Ali Şeriati’den Mirzazade Bey’e Mektup

Mahcubum dostuma karşı ayrılık gecesinde

Ki o yakamı ilikliyor, bense canımı paralıyorum.

Mayıs 1962 başları

Ne yazık ki mektubunun, şiirinin ve kitabının bende uyandırdığı halet-i ruhiyeyi anlatmam mümkün değil. Her yerde yerli yersiz ve yalan yanlış tekrarlanan o eski iltifatları kullanmak istemiyorum. Çaresiz sadece şunu söyleyebilirim ki gurbette, sevdiklerimden habersiz geçirdiğim uzun zamanlardan sonra arkadaşlarımdan, dostlarımdan, o tanıdık sevimli dünyadan esen hafif, tatlı bir esintiydi bu mektup. Bana hayat verdi. Yıllardır unuttuğum canlılığı getirdi bana. Muhabbet, şeref ve insaniyet dolu dost çehrelerinin ve arkadaş toplantılarının tatlı hatıralarını canlandırdı zihnimde. Dünyada onlardan başka ümidim ve sermayem yok. Bu mektup beni uzun bir süre meşgul etti; bu şehirli vahşilerin bulunduğu dünyada yaşama ıstırabımı unutturdu.

Yıllardır güzelliklerden zevk almadığım, edebî ve şairane dertleri hissetmediğim için artık şiir ve sairler hakkında fikir beyan edemeyeceğim. Hassas bir insandan kuru bir mütefekkire dönüşebilmek için antrenman yapıyorum. (Burada mütefekkiri basit sözlük anlamıyla sınırlı çerçevede kullanıyorum.) Zira ben artık kendime ait değilim. Burada yıllardır başkalarının ekmeğini yiyorum. Dolayısıyla kendi sorunlarımla uğraşamam. Şiir hakkında düşünüyorum. İran’a döndüğümde “nereden başlayacağımı düşünüyorum.

Aslında nasihat etmek beyhude bir iştir. Özellikle de bir şaire “şöyle de böyle de” diyerek öğüt vermek aptalcadır. Bir şairin düşündüğü şeyden farklı bir şey yazması mümkün değildir. Ancak şairin duygularını terbiye etmesi, değiştirmesi ve yönlendirmesi mümkündür. İnsan çaba göstererek kendisini yetiştirebilir, geliştirebilir. Bir şair diğer şairlerle ilişki kuracağına, edebiyat ve şiir toplantılarına gidip geleceğine, Menüçehri ve Nima arasında mekik dokuyacağına, kendi halkı ile içi içe olsa, kahvehanelere, tekkelere, dini meclislere, fabrikalara, meydanlara, şehir merkezlerine gitse, halk yığınlarının içine karışsa, onların duygu ve dertleriyle hemhal olsa kendini geliştirir, düzeltir ve yeni duygular kazanır. Bundan sonra yazdıkları beyhudelikten azade olur. Sosyal ve manevi olarak müspet bir güç ve etken haline dönüşür. Böyle bir şiir de kendine has latif ve derin güzellikleri bünyesinde taşır.

Desnos, Cezayirli mücahitlere hitap ettiği şiirinde:

Ey demir parmaklıkları kesip atanlar, ey ateş açanlar; seher vakti o meşakkatli işinizden dönerken sizlere selam olsun!

Veya Poirot’un şu şiiri:

Toza toprağa bulanmış caddenin kenarında hırpani (perme perişan) Müslüman bir çocuk toprağa karışmış oynuyor. Babasını öldürmüşler. Okuması yazması olmadığı için elindeki çubukla toprağa resim çiziyor. Bir tüfek resmi…

Veya Ümid’in (Mehdi Ehevan-i Salis) şu cesur ve mertçe şiiri:

Nehir olup akmak, gölet olmaktan daha yeğdir.

Kayanın derinliklerinden suyun fışkırması, ardından başını büküp kayanın üzerinden akması ne güzel.

Eğer ovada fışkırsa, ovayla beraber aheste aheste akar gider; yok eğer vadide olsa, tepeden aşağıya doğru kıvrılır gider.

Oysa gölet her zaman aynı yerde sabit ve durgundur.

Hareket, devrim, özgürlük, adalet, halk, iman, insan sevgisi, insaniyet, cihat, fedakârlık temaları en az aşk, yeis, cilve, hicran, rekabet, sevgilinin keman kaşı ya da diğer azalarının tasvirinin içeriği kadar güzellik ve canlılığa sahiptir.

Şair toplumsal konuları işlerse duygusuz ve kuru kalır korkusu taşıyanlar; beyhude bir endişe içerisindedirler. Bu kişiler bu şairlerin sadece siyası, sıradan grup çatışmalarını içeren, gazete yazılarını anımsatan siirler yazdıklarını ya da nasihat ve öğüt verdiklerini düşündükleri için bu yargıya varırlar. Oysa halka yeni fikirler sunan, onu farklı mekânlara taşıyan şair; insanı kendi dar çercevesinden kurtararak, duygu, düşünce ve ruh gelişimine ve tekamülüne ulaştırmayı hedefler. Mevlana, Senaî, Nasır Hüsrev, Attar, Eşref ve inkılabın yetenekli şairlerinden (kuzey rüzgârlarının esinti kaynağı) Bahar ve Pervin örnek verilebilir. Sizin kendinizden, kendi sıkınılarınızdan, aşklarınızdan, hayallerinizden bahsetmeniz insafsızlık ve namertliktir. Halkın imanı bir tümenlik din tellallarının ve devlet vaizlerinin elinde; medeniyet algıları da Şehrazad ve Siyah ve Beyaz Sinemaları ve Tahran Radyosu’nun elinde ise eğer, size ağır bir sorumluluk düşmektedir. Bu biçare neslin kurtuluşu için elinizden geleni yapmazsanız en büyuk ihaneti etmiş olursunuz. İran’da her şey ve herkes halkı uyutmak için ninni söylerken, siz neden hâlâ mırıldanır, homurdanır ve inlersiniz? Milleti uyandırmak için feryat etsenize!

Tüm dostlara benden selamlar…

Ali Şeriati

ali-seriati470059832587555736-1024x863 Ali Şeriati'den Mirzazade Bey'e Mektup

Ali Şeriati’den Eşi Puran’a Mektuplar

1.

Sevgili Puran’ım,

Canım, nasılsın? Allah sırtındaki iki ağır yükü taşıyabilmek için sana güç versin.

Birincisi: Ben…

İkincisi: Benimle yaşamak…

Ben şimdilik serbest olarak Eğitim Bakanlığı’nda araştırmacılık yapıyorum. Ayrıca Modern Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde araştırmalara başlayacağım. Tabii ki serbest olarak çalışacağım, “program dışı” yani!

Kalmak için henüz uygun bir yer bulamadım. Bazen doktorun yanında bazen de o apartmanda kalıyorum. Yalnız kalmamı istemiyorlar. Ben de zaten yer aramaya pek hevesli sayılmam.

Sen de eğer … ile yaşama konusunda bir mektup yazar ve onlarla bu konuda konuşursan daha iyi olur. Kitaplar ve çalışma masamdaki eşyalara gelince … Bey’in bilgisi dâhilinde hizmetlilerin yardımıyla orayı boşaltabilirsin. Her ikisi de muhterem ve değerli arkadaşlar olan Prof. … Bey ve Prof. … Hanım da sana bu konuda yardımcı olurlar.

Fakültenin kitaplarını geri verdim. Odamda olan ve geri vermediğim birkaç kitabın kütüphane fişlerinin Prof. … Bey ve Prof. … Hanım adına değiştirilmeleri gerekiyor. Evde olan birkaç taneyi de … Beye verirsin. Benim adıma başka hangi kitapların kaldığını … Beye sorarsın, ben de bulup geri veririm.

Şimdilik burada eski mektup, yazı ve konferanslarımın derlenmesi, yayımlanması ve basılmasıyla meşgulüm. Umarım her zaman istediğin üzere yarım kalmış yazılarımı yayımlayabilirim.

… Bender Lenge iline gitti. Bir dahaki hafta yola çıkacak. Ramazan ayında daha çok doktorun evinde olacağım.

Umudum, biricik İhsan’ımı öpüyorum. Onun nasıl bir durumda olduğumuzu, nasıl bir zamanda yaşadığımızı, kendisinin ne yapması gerektiğini anlayacak olgunluğa eriştiğini düşünüyorum. O birçok sınıf arkadaşından ve yaşıtından farklı olduğunu biliyor. Onlardan üstün ve ayrıcalıklıdır demek istemiyorum. Bencil ve mütekebbir olmasını istemiyorum. Sadece istisnaî olduğunu hissetmesini istiyorum. Dolayısıyla istisnaî işler yapmak, istisnaî düşünmek ve istisnaî yaşamak durumundadır.

İki gözüm Susen’ciğim ve Sara’cığımı öpüyorum. Her gün yalnızlıklar içinde feryat ediyorum: Bu gece!

Ama sesim yankı bulmuyor.

İnşallah bu zorluklar geçecek ve gelecek daha güzel olacak. Tabii güçlü olursak, kötülüklere ve mahrumiyetlere göğüs gerersek.

Canım Mehrave’mi öpüyorum. Şimdi kucağımda olmasını ne kadar isterdim.

Tüm yakınlara ve akrabalara selamlar.

… Beye ve ailelerine çok çok selam söyle ve en derin hürmetlerimi ilet. Maalesef onlara veda etme şansı bulamadım.

Aziz ninemi öpüyorum. Söyle, tertemiz kalbi ile dua etsin de kâfirlerin ve şerlilerin şerleri kendilerine dönsün. Tüm bu sıkıntılar içinde en ağır sorumluluk senin omuzlarındadır. Senin bu yükü taşıma salahiyetin benim ve diğerlerinin tasavvur ettiğinden çok daha fazladır. Bunun için Allah’a şükrediyorum.

Allah’a ısmarladık.

2

Sevgili Puran’ım

Ne söyleyeceğimi bilemiyorum. Seni özledim, diyorsun! Sen evinde, yuvanda, çocuklarla birliktesin ve bir tek kişiden ayrısın. Buna rağmen özlem duyuyorsun. Bense onca baskı, rahatsızlık, keşmekeş, çirkinlik ve pislik ortasındayım. En alçak halk sınıfıyla, en aşağılık toplumsal grupla ve en rezil entelektüellerle çatışmadayım… Diğer taraftan harabe bir köşede yapayalnız yaşıyorum, hepinizden uzağım, ben ne yapayım? Ben neler çekiyorum?

Ama sana vermek istediğim güzel bir haber var: Hüseyniye-i İrşad tamamlandı. Dün gece ilk kez rahat uyudum. Bugün öğlen uyandım. İki seneden sonra ilk kez bu geceyi vesvesesiz ve tasasız geçirdim.

Yarın sabahtan itibaren, yani bugün -çünkü şu an saat sabah 6:30- oturacağım ve bakanlığın makalesini yazacağım. İki üç güne tamamlarım. Artık benimle ilgili bir karar verirler. Yapmam yasaklanan her işin, önüme çıkan engellerin ve bu geçici durumun böyle sürüp gideceğini sanmıyorum. Bunlar değişecek. Toplumsal açıdan olmasa bile en azından ailevî açıdan her şey daha iyi olacak! Dua et de Allah bu konuda da bir lütuf ihsan etsin. Zaten ondan başka dayanılacak merci yok!

Ramazanda, hilkat garibesi bu din adamlarının neler yaptığını kesinlikle duymuş olmalısın! Kitaplar, bildiriler, küfürler, minberler, savaş meydanları, fetvalar… Hepsi bir yerden, aynı proje için, aynı tonda. Bunların hepsinin emperyalizmin köpekleri olduğu malum oldu artık. Emperyalizmin bu kesimin içlerinde nereye kadar nüfuz ettiği ortaya çıktı. Öyle ki “Bugün gelip tek fetvayla işini bitiririz!” diyorlar. Bir de bakmışsın ki öbür gün gidip fetvayı alıp getirmişler!

Velhasıl bir ay aleyhte propaganda ve ardından kapatılma!

Fakat bu bir iki yıllık emek semeresiz değildi. Yapılan çalışmalar toplumda tahmin edemeyeceğimiz kadar iz bıraktı. Sadece güçlü bir dalga değil, kuvvetli bir hareket ortaya çıkardı. Bunu ancak köklü bir devrimci örgüt yıllarca sürecek faaliyetleri sonucunda elde edebilirdi; desteksiz bir dinî müessese ve kimsesiz, işsiz bir kişi değil. Allah’a şükür tam arzu ettiğimiz noktaya ulaştık. Başarı, onur ve kudretle işimizi sonlandırdık. Öyle bir noktada susuyorum ki ne yanlış bir söz söyledim ne yanlış bir şey yazdım ne zaaf gösterdim ne de bir cümle dahi olsa hakikati maslahata ve menfaate kurban ettim.

Somut haberlere gelirsek; hep küfür işitmedim. Zehir varsa panzehir de vardı. Ramazan bayramında esnaf takımından bir grup aydın bir kutlama yaptı. Seçkin şahsiyetlerden oluşan bir grup bana olan takdirlerini sunmak arzusunda idiler. İlginç bir şey oldu, sana bir hediye vermek istiyorduk dediler. Ne kadar düşündükse de uygun bir hediye bulamadık. Sonra aklımıza Hz. Yusuf’a hediye takdim etmek isteyen grup geldi. Onlar da tüm çabalarına rağmen Hz. Yusuf’un güzelliğine ve değerine uygun bir hediye bulamamışlardı. En sonunda birinin aklına ona bir ayna hediye etmek geldi! Böylece bu aynada kendisini görebilirdi! Bu meyanda biz de sana “Fatıma Fatıma’dır” kitabını hediye etmeye karar verdik, dediler. Aynı zamanda bir “Peykan” marka otomobil de hediye ettiler. Neftî (koyu yeşil) renkli güzel bir otomobil. Bunu yeni kurduğumuz İrşad’ın Çocuk Eğitim Merkezi’ne takdim edelim, dedim. Otomobilin ruhsatını ve anahtarını onlara verdim. Ama bugün İrşad kapandı ve durumunun ne olacağı belli değil. Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün el koyma ihtimaline karşı otomobili Eğitim Merkezi’ne verme noktasında tereddütlerim var. Sence ne yapmalıyım?

Senin cevabının ne olacağını tahmin ediyorum. Şimdilik anahtarı ve tapuyu geri aldım. Cevabını beklemekteyim.

Arazi konusunda ne yaptığını bilmiyorum. Nasıl uygun görürsen öyle yap. Benim ne kesin bir fikrim var ne de acelem. Her şey senin isteğine ve onayına bağlı. İhsan’cığım, Susen’ciğim ve Sara’cığım… Artık cumaları boş olduğum için hanımefendinin ve doktorun yanına gidiyorum. Hepsi iyiler. Benim de genel olarak sağlık durumum iyi sayılır. Ama artık böyle yaşamaktan çok sıkıldım. Özellikle İrşad kapandıktan sonra. Puran’cığım, umarım bu ayrılık en kısa zamanda sona erer.

Kurbanın Ali

3

Sevgili Puran’ım

Nasılsın? Nasıl gidiyor? Bilahare olması gereken şey oldu. Bu kadar geç ve bu kadar güzel olacağını düşünemezdim! Allah’ı görüyorum. Hissediyorum. Kendi varlığımı, güneşin ışığını ve sıcaklığını, karanlık bir gecede ansızın çakan bir şimşeğin aydınlığını, gecenin sonsuzluğunu, ateşin alevini, gülün kokusunu, aşkı gördüğüm ve hissettiğim gibi açık ve net bir şekilde… Allah’ı… Allah’ın kendisini görebiliyorum… O’nun ellerini omuzlarımda hissedebiliyorum. Omuzlarıma lütuf ve merhametle dokunuyor… Şeyhin ve …’nın tüm bu düşmanlıkları, tehlikeleri, çirkinlikleri, hıyanetleri, yalanları, alçaklıkları, merhametsizlikleri, utanmazlıkları karşısında… Sermaye, silah ve tespihin karşısında… Baskının ve eşekleştirmenin her zamanki ortaklığı ve işbirliği karşısında… Riyakârlıkları, dalkavukları ve aldatmaları için eşeklik, cahillik ve taassubu kullanan bu şerlilere karşı…  Arkalarında siyonizmin büyük paraları, emperyalizmin dehaları, CIA ve uluslararası casus şebekeleri olan minberler, mihraplar, binlerce meddah ve vaiz karşısında… Bütün bunlara karşı sadece O, yapayalnız olan beni savunuyor… Gel gör ki nasıl bir himayedir bu! Nasıl bir savunmadır…

Puran, ne yaptığını bilmiyor musun? Ne yaptığını görmüyor musun? Ne yapıyor? O’nun rahmet yağmurunun altında yalnız duruyorum ve şiddetinden nefes alamıyorum. İlginç! Allah ne kadar da merhametli, anlayışlı! Planlar kuruyor. Benim hakperestliğimi ve iman gücümü en güçlü, en tehlikeli cephelerin karşısında konumlandırdı. Hepsiyle çatıştım. Elimde hiçbir silahım, hiçbir sermayem, sığınağım, taraftarım ve gücüm olmamasına rağmen. Tüm bu eşitsizlik karşısında mutlak zafer benimdi!

Tabii ki Allah bir mucizeyi dahi sebep ve vesilelerle yaratıyor. Peki, bu güçlü ve beraber hareket eden düşmanı ezmek için neyi vesile kıldı? Tek kelimeyle bizzat bu güçlü ve birlik olan düşmanların kendileri ve onların bu birlikteliğinin oluşturduğu gurur ve kibir. Evet, onların bu ansızın, acımasız, hep birlikte ve akıllıca saldırıları karşısında; kendi eşi ve çocuklarına bile bakmaktan aciz, kimsesiz, hiçbir şeysiz, dikkatsiz ve tembel olan bana Rabbimin lütfettiği tek imkân ve araç; kendi kibir ve gururlarıydı. Rabbimin bu lütfu sayesinde yenilgiye uğradılar ve rezil rüsva oldular. Gel gör ki daha düne kadar, özellikle bu yıl ramazan ayı boyunca camilerde, tekkelerde, mevlitlerde, meclislerde ve kadın toplantılarında ellerinde Ayetullah Seyyid Murteza Milanî’nin fetvası “Vurun, öldürün, yıkın, yok edin.” diye feryadı figan eden uzun sakallıların bugün iki yakası bir araya gelmiyor; kaçacak delik arıyorlar. Halk onların dinlerinin ve velayetlerinin ne mal olduğunu; kendilerinin de Firavun’un sihirbazları olduklarını çok çabuk fark etti.

Neyse ki her şeyin ve herkesin ne olduğu açıklığa kavuştu! Hem aydın hem esnaf hem devlet hem ruhaniyet! Tek bir soru, tek bir müphem nokta kalmadı.

Diğer taraftan yol da açıldı. Çukurda kalan ve yer altında biriken, bir havuzda, bir kaynakta sıkışan su akmaya başladı. İş tamamlandı. Benim işim sona erdi.

Artık vicdanım beni oturup yazmak, yaşamak, “eşim ve çocuklarımla ilgilenmek” konusunda rahatsız etmiyor. Artık bir düzen kurmak ve hayatın tadını çıkarmak günah olmayacak. Söylemek istediğim makam, düzen, para ve gösteriş değil! Bunlar bedbahtlıktır. Belki nohut ve et yemeği sofrasında Puran’ın yanına oturmak, İhsan’la kitaplar ve insanlar üzerine konuşmak, Sara ile okumak ve Susen ile derslerden bahsetmek, Mona’nın berrak dudaklarına buseler kondurmak, nine ile baş başa vermek, ansızın üzerime gelen kültürel hücumlardan sonsuza dek kurtulmak ve Ali Şiası ile Safevî Şia’sını tanıtmak için uğraş vermek!
Artık her şeyden el etek çekmeye karar verdim. Sadece ben, siz ve yazmak! O da sadece bu konuda ve başka hiçbir şey!

Bir tuzak vardı; ama hayırla sonuçlandı. Buhranlar devam ediyor; ancak bunun benimle bir ilgisi yok.

Şu an gündemde olan konu müessesenin Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne devredilmesi meselesidir. Bu müessesenin yönetimi, düzene uygun dinî programlar icra etmesi için yeniden yapılandırılacak. Söz konusu programlar hem emniyet güçlerinin hem de taklit mercilerinin istediği yönde cereyan edecek. Burada hem velayete hem emniyete riayet edilecek. Ruhaniyet ve devlet bu müesseseyi himaye edecektir. Oysa bugüne kadar ilmî ve İslamî çalışmalar ruhaniyetin gözetimi altında değildi. Öte yandan emniyet güçlerinin soruşturmaları sonucu ortaya çıkmıştır ki müessesenin idarî işleri kontrol altında tutamaması neticesinde bazı aşırı gruplar, İslamî ilkeler ve dinî temellere dayanarak burayı kendi devrimci amaçları için kullanmışlardır. İşte bu nedenle müessesenin vakıflara bağlanmasına karar verilmiştir. Ancak her ne olursa olsun bunun benimle ve yaptığım işle hiçbir bağlantısı yok. Zira benim işim ders, eğitim ve düşünce üzerinedir.

Ali Şeriati
Mektuplar
Fecr Yayınları

ali-seriatiden-esi-purana-mektuplar3329694825098511651 Ali Şeriati'den Eşi Puran'a Mektuplar

Kırgınlık, henüz yerini bulamamış bir adalet ihtiyacıdır.

Kalp barışmak isterken, zihin adalet arar.

Affetme isteği sevginin devamıdır;
ama “neden?” sorusu cevapsız kaldığında, zihin teslim olmaz.
Çünkü anlamlandırılmayan acı, kapanmaz.

Bu yüzden affetmek her zaman iyileştirici olmaz.
Bazen önce şunu bilmek gerekir:
Bu bana neden oldu, hangi sınır ihlal edildi, hangi gerçek görmezden gelindi?

Kırgınlık, affedememek değildir.
Kırgınlık, henüz yerini bulamamış bir adalet ihtiyacıdır.

Ömer Kurt

20260617_0727264871696159942101244-1024x461 Kırgınlık, henüz yerini bulamamış bir adalet ihtiyacıdır.

Kırılmasından Korktuğun Vazoyu Al Yere Çarp

Kırılmasından korktuğun vazoyu al yere çarp

Yükseklik fobim var. Dün VR gözlük teknolojileri denemeye gittik. “Gözlük olduğunu bilirsin” demeyin, 3 saniyede insanı bağlıyor. Gökdelenin tepesinde tahtanın üstünde yürü diyorlar. Adım atamıyorum. Denemek bile istemiyorum. Bir ömür yüksek hiçbir yere çıkmadığımı dün anladım.

Amigdala seni öleceğin konusunda uyarıyor. Adrenalin, ölüm tehlikesine hazırlanıyor. Kortizol, dikkati beyninde ve bacaklarında topluyor. Kalp atışların hızlanıyor. Gözlüğün arkasında bir odada olduğunu biliyorsun ama beyninin çok ciddi bir referans olarak gördüğü görsel korteksin gökdelenin tepesinde olduğunu söylüyor. Kendini ikna edemiyorsun.

Tam o sırada telefon çaldı. Önemli bir telefon bekliyorum. Ellerimle montun cebinde telefonu ararken gökdelenden düştüm. Yere kadar görüntüyü izledim, sonra bembeyaz. Gözlüğü çıkardım, telefonla konuştum. Tekrar taktık.

Bilinci başka bir şey oyalayınca bilinçdışı için gökdelenden düşmek, ekrandaki bir görüntü halini aldı. Hayattaki gerçek bir sorun, simülasyonu simülasyon kıldı. Prefrontal korteksi telefon oyalayınca, kaygı gitti, korku kaldı. Korku da gerçekleşmesinden korktuğun gerçekleşince silindi.

“Beyin, korktuğun olay gerçekleşince ölmediğini görünce sakinleşir, artık o konuya ölecekmiş gibi tepki vermeyi bırakır.” Bunu zaten biliyorduk. Ama tuhaftı, çünkü sadece bir defada bu olmuştu. Hangi fobi bir kerede silinir ki. Artık korkmuyordum. Artık sadece anın tadını çıkarmaya başladım. Gökdelenlerin aralarından yürüdüm, uçtum.

Simülasyonlar bu işe yarar, amigdalayı aradan çıkarır. VR gözlük taktığı için duvara vuran, yerlerde sürünen insanlara gülmeyin. Beyni ne kadar tanırsanız tanıyın hala yanılır. Hepimiz günlük hayatta kendi gözümüzün önüne taktığımız gözlüklerle yaşıyoruz. Ve başımıza geldiğinde ölmeyeceğimiz olaylar, başımıza bir türlü gelmediği için bir ömür korkmaya devam ediyoruz.

Batma korkusu bir ömrünü tüketmiş birini tanıdım, çünkü hiç batmamıştı. Yükseklik korkusunu tarihte silmek çok zordu, çünkü bir kez yüksek bir yerden düşmek gerekiyordu. Kurgu kitaplar ve filmler; bize başkalarının hayatlarında gerçekleşen olaylar yaşandığında neler olacağını göstererek normalleştirir. Simülasyon çağında hayatımızdaki her koşulu bilgisayarlara simüle ettirebiliriz. Belki de hayattaki ana dert; korktuğumuz şeylerin henüz başımıza gelmemesidir.

15 yıl önce -hadsizce şunu yazmışım; “Kırılmasından korktuğun vazoyu al yere çarp.” Bunu yazan birinin kendi beynince korku ile sınanmaya başlaması ironiktir.

VR gözlüğün sahte görüntü ürettiğini bildiğimiz halde korkuyoruz, korku ve duygular üzerinde doğru tespitler yaptığımız halde yanılıyoruz. Yanılgı, insan icadıdır.

Abdullah Reha Nazlı

20260617_0520478004887733397180247-768x1024 Kırılmasından Korktuğun Vazoyu Al Yere Çarp

Beni Bir Gözleri Âhûya Zebûn Etti Felek: Yavuz Sultan Selim’e Nispet Edilen Rubai, Rivayetler ve Edebî İzler


Bir Hükümdar, Bir Rubai, Bir Efsane

Osmanlı tarihinin en güçlü hükümdarlarından biri olan Yavuz Sultan Selim, yalnızca askerî başarılarıyla değil, aynı zamanda şiirle olan ilgisiyle de dikkat çeker. Farsça şiirler kaleme aldığı bilinen Yavuz, divan edebiyatı geleneği içinde yer alan önemli padişah şairlerden biridir.

Ancak onun adı, yüzyıllardır tek bir rubai ile birlikte anılır:

Merdüm-i dîdeme bilmem ne füsûn etti felek
Giryemi hûn, eşkimi füzûn etti felek
Şîrler pençe-i kahrımdan olurken lerzân
Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek

Bu rubai, Osmanlı şiir geleneğinde “güç ve aşk arasındaki en keskin karşıtlıklardan biri” olarak kabul edilir.


Rubainin Tam Metni ve Varyantları

Kaynaklarda rubainin küçük farklılıklarla aktarıldığı görülür. En yaygın nüsha aşağıdaki gibidir:

1. Klasik Rivayet Nüshası

Merdüm-i dîdeme bilmem ne füsûn etti felek
Giryemi hûn, eşkimi füzûn etti felek
Şîrler pençe-i kahrımdan olurken lerzân
Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek

2. Anlamı güçlendiren okuma varyantı

Bazı metinlerde ikinci mısra şu şekilde de geçer:

Giryemi kıldı hûn, eşkimi füzûn etti felek

Bu varyant anlamı daha açık hâle getirir:

  • giryem → gözyaşım
  • hûn → kan
  • füzûn → artmak, çoğalmak

Günümüz Türkçesiyle Anlamı

Rubainin sadeleştirilmiş anlamı şöyledir:

Bilmem felek gözlerime nasıl bir büyü yaptı,
Ağlamamı kana çevirdi, gözyaşımı artırdı.
Aslanlar bile gazabımın pençesi karşısında titrerken,
Beni ceylan gözlü bir güzele esir etti.

Burada “eşk” kelimesi sıkça yanlış biçimde “aşk” olarak okunur. Oysa doğru anlamı gözyaşıdır.


Edebî Derinlik: Güç ve Teslimiyet Paradoksu

Rubainin en güçlü yönü, iki zıt dünyayı aynı anda kurmasıdır:

  • Aslan → kudret, savaş, hüküm
  • Ceylan → zarafet, kırılganlık, aşk

Bu karşıtlık üzerinden padişah şu gerçeği dile getirir:

En büyük güç bile, aşk karşısında çaresiz kalabilir.

Bu yönüyle rubai, yalnızca bir aşk şiiri değil; aynı zamanda bir insanlık hâli anlatısıdır.


Çadır Direğine Yazılan Satırlar Rivayeti

Halk arasında en yaygın anlatıya göre hikâye, Yavuz Sultan Selim’in Şam civarında kurduğu otağda geçer.

Çadırın temizliğiyle görevli genç bir Türkmen kızı vardır. Her gün gelir, çadırı temizler ve sessizce ayrılır.

Bir gün Sultan Selim’i görür ve bu karşılaşma hayatını değiştirir.

Gönlü bir anda hükümdara bağlanır.

Fakat bu aşkın söylenmesi mümkün değildir.

Bir gün çadır direğine şu satırı yazar:

Seven insan neylesin?

Sultan Selim bu satırı görür ve altına cevap yazar:

Hemen derdin söylesin.

Ertesi gün yeni bir satır gelir:

Ya korkarsa neylesin?

Cevap gecikmez:

Hiç korkmasın söylesin.

Böylece dört satırlık küçük bir aşk diyalogu oluşur.


Mısırlı Cariye Anlatısı (Alternatif Rivayet)

Aynı hikâye Mısır’da farklı bir şekilde anlatılır.

Bu kez kahraman Türkmen kız değil, Mısırlı bir cariyedir.

Sultan Selim’in çadırında görev yaparken ona âşık olur.

Aşkını bir kâğıda yazar:

Derdi olan neylesin?

Cevap gelir:

Derdi neyse söylesin.

Sonra sorar:

Korkuyorsa neylesin?

Cevap yine nettir:

Hiç korkmasın söylesin.

Ancak genç cariye, Sultan’ın huzuruna çıktığında heyecana yenilir ve aşkını ifade edemeden yere yığılır.


Yavuz Sultan Selim ve Şiir Geleneği

Yavuz Sultan Selim’in Farsça divanı vardır ve klasik şiir geleneğini iyi bildiği kabul edilir. Ancak bu rubainin:

  • gerçekten kendisine ait olup olmadığı,
  • yoksa ona nispet edilmiş bir halk şiiri mi olduğu

kesin olarak bilinmemektedir.

Modern edebiyat araştırmalarında bu rubai genellikle:

“Yavuz Sultan Selim’e nispet edilen şiir”

olarak geçer.


Kültürel Etkiler ve Musiki

Bu rubai, yalnızca edebiyat metinlerinde değil, musiki ve popüler kültürde de yer bulmuştur.

  • Tanbûrî Ali Efendi tarafından bestelenmiştir
  • Kani Karaca tarafından okunmuştur
  • Cem Karaca bazı eserlerinde beyitlerini kullanmıştır
  • Tiyatro ve televizyon dizilerinde tekrar tekrar referans edilmiştir

Bu durum, rubainin klasik bir metinden çok kültürel bir hafıza öğesi hâline geldiğini gösterir.


Tarihî Gerçeklik Meselesi

Tarihçiler açısından bu hikâyenin iki boyutu vardır:

  1. Şiir metni: Büyük ihtimalle klasik divan geleneğine aittir
  2. Aşk hikâyeleri: Türkmen kızı ve cariye anlatıları folklorik rivayetlerdir

Erken Osmanlı kaynaklarında bu aşk hikâyelerine dair kesin kayıtlar bulunmamaktadır.

Bu nedenle akademik yaklaşım:

“tarihî olay” değil, “kültürel anlatı” olarak değerlendirmektir.


Sonuç: Bir Beyitin Yüzyılları Aşan Gücü

Belki bir Türkmen kızı vardı.

Belki Mısırlı bir cariye…

Belki de hiçbirisi yoktu ve bütün hikâye zamanla halkın hayal gücünde şekillendi.

Ama değişmeyen bir gerçek vardır:

İnsanlık, gücün bile aşk karşısında eğildiği fikrini unutmaz.

Ve bu yüzden, beş asırdır aynı mısralar tekrar edilir:

Şîrler pençe-i kahrımdan olurken lerzân
Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek.

Bir Hükümdarın İtirafı

Bu rubaiyi asırlardır etkileyici kılan şey, yalnızca aşkı anlatması değildir. Asıl dikkat çekici olan, dünyanın en güçlü hükümdarlarından biri sayılan bir padişahın, bütün kudretine rağmen aşk karşısındaki çaresizliğini dile getirmesidir.

Ordulara hükmeden, devletler yıkan ve fetihler gerçekleştiren bir hükümdar; sonunda bir çift göz karşısında yenildiğini itiraf etmektedir.

Belki de rubaiyi unutulmaz kılan şey budur. Tarih kitaplarında ordulara kumanda eden bir hükümdar olarak gördüğümüz Yavuz, bu birkaç mısrada karşımıza yalnızca bir âşık olarak çıkar. Bu yüzden, Yavuz Sultan Selim’in adı geçtiğinde pek çok kişinin hafızasında şu mısralar yankılanır:

Şîrler pençe-i kahrımdan olurken lerzân
Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek

Çünkü tarih boyunca nice hükümdarlar ordulara galip gelmiş, fakat gönüllerine söz geçirememiştir.

yavuz-sultan-selim-sirler-pencei-siiri2849008960657637435 Beni Bir Gözleri Âhûya Zebûn Etti Felek: Yavuz Sultan Selim’e Nispet Edilen Rubai, Rivayetler ve Edebî İzler

Râgıb el-İsfahânî’nin Hapsedilmesi: Eserlerine Yansıyan Bir Hayat Hikâyesi

İslam düşünce tarihinin önemli simalarından olan Râgıb el-İsfahânî’nin hayatı hakkında elimizde sınırlı bilgi bulunmaktadır. Ancak eserlerinde yer alan bazı ifadeler, onun bir dönem siyasî ve ilmî baskılara maruz kaldığını ve hatta hapsedildiğini göstermektedir.

Râgıb ile dönemin nüfuzlu devlet adamlarından Vezir Ebû’l-Abbâs ed-Dabbî arasında bir ihtilaf yaşandığı anlaşılmaktadır. Müellif, Merâtibü’l-Ulûm adlı eserinde bu anlaşmazlığa şu sözlerle temas eder:

“Şeyh Fadıl’ın (Ebû’l-Abbâs ed-Dabbî) bazı meselelerde farklı düşündüğünü görmem beni büyük bir şaşkınlığa itti. Bu meselelerden biri, filozofların kullandığını gerekçe göstererek ‘kuvvet’ lafzını kullanmamdan hoşlanmaması ve onun yerine ‘kudret’ kelimesini kullanmamı istemesiydi. Sanki o, seçkinler bir yana, halkın örfünde bile mevcut olan bu iki kelime arasındaki farkı bilmiyor gibiydi. Bazen kapalı ve imalı sözlerle, bazen de açık ifadelerle taraftarlarına ve tebasına karşı beni küçük düşürmeye ve aşağılamaya çalışıyordu. Benim ona ağır sözlerle cevap verdiğimi görünce söz üstüne söz katıyordu. Oysa ben, büyük şeyhin taraftarlarının hakikatte ayıplanacak bir davranışta bulunabileceklerini hiç düşünmüyordum.”

Bu ifadeler, ilmî bir tartışmanın zamanla şahsî ve siyasî bir çatışmaya dönüştüğünü göstermektedir. Görünüşe göre Râgıb geri çekilmeyi tercih etmemiş, görüşlerini savunmaya devam etmiş ve vezirin çevresiyle münazaralara girişmiştir.

Bu ihtilafın sonucunda hapsedildiğini ise başka bir eserinin mukaddimesine düştüğü şu dikkat çekici nottan öğreniyoruz:

“Bir halvete (yalnızlığa) maruz kaldım ki bu halvetin vahşetinden Kur’ân ile kurtuldum. Kur’ân ile ünsiyet kurmasaydım o vahşi halvetten kurtulmam mümkün değildi. Daha sonra ‘Kitâbü Me’âni’l-Ekber’i yazdım ve ‘İhticâcü’l-Kırâât’ı imla ettirdim. Bu halvet, gözün halvetiydi; kalbin halveti değildi. Zorla olmuştu; iradî değildi. Tamamen baskıcı ve kahrediciydi. Zihnim altüst olmuş, arzularım darmadağın hâle gelmişti.”

Bu satırlar sıradan bir uzlet veya gönüllü inzivadan değil, zorla maruz bırakılmış bir tecrit ve mahpusluk hâlinden söz etmektedir. Râgıb’ın kullandığı ifadeler, yaşadığı yalnızlığın ne kadar ağır olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Onun bu dönemde teselliyi Kur’ân’da bulduğunu özellikle vurgulaması da dikkat çekicidir.

Kaynakların verdiği bilgilerden hareketle, Râgıb el-İsfahânî’nin vezir ve çevresiyle yaşadığı ilmî-siyasî anlaşmazlığın ardından hapsedildiği sonucuna ulaşılmaktadır. Ancak hapsin tarihi, ne kadar sürdüğü ve hangi şartlarda sona erdiği hususunda elimizde kesin bilgiler bulunmamaktadır.

Buna rağmen müellifin kendi kaleminden aktardığı bu satırlar, onun yalnızca büyük bir müfessir ve dil âlimi değil, aynı zamanda fikirleri uğruna baskılara direnmiş bir düşünür olduğunu göstermektedir. Bugün eserleri okunmaya devam ederken, hayatının bu çalkantılı dönemi de ilim tarihinin dikkat çekici hadiselerinden biri olarak önemini korumaktadır.

Meşhur Ama Az Tanınan Çok Yönlü Bi̇r İli̇m Adamı: Râğıb El-Isfahâni̇ / Ömer Kara

20260614_1734485085848404957877806 Râgıb el-İsfahânî'nin Hapsedilmesi: Eserlerine Yansıyan Bir Hayat Hikâyesi
Bir halvete (yalnızlığa) maruz kaldım ki bu halvetin vahşetinden Kur’ân ile kurtuldum. Kur’ân ile ünsiyet kurmasaydım o vahşi halvetten kurtulmam mümkün değildi.

Andrey Tarkovski Günlükleri 1985–1986


1985

Tek önemli şey ZAMAN içinde ZAMAN bulmak… Bu muazzam zor, fakat yapılmak zorunda!


8/9 Mart, Stockholm

Berlin’in üzerimdeki etkisi korkunç oldu. Dehşet verici bir şehir.
Sonunda Maximilian Sohell’le iletişim kurmayı başarabildik. O da benim gibi bronşit olmuş, çok hastaydı. Aileme (Moskova’daki) 10 ruble verdi, en azından tefecinin hesabımı kapatıp acil borçları ödeyebilirler şimdi. Maximilian ayrıca Lara’nın onun bize borç verdiği parayla Berlin’de aldığı giysileri de onlara ulaştırmış. Yaptığı hiçbir şeyi kendine mal etmiyor ve çok doğal davranıyor.

Bu meseleyi fazla düşünmeden, dünyadaki tüm ince duyguların yapılan tek bir iyilikten daha değersiz olduğunu anladım. O yüzden bundan aşağılanmış gibi hissetmiyorum, çünkü verene bakmak verilen hediyeye bakmak kadar muhteşem bir haz veriyor. Yaşamımda ilk kez gerçek desteği yaşadım ve bu bana gelecek için ümit verdi.
Şimdi de patronlarımızla bizimle ilgili konuşmak niyetinde. Bu bir işe yararsa Maximilian ayın 26’sında Berlin’de olacak. Bu yüzden Larissa onu görmek için Berlin’de kalmak durumunda.


9 Mart, Stockholm

Dün Olga Surkova’nın bana dehşet verici önermeler, ithamlar ve bunun gibi şeylerle dolu korkunç bir mektup göndermiş olduğunu yazmayı unuttum. Ona yanıt vermeliyim ama onunla mektup aracılığıyla bile ilişki kurmak istemiyorum.

Dürüst insanlar hiç zengin olamazlar, zengin insanlar da dürüst.” — Lao-Çe


Kendi yapabileceğin hiçbir şeyi başkasından istemeye hiçbir zaman gerek duyma.” — Lev Tolstoy

Dün Yuri Vita’yla konuştum. Benimle akşam gazetesi için röportaj yaptı. Ona Palme’den yardım isteyebileceğimi açıkladım. Çünkü şu ana kadar gazete röportajlarındaki politik tutumu ve televizyonda verdiği beyanatlar bize yardımı reddetmeyeceğini gösteriyor. Dur bir dakika! Aklıma bir fikir geldi; Stockholm’de Sovyet elçiliğinin önünde sınırsız açlık grevi — İsveç’te Sovyetler her yere büyük bir başarıyla sızmış durumdalar ve İsveçlilerin arkadaşça işbirliklerine güveniyorlar. Açlık grevi farklı ülkelerden televizyon ekiplerinin mekânda bulundukları zamanlarda birkaç gün süreyle basına da yansıtılır. Başı çeken kültürel ve politik kimselerle yapılacak görüşmeler videoya çekilir. Her ülkeden bir temsilci ve “Solidarnosc”tan da biri bu grevde yer alırsa çok iyi olur.


Tek önemli şey ZAMAN içinde ZAMAN bulmak… Bu muazzam zor, fakat yapılmak zorunda!


10 Mart, Stockholm

Volodya Maksimov bana Yuri Petroviç Lyubimov’un Bologna’daki tiyatrosunu kaybettiğini söyledi. Ona açıkça söyledikleri şey şu olmuş: “Artık senin durumun değişti (yani artık Sovyetler Birliği vatandaşı değil), seni geri çevirmekten başka bir alternatifimiz yok.”
İnanılmaz. Bundan daha inanılmazı da Yevtuşenko’nun Hollywood’a kendi senaryosu olan Üç Silahşörler’i çekmeye yönetmen (!?) ve aktör (!!?) olarak davet edilmesi. Dartanyan’ı oynayacakmış (!!!???) Buna gerçekten inanamıyorum. Delilik bu, çılgın bir fars adeta. Tabii Ksenya bu konuda muhteşem bir itici güç. Şu anki politik dönemde bunun olacağını düşünerek şansını zorlamış. Amerikalılar bile filmin iş yapmayacağını biliyor.

Evet, bir insanın yaşamını değiştirmesi mümkün olsa bile (ya da en azından görüntüsünü) karma, karmadır. Bizim isteklerimizden bağımsız olarak.

Sinemacılar Topluluğu ve Londra, İtalya, İzlanda ve Fransa’daki Tarkovski komiteleriyle (benim için kampanya yürüten komiteler) olduğu gibi antroposofistlerle de temas halindeyim. Ve ayrıca İtalyan Movimento Popolare ile de. Ne olup bittiğiyle ilgili bir film yapıp Sovyetlerin bundan haberdar olmasını sağlamak, ayrıca filmi her festivalde göstermek gerek.

Bu yüzden film 16mm olmalı, video değil. İngiltere’deki T. komitesinin temsilcisi David [Gothard] ve Marco Parmigiano (Movimento Popolare’nin avukatı) ile konuşmalı, el ilanları yaptırıp İsveç hükümetine bir mektup yazılmalı. Tabii en önemlisi doğru zamanı seçmek. Yuri bunu benim için organize edecek. Belki biraz para toplamam gerekecek. Ne olursa olsun Paris’ten Filippo’yla görüşmeliyim.


10 Haziran

Bugün Moskova’yı arayıp Andruşka’yla görüştüm. Boyu 1 metre 68 olmuş, benimle aynı boyda! Ayak numarası 43, benimkilerse 42. Floransa’dan döndüğümüzden beri Lara kendini iyi hissetmiyor. Yolculuğumuz çok kötü geçti. Çok boğucuydu, Lara neredeyse bayılacaktı bu beni çok korkuttu. Lara Roma’dan Münih üzerinden Berlin’e ve ben de yarım saat içinde Kopenhag üzerinden Stockholm’e gidiyorum.

Yeni pasaportlarımızla, daha doğrusu yeni seyahat belgelerimizle seyahat edeceğiz.


Haziran, İtalya

Larissa bana en güzel yerlerden birini gösterdi: Roccalbegna, insan burada bir ev alabilir, daha doğrusu bir harabe alıp ondan yeni bir ev yapabilir, buna ek olarak da dokuz hektar arazi alır. Hepsi 23 milyona.


Temmuz, İsveç

Film iyi olacağa benziyor!

Floransa belediye başkanı şehir merkezinde, 120 m²’lik balkonlu bir daireyi bize tahsis edeceğini teyit etti. Larissa orayı bana stüdyo yapmak istiyor. Şimdilik bize binanın daha alt katına bir yere üzerinde çalışabilelim diye bir montaj masası koymamıza izin verdiler. Larissa, şu sıra Berlin’de mobilya alıyor. Floransa’daki dairenin Eylülün 20’sine kadar hazır olmasını istiyor. Bu pek kolay olmayacak!


29 Eylül, Stockholm

Her şey çok zor. Ve ben çok yorgunum. Andruşka’sız artık daha fazla dayanamam. Yaşamak istemiyorum.


10 Kasım

Tommasi’yle dekorlar üzerinde çalıştık. Henüz daha pek netleşmedi fakat doğru yoldayız.
St. Anthonius’u yapmalıyım. Formigoni aracılığıyla Papa’dan destek alabilirim.
Andruşka’yla ilgili hiçbir gelişme yok.
Yarın Palme’yle bir toplantı daha yapacağız. Larissa ile Roma’daki Dışişleri Bakanlığı’na gittik. Bize yardım etmek istiyorlar ama nasıl?
Hükümetle iyi ilişkileri olan avukat ve senatör Gino Giugni’yi görmeye gittik. Andreotti ondan ailemiz için davetiye işlemlerine girişmeden önce bir hafta beklemesini istedi.
Larissa evle ilgili sorunlarla ilgilenmek için Floransa’da kaldı.
Moskova’dan gelen haberler kötü. Ne kötü günler, ne kötü bir yıl. Tanrım, beni bırakma!
Krzistof Zanussi telefon etti. Çok hoştu ve ihtiyacımız olduğunda onun Paris’teki dairesinde kalabileceğimizi söyledi.
J. Lina ile konuştum. “Cadı” ile buluşmamız için gerekli ayarlamayı yapmış. Kadın benimle tanışmak istiyormuş.


11 Kasım, Stockholm

Bugün Palme’yi görmeye gittik. İki olasılığın olduğunu söyledi:

  1. Dışişleri Bakanlığı aracılığıyla resmi yolla oğlumun İsveç’e gelmesine izin verilmesi için başvurmak. Yasal yollardan bu büyük olasılıkla imkânsız.
  2. Kendisinin SSCB hükümetine Tarkovski’nin oğlunun Batı’ya (nereye olduğu önemli değil) gelmesine izin verilmesini rica eden bir mektup yazması. Mektup kendi elçileri aracılığıyla SSCB’ye gönderilecek.

Tabii ikinci şık çok daha iyi.

Doktor röntgenleri uzmana göndermiş. Dün öksürürken kan tükürüyordum. Bugün de, ama fazla değil. Larissa’yı çok özlüyorum. Özellikle hasta olduğum zaman.


18 Kasım

Hastayım. Bronşit ve başımın arkasında ve kaslarımda sinirlere baskı yapıp boynumda ve omuzlarımda şiddetli bir ağrıya neden olan dehşet bir şey. Üşütme ve öksürük. Filmin senkronu yapılmak zorunda. Ve zaman geçiyor.

19 Kasım


Fizyoterapiste gittim. Devamlı stresten sırtım ve omuzlarım çok kötü durumdaymış ve omuzumdan ufak bir ameliyat olmam söz konusu gibi gözüküyor. İhmal etmemin riskli olacağını söyledi. Moskova’yla konuştum. Onlara yeni bir şey söyleyebilecek durumda değilim. Film Enstitüsü’ndeki işim de öylece duruyor, bir gelişme yok.


24 Kasım

Hastayım, aslında epey ciddi bir şekilde hastayım. Filmin uzunluğu (2 saat 10 dakika) konusunda prodüktörle aramda korkunç bir sinir harbi sürüyor.
Gorbaçov ve Reagan’ın zirve görüşmeleri tamamlandı. Gelecek yıl için biraz umut var.


30 Kasım

Filmin uzunluğuyla ilgili aptalca ayarlamalar yapılıyor. Hastayım. Kan testi yaptırıp röntgen çektirmek zorunda kaldım. Hâlâ sonuçlarını almadım.


7 Aralık, Stockholm

Kendimi ölü gibi hissediyorum.


Slava Rostropoviç geldi. Kesinlikle yardım edeceğini söyledi. Mektubumu Reagan’a ulaştıracak. Ayrıca Şubatta belediye başkanını görmek için Floransa’ya gelip bizim kalacak yer sorunumuzla ilgili konuşacak. Ondan röntgen filmlerimin hangi uzmana gönderildiğini öğrenmesini rica ettim.
Boris Godunov ile ilgili bir opera filmi yapmak istiyor. Ona bunun film aracılığıyla nasıl gerçekleştirilebileceğini bilemediğimi anlatmaya çalıştım. Bu önerinin Gaumont’u iflas anında satın alan Toscan du Plantier’den geldiğini söyledi. Burada bir karışıklık var gibi gözüküyor. Hepsi madem Boris’i sahneye koyup iyi bir sonuç aldım, o zaman bunun filminin çok daha iyi olacağını düşünüyor.

Tabii bunda yanılıyorlar. Tiyatro sinema değil. Ve ben operadan bir film yapmayı bilmiyorum.


10 Aralık, Stockholm

Dün Slava Rostropoviç telefon etti. İki günlüğüne Helsinki’ye gitmiş. Benden Reagan’a yazdığım mektubun tarihini 15 Mart 1986’ya değiştirmemi istedi.
Lara her şeyi bırakıp buraya, yanıma gelmek istiyor. Fakat ona, ben oraya 20’sinde varmadan önce dairenin organize edilme işinin şu an daha önemli olduğunu, böylelikle oraya gittiğimde dinlenip Uçan Hollandalı üzerinde çalışmaya başlayabileceğimi söyleyerek onu yatıştırdım.
Ayın 13’ü, Cuma günü doktor bana bir akciğer uzmanına görünmemi söyledi.
Ira Brown’la konuşup Covent Garden’a hastalığımdan söz etmesini ve bunun planlarımızı etkileyebileceğini söyledim.
Anna-Lena avukat Cao’ya bir telgraf gönderip eğer filmi anlaşmadaki uzunluğa indirmezsem bana ödemesi gereken 55.000 doları ödemeyeceğini yazmış. Bu biraz şantaj gibi gözüküyor. Film Enstitüsü’nün başkanından çok ağır bir mektup aldım ve ona ne yapmak istediğini anlamadığımı, bir Tarkovski filmi mi yoksa bir buçuk saatlik (genelde kabul edilen standart uzunluk) ticari bir film mi istediğini soran soğuk bir yanıt yazdım. Sonra Anna-Lena’yla bir buçuk saat konuştum. Sonra galiba kendisi başkanla konuşmuş. Başkana mektubumun geçerli birtakım argümanlar içerdiğini söylemiş.


İTHAF

“Tüm masumiyetine karşın büyük insanmış gibi acı çektirtilen küçük oğlum Andruşka’ya ithaf ediyorum.”


11 Aralık

Yaşlandıkça insanları daha gizemli buluyorum. Benim dikkatimden kolayca kaçıyorlarmış gibi gözüküyorlar. Bu benim değerlendirme sistemimin çökmesi ve insanları yargılama kapasitemi kaybetmem demek. Bir bakıma değerlendirme sisteminin çökmesi iyi ama tüm sistemler çökerse iyi mi? Tanrı beni her şeyi kaybetmekten korusun!
Neyim var? Tüberkülozum mu azdı? Zatürre mi yoksa kanser mi oldum? 13 Aralık’ta ne olduğunu öğreneceğim.
Yatıyorum, hastayım. Akciğerlerimde ağrılar var.


12 Aralık

Birkaç gün önce burada yatağımda yatıyordum ama uyumuyordum. Birden bire akciğerimi içerden gördüm, daha doğrusu akciğerimdeki bir bölgeyi, büyük bir delik vardı ve dışarı kan sızıyordu. Daha önce böyle bir görüntü hiç görmemiştim.
Durumum kötü. Şiddetli, kuru bir öksürüğüm ve ciğerlerimde parçalanıyorlarmış gibi bir acı var. Ve baş ağrılarım.


13 Aralık

Bugün gerçekten kara cuma. Klinikte doktoru görmeye gittim. Bana karşı çok nazik ve ilgiliydiler, doğrusu fazlasıyla iyiydiler.

Testleri boş zamanlarında yapıyorlar. Slava Rostropoviç etkisini kullanmış olmalı. Doktorun dediğine göre bir iltihaplanma durumu olabilir, ama bunun doğru olmadığı çok açık çünkü ciğerdeki siyah leke aldığım antibiyotiklerle iyileşmedi. Ya da tüberküloz? Ya da bir tümör?

Doktor, sonucun en kötü olasılık çıkması durumunda nerede ameliyat olmak istediğimi sordu. Ameliyat olmam şart mı? Neden nedensiz onca acıya katlanayım. Hem bu akciğer, kadın memesi değil ki. Ayrıca bir ay önce başımda nedensiz oluşan ne olduğu belirsiz yumrunun da hücre testini yapacaklar. Tüberküloz için test yaptılar.

Sonuçları 20 Aralık’a kadar hazırlayacaklar.
Artık nasılsa kendimi en kötüye hazırlamış durumdayım. Göğsümün önünden her şeyin silindiği ve ciğerimi gördüğüm an o karaltı bana tümörden çok bir delikmiş gibi göründü. Tabii bundan emin olamam çünkü bir tümörün nasıl göründüğünü bilmiyorum. Fakat vardığım kanı orada bir yaranın olduğu ve marazi bir oluşumun olmadığıydı. İtalya’da hayat sigortası yaptırmalıydım. Şimdi bunu yaptırabilmek de büyük bir olasılıkla zor olur.


15 Aralık

İnsan yaşamı boyunca er ya da geç öleceğini bilir ama bunun ne zaman olacağını bilmez. Yaşamını sürdürmesinin kolay olması için bunun gelecekte bilinmeyen bir tarihte olacağını düşünür. Fakat ben biliyorum ve şimdi hiçbir şey benim yaşamamı kolaylaştırmayacak. Bu çok acı verici. En kötüsü Larissa, bunu ona nasıl söyleyeceğim? Ben şimdi nasıl kendi ellerimle bu korkunç yeisin onun üzerine düşmesine neden olabilirim?


16 Aralık

Bütün günümü hastanede geçirdim. Başımı yarıp tümörden biyopsi için parça aldılar. Doktorun dediğine göre sonuçlar kötü, tümör eğer belli bir cinse dönüşmezse yapılabilecek bir şey yok, dönüşse de tamamen iyileşme şansı yüzde seksen. Tüm bunlardan anlaşılacağı üzere kötü durumdayım. Larissa’yla nasıl konuşacağım?


21 Aralık

Ayın 23’ünde tüm eşyalarımı alıp İtalya’ya uçuyorum. Her gün daha da kötüleşiyorum. Boris Leonidoviç Pasternak benim dört film daha yapacağımı söylediğinde haklıymış. Roerich’in spiritizma seanslarını düşünüyorum. Boris Leonidoviç’in hesaplamaları tam olarak doğru değilmiş. Benim yedi film yapacağımı söylüyordu. Fakat o Silindir ve Keman’ı da saydı. Oysa bunun aslında sayılmaması gerek. Fakat genelde haklıydı tabii!


1986

Dün yürüyüşe çıktım ve içimden gelen nedeni belirsiz ani bir dürtüye uyarak ayakkabılarımı çıkarıp yalın ayak soğuk toprak üzerinde yürüdüm…


10 Haziran, Oschelbronn

7 Haziran akşamından beri Batı Almanya’da Baden-Baden’den fazla uzak olmayan bir yerde, Antroposofi kliniğindeyim. Ateşim yüksek, nezle, öksürük had safhada, önceki halimden çok daha kötüyüm. Doktorların dediğine göre her şeyi hafifletme, azaltma dönemindeyim ve kemoterapi yaptırmak bile zorunda değilim. Ölü gibiyim.


12 Temmuz, Oschelborn

Burada çalışanlar mükemmel. Özellikle hemşire Elizabeth. İtalyanca konuşuyor, sıcak ve cömert bir insan. Etrafa huzur ve iyilik saçıyor.
Dün yürüyüşe çıktım ve içimden gelen nedeni belirsiz ani bir dürtüye uyarak ayakkabılarımı çıkarıp yalın ayak soğuk toprak üzerinde yürüdüm, ateşim, öksürüğüm ve romatizmama rağmen. Gerçekten deliyim. Kafam karamsar düşüncelerle dolu.


3 Aralık, Paris

Bugün Anna Lena telefon etti. Dediğine göre:

Andruşka’nın eğitimi için ABD, İngiltere ve İsveç’in masrafları paylaştığı bir fon ayarlanmış.

Sovyetler Birliği Kurban’ı satın almak istiyormuş ve filmin telif hakkı bana aitmiş. Bu alışverişin detayları tartışılmak durumunda ve Sovyetler hiçbir suretle filmin haklarına benim sahip olduğumu öğrenmemeliler.

Ne inanılmaz haberler. Şu Anna Lena gerçekten müthiş!


5 Aralık, Paris

Şiddetli ağrılar.
Dün (her Çarşamba) kemoterapiye girdim (üçüncü kez). Çok kötüyüm. Yataktan çıkmayı, hatta oturmayı bile düşünemiyorum.

Schwarzenberg ne yapacağını bilemiyor. Bu kötü ağrılarımın nedenini de anlamıyor.
Film İngiltere ve Amerika’da gösterildi. Büyük bir başarı sağladı. Filmle ilgili yazılar inanılmaz derecede iyi.
Japonlar da bir çeşit fon ayarlıyorlar, anlamakta güçlük çektikleri tek şey bu kadar ünlü bir yönetmenin nasıl bu kadar fakir olduğu.


6 Aralık, Paris

Yazdıklarımın ya da onlardan yapılacak herhangi bir alıntının önceden yapılan bir anlaşma olmaksızın basılmasını yasaklayacak bir belge hazırlanması için avukatımla konuşmalıyım. Bu Figaro röportajının bize yaşattığı türden olayların olmasını engelleyecektir. Filmi “orijinal materyal” olmadan satın almaktan ne kastedildiğini öğrenmeliyim. Ne olursa olsun Carlo Tommasi’nin kayıplara karışmasına izin vermemeliyim. Kendisi temiz ve iyi bir adam, ayrıca konusunda da uzman.
Andruşka’yla sinema ve edebiyat hakkında konuşmalıyım. Ne bildiğini anlamalıyım.


15 Aralık, Paris

Hamlet… Bütün gün yatttım, hiç kalkmadım. Midemin altında ve sırtımda ağrı var. Ve sinirlerde. Bacaklarımı kıpırdatamıyorum. Schwarzenberg niye bu kadar acı çektiğimi anlayamıyor. Sanırım romatizmam kemoterapiyle azdı. Kollarım da ağrıyor, bir çeşit nevralji gibi bir şey. Düğümlenmiş gibiler. Çok zayıfım. Ölecek miyim? Bir başka seçenek var, o da Sarcelles kliniğinde beni tedavi eden doktorun hastanesi.

Hamlet? Eğer kollarım ve sırtımdaki ağrılar olmasaydı, kemoterapinin iyi geldiği düşünülebilirdi. Ama şu an hiçbir şey için gücüm kalmış durumda değil, işte bütün sorun burada.


Andrey Tarkovski, 29 Aralık 1986’da Paris’te yukarıda defterine yazdığı son cümlelerden iki hafta sonra, oğlunun Sovyet yetkilileri tarafından verilen izinle ülkeyi terk etmesinden yalnızca birkaç hafta sonra öldü.
Ölümüyle perestroykanın ilk günleri aynı döneme denk geldi.
1982 yılında başlayan zorunlu sürgünüyle Sovyet sinemalarında yasaklanan filmleri yeniden gösterilmeye başlandı. Şimdi çalışmalarını, filmlerini kutlamak ve incelemek üzere SSCB’de hem ulusal hem uluslararası seminerler düzenlenmektedir.


Andrey Tarkovski
Zaman Zaman İçinde
Günlükler (1970-1986)
Agora Kitaplığı
Çeviren: Seda Kervanoğlu

20260614_0325497186967219534171542-461x1024 Andrey Tarkovski Günlükleri 1985–1986

Andrey Tarkovski Günlükleri: Ocak–Nisan 1982 | “İnanç, Acı ve Sanat Üzerine”

Sinemanın büyük ustalarından Andrey Tarkovski’nin günlükleri, yalnızca bir yönetmenin çalışma notları değil; aynı zamanda inanç, hakikat, acı, sanat ve insan ruhu üzerine derin düşünceler içeren bir iç muhasebe metnidir. Aşağıdaki sayfalar, Tarkovski’nin 1982 yılının ilk aylarında kaleme aldığı günlüklerden seçilmiş bölümlerdir.


9 Ocak, Tiflis

İnsanoğlu bin yıldır mutluluğun peşinde, fakat mutlu değil. Neden?

Çünkü beceremiyor, çünkü bunun yolunu bilmiyor; belki de her iki neden de geçerli.

Bunların da ötesinde, dünyasal yaşamlarımızda kesintisiz mutluluk yoktur; yalnızca gelecekte onu elde etme umudu vardır. Acı olmak zorundadır; çünkü iyi ile kötü arasındaki savaşta ruh ancak acı çekerek saflığına kavuşabilir.


13 Şubat, Moskova

“Benimkisi hoş bir hikâye değil. Onda, tıpkı kendilerini kandırmayı bırakmış insanların hayatlarında olduğu gibi, yazılmış masallardaki o ince uyum yok. O tamamıyla bir anlamsızlık, kaos, delilik ve rüyalar karışımı bir şey.”

Hesse’nin Demian adlı kitabının başına yazılmış bu sözler hiç tereddütsüz Ayna için de önsöz olabilir. (Bunları takip eden sözlerin de olabileceği gibi.)

Tek istediğim, içimden gelen yaşamsal şeyleri yaşama ve gerçekleştirme cüreti oldu. Bu neden bu kadar zordu?

Bu, tam anlamıyla kekemenin olduğu sahnenin açıklaması ve temelde de filmin önsözüdür.

Nostalghia

Belki de eğer Kaydanovski, Gorçakov’u oynamayı kabul ederse, oteldeki gece sahnesinin temelini kahramanın ellerinin güzelliğinden çok Kaydanovski’nin Van Gogh’a benzerliği oluşturmalı.

Gorçakov, Eugenia’nın onu izlediğini bildiği için atkısını özellikle kulaklarının etrafına sarar.

“Bana göre gerçeklik, endişe etmemiz gereken en son şey olmalı; çünkü o, bizim dikkatimizi ve ilgimizi daha fazla gerektiren daha güzel ve daha gerekli şeyler varken, öylece, bütün sıkıcılığıyla hep yerinde olacaktır. Gerçeklik hiçbir zaman bizi tatmin etmemeli; gerçeklik hiçbir zaman tapılacak ya da saygı duyulacak durumda değildir. O, kazara olandır ve yaşamın reddidir. Bu yavan, sonsuza dek hayal kırıklığıyla dolu ve neşesiz gerçekliğin değiştirilmesinin tek yolu onu inkâr etmek ve bizim ondan daha güçlü olduğumuzu kanıtlamaktır.”

— Hermann Hesse, Kısa Anlatılan Bir Yaşam Öyküsü

Yeniden Hesse okuyorum. Onunla çok ortak yönümüz var. Örneğin o, Aziz Antonius üzerine bu düşüncelerle sakin sakin evde oturabilirdi.

“Yaşayabilmek için altın çiçeğe, yüce ruh da beden ve ruha dönüşmeli.”

— Hermann Hesse, Kaplıcada Bir Konuk

“Kurtuluş için iki yol vardır. Doğrular için doğruluk yolu ve günahkârlar için merhamet yolu. Ve ben bir günahkârım. Yine kurtuluşu doğruluk yoluyla başarmayı deneme hatasında bulundum.”

— Hermann Hesse, Kaplıcada Bir Konuk


23–24 Şubat, Moskova

Saşa Sakurov ve Yura Reverov çok kötü durumdalar. Kimse onlara yapacak bir iş vermiyor. Pavlyonok ve Bogomolov ellerinden geldiğince her gün onlara bağırıp hakaret ediyorlar. Bu, iki oğlunu işe sokmaya çalışan Heifits’in yaptığı bir ihbarın sonucu. Patronlar da bu gençlerin benim hakkımda ne düşündüklerini biliyorlar ve bunun acısını benden değil, onlardan çıkarıyorlar. Onları benim etkim altında olmakla suçluyorlar.

Artık nefes almak olanaksız hâle geliyor.

Bugünlerde basın, sinema ya da televizyonla ilgili kim varsa, kendini anlamsız bir sürü laf duymak ya da yazı okumak zorunda olduğu bir ortamda buluyor. Bunun sonucunda da derin deneyimlere sahip olan herkes gerçekte aç kalıyor.

Oysa duymak için kulakları olan insanlara ruh, kendini örneklerle ve bastırılıp yok edilemeyecek basit sözcüklerle açıklar.

“İş olmazsa inanç da ölür.”

— Yakup

“Dilinin efendisi ol. Günahların katlanmasın istiyorsan sözlerini çoğaltma. Sen diline hâkim oldukça Tanrı ruhunu koruyacaktır. Tanrı’nın gözünde bütün günahlar nefret doludur. Fakat en kötü günah yürekteki gururdur.”

— Aziz Antonius

“Kısmetinde nefsine hâkimiyet ve gönül hoşluğu olduktan sonra yoksulluk hiçbir şey ifade etmez.”

“Kendi yapmadığın hiçbir şeyi kimseye ne öner ne de öğret.”


27 Şubat, Moskova

“Bulunmak için çağrıldığımız yerde ne zaman günahın kışkırtmasına karşı savaşla yüz yüze gelsek, hemen şeytanın olmadığını düşündüğümüz başka bir yere göçeriz.”

— Aziz Antonius

“Antonius, Amon’u hücresinden çıkarıp ona: ‘Şu taşı kızdır, ona bir vur’ dedi. Amon onun dediğini yaptı. Antonius ona, ‘Taş sana bir yanıt verdi mi, sana direnç gösterdi mi?’ diye sordu. Amon, ‘Hayır’ diye yanıtladı. Bunun üzerine Antonius, ‘Sen de bu düzeye ereceksin’ dedi.”

Ve bütün mesele de budur zaten.


28 Şubat, Moskova

“Bana tapılmasını hiç istemedim. Bir idol konumunda olmak utanç vericidir. Her zaman gerekli olmayı arzu ettim. Kimi görmeye gidersen git, o sana bir şey sormadan konuşma.”

— Rahip Evagrius

“Dünyevi merak boş ve kibirliliktir.”

Rahiplerin Yaşamları

“Bir kadın bir rahiple konuşmaya gelirse ya da bir rahip bir kadınla konuşmayı gerekli bulursa, birbirlerinden aynı bir nehrin iki yakası kadar uzaklıkta oturacaklar ve konuşma böyle gerçekleşecektir.”

Rahiplerin Yaşamları


3 Mart, Moskova

“Konuşmaya başlamadan önce ne söyleyeceğini düşün. Sadece gerekli ve düzgün olanı söyle. Mantığınla övünüp başkalarından daha fazla bildiğini düşünme. Manastır yaşamının özü kendini cezalandırmadır ve mahkûm edildiğinde ceza da kendinin her şeyden daha değersiz olduğunu kabul etmektir.”

— Rahip İshak

“Dua edilirken Tanrı korkusuyla doğru düzgün ayakta dur. Cahillerin yaptığı gibi ne duvara yaslan ne de ağırlığını bir ayağından diğerine taşı.”

— Rahip İshak’ın öğretilerinden


5 Mart, Moskova

“Kutsal münzevi rahipler son günlerle ilgili kehanetlerde bulundular. Kendilerine ‘Biz ne yaptık?’ diye sorulduğunda, yaşamı örnek alınabilecek Rahip Iskerion şöyle dedi: ‘Tanrı’nın emirlerini yerine getirdik.’ Sonra ‘Bizden sonra gelenler ne yapacak?’ diye soruldu. ‘Bizim yaptıklarımızın yarısını yapacaklar’ diye yanıt verdi. ‘Peki ya onlardan sonra gelenler?’ sorusuna ise şöyle cevap verdi: ‘Onların hiçbir zaman bir manastır yaşamı olmayacak. Fakat başlarına bir sürü felaket gelecek ve onlar, felaket ve günah kurbanları olarak bizden ve atalarımızdan daha ulu bir yere gelecekler.’”

Rahiplerin Yaşamları

“Gelin, itaatin meyvesini tadın.”

Yaşlı keşişin, üç yıl boyunca sulanan kurumuş ağacın meyvesini cemaate uzatırken söylediği sözler.

(…)

20 Mart

Aman Tanrım…

Bunin’in öykülerinde vermeyi başardığı aşkın zorlayıcı gücüne ve savunmasız, keder içindeki insana duyduğu merhamete hayranım. Bir de insanlar onun soğuk olduğunu söylerler.

Kime karşı?

Ya da neye karşı?

Andruşka mutlaka Bunin’i okumalı. Bunu telefonda Lara’ya mutlaka söylemeliyim.

Aklıma sırf para kazanmak için yazılabilecek bir senaryo fikri geldi. Başka bir gezegene inen ve buradaki uygarlığın yarattığı ortama yabancı kalan bir insanla ilgili…

Fakat önemli olan bu değil.

Önemli olan yeni bir gerçeklik yaratmak.

Absürdün şekillenip cisimleşmesi.

Aynı zamanda da ürkütücü olması.

Larissa’nın hatırı için iyi ve rahat bir dairede oturmayı isterdim. Dinlenebilmesini, eğlenebilmesini ve mümkün olduğu kadar tedavi görebilmesini isterdim.

Benimle yaşamak kolay değil.

Ama emin olduğum tek şey, Larissa’sız yaşayamayacağımdır.


24 Mart

En önemli ve en zor şey inançlı olmak.

Çünkü inancın varsa her şey gerçekleşir.

Sorun, buna gerçekten inanabilmektir.

Tutkulu, samimi ve dingin bir inanca sahip olmak kadar zor bir şey yoktur.


2 Nisan, Roma – Monte Brianza

İnsanların duyu organları aracılığıyla gerçekliği algılayışları neden birbirine benzer?

Duyular mı gerçektir, yoksa gerçeklik mi?

Duyu organlarımız bize dünyayı olduğu gibi görmek için değil, onu yaratmak ve kendimize uyarlamak için verilmiştir.

Nesnel olarak bakıldığında dünya sonsuz bir yoğunluğa sahiptir. Fakat duyularımız ve bilincimiz sayesinde biz, maddi gerçekliğin algıladığımız parçalarından kendi dünyamızı kurarız.

Zihnimiz başka boyutlara ulaşamaz. Bu yüzden onlar hakkında matematik ve fizik aracılığıyla fanteziler üretir.

Bilim çoğu zaman doğanın nesnel yasalarından çok, bilincimizin işleyiş yasalarını inceler.

Müzik, resim, sembol, işaret…

Hepsi aynı şeydir:

Beynimiz aracılığıyla bilme kapasitemize karşılık gelen gerçekliğin sembolleri.


3 Nisan, Roma

Yarın, daha doğrusu birkaç saat sonra, elli yaşına gireceğim.

Tanrım…

Yaşamım ne kadar da çabuk geçti.

Benim sevgililerim…

Larissa…

Tyapus…

Anna Semyonovna…

Olya…

Başka hiç kimsem yok.

Ve bu bana yetiyor.

Andrey Tarkovski
Zaman Zaman İçinde
Günlükler (1970-1986)
Agora Kitaplığı
Çeviren: Seda Kervanoğlu

tarkovski-and-andruska1020480164289167147 Andrey Tarkovski Günlükleri: Ocak–Nisan 1982 | "İnanç, Acı ve Sanat Üzerine”

Andrei Tarkovski’nin 1981 tarihli günlüklerinden seçilmiş bölümler

Kaç aydır yaşamıyorum; sadece bekliyorum, bekliyorum, bekliyorum…
Tanrım, yardım et!


10 Temmuz, Moskova

Başka bir mucize. Her şeye rağmen bazen başıma garip ve harika şeyler geliyor.

Bugün annemin mezarını ziyaret etmek için mezarlığa gittim. Alçak bir çitle çevrili, ufak bir tümsek, basit bir tahta haçlı mezar. Üzerinde yabani çilekler bitmiş. Tanrı’ya dua ettim, ağladım; anneme biraz şikâyette bulunup benim için dua etmesini, aracılık etmesini istedim.

Çünkü hayat gerçekten tümüyle dayanılmaz oldu. Eğer Andruşka olmasaydı, ölüm benim için en makul yol olurdu.

Annemin mezarını terk etmeden önce üzerinden bir çilek yaprağı kopardım. Yolda gelirken pörsüdü; o yüzden eve gelince onu ılık suyun içine koydum. Bir süre sonra yaprak yeniden canlandı. Ruhumun da sakinleştiğini hissettim.

Ve aniden telefon çaldı. Roma’dan Norman arıyordu. İtalyanların ayın 20’sinde geleceklerini söylemek için aramış. Tabii bu annemin sayesinde olmuştu. Bundan en ufak bir kuşkum yok. Benim sevgili, iyi annem… benim canım… teşekkür ederim. Kendimi sana karşı ne kadar da suçlu hissediyorum.


15 Temmuz, Moskova

“Her zaman, doğduğum ilk günkü kadar akıllı olmadığım için kederlenmişimdir.”

— Thoreau, Walden

Hepimizin duyguları ve algıları şüphesiz birbirinin aynı değil. Hatta çok farklı olduklarını söyleyebiliriz. Dünya, özgün bir zihin için içine girilebilir ve anlaşılabilir olduğu kadar, aynı nedenle kapalı bir kutudur da. Görebildiğimizden çok daha fazla deliği ve mutlağı vardır. Fakat biz onları göremeyiz; çünkü tanımayız.

Belki ben bir anlamda agnostiğim. İnsanlığın, var olan yöntemlerin yeterli olduklarını savunarak dünya hakkında ileri sürdüğü her yeni bilgiyi kabul etmeyi reddediyorum. E = mc² formülü kesinlikle doğru olamaz; çünkü pozitif bilgi diye bir şey yoktur.

Bizim bilgimiz ter ya da duman gibidir. O, organizmanın varoluşundan ayrılamaz bir işlevidir ve hakikatle hiçbir ilgisi yoktur.

Bilincin tek işlevi sürekli kurmacalar üretmektir. Gerçek bilgi ise ancak kalpte ve ruhta gerçekleşen, yerine getirilen bilgidir.


Ve her şey daha iyiye gidiyormuş gibi görünüyordu; ama bunu zaman gösterecek.


13 Ağustos 1981

Her şeye rağmen dengeli, bağımsız ve yalnız bir yaşam biçimi insana en önemli şey olan huzuru veriyor. Huzur bulmalıyım.

Meditasyona ciddi bir şekilde başlamalıyım; Budizme de (işte yine İtalya aklıma geldi).

İtalya’da ya da İsviçre’de bir yerde yaşayıp da sırf bir fikir edinmek için Seylan’a gitmek ne muhteşem olurdu.

Evet, şu an hiçbir şey hatırlamıyorum. Daha önce Gurdjieff’in teorisiyle ilgili herhangi bir şey yazdım mı acaba? O sıralar beni tam olarak ikna edememişti. Çünkü ben, bir agnostik olarak, kendimi evrenin oluşumunun “evrensel” kavramı ve insanın bunun içindeki rolüyle yüz yüze getirilmiş hissediyordum. Her şeyin bilinebilirliğine inanmıyorum. Kaderi kabul edebilirim ama bilgiyi değil.


14 Ağustos, Myasnoye

Neden edebiyatta, tiyatroda ya da sinemada daha çok insanın galibiyetiyle sonuçlanan konular seçilir?

Bu tür bir gelişme, okuyucu ya da izleyici nezdinde daha çok puan toplanmasına yarayabilir kuşkusuz; ama kahramanın yenilgiye uğraması da aynı şekilde puan getirebilir. Başarısızlık öyküleri sanatta yeni bir başlangıca yol açabilir.

Hakikat kendi içinde var olmaz; tayin edici olan, hakikate ulaşmayı sağlayan yöntemdir, ona giden yoldur.

Yol.


18 Ağustos, Moskova

Evdeyim. Yorgunum. Kendi yatağımdan başka bir yerde doğru dürüst uyuyamıyorum. Bir de yalnız olmadan.


19 Ağustos, Moskova

Kaç aydır yaşamıyorum; sadece bekliyorum, bekliyorum, bekliyorum…

Tanrım, yardım et!


20 Ağustos, Moskova

Olabilecek tek kriter, gelecekteki izleyiciyle kurulacak diyalogun inanca ve samimiyete yer vermesidir. Başka bir şey yok; olamaz da.


22 Ağustos, Moskova

Larissa için çok endişeleniyorum. Beş kuruşumuz yok. Andruşka için de çok endişeleniyorum. Çok yakında okula başlayacak. Onun için hazırlanması gereken şeyler var: odası, pantolonu…

Lara’nın bunları halledeceğinden eminim. Yeter ki iyi olsun. Çok yorgun, zavallıcık.

Solonitsin’in sağlık durumunun iyi gitmediğine dair bazı söylentiler duydum. Doktorun dediğine göre ameliyattan sonra bir yıl içinde her şey olabilir.

Kendimi ne kadar bitkin ve perişan hissediyorum…


23 Ağustos, Moskova

Niye kendimi bu kadar kötü hissediyorum? Bu kadar bitkin?

En azından rüya görür ve bazı rüyalarımda umutlanırdım. Fakat şimdi rüya bile görmüyorum.

Korkunç, yaşam çok korkunç!

Ah, Lara… Eğer yaşamım onun için olmasaydı…


Andrey Tarkovski
Zaman Zaman İçinde
Günlükler (1970-1986)
Agora Kitaplığı
Çeviren: Seda Kervanoğlu

20260614_0059338578207726290255502-1024x482 Andrei Tarkovski'nin 1981 tarihli günlüklerinden seçilmiş bölümler

Özlemle dopdolu içim

Özlemle dopdolu içim
Düştüm yâr yollarına
Bu gece ırmaktan esen
Buz gibi, buz şu rüzgâr da
Ve yağmur kuşları öten.


Renk aynı renk, koku aynı koku
Duygularımı ilk büyüledikleri gibi
Ne yazık ki yok artık yetiştirip-eden
Bu cânım ağaçlı yolu
Olaydı da sevindireydi gözlerimi.


Doğrusu ya evsahibinin
Kafası üzerine söz edemem pek
Ama onun o köhne evinde
Ben bildim bileli erik çiçekleri
Hep öyle tatlı… tatlı kokarlar.


Doğrusu ya köydeki eşim-dostum
Beni nasıl karşılarlar pek bilemem
Ama şu yaşlı eriğin çiçekleri
Gene geçmişteki gibi candan-gönülden
Kokuları ile karşıladılar beni.


Yaz geceleri ben daha
Yatsam mı yatmasam mı derken
Gugukçuğun
Tek bir nağmesiyle
Gün ağarıveriyor.


Dertli dertli öter balıkçıl
Bataklıktaki kamışlar arasında
Bir şey gelmiş de sanki
Aklına
Onu unutmak ister gibi.

Ki no TSURAYUKÎ
(883-946)

5b2052b482c1645aef8ece6b09a8a9ba8031998467239210630-576x1024 Özlemle dopdolu içim