Der ki sık sık bana sadık aynam,
yorgun ruhum ve değişen tenim
ve azalan çevikligim ve gücüm:
“Gizleme kendinden artık, yaşlısın sen;
“Doğa’ya uymak her şeyde en iyisi,
çünkü ona direnecek gücü zaman alır bizden.”
Sonra hemen, suyun söndürmesi gibi ateşi,
uyanıp uzun ve kaygılı uykudan,
Nasıl çocuk zar zor
döndürüp çözerse dilini,
konuşamayan, ama artık susmaktan sıkılan,
öyle arzum söz söylemeye
götürür beni ve tatlı düşmanım
beni duysun isterim, ben ölmeden.
Zaman sevdikçe uzar, bilirsin
Hayal, taştan, topraktan geçer, yapraktan geçer.
Bir yeşil duman olur yaşadığımız
Yakından, ıraktan geçer.
Sevdiğim kadar bilmeliyim de
Ne olursun?..
Der ki sık sık bana sadık aynam, yorgun ruhum ve değişen tenim ve azalan çevikligim ve gücüm: “Gizleme kendinden artık, yaşlısın sen;
“Doğa’ya uymak her şeyde en iyisi, çünkü ona direnecek gücü zaman alır bizden.” Sonra hemen, suyun söndürmesi gibi ateşi, uyanıp uzun ve kaygılı uykudan,
görürüm uçup gittiğini ömrümüzün ve bir kezden çok var olamayacağını insanın; ve yüreğimin ortasında bir söz duyarım
o güzelden, şimdi güzel bağından kurtulan, ama yaşarken öyle benzersizmiş ki dünyada, her kadını, yanılmıyorsam, yoksun bırakmış ünden.
362 Volo con l’ali de’ pensieri al Cielo
Öyle sık uçarım ki Göğe düşüncenin kanatlarıyla, onlardan biriymişim gibi gelir bana, orada hazinesine kavuşan, bırakıp yeryüzünde yırtılmış tülü.
Bazen kalbim titrer tatlı bir ürpertiyle, duyup şöyle dediğini bana, beni solduranın: “Dostum, şimdi seni seviyor, onurlandırıyorum, degişmiş çünkü huyların ve saçın.”
Rabbine götürür beni; o zaman eğilirim, tevazuyla yakararak Tanrı’ya razı olması için orada kalıp ikisinin yüzünü görmeme.
Karşılık verir: “Yazgın kesin senin, yirmi ya da otuz yıllık gecikme çok gibi gelecek sana, çok olmayacak oysa.”
363 Morte a spento quel sol ch’ abagliar suolmi
Ölüm söndürdü o güneşi, gözümü kamaştıran, ve karanlıkta sağlam ve kusursuz gözlerim; toprak olmuş o, ürperti ve sıcaklığımı aldığım; solmuş defnelerim, şimdi birer meşe ve karaağaç,
esenliğimi görsem de onlarda, hâlâ elemliyim. Kimse yok hem korkulu, hem cesur kılacak düşüncelerimi, ne dondurup kavuracak onları, ne ümitle doldurup, kederle taşıracak.
Kurtulunca elinden beni yaralayıp iyileştirenin ve eskiden bana öyle uzun eziyet edenin, buruk ve tatlı özgürlük içinde buluyorum kendimi;
ve Rabbe, taptığım ve şükrettiğim, kaşıyla gökleri yönetip ayakta tutan, dönüyorum hayata doymuş, yaşamaktan yorgun.
364 Tennemi Amor anni ventuno ardendo
Aşk tuttu beni yirmi bir yıl, mutlu yanarken ateşte ve elemde içim ümitle dolu; çünkü kadınım ve onunla birlikte yüreğim Cennet’e yükseldi, on yıl daha ağlayarak.
Artık yorgunum ve suçluyorum hayatımı bunca hata yüzünden, erdem tohumunu neredeyse tüketen; ve ömrümün kalanını, yüce Tanrım, sana teslim ediyorum bağlılıkla,
pişmanım ve üzgün böyle geçen yıllarımdan: daha iyi geçirmek gerekiyordu onları, barışı arayarak ve kaçarak dertlerden.
Rabbim, beni bu hapse kapatan: çıkar beni buradan, kurtar sonsuz cezadan, görüyorum çünkü hatamı ve mazeret aramıyorum ona.
365 I’ vo piangendo i miei passati tempi
Ağlıyorum geçmiş zamanlarıma, ölümlü şeyi sevmeye adadığım, yükseğe uçmaksızın, kanatlarım varken belki bayağı örnek kılmayacak olan beni.
Sen, gören değersiz ve kötü acılarımı, Göklerin Kralı, görünmeyen, ölümsüz: yardım et yoldan çıkmış ve zayıf ruha ve onun eksiğini kayranla donat,
öyle ki, savaş ve fırtınada yaşamış olsam da, barış içinde öleyim ve limanda; ve kalışım boşa idiyse, hiç değilse gidişim erdemli olsun.
Kalan kısa ömrümde ve ölümümde lütfet hazır olsun elin: iyi bilirsin ki umudum yok başkasından.
Francesco Petrarca
Rabbim, beni bu hapse kapatan: çıkar beni buradan, kurtar sonsuz cezadan, görüyorum çünkü hatamı ve mazeret aramıyorum ona.
Nasıl korku duyarım anımsadığımda o günü, kederli ve kaygılı bıraktığım kadınımı ve yüreğimi onunla! Gene de başka şey yok böyle arzuyla düşündüğüm ve böyle sık.
Yeniden görürüm onu kibirsizce dururken güzel kadınlar arasında, bir gül gibi daha değersiz çiçekler arasında, ne neşeli, ne üzgün, çekinen, ama başka dert duymayan biri gibi.
Bir yana bırakımıştı her zamanki süslerini, incilerini, taçlarını ve neşeli giysisini, ve gülüşünü, şarkısını ve tatlı zarif sözlerini.
Böyle bıraktım hayatımı orada kuşku içinde; şimdi kederli alametler, düşler ve kara düşünceler saldırıyor üzerime, ne olur Allahım yalan olsun hepsi!
250 Solea lontana in sonno consolarme
Uzakta olsa da, uykuda avuturdu beni o tatlı melek görünüşüyle kadınım, şimdi korkutup üzüyor beni, ne elemden, ne korkudan sakınabiliyorum kendimi;
çünkü sık sık çehresinde görür gibiyim gerçek merhamete karışmış ağır elemi, ve işitir gibiyim şeyleri, kalbi ikna edenneşe ve umut zırhını terk etmeye.
“Hatırlamıyor musun o son akşamı,” diyor o güzel, “yaşlı bırakıp gözlerini, zamanın zorlamasıyla ayrıldığım?
“Söyleyemezdim sana bunu o zaman, istemedim de; şimdi söylüyorum yaşanmış ve gerçek şey diye: asla umma görmeyi beni yeryüzünde.”
251 O misera et orribil visione!
Ey sefil, korkunç görüntü! Doğru mu öyleyse vaktinden önce söndüğü o zarif ışığın, hayatımı mutlu kılan dertler içindeyken ve iyi ümitlerde?
Ama nasıl duyurmuyor da bu büyük gürültüyü öteki ulaklar, o güzelden duyuyorum bunu ben? Tanrı ve Doğa izin vermesin buna ve yanlış olsun kederli görüşüm!
Umudumu korumam gerek görmek için tatlı görüntüsünü o güzel çehrenin, beni canlı tutup dünyamıza onur veren.
Ebedi krallığa çıkmak için terk ettiyse güzel canevini, yalvarırım gecikmesin son günüm.
252 In dubbio di mio stato, or piango or canto
Kaygılanıp halime, kah ağlar, kah şarkı söylerim, korkar ve umutlanırım ve iç çekişler ve dizelerle boşaltırım yükümü. Aşk bütün eğelerini kullanır üzerinde pek dertli yüreğimin.
Şimdi o güzel, kutsal çehre geri verecek mi bu gözlere ilk ışıklarını (ah, bilemem kendi hakkımda ne düşüneceğimi), yoksa mahkum mu edecek onları ebedi gözyaşına;
ve almak için gökte hakkı olan yeri, aldırmayacak mı haline yeryüzündekilerin (odur onların güneşi ve görmezler başka şeyi)?
Böyle korku ve böyle bitmez savaş içinde yaşıyorum artık eskisi gibi olmayan ben, güvensiz yolda korkan ve yanılan kişi gibi.
253 O dolci sguardi, a parolette accorte
Ey tatlı bakışlar, ey güzel küçük sözler, o gün gelecek mi, sizi yeniden görüp işiteceğim? Ey sarı saçlar, kalbimi bağladığı Aşk’ın, ve böyle tutsak ölüme sürüklediği!
Ey güzel yüz, bana verilen zalim kaderimde, hep ağlayıp hiç sevinemediğim! Ey gizli aldatış ve sevgi dolu kandırma, neşe veren bana, yalnız elem getirmek için!
Ve bazen o güzel, sevimli gözlerden, hayatım ve düşüncemin yaşadığı, gelecek olursa bana erdemli bir tatlılık,
hemen, her esenliğimi dağıtmak için ve beni uzaklaştırmak, atlar ya da gemiler bitiriverir Talih, zararıma hep böyle eli tez olan.
254 I’ pur ascolto, et non odo novella
Hala dinliyor ve işitmiyorum bir haber sevdiğim tatlı düşmanıma dair, bilmiyorum ne düşünsem, ne desem kendime, öyle deliyor yüreğimi korku ve ümit.
Zarar verdi birisine eskiden böyle güzel olmak; ama bu, daha güzel ve daha erden herkesten: belki ister Tanrı böyle erdem dostunu yeryüzünden alıp gökte bir yıldız yapmak
hatta bir güneş. Bu böyleyse, ömrüm, kısa huzur anlarım ve uzun dertlerim son buldu artık. Ey acımasız ayrılık,
neden uzaklaştırdın beni dertlerimden? Kısa hikayem anlatılmış çoktan ve dolmuş sürem ortasında yılların.
255 La sera desiare, odiar l’aurora
Hep akşamı arzular, nefret ederler şafaktan bu rahat ve mutlu aşıklar; bende akşam çoğaltır elemle yaşları. Sabah benim için daha mutlu saattir,
bazen aynı anda açtığında her iki güneş, iki şafak gibi, öyle benzer ki güzellik ve ışıkları, gök bile aşık olur yeryüzüne,
daha önce olduğu gibi, ilk dallar yeşilken (kökleri yüreğimin içinde), o yüzden hep başkasını daha çok severim kendimden.
Böyle hükmeder bana iki zıt saat; olağan arzulamam beni yarıştıranı ve korkup nefret etmem bana acı verenden.
256 Far potess’ io vendetta di colei
Öç alabilseydim o güzelden, bakarak ve konuşarak beni yok eden ve sonra, daha çok elem için, saklanıp kaçan, gizleyerek gözlerini benden öyle tatlı ve zalim!
Böyle çileli ve bitkin cinlerimi azar azar tüketip yok eder ve vahşi aslan gibi kükrer yüreğimde geceleyin, rahat etmem gerektiği an.
Ruhum, Ölüm’ün yuvasından sürdüğü, ayrılır benden; ve kurtulup bu bağdan o güzele gider, onu tehdit eden.
Merak ederim, kimi zaman onunla konuşup ağlarken ve sonra ona sarılırken, uykusu kaçar mı o güzelin, kulak verir mi ruhuma?
Francesco Petrarca
Kaygılanıp halime, kah ağlar, kah şarkı söylerim, korkar ve umutlanırım ve iç çekişler ve dizelerle boşaltırım yükümü.
Aşk, Talih ve zihnim, uzak duran gördüğü şeyden ve geçmişe dönen, öyle üzüyorlar ki beni, bazen kıskanıyorum öteki kıyıdakileri.
Aşk parçalar yüreğimi, Talih yoksun bırakır her avuntudan, bu yüzden budala zihnim dertlenip ağlar; ve böyle sayısız dertle yaşamam gerek mücadele ederek.
Umudum yok tatlı günlerin geri geleceğinden, beklediğim, kötüden betere gitmesi kalan ömrün, ve çoktan yarısını geçmişim gittiğim yolun.
Ah, görüyorum kayıp düştüğünü elimden elmastan değil, camdan her umudun ve bütün düşüncelerimin kırıldığını orta yerinden.
125 Se ‘I pensier che mi strugge
Bu düşünce, bana elem veren, keskin ve yoğun olduğunca bürünseydi uygun bir renge, belki de beni yakıp kaçan payını alırdı sıcaktan ve uyanırdı Aşk şimdi uyuduğu yerde; daha az yalnız olurdu izleri bitkin ayaklarımın kırlar ve tepeler boyunca, daha az yaş olurdu gözlerimde, yansaydı o güzel, şimdi buz gibi duran ve içimde dirhem bırakmayan ateş ve alev olmayan.
Aşk zorladığı için beni ve bilgiden yoksun kıldığı için, sert dizelerle konuşacağım, tatlılıktan arınmış; ama her zaman dışa vurmaz dal çiçekte ya da yaprakta kendi doğal gücünü. O güzel gözler ve Aşk, onların gölgesinde oturan, baksın kalbimin içindekine. Kederim, yükünü atan, taşacak olursa gözyaşı ya da sitemle, biri beni üzer, öteki bir başkasını, onu süslemediğim için.
Sevimli, tatlı dizeler ilk saldırısında Aşk’ın yararlandığım, başka silahım yokken: kim gelip kıracak bu taştan kalbimi, hiç değilse eskisi gibi boşalabilmem için?
çünkü öyle geliyor ki bana birisi var içimde, hep bir kadını resmedip ondan söz eden: kendi başıma betimleyemem onu, ahengim bozuluyor bu yüzden; ah, böyle kaçıp gitti tatlı tesellim benim!
Nasıl çocuk zar zor döndürüp çözerse dilini, konuşamayan, ama artık susmaktan sıkılan, öyle arzum söz söylemeye götürür beni ve tatlı düşmanım beni duysun isterim, ben ölmeden. Neşe kaynağı kendi çehresiyse yalnız ve sakınıyorsa başka her şeyden, işit onu sen, yeşil kıyı, ve öyle geniş uçuş ver ki iç çekişlerime, hep hatırlansın nasıl bana dost olduğun.
Pek iyi bilirsin böyle güzel ayak değmemiştir asla yere, o gün gibi, sana izini bıraktığı, bu yüzden bitkin yüreğim geri gelir acı çeken böğrümle, paylaşmak için seninle gizli endişelerini. Keşke gizleseydin güzel ayak izlerini hala çiçeklerle çimen arasında, buruk hayattın ağlayarak bir yer bulup sakinleşseydi! ama elinden gelenle yetinir korkan, özlem çeken ruhum.
Nereye döndürsem gözlerimi, tatlı bir parlaklık bulup düşünürüm: “Buraya düşmüş güzel ışığı gözlerin.” Hangi çimen ya da çiçeği toplasam, kök saldığını düşünürüm o güzelin yürüdüğü toprakta kıyılarla nehir arasında, bazen kendine oturacak bir yer yaptığı, serin, çiçekli ve yeşil. Demek, hiçbir parça yok olmaz; yitim olurdu bunu daha kesin bilmek. Kutlu ruh, nesin sen başkasını böyle kıldığına göre?
Ey küçük garip şarkı, nasıl da kabasın! Sanırım biliyorsun bunu: Kal bu ormanlarda
126 Chiare fresche et dolci acque
Duru, serin ve tatlı sular, o güzelin, bana eşsiz görünen, güzel bedenini bıraktığı; narin dal, hoşlandığı (iç çekerek hatırlarım) yaslamaktan güzel yanını, çimen ve çiçek, alımlı giysisinin örttüğü melek sinesiyle beraber, kutsal, aydınlık hava, Aşk’ın güzel gözlerle yüreğimi açtığı: kulak verin birlikte elemli son sözlerime. Buysa gerçekten yazgım ve sema uğraşıyorsa Aşk bu gözleri ağlarken kapasın diye, talih bu aciz bedeni aranıza defnetsin ve dönsün ruh yuvasına çıplak; ölüm daha az zalim olur bu umudu taşırsam o korkunç geçide, çünkü bitkin ruhun gücü yok hiç daha huzurlu limanda ya da daha sakin mezarda kaçmaya çileli ten ve kemiklerden.
Zamanı gelir de belki bildik yerine döner o güzel vahşi ve uysal, ve orada, beni gördüğü o kutlu gün, çevirir gözlerini arzulu ve mutlu, arayarak ve -ah, merhamet!-
taşlar arasında çoktan toprak görerek beni, Aşk esin verir iç çekmesi için bana bağış getirip Cennet’i zorlayacak tatlılıkla, silerken gözlerini güzel tülle.
Güzel dallardan iniyordu (tatlı anı bellekte) bir çiçek yağmuru kucağına, ve o oturuyordu, kibirsiz öyle utku içinde, örtülü çoktan sevgi dolu bulutla; bir çiçek eteğine düşüyordu, biri sarı örgülerine, parlak altın ve inciler gibi görünen o gün gözüme; biri yere iniyordu, biri suya, biri, sevimli bir salınımla, dönerek şöyle diyordu sanki: “Aşk hükmediyor burada.”
Ne çok söyledim kendime o zaman, hayretle dolu içim: “Bu güzel belli ki Cennet’te doğmuş!” Tanrısal duruşu ve çehresi ve sözleri ve tatlı gülüşü öyle unutkanlıkla yükleyip beni, öyle ayırmıştı ki gerçek imgeden, şöyle diyordum iç çekerek: “Buraya nasıl geldim ben ya da ne zaman?” Cennet’te sanıp kendimi, olduğum yerde değil. O günden beri hoşuma gider bu çimen, öyle ki başka yerde huzur bulamam.
Dilediğin kadar güzelliğe kavuşsan, cesaretle bırakabilir ormanı, insanlar arasına gidebilirdin.
127 In quella parte dove Amor mi sprona
Aşk’ın beni sürüklediği yöne döndürmek zorundayım elemli dizeleri, dertli zihnimin ardından giden. Hangileri son olacak, ah, ve hangileri ilk? O, derdim hakkında benimle konuşan, kuşkuda bırakır beni, öyle karışık yazdım ki. Ama ne kadar yazılmış bulsam da, Aşk’ın eliyle, dertlerimin hikayesini ortasına yüreğin, sık sık başvurduğum, konuşacağım, çünkü iç çekişler konuşmayla huzura kavuşur ve elem çareye. Diyorum ki, baksam da ben bin değişik şeye dikkatle, gözlerimi dikerek, yalnız bir kadını görürüm ve güzel çehresini.
Acımasız talihsizliğim -çileli, amansız ve kibirli ayırdığı için beni en büyük iyiliğimden, Aşk yalnızca anılarla ayakta tutar beni: bu yüzden, görürsem genç suretle yeşile bürünmeye başladığını dünyanın, görür gibi olurum o erken çağda güzel genç kızı, şimdi kadın olan; yükselip her şeyi ısıttığında güneş, öyle gelir ki bana, aşk ateşi gibidir soylu kalbe hükmeden; ama gün sitem ettiğinde güneşe, adım adım döndüğü için geriye, ulaşmış görürüm o güzeli kusursuz günlerine.
Daldaki yapraklara ya da yerdeki menekşelere bakarken soğuğun azaldığı mevsimde ve daha iyi yıldızların güç kazandığı, gözlerimdedir hala menekşeler ve yeşil, savaşımın başlangıcında Aşk’ın kuşandığı, öyle ki hala yüreklendirir beni, ve o tatlı sevimli kabuk, çepeçevre saran küçük bedeni, bugün soylu ruhun yaşadığı, başka her zevki bana bayağı gösteren: öyle güçlü anımsarım onun sade tavrını, o zamanlar filizlenip sonra büyüyen, tek nedeni ve çaresi dertlerimin. Bazen yeni karı görünce güneşin çarptığı tepeler boyunca, uzaktan, güneşin kara hükmünce hükmeder bana Aşk, ben düşünürken o insanüstü güzel yüzü, uzaktan yaşlar akıtan gözlerimden, ama yakından onları kamaştırıp gönlü alt eden (o yüzde beyazla altın rengi arasında hep kendini gösterir hiç görmediği şey ölümlü gözün, sanırım, benim dışımda) ve o sıcak arzuyu, o güzel iç çekip gülümsediğinde beni tutuşturan, o kadar ki unutuş hiçbir şeye aldırmaz, ama ölümsüzleşir: ne yaz değiştirir onu, ne kış söndürür.
Ne zaman gördüysem gece yağmurundan sonra seyrettiğini berrak havada gezgin yıldızların ve tutuştuklarını şebnemle don arasında, karşımda belirdi güzel gözler -oraya yaslanır yorgun ömrüm gördüğüm halleriyle gölgesinde güzel bir tülün; ve nasıl onların güzellikleriyle gök ışıldıyor idiyse o gün, öyle onları, yaşlarla ıslak, hala kıvılcım saçarken görür, o yüzden hep yanarım. Güneşin doğuşunu görürsem, belirdiğini hissederim beni aşık eden ışığın; günbatımını görürsem akşam, o güzeli görürüm sanki dönüp giderken, karanlıkta bırakarak çekildiği yeri.
Görmüşse gözlerim beyaz ve kızıl gülleri altın vazoda, erden ellerin henüz topladığı,
gördük diye düşünmüşlerdir çehresini o güzelin, bütün öteki mucizeleri aşan, kendinde toplanmış üç mükemmellikle: sarı saçlar, çözülü duran üzerinde hiçbir sütün yarışamadığı gerdanın, ve yanaklar, tatlı bir ateşin süslediği. Meltem biraz kıpırdatırsa beyaz ve sarı çiçekleri kırlarda, geri döner aklıma o yer ve ilk gün, bırakıldığını gördüğüm havaya sarı saçların, beni hemen tutuşturan.
Birer birer sayıp yıldızları küçük bir kaba hapsederim sanırdım bütün suları, tuhaf bir fikir geldiğinde aklıma: böyle az sayfada anlatmak kaç yerde her güzelden güzel çiçeğin kendi içinde kalarak ışığını yaydığım, ondan asla uzaklaşmayayım diye; uzaklaşamam zaten, bazen kaçsam bile, gökte ve yeryüzünde hapsetmiş adımlarımı, çünkü bitkin gözlerimde hep o var, bu yüzden bütün tükenmişliğim; böyle benimle kalır o güzel, başkasını görmem asla, ne görmeyi dilerim, ne çağırırım adını başka kadının iç çekişlerimde.
İyi bilirsin, şarkı, söylediklerim hiçtir gizli aşk düşüncemin yanında, gece gündüz zihinde taşıdığım; yalnız onun tesellisiyle yok olmam böyle uzun savaşta, çoktan beni öldürecek olan ağlayarak uzaklığına kalbimin; ama o düşünceyle durdururum ölümü.
Francesco Petrarca
Sevimli, tatlı dizeler ilk saldırısında Aşk’ın yararlandığım, başka silahım yokken: kim gelip kıracak bu taştan kalbimi, hiç değilse eskisi gibi boşalabilmem için?
Aşk, Talih ve zihnim, uzak duran gördüğü şeyden ve geçmişe dönen, öyle üzüyorlar ki beni, bazen kıskanıyorum öteki kıyıdakileri.
Aşk parçalar yüreğimi, Talih yoksun bırakır her avuntudan, bu yüzden budala zihnim dertlenip ağlar; ve böyle sayısız dertle yaşamam gerek mücadele ederek.
Umudum yok tatlı günlerin geri geleceğinden, beklediğim, kötüden betere gitmesi kalan ömrün, ve çoktan yarısını geçmişim gittiğim yolun.
Ah, görüyorum kayıp düştüğünü elimden elmastan değil, camdan her umudun ve bütün düşüncelerimin kırıldığını orta yerinden.
125 Se ‘I pensier che mi strugge
Bu düşünce, bana elem veren, keskin ve yoğun olduğunca bürünseydi uygun bir renge, belki de beni yakıp kaçan payını alırdı sıcaktan ve uyanırdı Aşk şimdi uyuduğu yerde; daha az yalnız olurdu izleri bitkin ayaklarımın kırlar ve tepeler boyunca, daha az yaş olurdu gözlerimde, yansaydı o güzel, şimdi buz gibi duran ve içimde dirhem bırakmayan ateş ve alev olmayan.
Aşk zorladığı için beni ve bilgiden yoksun kıldığı için, sert dizelerle konuşacağım, tatlılıktan arınmış; ama her zaman dışa vurmaz dal çiçekte ya da yaprakta kendi doğal gücünü. O güzel gözler ve Aşk, onların gölgesinde oturan, baksın kalbimin içindekine. Kederim, yükünü atan, taşacak olursa gözyaşı ya da sitemle, biri beni üzer, öteki bir başkasını, onu süslemediğim için.
Sevimli, tatlı dizeler ilk saldırısında Aşk’ın yararlandığım, başka silahım yokken: kim gelip kıracak bu taştan kalbimi, hiç değilse eskisi gibi boşalabilmem için?
çünkü öyle geliyor ki bana birisi var içimde, hep bir kadını resmedip ondan söz eden: kendi başıma betimleyemem onu, ahengim bozuluyor bu yüzden; ah, böyle kaçıp gitti tatlı tesellim benim!
Nasıl çocuk zar zor döndürüp çözerse dilini, konuşamayan, ama artık susmaktan sıkılan, öyle arzum söz söylemeye götürür beni ve tatlı düşmantın beni duysun isterim, ben ölmeden. Neşe kaynağı kendi çehresiyse yalnız ve sakınıyorsa başka her şeyden, işit onu sen, yeşil kıyı, ve öyle geniş uçuş ver ki iç çekişlerime, hep hatırlansın nasıl bana dost olduğun.
Pek iyi bilirsin böyle güzel ayak değmemiştir asla yere, o gün gibi, sana izini bıraktığı, bu yüzden bitkin yüreğim geri gelir acı çeken böğrümle, paylaşmak için seninle gizli endişelerini. Keşke gizleseydin güzel ayak izlerini hala çiçeklerle çimen arasında, buruk hayattın ağlayarak bir yer bulup sakinleşseydi! ama elinden gelenle yetinir korkan, özlem çeken ruhum.
Nereye döndürsem gözlerimi, tatlı bir parlaklık bulup düşünürüm: “Buraya düşmüş güzel ışığı gözlerin.” Hangi çimen ya da çiçeği toplasam, kök saldığını düşünürüm o güzelin yürüdüğü toprakta kıyılarla nehir arasında, bazen kendine oturacak bir yer yaptığı, serin, çiçekli ve yeşil. Demek, hiçbir parça yok olmaz; yitim olurdu bunu daha kesin bilmek. Kutlu ruh, nesin sen başkasını böyle kıldığına göre?
Ey küçük garip şarkı, nasıl da kabasın! Sanırım biliyorsun bunu: Kal bu ormanlarda
126 Chiare fresche et dolci acque
Duru, serin ve tatlı sular, o güzelin, bana eşsiz görünen, güzel bedenini bıraktığı; narin dal, hoşlandığı (iç çekerek hatırlarım) yaslamaktan güzel yanını, çimen ve çiçek, alımlı giysisinin örttüğü melek sinesiyle beraber, kutsal, aydınlık hava, Aşk’ın güzel gözlerle yüreğimi açtığı: kulak verin birlikte elemli son sözlerime. Buysa gerçekten yazgım ve sema uğraşıyorsa Aşk bu gözleri ağlarken kapasın diye, talih bu aciz bedeni aranıza defnetsin ve dönsün ruh yuvasına çıplak; ölüm daha az zalim olur bu umudu taşırsam o korkunç geçide, çünkü bitkin ruhun gücü yok hiç daha huzurlu limanda ya da daha sakin mezarda kaçmaya çileli ten ve kemiklerden.
Zamanı gelir de belki bildik yerine döner o güzel vahşi ve uysal, ve orada, beni gördüğü o kutlu gün, çevirir gözlerini arzulu ve mutlu, arayarak ve -ah, merhamet!-
taşlar arasında çoktan toprak görerek beni, Aşk esin verir iç çekmesi için bana bağış getirip Cennet’i zorlayacak tatlılıkla, silerken gözlerini güzel tülle.
Güzel dallardan iniyordu (tatlı anı bellekte) bir çiçek yağmuru kucağına, ve o oturuyordu, kibirsiz öyle utku içinde, örtülü çoktan sevgi dolu bulutla; bir çiçek eteğine düşüyordu, biri sarı örgülerine, parlak altın ve inciler gibi görünen o gün gözüme; biri yere iniyordu, biri suya, biri, sevimli bir salınımla, dönerek şöyle diyordu sanki: “Aşk hükmediyor burada.”
Ne çok söyledim kendime o zaman, hayretle dolu içim: “Bu güzel belli ki Cennet’te doğmuş!” Tanrısal duruşu ve çehresi ve sözleri ve tatlı gülüşü öyle unutkanlıkla yükleyip beni, öyle ayırmıştı ki gerçek imgeden, şöyle diyordum iç çekerek: “Buraya nasıl geldim ben ya da ne zaman?” Cennet’te sanıp kendimi, olduğum yerde değil. O günden beri hoşuma gider bu çimen, öyle ki başka yerde huzur bulamam.
Dilediğin kadar güzelliğe kavuşsan, cesaretle bırakabilir ormanı, insanlar arasına gidebilirdin.
127 In quella parte dove Amor mi sprona
Aşk’ın beni sürüklediği yöne döndürmek zorundayım elemli dizeleri, dertli zihnimin ardından giden. Hangileri son olacak, ah, ve hangileri ilk? O, derdim hakkında benimle konuşan, kuşkuda bırakır beni, öyle karışık yazdım ki. Ama ne kadar yazılmış bulsam da, Aşk’ın eliyle, dertlerimin hikayesini ortasına yüreğin, sık sık başvurduğum, konuşacağım, çünkü iç çekişler konuşmayla huzura kavuşur ve elem çareye. Diyorum ki, baksam da ben bin değişik şeye dikkatle, gözlerimi dikerek, yalnız bir kadını görürüm ve güzel çehresini.
Acımasız talihsizliğim -çileli, amansız ve kibirli ayırdığı için beni en büyük iyiliğimden, Aşk yalnızca anılarla ayakta tutar beni: bu yüzden, görürsem genç suretle yeşile bürünmeye başladığını dünyanın, görür gibi olurum o erken çağda güzel genç kızı, şimdi kadın olan; yükselip her şeyi ısıttığında güneş, öyle gelir ki bana, aşk ateşi gibidir soylu kalbe hükmeden; ama gün sitem ettiğinde güneşe, adım adım döndüğü için geriye, ulaşmış görürüm o güzeli kusursuz günlerine.
Daldaki yapraklara ya da yerdeki menekşelere bakarken soğuğun azaldığı mevsimde ve daha iyi yıldızların güç kazandığı, gözlerimdedir hala menekşeler ve yeşil, savaşımın başlangıcında Aşk’ın kuşandığı, öyle ki hala yüreklendirir beni, ve o tatlı sevimli kabuk, çepeçevre saran küçük bedeni, bugün soylu ruhun yaşadığı, başka her zevki bana bayağı gösteren: öyle güçlü anımsarım onun sade tavrını, o zamanlar filizlenip sonra büyüyen, tek nedeni ve çaresi dertlerimin. Bazen yeni karı görünce güneşin çarptığı tepeler boyunca, uzaktan, güneşin kara hükmünce hükmeder bana Aşk, ben düşünürken o insanüstü güzel yüzü, uzaktan yaşlar akıtan gözlerimden, ama yakından onları kamaştırıp gönlü alt eden (o yüzde beyazla altın rengi arasında hep kendini gösterir hiç görmediği şey ölümlü gözün, sanırım, benim dışımda) ve o sıcak arzuyu, o güzel iç çekip gülümsediğinde beni tutuşturan, o kadar ki unutuş hiçbir şeye aldırmaz, ama ölümsüzleşir: ne yaz değiştirir onu, ne kış söndürür.
Ne zaman gördüysem gece yağmurundan sonra seyrettiğini berrak havada gezgin yıldızların ve tutuştuklarını şebnemle don arasında, karşımda belirdi güzel gözler -oraya yaslanır yorgun ömrüm gördüğüm halleriyle gölgesinde güzel bir tülün; ve nasıl onların güzellikleriyle gök ışıldıyor idiyse o gün, öyle onları, yaşlarla ıslak, hala kıvılcım saçarken görür, o yüzden hep yanarım. Güneşin doğuşunu görürsem, belirdiğini hissederim beni aşık eden ışığın; günbatımını görürsem akşam, o güzeli görürüm sanki dönüp giderken, karanlıkta bırakarak çekildiği yeri.
Görmüşse gözlerim beyaz ve kızıl gülleri altın vazoda, erden ellerin henüz topladığı,
gördük diye düşünmüşlerdir çehresini o güzelin, bütün öteki mucizeleri aşan, kendinde toplanmış üç mükemmellikle: sarı saçlar, çözülü duran üzerinde hiçbir sütün yarışamadığı gerdanın, ve yanaklar, tatlı bir ateşin süslediği. Meltem biraz kıpırdatırsa beyaz ve sarı çiçekleri kırlarda, geri döner aklıma o yer ve ilk gün, bırakıldığını gördüğüm havaya sarı saçların, beni hemen tutuşturan.
Birer birer sayıp yıldızları küçük bir kaba hapsederim sanırdım bütün suları, tuhaf bir fikir geldiğinde aklıma: böyle az sayfada anlatmak kaç yerde her güzelden güzel çiçeğin kendi içinde kalarak ışığını yaydığım, ondan asla uzaklaşmayayım diye; uzaklaşamam zaten, bazen kaçsam bile, gökte ve yeryüzünde hapsetmiş adımlarımı, çünkü bitkin gözlerimde hep o var, bu yüzden bütün tükenmişliğim; böyle benimle kalır o güzel, başkasını görmem asla, ne görmeyi dilerim, ne çağırırım adını başka kadının iç çekişlerimde.
İyi bilirsin, şarkı, söylediklerim hiçtir gizli aşk düşüncemin yanında, gece gündüz zihinde taşıdığım; yalnız onun tesellisiyle yok olmam böyle uzun savaşta, çoktan beni öldürecek olan ağlayarak uzaklığına kalbimin; ama o düşünceyle durdururum ölümü.
Bilirsin ben hoyrat severim -Kendi fikrime göre, erkekçe.- Bir ağaç, bur bulut, bir kuş ve biz Ellerin ellerimde, ürkekçe…
Veya sen pencerende akşamüzeri, Cigaramı köşebaşında bitiririm. Damalı, büyük mendilimde sana Unutulmaz geceler getiririm.
Gür, ferah karanlıklar içinden Bana doğru uzar saçların. Bir büyük rahatlık alır götürür bizi Pırıl pırıl öpüşlerle başlar yarın…
Selam, en güzel hasretlerden Selam sana, korkak ve iyi kadın… Ömrüne başlıyan tomurcuk gibi, baharda Aşka, sadık ve neş’eli başladın…
Gün söner yıldızlar yanar gecelerden Bir ölümsüz alem başlar senden yana. Selam, ürkek ve sevgili kadın, Selam, sabahsız gecelerden sana…
-2-
Şimdi ağlayamıyorum da kötüsü Gözlerim dolduğu halde bazı bazı.
İçim götürmiyerek seyrediyorum, Sağ tarafı boş kalan yatağımızı.
Bir şeyler akıyor ömrüm içinden, Ufak tefek, süt beyaz, kan kırmızı…
Ben seni arıyorum rüyalarımda Geceler içinde bir yıldız, bir yıldızı.
Bir perişan haldeyim sen gideli, Sorma, Bekir Efendinin kızı…
-3-
Zaman sevdikçe uzar, bilirsin Hayal, taştan, topraktan geçer, yapraktan geçer. Bir yeşil duman olur yaşadığımız Yakından, ıraktan geçer. Sevdiğim kadar bilmeliyim de Ne olursun?..
Bir çeşmedir dökülen omuzlarımdan, Avuçlarım pırıl pırıl dolar, boşalır. Ömrümüz serapa sevda içredir. Bir uzun yaz günü durur, zulmeder Tanıdık, bildik günler sarkar takvimden Hafızam zulmeder boşluğuma. Birden bir arının kanatlarında terü taze Sen gelirsin…
Aslan ağzındadır saadetimiz Yağmurlar yağar, günler batar, geceler gelir Bir bitmez türkü başlar dışımızdan. Bir çınar altıdır oturduğun yer; Dizlerin örtülmüş, bakışların uzak, Al bir hırka örmektesin ağır ağır. Bir ince bilezik, küpelerin, saçların Otlar, kuşlar, beyaz bulutlar..
Ya ne yapmak lâzımmış? Sağlam bir dayı bulup çatmak sırnaşık gibi, Bir ağaç gövdesini tıpkı sarmaşık gibi, Yerden etekleyerek velinimet sanmak mı? Kudretle davranmayıp hileyle tırmanmak mı?
İstemem eksik olsun! Herkes gibi, koşarak, yabanın zenginine methiyeler mi yazmak Yoksa nâzırın yüzü gülecek diye bir an Karşısında takla mı atmak lâzım her zaman?
İstemem eksik olsun! Tazıya tut, tavşana kaç mı demeli? Belki kaz gelir diye bana tavuk mu göndermeli? Yoksa bir fino gibi susta durmak mıdır ki, acep en münasibi?
İstemem eksik olsun! Bir kibar salonunda kucak kucak dolaşıp boy atmak ve sonunda, Marifet şiire koyup kameri, yıldızları, Aşka getirmek midir, evde kalmış kızları?
İstemem eksik olsun! Yahut şan olsun diye, meşhur bir kitapçıya giderek, veresiye şiir mecmuası mı bastırmalı?
İstemem eksik olsun! Acaba bulup bir alay sersem Meyhane köşesinde dâhi olmak mı hüner?
İstemem eksik olsun! Bir tek şiirle yer yer dolaşıp da Herkesten alkış mı dilenmeli?
İstemem eksik olsun! Yoksa bir sürü keli sırma saçlı diyerek Göğe mi çıkarmalı? Yoksa ödüm mü kopsun bir Allah’ın aptalı Gazeteye bir tenkit yazacak diye her gün? Yahut sayıklamak mı lâzım: Adım görünsün ‘Aman!’ diye şu meşhur Mercure ceridesinde.
İstemem eksik olsun! Ve tâ son nefesinde bile çekinmek, korkmak, benzi sararmak, bitmek, Şiir yazacak yerde ziyaretlere gitmek, Karşısında zoraki sırıtmak her abusun. Eksik olsun istemem, istemem eksik olsun!
Fakat, şarkı söylemek, gülmek, dalmak hülyaya, Yapayalnız, ama hür, seyahat etmek aya, Gören gözü, çınlayan sesi olmak ve canı İsteyince şapkayı ters giymek, karışanı olmamak.
Bir hiç için ya kılıcına veya kalemine sarılmak Ve ancak duya duya yazmak, Sonra da gayet tevazula kendine: Çocuğum! Demek, bütün bunları hoş gör yine, Hoş gör bu çiçekleri, hattâ bu kuru dalı, Bunlar yabanın değil kendi bahçenin malı!
Varsın küçücük olsun fütuhatın, fakat bil, Onu fetheden sensin, yoksa başkası değil. Ara hakkını hatta kendi nefsinden bile. Velhasıl bir tufeylî zilletiyle tırmanma!
Varsın boyun olmasın söğüt kadar, Bulutlara çıkmazsa yaprakların ne zarar? Kavaklar sıra sıra dikilse de karşına Boy ver, dayanmaksızın, yalnız ve tek başına!
Cyrano de Bergerac, Edmond Rostand, Çeviren: Sabri Esat Siyavuşgil
Cyrano de Bergerac’tan “İstemem eksik olsun” Tiradı
“İstemem eksik olsun” Ne yapmak gerek peki?
Sağlam bir arka mı bulmalıyım? Onu mu bellemeliyim? Bir ağaç gövdesine dolanan sarmaşık gibi Önünde eğilerek efendimiz sanmak mı? Bilek gücü yerine dolanla tırmanmak mı? İstemem!
Herkesin yaptığı şeyleri mi yapmalıyım Le Bret? Sonradan görmelere övgüler mi yazmalıyım? Bir bakanın yüzünü güldürmek için biraz şaklabanlık edip, Taklalar mı atmalıyım? İstemem! Eksik olsun!
Her sabah kahvaltıda kurbağa mı yemeli? Sabah akşam dolaşıp pabuç mu eskitmeli? Onun bunun önünde hep boyun mu eğmeli? İstemem! Eksik olsun böyle bir şöhret! Eksik olsun!
Ciğeri beş para etmezlere mi “yetenekli” demeli? Eleştiriden mi çekinmeli? “Adım Mercuré dergisinde geçse” diye mi sayıklamalı? İstemem! İstemem! Eksik olsun!
Korkmak, tükenmek, bitmek… Şiir yazacak yerde eşe dosta gitmek. Dilekçeler yazarak içini ortaya dökmek? İstemem! Eksik olsun! İstemem! Eksik olsun!
Ama şarkı söylemek, düşlemek, gülmek, yürümek… Tek başına. Özgür olmak. Dünyaya kendi gözlerinle bakmak. Sesini çınlatmak, aklına esince şapkanı yan yatırmak. Bir hiç uğruna kılıcına ya da kalemine sarılmak. Ne ün peşinde olmak, para pul düşünmek, İsteyince Ay’a bile gidebilmek. Başarıyı alnının teriyle elde edebilmek.
Demek istediğim asalak bir sarmaşık olma sakın. Varsın boyun olmasın bir söğütünki kadar. Yaprakların bulutlara erişmezse bir zararın mı var?
Dök içindeki öfkeyi dostum. Ama saklama benden, seni sevmediğini!
ovdun ve okşadın beni çıktı içimdeki cin; ondan ölümümü diledin.
mayıstı.
seni o yüzden bağışladım! ben en çok mayısta su içerim derinim balık kaynar derinim kanımı kaynar ben en çok mayısta öne eğerim başımı içimden felçli bir göçebe gökyüzüne bakar
avuçlarımda yaralı kelebek taşımayı mayısta öğrenmiştim; ve teraslarda bach dinlemek en çok mayısa yakışırdı ve kim bilir mayıs artık en çok senin tanrılarına yakışır tiril tiril bembeyaz bir giysiyle rüzgârda ayakların çıplak öyle başın öne eğik yıllarca o boş terasta durmak kartpostallardan tanıdığın bir şehri düşünmek gibi bir yaraya kabuk olmayı kabullenmek gibi eksik, yarım, farkına varmaktan kaçınılan tam tam yaza girecekken yazın omzuna yüzünü dayayacakken çekip giden ayaklarının altından o son sığmak terası da
acılarının veliahtı bach’ı da çekip gitmiştir işte, yalnızca gitmiştir yani., anlıyor musun., mayıstı..
seni o yüzden bağışladım!
bir sesim vardı gölgenden ikmale kalan biliyorum, büyük çocukluktu birbirimizi sevmemiz cesaret işiydi, delikanlıcaydı, bu korkunç sevgide yanlışlarımızı yeniden keşfedişimiz el değmemiş yalnızlıklara kalkışmamız yalnızlıklarımızı değiş tokuş etmemiz bu evcilik oyununda bile duldum hatırla sana dizlerimi sana tabi bileklerimi ve topuklarımı sundum; çevirdikçe bedenini ruhunun radyo dalgalarında cazdı, bluesdu, klasik kemandı, klasik aşktı boktu püsürdü hatırla, senin gözlerin çokulusluydu senin gözlerin ham kadınsızdı çamurdandı ağzımda getirdiğim kar suyunu kalbine kaçırdım! ovdun ve okşadın beni çıktı içimdeki cin yatağa döküldü yatağıma döküldün yatağına döküldüm ve ben bu sonsuz savruluşta o gece bütün eski sevgililerimden ince ince söküldüm!
senin oldum!
ihanetinle pislenen küçük dolaşımımdaki kanla karalar çekerek ölümsüz kirpikdiplerine senin senin mahşer atlısı dudaklarına en çok da dudaklarına sokuldum! üşüyordum, üstüme doğru çekip o kedi dudaklarını bir tay sığınırcasma anasına bana ölünle uyudum! anlıyor musun., işitiyor musun.. cesedine yeni baştan hayat verebilmek için ihtiyarladım., ihtiyarladım.. ben zaten kendimi aşklarda hep kalkışılmış müthiş intiharlarla yaraladım! koştum sürekli bir hüzünden bir tersliğe dokunarak koştum
bazı sevdalarda hafızasını kaybeder ya insan telaşlanır, ağlar babasını sorar çevresindekilere öldüğünü bildiği halde adını unutur, yolunu kaybeder oturduğu evin bir titreme gelir yerleşir ya ortasına mayısın bir dikilir bir çöker ya kalbine secde eden intikam tam tam yaza girecekken yaza bir ekmek bıçağı tutuşturacakken sapı plastik kötü bir ekmek bıçağı -geri döner., döner değil mi., diye birkaç kırık sözcük., buruşuk.. -öldürürüm o zaman, kurtulurum., deyip sustuğun -kaçarım sonra, kimse sormaz., deyip yığıldığın nisandan hazirana doğru bir su kayakçısı gibi süzülürken mayıs, ah bach! ah benim bir kangurunun cebine yerleştirdiği yavrum! talanım! artanım! eksik kalanım! yarım kalanım!
nasıl yedirirdim ihanetini kendime o dev hisle sen mayıstın ben mayıstım her şey ama her şey el ele mayıstı seni o yüzden bağışladım!
uzanıp topraktan çıkarttın beni tozumu sildin, hohladın, parlattın ovdun ve okşadın beni çıktı içimdeki cin; ondan -gidecektin, mecburdun, hepsi gibi affını diledin.
hele bir söz eyle sevdadan yıkılan yerlerimi sonra gösteririm çağıl çağıl akan ırmakların vardı ya sessizliğin/albenili düşüveren gözpınarlarına. salt hüzün iklimiydi yeşil’de yaşanan alsın götürsündü kırkikindiler dökülen saçlarımızı. bir vakitler yüreğimize türkülenen yemen’di bilirsin şimdi dağlar oldu gurbetlik, delik delik delinen dağlar.
bilmek yetmiyor ayrılığı bir gurbeti bilmek yetmiyor.
2.
gecenin koyu ayazında bozbulanık seni götürür nilüfer seni ve umutlarımı.
3.
hüznün yapraklarını döktüğü o sonyazda emirsultan’da gök ağladı, biz ağladık ağladık incelikle bir tesbihe dizerken yüreklerimizi. sonra sığındık anılarımızın yazılmamış bölümlerine yetim gövdelerimize notlar düştük acının haritasından. bakışlarımızda koyu ümitsizlik ummanı dolanırdı ay dolanırdı gökyüzünde karanlığı bölerek.
4.
üzünçlerimizin ıssız yerlerinde martılar ölsündü deniz kabarsındı hep sussundu rodrigo üsküdar kayalıklarına çarparak hep sararmış yapraklar üstümüze düşsündü örümcekler mağaralara değil gözlerimize örsündü ağlarını.
bursa’da hüzündü bir bardak çayı karıştıran düşünmek. ovalarda terleyen taylar kadar güzel şeydi durmaksızın sorgulardım niçin terketmezdi bizi acılar.
5.
acılar bizimle bizimle ayrılık.
işte yabancı bir mekanı soluyoruz umutlarımızı terkettik kutlu atların yelelerine / hani o eskil tarihlerdeki bilgeliğimizden eser yok ortada gerçek olan biz yetimiz güzelim.
Depresyon durduk yere gökten düşmez. Bazen de kişinin kendi ihtiyaçlarını, düşüncelerini, hele de öfkesini bastırmasının bedelidir. Niçin? Bir ilişkiyi ayakta tutmak için. İnsan, bağını korumak için sesini kısar. Kısılan ses zamanla koca bir benlik kaybına dönüşür. Dışarıya uyumlu, kibar, fedakâr bir yüz gösterirken içeride bambaşka biri birikir. Kırgın, görünmez, hiç konuşamamış bir gerçek benlik. Hiç itiraz edememiş. Kendi hikayesini anlatamamış. Yani dışarıdan gördüğümüz o sakinlik çoğu zaman sağlığın değil, sorunun ta kendisidir. Üstelik bu hep kişisel bir tercih de değildir. Çoğu zaman “iyi insan, özverili insan, herkesi memnun eden insan” olmamız beklenir ve sessizlik bize bu rolün sessizce ödettiği faturadır.
Bu sessizlik bir kader değil. Çoğu zaman bir kişilik özelliği bile değil, sadece hayatta kalmak için bulunmuş bir yol. Küçükken sevgiyi kaybetmemek, incinmemek için gerçek duygularımızı bastırmayı öğreniriz; uysal bir cephe kurarız. Sorun şu ki o cephe bir süre sonra bizim kendimiz sanılır ve canlılığımız, kendiliğindenliğimiz de o maskenin ardında kalır. İyileşmek susturulmuş o sesi yeniden konuşabilir kılmaktır. Çünkü sessizlik aslında insanı korumaz, sadece onu yalnızlaştırır. Asıl mesele, kişinin kendi hayatının yazarlığını geri kazanması, başkalarının onun üstüne yazdığı, onu tanımlayan o baskın hikâyenin yerine yavaş yavaş kendi sesini, kendi hikâyesini koyabilmesidir.
Suskunluğun yükü ağırdır. Herkes, olabildiğince kendi sesini bulmalı ve hayata cevap vermeli.
Bu, insana göre bir seçim değildir. Bu insanca bir çözüm değil, kendi dışındaki bir yanılsamaya tutunmaktır. Böyle bir seçim, başka bir şeyi, doğaüstü bir şeyi seçmek, insanı daima güçsüz kılar. Daima onu olduğundan daha fazla küçültür. Ben bizi olduğumuzdan daha yüce yapacak şeyleri severim!”
“Artık soyut insan hakkında değil de,” diye ısrar etti Breuer, “Etiyle kanıyla capcanlı bir insan hakkında konuşalım, yani hastam hakkında. Onun durumunu düşünün. Birkaç haftası, hatta birkaç günü kaldı! Onunla seçimler hakkında konuşmanın ne anlamı olabilir?”
Nietzsche yılmadan, anında cevabı yapıştırdı. “Ölmek üzere olduğunu bilmezse, nasıl öleceği konusunda bu adam nasıl karar verecek?”
“Nasıl öleceği konusunda mı dediniz Profesör Nietzsche?”
“Evet, ölümü nasıl karşılayacağına karar vermek zorundadır: Belki birileriyle konuşacak, öğütler verecek, o güne kadar sakladığı sözleri söyleyecek, çevresindekilerle vedalaşacak ya da bir köşeye çekilecek, ağlayacak, ölüme meydan okuyacak, lanetleyecek, belki de ona minnettar olacaktır.”
“Siz hâlâ soyut ve ideal bir şeyden söz ediyorsunuz, ama ben kanlı canlı bir adamla karşı karşıyayım. Onun öleceğini, hem de büyük acılar çekerek öleceğini biliyorum. Neden adamın kafasına balyoz gibi indireyim? Her şeyden öte, bu adamın ümidinin korunması gerekiyor. Doktordan başka ona kim ümit verebilir?”
“Ümit mi? Ümit en son kötülüktür!”
Nietzsche adeta haykırmıştı. “İnsanca, Pek İnsanca adlı kitabımda ileri sürdüğüm gibi, Pandora’nın kutusu açılıp, Zeus’un içinde sakladığı bütün kötülükler dünyaya saçıldığı zaman, orada son bir kötülük kaldığından kimsenin haberi olmamıştı: Ümit. O zamandan beri, yanlışlıkla kutuyu ve içindeki ümidi iyi şans olarak yorumladık. Fakat Zeus’un arzusunun, insanların kendilerini işkenceye teslim etmeleri olduğunu unuttuk. Ümit kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır.”