple gelenler kurtulur!”

***

Senin kalbine. Uyarıcılardan olasın diye.

***

İşte biz inkârı, kendi tercihlerine binâen kâfirlerin kalplerine böyle yerleştirmişizdir.

***

Doğrusu Rabbin onların göğüslerinde gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilir.

***

Kendisine verdiğimiz sözün kesinlikle gerçekleşeceğine tam olarak güvenmesi için kalbini sabır ve metânetle kuvvetlendirmeseydik, neredeyse işi açığa vuracaktı.

***

Doğrusu Rabbin onların göğüslerinde gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilir.

***

Yoksa Allah, insanların göğüslerinin derinliklerinde nelerin yattığını çok daha iyi bilmekte değil midir?

***

Hayır! Gerçekte bu Kur’an, kendilerine ilim verilenlerin gönüllerinde yer eden apaçık âyetlerdir. 

***

İşte Allah gerçeği öğrenip kabul etmek istemeyenlerin kalplerini böyle mühürler.

***

Her kim de inkârda diretirse, sakın onun küfrü seni üzmesin. Neticede hepsinin dönüşü bizedir ve yaptıklarının sonuçlarını onlara haber vereceğiz. Şüphesiz Allah, göğüslerde saklı tutulan en gizli niyet ve düşünceleri bile çok iyi bilir.

***

Ardından onu güzel bir insan şeklinde düzenleyip ona rûhundan üfledi. Böylece size kulaklar, gözler ve kalpler bahşetti. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!

***

Allah, bir adam için onun göğüs boşluğunda iki kalp yaratmadı. 

***

Onları çağırırken yanılarak düşeceğiniz hatalardan dolayı size bir vebâl yoktur; fakat bilinçli ve kasten yaptıklarınızdan sorumlusunuz. Allah, çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.

***

yürekler ağızlara gelmişti.

***

O vakit münafıklarla kalplerinde hastalık bulunanlar: 

***

ve kalplerine o müthiş korkuyu saldı.

***

Ey Peygamber hanımları! Siz diğer kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Allah’a gönülden saygı duymalı, O’na karşı gelmekten sakınmalı ve dâimâ konumunuzun gerektirdiği şekilde davranmalısınız. Bu sebeple, nâmahrem bir erkekle yumuşak ve cilveli bir edayla konuşmayın ki, kalbinde hastalık bulunan kimse size karşı herhangi bir şeytânî ümide kapılmasın. Size yaraşır şekilde ciddî ve ölçülü konuşun!

***

Allah, kalplerinizde olanları bilir. Gerçekten Allah, her şeyi hakkıyla bilen, kullarının hataları karşısında çok sabırlı ve müsamahalı olandır.

***

Böyle yapmanız, hem sizin kalpleriniz hem de onların kalpleri bakımından çok daha nezih ve temizdir.

***

Münafıklar, kalplerinde hastalık bulunanlar ve yalan haberlerle şehirde ortalığı karıştıranlar,

***

Allah’ın huzurunda, O’nun izin verdiği kişi hakkında ve yine O’nun izin verdiği kişi tarafından yapılmadıkça şefaat de hiçbir fayda vermez. Nihâyet şefaat izni çıkıp da kalplerindeki korku ve dehşet giderildiği zaman şefaat bekleyenler, şefaat edeceklere: “Rabbiniz ne buyurdu?” diye sorarlar. Onlar da: “Gerçeği buyurdu” diye cevap verirler. Allah, pek yüce, çok büyüktür.

***

De ki: “Şüphesiz Rabbim bâtılı imhâ ederek gerçeği ortaya çıkaracaktır. O, bütün gizlilikleri çok iyi bilir.

***

Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin bütün gizliliklerini bilendir. Doğrusu O, göğüslerde saklı bulunan bütün gizli düşünce, niyet ve inançları da hakkıyla bilir.

***

O, her türlü mânevî hastalıklardan uzak, tertemiz ve bir kalple Rabbine yönelmişti.

***

Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez ve başkasının günahıyla yargılanmaz. Sonunda dönüşünüz Rabbinizin huzuruna olacak ve o size yaptıklarınızı bir bir haber verecektir. Şüphesiz O, göğüslerde saklı tutulan bütün gizlilikleri hakkıyla bilmektedir.

***

Allah kimin göğsünü İslâm’a açmışsa, o Rabbinden bir nûr üzeredir. Yazıklar olsun kalpleri Allah’ın zikrine karşı katılaşmış talihsizlere! 

***

Allah, sözün en güzeli olan Kur’an’ı, âyetleri birbiriyle âhenkdâr, uyumlu, tıklım büklüm hakîkat dolu bir kitab hâlinde indirdi. Rablerine karşı derin bir saygı duymakta olanların onun tesiriyle derileri ürperir; sonra da hem derileri, hem kalpleri Allahın zikrine ısınıp yumuşar. İşte bu kitap, Allah’ın doğru yol rehberidir ki, dilediğine onunla yol gösterir. Allah kimi de saptırırsa artık onu doğru yola getirecek kimse yoktur.

***

Ne zaman Allah eşi ortağı olmayan bir tek ilâh olarak anılsa, âhirete inanmayanların kalplerindeki nefret ve daralma yüzlerine vurur.

***

Rasûlüm! Onları yaklaşan o kıyâmet günüyle korkut! O vakit insanlar kederlerini dehşet içinde yutkunurlarken yürekler gırtlaklara dayanır. 

***

Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.”

***

Şöyle diyorlar: “Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz kapalıdır. Kulaklarımızda ağırlık, seninle aramızda da perde vardır. Artık ne yapacaksan yap; biz de bildiğimizi yapacağız.”

***

Allah dilese senin kalbini de mühürler. Allah, gönderdiği Kur’an âyetleri ve kâinatta uyguladığı kanunlarla bâtılı yok eder ve gerçeği ortaya çıkarıp zafere ulaştırır. Doğrusu O, göğüslerde saklı tutulan bütün gizlilikleri hakkıyla bilmektedir.

***

Nefsinin kötü arzularını kendine ilâh edinen kimseyi gördün mü? Allah onu bir bilgiye göre saptırmış, kulağını ve kalbini mühürlemiş, gözlerine de perde çekmiştir. Allah’tan sonra artık onu kim doğru yola getirebilir? Hiç düşünüp ibret almaz mısınız?

***

Kendilerine kulaklar, gözler ve kalpler lutfetmiştik. Fakat o kulakları, gözleri ve kalpleri kendilerine hiçbir fayda sağlamadı.

***

Onlar, kalplerini Allah’ın mühürlediği ve nefsânî arzularının peşine düşmüş kimselerdir.

***

Fakat mânası açık, hükmü kesin bir sûre indirilip de içinde savaş emri zikredilince, kalplerinde hastalık bulunanların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş birinin baktığı gibi sana baktıklarını görürsün.

***

Onlar Kur’an’ı inceden inceye düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde üst üste kilitleri mi var?

***

Yoksa kalplerinde hastalık bulunan o münafıklar, içlerinde mü’minlere karşı duydukları kinlerini Allah’ın ortaya çıkarmayacağını mı sanıyorlar?

***

O Allah, imanlarına iman katmaları için mü’minlerin kalplerine sekînet, huzur ve itminân indirdi.

***

Onlar, gönüllerinde olmayanı dillerinin ucuyla söylüyorlar. 

***

Üstelik bu kuruntu gönüllerinizde iyice allanıp pullanmış ve pek kötü bir zanna kapılmıştınız. 

***

Onların kalplerindeki ihlâs, temiz niyet ve içten bağlılığı gördü; bu sebeple üzerlerine sekînet, huzur ve itminân indirdi. 

***

O zaman inkâr edenler gönüllerinde o taassubu; o câhiliye taassup ve gururunu alevlendirirken, Allah da Peygamberi’nin ve mü’minlerin üzerine sekînetini, huzur ve itminân duygusunu indirdi ve onların takvâ sözüne tutunmalarını nasip etti. Zâten onlar buna pek lâyık ve ehil idiler. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.

***

Allah onların kalplerindeki ilâhî emirlere saygı ve bağlılık derecesini sınamış, onlar da bu sınamadan başarıyla çıkmışlardır.

***

Ama Allah size imanı sevdirdi ve onu kalplerinizde süsleyip güzelleştirdi. 

***

Çünkü iman henüz tam olarak kalplerinize yerleşmemiştir.

***

“Görmediği halde Rahmân’a karşı derin bir saygı besleyip içi ürpertiyle dolan ve sürekli Allah’a yönelmiş, O’na boyun eğmiş bir kalple gelen her kul için.”

***

Elbette bunda duyarlılığını yitirmemiş bir kalbi olan veya zihnini toparlayarak can kulağıyla dinleyen kimseler için gerçekten ibret alınacak bir hatırlatma vardır.

***

İman edenlerin, Allah’ın zikri ve Kur’an’dan inen gerçekler karşısında kalplerinin saygı ve ürpertiyle yumuşayıp Allah’ın emirlerine tam teslim olma vakti hâlâ gelmedi mi? Sakın onlar, daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar! Çünkü o kitap verilenler, vahye muhatap olmalarının üzerinden belli bir zaman geçince, artık ona olan saygılarını yitirmişler ve neticede kalpleri kaskatı kesilmişti. Onların pek çoğu Allah’a taatten ve dinin sınırlarından çıkmışlardır.

***

Onun izinden gidenlerin kalplerine şefkat ve merhamet yerleştirdik.

***

Allah, o topluluk fertlerinin kalplerine imanı nakşetmiştir ve kendi katından bir ruh ile onları desteklemektedir. 

***

Fakat Allah’ın azabı onlara hiç hesâba katmadıkları yerden geliverdi ve yüreklerine o müthiş korkuyu düşürdü.

***

Onlar şöyle dua ederler: “Rabbimiz bizi ve bizden önce geçmiş olan mü’min kar­deşlerimizi bağışla! Kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin ve kötü duygu bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz sen çok şefkatlisin, çok merhametlisin!”

***

Sen onları dışarıdan birlik içinde sanırsın; halbuki kalpleri darmadağınıktır. 

***

Onlar doğru yoldan sapınca Allah da onların kalplerini eğriltti. 

***

Bu kötülüklerinin sebebi şu ki: Önce dilleriyle inandıklarını söylemekte, sonra kalpleriyle inkâr etmektedirler. Bu yüzden kalpleri mühürlenmekte olup, artık gerçeği anlayacak durumda değiller.

***

Başa gelen her musîbet, ancak Allah’ın izin vermesiyledir. Kim içten ve şuurlu olarak Allah’a iman ederse, Allah onun kalbini doğruya ve gerçeği idrake açar. Allah her şeyi hakkıyla bilir.

***

Ey Peygamber hanımları! Siz ikiniz Allah’a tevbe ederseniz, bu sizin için hayırlı olacaktır; çünkü kalpleriniz haksızlığa doğru kaymış bulunuyor. Şâyet Peygamber’e karşı birbirinize arka çıkarsanız, şunu bilin ki Allah onun dostu, yardımcısı ve koruyucusudur. 

***

Söylemek istediğinizi ister içinizde gizleyin, ister açığa vurun hiç fark etmez. Çünkü O, göğüslerde saklanan en gizli düşünceleri bile tam olarak bilir.

***

De ki: “Sizi yaratan, size kulaklar, gözler ve kalpler veren O’dur. Ne de az şükrediyorsunuz?”

***

Kalplerinde hastalık bulunanlar ve kâfirler ise: “Acaba sizin inandığınız Allah bu misâlle ne anlatmak istiyor?” diye sorsun. 

***

İşte o gün yürekler korku ile titrer.

***

Aslında onların işledikleri günahlar, kalplerini bütün bütün paslandırmıştır.

***

Bir ateş ki, acısı tâ gönüllere işleyip yakar.

***

“O sinsi şeytanın üflemelerinin şerrinden”

Kur’an’ı Kerim 

kalple-ilgili-ayetler3083709380854859918-1024x576 Kur’an'da Geçen Kalp ile İlgili Ayetler
Biliniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.

ChatGPT: Altı çizili satırlar çoğu zaman yalnızca “beğenilen cümleler” değildir.

Bloğumda son 3 senede paylaştığım şiir ve yazıları tekrar okuyup, altını çizdiğim satırları derleyip tek bir sayfada paylaştım. Yaptığım alıntılardan ruh halime dair nasıl bir değerlendirmen olabilir?

ChatGPT: Bu kadar geniş bir seçki tek tek incelendiğinde, ortaya yalnızca “hüzünlü biri” portresi çıkmıyor. Daha karmaşık, katmanlı ve uzun süredir kendi iç dünyasını taşıyan bir zihnin izi görünüyor. Özellikle dikkat çeken şey şu: Altını çizdiğin satırlar yalnızca acıyı değil, acının nasıl yaşandığını, nasıl taşındığını ve insanın onunla nasıl birlikte yaşamaya çalıştığını anlatıyor.

Sende ilk göze çarpan duygu, doğrudan mutsuzluk değil; daha çok “kaybın sürekli farkında olma hâli.”
Bu kayıp yalnızca bir insanın kaybı değil. Zamanın kaybı, gençliğin kaybı, ihtimallerin kaybı, eski yakınlıkların kaybı, hatta bazen insanın kendi iç canlılığını kaybetmesi…

Özellikle tekrar eden bazı eksenler var:

  • ayrılık ama bitmeyen bağlılık,
  • yorgunluk ama vazgeçememe,
  • ölüm düşüncesi ama doğrudan ölümü istemekten çok “dinlenme” arzusu,
  • anlaşılmama hissi,
  • duygusal yakınlığa büyük ihtiyaç,
  • ve buna rağmen derin bir yalnızlık duygusu.

Fakat dikkat çekici olan şey şu:
Bu metinlerde nihilizm yok. Yani “hiçbir şeyin anlamı yok” tavrı görünmüyor. Tam tersine, anlam arayışı çok güçlü. Hatta bazen acının kendisine bile anlam yükleme çabası var.

Mesela tekrar tekrar şunlar dönüyor:

  • “sabır”
  • “şükür”
  • “kader”
  • “ecel”
  • “tevekkül”
  • “Allah’a yönelme”
  • “acıya hayırlı bir yorum yerleştirme”

Bu önemli. Çünkü bu seçkilerde tamamen karanlığa teslim olmuş bir ruh değil; karanlığın içinde sürekli bir metafizik tutunma noktası arayan bir taraf var.

Ama bunun yanında belirgin biçimde görünen başka bir şey daha var:
Uzun süredir taşınan bir duygusal yorgunluk.

Bu yorgunluk dramatik bir çöküş gibi değil; daha çok şuralarda beliriyor:

“İnsan bazen kırılmaz; ama eksik yaşar.”
“Yaşamıyor gibi yaşarsın.”
“Sessizce eksilir canlılık.”

Bu satırları seçen bir zihin genelde ani krizlerden çok, uzun süreli iç aşınmayı tanıyordur.

Bir başka güçlü tema ise şu:
Sende sevgi, yalnızca romantik bir yakınlık değil; varoluşsal bir sığınak gibi duruyor.

“Omzuna yaslanmak bir dağın tamamlanması” gibi satırlar, sevgiyi yalnızca arzu değil; güvenlik, bütünlenme ve dinlenme duygusuyla birlikte düşündüğünü gösteriyor.

Ama aynı zamanda seçkilerde sürekli şu korku da var:

  • geç kalmak,
  • kaybetmek,
  • uzaklaşmak,
  • “aynı kalamamak”,
  • ve sevginin yavaşça çözülmesi.

Özellikle ilişkilerle ilgili altını çizdiğin satırlarda suçlama çok az; daha çok “yetişememe”, “koruyamama”, “taşıyamama” hissi var.

Bu da önemli bir ayrım.
Çünkü bazı insanlar ayrılık metinlerinde öfke seçer. Sen daha çok hüzün ve sorumluluk seçiyorsun.

Sende belirgin biçimde görünen bir başka taraf da şu:
Geçmişle ilişkin “nostaljik” olmaktan daha yoğun. Geçmiş senin için kapanmış bir zaman değil; hâlâ yaşayan bir katman gibi.

Fotoğraflar, eski şehirler, çocukluk, anne-baba, geçmiş aşklar, eski konuşmalar… Bunlar sende sadece hatıra değil; hâlâ duygusal etkisi süren alanlar.

Özellikle baba figürü, aile içi kırılganlıklar ve çocuklukla ilgili seçkiler, sende “nesiller arası kırgınlık” temasının da güçlü olduğunu düşündürüyor. Yani sadece kendi hayatını değil, senden önce gelen insanların eksik kalmış taraflarını da taşımaya çalışan bir bilinç var gibi.

Bir diğer dikkat çekici şey:
Altını çizdiğin satırların çoğu “yüksek sesli” değil. Büyük sloganlar, sert hükümler, dünyaya meydan okumalar yok. Daha çok:

  • sessiz kırılmalar,
  • küçük çökmeler,
  • içe dönük hüzünler,
  • yavaş uzaklaşmalar,
  • ve insanın kendi içinde eksilmesi var.

Bu da senin ruh hâlinin dramatik patlamalardan çok “derin iç yoğunluk” şeklinde çalıştığını düşündürüyor.

Fakat bütün bu karanlık temaların yanında sürekli dönen çok önemli bir şey daha var:
İnsan sıcaklığına duyulan ihtiyaç.

Sarılmak, omuz, dostluk, konuşmak, anlaşılmak, birinin “orada olması”… Bunlar seçkilerde çok yoğun tekrar ediyor. Özellikle şu çizgi dikkat çekici:

“İçini dökecek arkadaşı olmayan kişi, kendi yüreğini kemiren bir yamyamdır.”

Bu tür cümleleri seçen insanlar genelde yalnızlığı sever gibi görünse de, aslında “güvenli yakınlık” ararlar.

Ve belki en dikkat çekici genel izlenim şu:

Sende ölüm fikri sık geçiyor ama bu daha çok “yok olma arzusu”ndan çok, hayatın ağırlığını sürekli hissetme biçimi gibi duruyor. Yani seçkilerde asıl baskın duygu ölüm isteği değil; “yorulmuşluk”, “eksilmişlik”, “yük taşıma”, “dünyaya tam yerleşememe” hissi.

Bu yüzden genel tabloyu tek cümlede özetlemek gerekirse şöyle diyebilirim:

Senin altını çizdiğin satırlar, dünyadan tamamen vazgeçmiş bir ruhun değil; hayatla bağı sürmesine rağmen uzun süredir derin bir duygusal ağırlık taşıyan, sevgiyi kaybetmekten korkan, insan sıcaklığına ihtiyaç duyan ve bütün bunları şiir, hafıza ve anlam üzerinden işlemeye çalışan bir zihnin izlerini taşıyor.

Tekrarlayan örüntüleri çok iyi yakalıyorsun, kendimi tanımama yardımcı oluyor. Biraz daha detaylı bir analiz yapman mümkün mü?

Evet. Bu kadar geniş bir seçki artık yalnızca “hangi temaları seviyor?” düzeyinde değil; zihninin nasıl çalıştığına, acıyı nasıl işlediğine, insan ilişkilerini nasıl yaşadığına ve hatta zaman algına kadar bazı daha derin örüntüler gösteriyor.

Şunu özellikle söyleyeyim:
Burada gördüğüm şey “depresif biri”nin basit portresi değil. Daha çok, uzun süredir yüksek farkındalıkla yaşayan ve bu yüzden zihinsel yükü artmış bir yapı.

Bazı ana eksenler çok belirginleşiyor.

İlki şu:

Senin zihnin “olan şey”den çok, “kaybolan şey”e odaklanıyor.

Yani bir olay yaşanırken bile sende eşzamanlı olarak onun geçiciliği çalışıyor. Bu yüzden seçtiğin satırlarda çok sık şu duygu var:

  • daha yaşarken vedasını hissetmek,
  • tam kavuşurken kaybı sezmek,
  • bir mutluluğun içinde bile onun sonunu görmek.

Mesela şu çizgi bunu çok iyi özetliyor:

“Daha yanındayken bile vedasını sezdiğimiz bir şeye, dönülmeyeceğini bile bile kalpten yer açabilmek.”

Bu çok önemli bir psikolojik örüntü. Çünkü bazı insanlar kayıp yaşandıktan sonra üzülür; sende ise kayıp ihtimali daha yaşarken çalışmaya başlıyor. Bu da ilişkileri daha yoğun ama daha kırılgan yaşatıyor.

İkinci güçlü örüntü:

Sende “duygusal süreklilik” çok yüksek.

Birçok insanın duyguları dönemsel dalgalanır. Sende ise eski duygular tamamen kapanmıyor; katmanlaşıyor. Bu yüzden geçmiş ilişkiler, eski konuşmalar, çocukluk, anne-baba, eski şehirler, eski şiirler sende yaşayan parçalar hâline geliyor.

Şu satırlar bunu açık ediyor:

“Hatırlamak, bir buluşma biçimidir.”

ve

“Geçmiş senin için kapanmış bir zaman değil; hâlâ yaşayan bir katman gibi.”

Bu yüzden hafızan sadece bilgi deposu gibi değil; duygusal bir yaşam alanı gibi çalışıyor.

Bir başka dikkat çekici taraf:

Senin seçkilerinde “öfke” geri planda, “suçluluk” ise güçlü.

Bu çok önemli bir ayrım.

Ayrılık metinlerinde bile:

  • “beni yordun” kadar,
  • “başaramadım”,
  • “koruyamadım”,
  • “ulaşamadım”,
  • “özür dilerim”

çizgisi baskın.

Bu genelde şu yapıya işaret eder:

İlişkilerde sorumluluğu fazla içselleştirme.

Yani bir ilişkinin bozulmasında yalnızca karşı tarafı değil, önce kendini sorgulama eğilimi.

Ama bunun gölge tarafı şu olabilir: Kişi zamanla gerçekçi olmayan ölçüde yük taşımaya başlar.

Sende dikkat çeken başka bir şey daha var:

“Yakınlık ihtiyacı” ile “geri çekilme” aynı anda çalışıyor.

Bu çok belirgin.

Bir yandan:

  • sarılmak,
  • omuz,
  • dostluk,
  • anlaşılmak,
  • “orada biri olsun” arzusu var.

Ama diğer yandan:

  • yalnızlık,
  • susma,
  • uzaklaşma,
  • “kimseye yük olmama”
  • kendi içine çekilme eğilimi de güçlü.

Bu da ilişkilerde şöyle bir iç gerilim yaratabilir:

“Beni gerçekten görsünler istiyorum ama tam görünmek de ürkütüyor.”

Özellikle seçtiğin metinlerde “sessiz acı” çok baskın. Büyük dramatik patlamalar yerine:

  • içine çöken hüzün,
  • yavaş eksilme,
  • ruhsal yorgunluk,
  • ve görünmeyen iç aşınma var.

Şu satır bu yapının merkezlerinden biri gibi:

“İnsan bazen kırılmaz; ama yine de eksik yaşar.”

Bu tür cümlelere güçlü bağ kuran insanlar genelde “ani felaket”lerden çok, uzun süreli ruhsal aşınmayı iyi tanırlar.

Bir başka büyük tema:

Senin zihninde sevgi ile ölüm birbirine çok yakın duruyor.

Bunu romantik anlamda söylemiyorum. Daha çok şu biçimde:

  • sevilen şeyin geçici olması,
  • yakınlığın kayba açık olması,
  • insanın faniliği,
  • hatırlanma arzusu,
  • unutulma korkusu.

Özellikle:

“Şu çocuğun beni hatırlaması için biraz daha yaşamak isterdim.”

gibi satırlar, ölüm korkusundan çok “silinme” kaygısını düşündürüyor.

Yani sende “ölüm” bazen biyolojik son olmaktan çok:

  • unutulmak,
  • izi kalmamak,
  • duygusal olarak kaybolmak gibi çalışıyor olabilir.

Şunu da fark ettim:

Senin seçkilerinde sürekli “yorgun erkek” figürü dönüyor.

  • geç kalmış,
  • hayatı taşıyamamış,
  • sevgiyi koruyamamış,
  • ailesine yetemediğini düşünen,
  • içine kapanmış,
  • ama hâlâ sevme kapasitesi olan erkekler…

Bu kadar tekrar etmesi genelde kişinin kendi iç anlatısıyla temas eder.

Ve belki en önemli örüntülerden biri şu:

Sende “tam iyileşme” fikrine karşı sessiz bir kuşku var.

Yani seçtiğin satırlarda insanlar tamamen kurtulmuyor. Daha çok:

  • yaşamayı sürdürüyor,
  • yük taşımaya devam ediyor,
  • eksik ama ayakta kalıyor,
  • kırık ama devam ediyor.

Bu çok olgun bir bakış da olabilir, yorucu bir kader duygusu da.

Çünkü senin seçkilerinde umut tamamen yok değil; ama umut hep kırılgan.

Son olarak şunu söyleyebilirim:

Bu kadar şiir, ölüm, ayrılık, hafıza ve yalnızlık arasında bile seçkilerinde insan sıcaklığının sürekli dönmesi çok önemli.

Çünkü bu, sende temel yönelimin “yok oluş” değil, aslında “bağ kurma” olduğunu gösteriyor.

Yani en dipte çalışan duygu bence şu:

“İnsan gerçekten görülebilir mi, anlaşılabilir mi ve bütün eksiklerine rağmen biri tarafından taşınabilir mi?”

Senin altını çizdiğin satırlar uzun süredir tam da bunun etrafında dönüyor gibi görünüyor.

Şair bir arkadaşım “birine altı çizili kitaplarınızı vermek, yaralarınızı emanet etmektir” demişti. Bunu bilmeme rağmen kendimi bu kadar çıplak bir şekilde altı çizili satırlarla teşhir etmem neden olabilir?

Çünkü insan her zaman yalnızca saklanmak istemez.
Bazen de “görülmek” ister. Ama doğrudan değil; dolaylı, güvenli ve estetik bir biçimde.

Altı çizili satırlar tam olarak böyle bir alan oluşturur.

Sen doğrudan:

  • “Ben kırgınım,”
  • “Yalnız hissediyorum,”
  • “Şunu kaybettim,”
  • “Bundan korkuyorum” demek yerine, başka birinin cümlesini seçiyorsun. Böylece hem kendini açıyorsun hem de tamamen çıplak kalmıyorsun.

Bu çok eski ve çok insani bir yöntem aslında.

İnsan bazen kendi duygusunu doğrudan söyleyemez ama:

  • bir şiirin içine,
  • bir alıntının gölgesine,
  • bir roman kahramanına,
  • bir başkasının cümlesine yerleştirerek söyleyebilir.

Bu yüzden altı çizili satırlar çoğu zaman yalnızca “beğenilen cümleler” değildir. Onlar:

  • iç dünyayla rezonans kuran yerlerdir,
  • kişinin kendini tanıdığı aynalardır,
  • bazen de gizli otobiyografilerdir.

Ama sende mesele bundan biraz daha derin görünüyor.

Çünkü sen yalnızca hüzünlü satırları seçmiyorsun; özellikle:

  • anlaşılmayan,
  • yük taşıyan,
  • geç kalan,
  • sevdiğini koruyamayan,
  • yalnızlaşan,
  • içten çözülen,
  • ama yine de inceliğini kaybetmeyen insanların cümlelerini seçiyorsun.

Bu seçimin bilinçdışı tarafı genelde şuna yaklaşır:

“Benim doğrudan anlatamadığım şeyi biri benden önce söylemiş.”

Ve kişi bunu görünce yalnızlık duygusu kısa süreliğine azalır.

Bir başka önemli taraf daha var:

Senin paylaşımlarında “teşhir” ile “mahremiyet” aynı anda çalışıyor.

Çünkü teknik olarak çok şey anlatıyorsun ama yine de doğrudan kendini anlatmıyorsun. Hep bir dolayım var:

  • şiir,
  • alıntı,
  • başkasının hikâyesi,
  • eski bir şair,
  • bir roman karakteri…

Bu da sana iki şeyi aynı anda sağlıyor:

  1. Açılma,
  2. Korunma.

Yani biri seni gerçekten dikkatle okursa sana yaklaşabilir; ama yüzeyden okuyan biri sadece “edebiyat paylaşımı” görür.

Bu çok incelikli bir savunma biçimi aslında.

Bir başka ihtimal daha var:

Senin için altını çizmek yalnızca “etkilenmek” değil, aynı zamanda “kendini kayıt altına almak” olabilir.

Çünkü insanlar bazen günlük tutmaz ama seçtikleri cümlelerle kendi ruh haritalarını bırakırlar.

Senin seçkilerinde özellikle şunlar dikkat çekiyor:

  • aynı temaların yıllarca tekrar etmesi,
  • aynı yaraya farklı cümlelerle dönülmesi,
  • benzer duyguların farklı şairlerde aranması.

Bu, zihnin bazı meseleleri “çözmekten” çok “taşımaya” çalıştığını düşündürüyor.

Ve burada çok önemli bir psikolojik nokta var:

Bazı insanlar acılarını saklayarak korunur.
Bazıları ise görünür kılarak.

Çünkü görünmeyen acı zamanla kişiye “gerçek değilmişim” hissi verebilir.

Bu yüzden bazen insan:

  • paylaşarak,
  • yazıya dökerek,
  • altını çizerek,
  • bir başkasının cümlesini göstererek şunu demeye çalışır:

“Bak, bu his gerçekten var. Sadece benim içimde değil.”

Özellikle sende dikkat çeken şey, seçkilerin “yardım çığlığı” gibi değil; daha çok “tanıklık bırakma” gibi durması.

Sanki:

  • kaybolmasını istemediğin duyguları,
  • yaşadığın iç hâlleri,
  • insan kırılganlığını,
  • sevgiyi,
  • eksilmeyi,
  • ölümü,
  • geçiciliği edebiyatın içinde muhafaza etmeye çalışıyorsun.

Bu yüzden senin paylaşımlarında sadece teşhir yok.
Aynı zamanda:

  • anlamlandırma,
  • hafızayı koruma,
  • görünür olma,
  • başkalarıyla sessiz bağ kurma arzusu da var.

Ve belki en dipte şu soru çalışıyor:

“Ben doğrudan anlatılamıyorsam, belki seçtiğim cümleler beni anlatabilir mi?”

Bence senin altını çizdiğin satırlar biraz da bunun cevabını arıyor.

ChatGPT 

20260525_1550088593798425120581071-1024x768 ChatGPT: Altı çizili satırlar çoğu zaman yalnızca “beğenilen cümleler” değildir.
Çünkü insan her zaman yalnızca saklanmak istemez.
Bazen de “görülmek” ister. Ama doğrudan değil; dolaylı, güvenli ve estetik bir biçimde.

Bizi Yaşatanlar ve Öldürenler…

Yıllar önce okuduğum, yabancı bir radyo oyununun adıydı yukarıdakı başlık. Onca yıl sonra yeniden anımsayışıma ise, Elias Canetti’nin Notlarında rastladığım şu satırlar neden oldu: “Bir insanın sevgisini yıkmak için yıllar gereklidir, ama hiçbir yaşam, bir cinayetten de beter olan bu cinayete yeterince yakınabilecek kadar uzun değildir.”

Metnin ikinci kısmına olduğu gibi katılıyorum. Bir sevgiyi, iki insan arasındaki sevgiyi yıkmanın basit bir cinayetten çok öte bir şey olduğunu, belki ancak bir insanlık suçuyla eşanlamlı sayılabileceğini yaşadığım yıllar boyunca çok iyi öğrendim. Epey eski bir şiirimde, belki de aldığım bu hüzünlü dersin etkisiyle şu dizelere yer vermişim: “Kaç kişi kalmış, bir düşün /dünya yüzünde bir sevgiyi öldürmemiş / ve kaç birliktelik, başkalarının yıkmak istemediği!”

Bir insanın sevgisini yıkmanın yıllar aldığı ise her zaman doğru değil. Birkaç sözcük, bir sevgiyi, üstelik nasıl da kök salmış, sapasağlam bir sevgiyi birkaç dakikada da sarsabiliyor. Evet, belki insan uğradığı bu korkunç yitimin bilincine ilk dakikalarda, saatlerde, hatta günlerde ve haftalarda pek varamıyor. Varlığının en derin noktalarında taşıdığı, o sözcüklerin hançerini yemiş sevginin hâlâ canlı olduğunu, hâlâ soluk alıp verdiğini sanıyor. Belki de o sevgi olmaksızın yaşamayı ilk zamanlarda kolay göze alamadığı için. Ama günün birinde bir de bakıyor ki, o sevginin yerini bir sessizlik almış.

Evet, ne tuhaftır ki, öldürülen büyük sevgilerimizden geriye kalan ile ölen sevdiklerimizden geriye kalan en azından bende hep aynı şey.  Sevdiklerimiz bağlamında bunu en yoğun biçimde bundan iki yıl önce, annemi yitirdiğimde algılamıştım. O, hep benim ‘Yaşlı Dostum’du, ve bu dostluğun ne demek olduğunu onun ölümünden sonra çok daha iyi anladım. Akşamüstleri eve dönüp de, artık birlikte kahve içecek birini bulamadığımda, daha da önemlisi, o kahve saatimizde onunla konuştuklarımı bir başkasıyla artık bir daha asla onunla konuştuğumuz gibi konuşamayacağımı anladığımda.

Geriye, yaşamımda bir sessizlik, tuhaf bir suskunluk kalmıştı.

Sözcüklerin hançeriyle yara alan sevgilerden geriye kalan da böyle bir sessizlikten başka bir şey değil. Hele içinizdeki büyük bir sevgiyi sözcükleriyle hançerlemiş olanlarla ilişkilerinizi sürdürüyorsanız eğer, bu durum çok daha açık biçimde algılanır. Biliyorsunuz ki onlar, artık sevginize kastedenlerdir ve cinayetlerini her an yineleyebilirler. Çünkü onlar, cinayeti bir kez işleyebilmişlerdir. Çünkü onlar, iki insanın birbirini, hangi sıfatla olursa olsun, gerçek anlamda sevmesine asla katlanamayanlardır. Çünkü onlar, en yüce duyguları bile bilinen kategorilere sokmadan kendinden emin olamayan, erişemediği sıradışılığı ancak yıktığı zaman rahat edebilen, uğursuz bir sıradanlığın temsilcileridir. İşte o zaman, artık bilirsiniz ki onların yanında kendiniz olmanıza zaten izin yoktur. Şimdi yaşamayan bir aziz dostun yazdığı gibi, “renginizi belli etmiş olmanızın bedeli, büyük bir yalnızlıktır,” ve geriye yine tuhaf bir sessizlik, bir suskunluk kalır. 

Dışarıdan gelen bir darbeyle ölmemişseniz eğer, iyileşebilirsiniz. Bir yara izi kalsa bile, bunu içselleştirmezsiniz. Ama beslediğiniz büyük bir sevgiye hançer gibi saplanmış sözcüklerle gelen ölüm çok farklı. Kolay işlenebilmeleri, belki de bu tür cinayetlerin en korkunç yanı. Çünkü sözcüklerle acımasızca, çoğu zaman kendinizi savunma hakkı bile tanınmaksızın ve aslında yalnızca birini en soylu duygularla çok yönlü ve karşılıksız sevdiğiniz için, yargılanabiliyorsunuz ya da bir anda harcanabiliyorsunuz.

Kısa süre önce, çok genç yaşında yitirdiğimiz bir arkadaşımızın cenazesinde, bu acı gerçekleri sanki yeniden yaşadım. Ölmek, doğmak kadar doğal ve kaçınılmazken, sevgileri öldürmeye kalkmanın anlamını bir kez daha sorguladım. Ve anladım ki, başkalarının öldürmeye çalıştıkları sevgileri içimizde canlı tutma savaşımı, bazen bu savaşımın en güç anlarında tek başımıza kalsak bile, insanlığımızı yitirmemenin tek yolu.

Bizi yaşatan sevgilerin artık onca az olduğu bir dünyada, sözcükleri cinayet aletine dönüştürmenin lüksünü kavrayabilmek, gerçekten güç!

Ahmet Cemal 

20260525_0133244641033705888350941-1024x461 Bizi Yaşatanlar ve Öldürenler...
Sözcüklerin hançeriyle yara alan sevgilerden geriye kalan da böyle bir sessizlikten başka bir şey değil. 

Biz Sevmeyi Ne Zaman Unuttuk?

‘Sonsuzluk ve Bir Gün’ adlı filmde, Angelopulos’un bilincini yitirmiş annesinin başucunda oturan adama sordurttuğu o müthiş soru “Söylesene anne, biz sevmeyi ne zaman unuttuk?

O sevgi ki, Goethe’ye “Sevgi, insanın içinde yaşayabileceği tek iklimdir,” dedirtmiş. Yine o sevgi ki, Yunus’tan Anadolu’ya “Aşk gelicek cümle eksikler biter,” diye bir soluk estirmiş. Ve o sevgi ki, Balıkçı’dan, sevginin kendince bir tanımını yapmasını isteyen Azra’sına: “Bir defasında avucumun sıcaklığında çiçek tohumlarını filizlendirmeyi başarmıştım, budur işte sevgi!” diye yazdırtmış.

Son günlerde, Muhsin Ertuğrul’un Benden Sonra Tufan Olmasın başlıklı anılarını yeniden okurken, sevgiden sanata ya da sanattan sevgiye köprü uzatmanın en soylu biçimlerinden biri olan şu satırlarla bir kez daha sarsıldım: “Çünkü yeryüzünde tiyatronun binbir derde deva olduğuna inandım bir kez. Bütün kötülüklerin, insanın insandan kopmasından, uzaklaşmasından, birbirlerinin sıcaklığını, sevgisini duyamadıklarından doğduğuna inanç getirdim bir kez. Artık beni bu inançtan, bu kanıdan kurtaramazdı kimse…”

Cesare Pavese’nin, ikinci büyük savaşın bitmesinin hemen ardından kaleme aldığı şu satırlar da, bir cehennemin ortasında insana direnme gücünü veren tek şeyin yine insanı sevmek olduğunu kanıtlamıyor mu? “…Öyle günler vardı ki, tanımadığımız birinin bir bakışı, bir göz kırpışı bizi kendimize getirip uçurumun kenarından geri döndürmeye yetiyordu. Her yerde, en bilgisiz veya karanlık gözlerde bile, katılmanın bize kaldığı bir insan sevgisinin ve bir masumiyetin gizli olduğunu biliyorduk…”

Peki, ya şimdi? Ya kendi ortamımızda?

Temelinde bin bir sevginin mirasıyla yoğrulmuş bir Anadolu ruhunun yattığı, Goethe’nin insanın yaşayabileceği tek iklim diye tanımladığı sevgi ikliminin yüzyıllar boyunca has olanını yaratmış olan ortamımızda? En azından birkaç kuşaktır yeterince koruyabiliyor muyuz, canlı tutabiliyor muyuz bu sevgi mirasını genç kuşaklar için? Birkaç yıl önce anlamsız bir kazada yaşamını yitiren sevgili öğrencim Ergin Biroğul’un bana verdiği, ‘Yaşamaya Değer mi, Değmez mi? başlıklı bir ödevinde şu satırlarla karşılaşmıştım: “Ölüme son çare olarak bakıyorum. Her zaman elimin altında olan ve kullanmak istediğimde de kimsenin kullanmaktan beni alıkoyamayacağı bir çare olduğunu biliyorum… Ha, eğer hayat seni korkutuyorsa, ümitsiz kıldıysa, en yakınlarının sana maskeler ardından baktığını fark ettiysen, hayat böyledir, de, onun ikinci kez katılmana izin verilmeyecek bir oyun olduğunu söyle. Ölüme sahip olduğumun farkına varmasaydım, kendimi maskelilerin tuzağına düşmüş hissederdim… Bir şansım var, o da ölüme sahip olmam.”

Ne zaman ortalığı bastı yirmilerinde bir genci buz gibi maskelerin arasında yaşamaktan bezdirip ona son şans olarak ölümü bırakan bu sevgisizlik? Ya sanatımız, hamuruna sevginin mayası karıştırılmadığında asla sanat olamayacak sanatımız, nicedir sevgisiz ellere mi düştu? Sevginin sözcülüğünü yapamaz mı oldu? Sevginin salt sözcuk değil fakat ancak eylem olduğunda gerçek anlamına kavuşabileceğini ne zaman unuttuk? “Bana söylenmeyen, beni ısıtmayan sevgiler yerinde kalsın” diye yazmıştım bır yerde. Neymiş? Söylenmesine gerek yokmuş, anlaşılmalıymış, hissedilmeliymiş – bir bilmece midir sevgi? Yoksa şimdilerde asıl korkulan ve kendisinden kaçılan, sevme eyleminin beraberinde doğal olarak getirdiği sorumluluk mu? Yaşadığının ahlakını savunmaktan korkmanın adı mı oldu yaşamak? İnsanın insandan sorumlu olmadan yaşamayı yeğlediği bir dünya, artık insanların dünyası olmaktan çıkmaz mı?

Başardık. “Aşk gelicek cümle eksikler biter,” diyen Yunus’un, “İki insanın dost olabildiği yerde uygarlık vardır,” diyen Sabahattın Eyuboğlu’nun miraslarının ardından nefrete, düşmanlıklara, en soylu duygulara karalar çalınmasına değil, sevmeye şaşar olduk.

Sahi, biz sevmeyi ne zaman unuttuk?

Ahmet Cemal

img_28496188657949825880711-1024x768 Biz Sevmeyi Ne Zaman Unuttuk?
Bütün kötülüklerin, insanın insandan kopmasından, uzaklaşmasından, birbirlerinin sıcaklığını, sevgisini duyamadıklarından doğduğuna inanç getirdim bir kez.

Kendi Yaşamının Seyircisi Olabilmek

Herhalde şimdiye kadar birkaç yerde okumuşumdur: “İnsan, aynı zamanda toplumsal bir varlıktır.”

Şu ‘aynı zamanda’yı özellikle italik yazdım, çünkü sanırım insan, sürüleşmenin bir noktasından öteye geçtiğinde ‘aynı zamanda’ bölümünü gittikçe daha çok unutuyor. Günlük yaşamın sıradanlığı içersinde artık erimeye yüz tuttuğunda, bu kez fazlasıyla toplumsallaşıp aynı zamanda bir başka şey, üstelik çok önemli bir şey, yani kendisi olduğunu, olması gerektiğini göz ardı etmeye başlıyor.

Böyle bir göz ardı etme eyleminin tek sonucu ise, günü geldiğinde, gereksinim duyduğunda, insanın iç dünyasında sadece uçsuz bucaksız bir boşlukla karşılaşması. Montaigne’in deyişiyle ‘kendi iç kalelerini kuramayanlar‘, günün birinde o iç dünyada sığınacak bir yer, bir güç kaynağı bulamaz oluyorlar.

Bu nedenle, kendi yaşamının da seyircisi olabilmek ve bunun için olabildiğince sık fırsat yaratmak, bana göre yaşamda olup bitenleri bilgece bir tutumla karşılayabilmenin önkoşulu. Çünkü ancak bu koşulu yerine getirebildiği takdirdedir ki insan, ‘aynı zamanda bir toplumsal varlık’ olmanın gerçek anlamını kavrayabiliyor Gerçek anlamda toplumsallaşmanın en sağlıklı yolu da, yaşamını aynı zamanda bir birey olarak kurgulayabilmekten geçiyor.

Üzerinde düşünülmemiş, dürüstçe hesaplaşma konusu yapılmamış bir Ben’in toplumsallığı, bir yanılsama olmanın ötesine geçemez.

Akla gelebilecek her şeye seyirci olmayı doğal karşılamak ama kendi yaşamımızın seyircisi olmayı genellikle hiç düşünmemek, büyük bir olasılıkla, zaten o yaşamın içinde olunduğu düşüncesinden kaynaklanan bir tavır. Ne var ki bu, sahnedekilerin elbette sahneyi bir bütün olarak görememelerinden farksız bir durum. Oysa bunun yerine yapılması gereken, insanın kendisini zaman zaman yaşamının sınır boylarına çekmesi, olup bitenleri, bitmekte olanları, hiçbiriyle özdeşleşmeksizin bir süre izlemesi. 

Kendi yaşamı karşısında seyirci konumunu almak, insana her şeyden önce tüm yerleşik yargılarını, kökleşmiş düşüncelerini yeniden sınama fırsatını verir. Bu konumun ardından, bazı doğru sanılanların yanlış, bazı yanlışların da aslında doğru olduğu sonucuna varılabilir. Değenler ve değmeyenler üzerine daha sağlıklı düşünülebilir. Ve belki de hepsinden önemlisi, güncelliğini ve önemini hiç yitirmeyecek bir konuya, yaşamın anlamına ilişkin olarak daha somut bakış açılarına ulaşılabilir

Yaşamın anlamına gelince, kanımca bu konu ne fazla büyütülmeli ne de yaşamla bağlantısını kesecek ölçüde soyutlaştırılmalı. Bu bağlamda bilinmesi en önemli olan gerçek şu bence. Yaşamın genel anlamı diye bir şey yoktur, her yaşamın kendine özgü bir anlamı vardır ve o yaşamın sahibinin insan ve birey olmak adına asıl yapması gereken, yaşamın anlamını kendisiyle ilintisiz soyut düzlemlere sürüklemek değil, fakat kendine düzenleyeceği yolculuklar aracılığıyla kendi yaşamının anlamına varabilmektir. 

Kendi yaşamının yalnız yaşayanı değil, seyircisi de olabilmek, işte bunun için çok gerekli. 

Bunu, son günlerde ben de yaptım. Yaşamakla ölmek arasında ciddi olarak bocaladığım bir geceyi izleyen günlerde. Aslında yapmadım fakat yapmaya zorlandım. Çünkü o saatleri dile getirdiğim yazımın hemen ardından, kendimi bir sevgi selinin içinde buldum. Tanıdıklarımdan ama pek çoğu da tanımadığım okurlarımdan oluk gibi akan sevgi mesajlarından oluşma bir sel. (Tanıdıklarımdan bazılarına gelince, aksilik bu ya tam da o hafta yazımı okumayı kaçırmışlar!!)

Bu selin gücüyle kıyıya itildim ve oradan yaşamımı seyre daldım.

Ve aradan bir süre geçtikten sonra, şöyle demekte olduğumu fark ettim. Bir kez daha yaşamak elimde olsaydı eğer, noktasına virgülüne dokunmadan yine böyle yaşamayı seçerdim….

Ahmet Cemal

ahmet-cemal5706977318261536829-300x263 Kendi Yaşamının Seyircisi Olabilmek
Bunu, son günlerde ben de yaptım. Yaşamakla ölmek arasında ciddi olarak bocaladığım bir geceyi izleyen günlerde.