Küçük Tragedyalar

Kızım Zeynep için.

“Kilimanjaro 6500 metre
yükseklikte karlı bir dağdır…
Tepeye yakın bir yerde kurumuş
ve donmuş bir pars iskeleti
vardır. Bu kadar yüksek
yerde pars ne arıyormuş kimse
akıl erdiremiyor.”
ERNEST HEMİNGWAY
“Kilimanjaro’nun Karları”

ÖNDEYİŞ

Bedenim üşür, yüreğim sızlar.
Ah kavaklar, kavaklar!

Beni hoyrat bir makasla
Eski bir fotoğraftan oydular.

Orda kaldı yanağımın yarısı,
Kendini boşlukla tamamlar.

Omuzumda bir kesik el,
Ki hâlâ durmadan kanar

Ah kavaklar, kavaklar!
Acı düştü peşime ardımdan ıslık çalar.

Bir çakal uluması kulaklarımda,
Çocukluğumun hasat gecelerinden kalma
Göçtüğümüz tarlada, yıldızlı gök altında
Yorganı başıma çekerdim korkuyla.
Ben çok küçük tanıştım, kervan kıran acıyla.

— Bilici hadi söyle beni bekleyen ne?
Suya bak, aleve sor, göçebe rüzgârı dinle.
Yeni bir kente gideceğim burdan.
Ne uğurlayan olacak beni,
Ne orda karşılayan güvermiş bir sevinçle.


— Su bulanık, duman alevi boğuyor.
Rüzgâr suskun bu gece.
Uzun uzun uluyor
Bir çakal paslı sesiyle.


— Ben eski bir çakalım,
Kovuldum taşlandım bunca sene.
Suç bende değil, bildiğim yok.
Anımsanırım nedense
Hep karanlık çökünce.

— Bilici hadi söyle beni bekleyen ne?
Ak kemikler serp kara toprağın üstüne.
Yakında gideceğim burdan,
Hiç bir sokağından geçmediğim
Anım olmayan bir kente.


— Ay buluta giriyor,
Kemikler seçilmiyor yerde.
Uzun uzun uluyor
Bir çakal paslı sesiyle.


— Ben eski bir çakalım,
Çocukluğundan kalma herkesin.
Ulumaktan yoruldum.
Ama dönmüyor dilim
Bir tek heceye bile.

— Hey yolcu kurtulmayı düşünme benden,
Unutmayı deneme.
Seninle geleceğim gittiğin yere.
Çık yola boşuna yanıt bekleme
Acıyım ben, hem biz hısım sayılırız seninle.


— Öyleyse hiç durma düş peşime.
Pusatsız, silâhsız ve yaralı bir -yürekle,
Gidiyorum burdan
Anım olmayan bir kente.


— İşte rüzgârın çözüldü dili, duyuyorum.
Alev sardı odunları,
Kara toprak aydınlandı, görüyorum.
Ama giden gitti, ne gelir elden!
Acı, ah acı; acımasız biliyorum.

YOL ŞARKISI


— Eskiden bir sesim
Vardı benim;
Şimdi uzakta.
Çınlar belki
Bir köprünün altında.
Yitirdiklerim de oldu
Kazandıklarımın yanında

Eskiden bir yüreğim
Vardı benim;
Şimdi uzakta
Çarpar belki
Bir çocuğun odasında.
Yitirdiklerim de oldu
Kazandıklarımın yanında.
Bir ben kaldım şimdi
Tek yakın bana.
Ama ben eskiden de
Hep böyle
Yalnız çıkardım yola.

Soyunun mutlaka son temsilcisiydi,
Zaman zaman aynaya bakan hüzünle.
Tuğralı alnıyla eski bir berat gibi
Avunan solgun yüzüyle.
Geçmişe tahta kapılardan geçerdi
Kuş tokmaklı, asma kilitli.

Onunla iki kişiydik
Daha doğrusu bana öyle gelirdi.
Tam olarak bilmiyorum
İlk ne zaman seslendi.
Sanırım bir akşam durup dururken
Apansız çağırdı beni.

– Hey ahbap; niye düştün yollara,
Kaçılacak yer yok ki

– Olmasın ne çıkar,
Yoruyorum ya peşimdekini.

Muhacirlik günlerinden kalma
Sanki yetim biriydi,
Oluruna bırakmış her şeyi.
Kararsız ve tedirgin
Boğazımda raslantıyla
İsimsiz bir ot gibi bitiverdi.

Bazen karıştırırdım
Onunla kendi sesimi.
Susar yeniden başlardım söze
Çünkü yüzüme uygun değildi.
Ama o kurnaz ve çocukca biraz da
Hep benim sesime gizlenirdi.

Bir ses ki için için
Diplerde derinlerde şimdi.
Bekliyor sırasını sabırla,
Seçerek sözcüklerini.
Çıkmak için gün ışığına
Hazırlıyor konuşmaya kendini.

– Hey ahbap; bu acı var ya,
Kuş olsan kaçırmaz seni.

– Öyleyse biri eski yazıyla
Sağdan sola yazsın beni.

Onunla bir kişiydik, iki kişi gibi.
Benden ona, ondan bana
İnce bir kanalla geçilirdi.
Biledi paslı direncimi
Umutsuzlukla
Ve beni hiç terketmedi.

Kar yağdı durmadan üç gün üç gece
Tıkandı geçitler, yollar kapandı.
Yalnızlığın buzdan çetelesinde
Kimseler umursamadı karı,
Yüzlerinde iğreti bir kibirle
Hep düşürmekten korktukları,
Dalıp gittiler gündelik işlerine.

Diz boyu birikmiş kar içinde
Yürürdük uzatarak açtığımız kanalı,
İki kar güvesi gibi sokaklarda seninle
Anardık bütün yitik aşkları
Bu karlı kış gününde.
Güngörmüş dağlara karşı
Sımsıcak öpüşürdük sarılıp birbirimize.

– Sevgilim, yanımda olsaydın keşke!

Şölensiz, sevinçsiz yaşıyoruz şimdilerde,
Bir iğdiş ve buruşuk zamanı.
Kimsenin türküsü yok dilinde
Karşılayacak yağan karı
Coşkulu ve sarhoş sesiyle.
Bıçak açmıyor ağızları;
Acı, yalnız acı var yüreklerde.

Kar yağdı durmadan üç gün üç gece,
Yaslandı duvarlara, kapıları zorladı,
Pencerelerden baktı ev içlerine.
Kar hiç böyle kimsesiz kalmadı
Kendi özgül tarihinde.
Çıngırakların, kızakların karı
Yağdı herşeyin üstüne sessiz bir öfkeyle.

Birikti bir çamaşır ipine bile.
Saçaklardan sarktı,
Attı kendini gürültüyle yere.
Kimse sahip çıkmadı;
Yığıldı kaldı duvar diplerine.
Yalnız kuş ayakları
Bastılar incelikle göğsüne.

– Sevgilim, yanımda olsaydın keşke!
Kar var yaşadığımız günlerde.

Umutsuzluk çevremizi kuşattı,
Kıtlık, kıran gündemde.
Yine de ele güne karşı,
Özenle saklıyorum yüreğimde
Sana duyduğum aşkı,
Dört yanım kar içinde.

Yalnızlık belki de gece yarısı
Işık sızan bir penceredir ama.
Kimi zaman da bozkırda
Çıplak dağlarda,
Yerde yatan bir taştır
Yorgun ağırlığıyla.

Yalnızlık kale kapısında,
Fındık kabuğunda,
Atılmış bir ayakkabıda çöpler arasında,
Kozasında ipek böceğinin,
Gergin bir örümcek ağında,
Ama daha çok oteldedir
Küçük bir taşra kasabasında.

– Hey yolcu; acıyım unutma,
Ben de varım orda.

Akan sudadır yalnızlık,
Adak ağacında;
Issız bir yamaçta
Sallanan renkli çaputlarıyla.
Her biri bir başka dert simgesi.
Sessiz yatırdadır yalnızlık,
Devrik bir mezar taşında.

Eski bir konsolda, kendine aşık
Ve saat tıkırtısında,
Uğuldayan rüzgârdadır
Dallar arasında,
Bir kadeh rakının
Puslu beyazlığında,
Yalnızlık asıl yürektedir ama.

— Hey yolcu; acıyım unutma,
Ben de varım orda.

Işık sızan bir pencere olabilmişsen,
Bozkırda çıplak dağlar,
Fındık kabuğu, kale kapısı,
Yerde duran kara taş
Ve atılmış ayakkabı çöpler arasında;
Hem kalabalık,
Hem de yalnızsın bana kalırsa.

Saymaya gerek yok gerisini,
Söylendi ve kesildi.
Ama ben tarttım kendimi,
Bastırdım elimi göğsüme;
Kentleri düşündüm, yoksul köyleri
Ve kendimi biraz da
Pıhtı bir gecede dostlardan uzakta.

Uzak, solgun çocukluğum;
Akşam alacası, kasaba,
Çatılarda kargalar.
Hüzünlü gençliğim;
Sabahçı kahveleri,
Umutsuz aşklar.
Bir anı tüneği şimdi
Yaşadığım geçmiş yıllar.

Ben derim ki;
Ömrüm, ömrüm!
Mumlar neden eriyip sönerler de
Tersine doğru yanmazlar
Uzayarak yeniden
Ve insan doğmak ister mi
Bir daha ölmek için?

Ölümü arayarak geçti
Bunca yılım.
Kötü annem
Beni komşunun oğlu kadar seven,
Yok olan babamdı belki
Ölüm tutkumu pekiştiren.

Elbet bir giin ölürüm.
Ömrüm, ömrüm
Ve yanan mum
Kara bir fitil bırakan ardında
Ne kadar benziyor birbirine.

Zifiri karanlıktı gece.
Mum bitti yanmadı tersine
Beyaz mürekkeple yazdım
Bu şiiri karanlığın üstüne.

Ben derim ki;
Geçip gider zaman.
Geri alınmaz bazı şeyler.

Ömrüm, ömrüm
Ve yanan mum biter.

Soğur cehennem bile!

Su gibi aydınlık döşeğimde akardı.
Ay vururdu ak göğsüne,
Bir dal usulca inip kalkardı.
Öt ishak kuşu öt;
Bizim payımıza bir âvaz kaldı.

Acı, ey suskun yol arkadaşı anlatsana!
Nerelisin, oğlun kızın var mı,
Sağ mı annen baban?
Senin de yüreğin kanar mı,
Uzaktayken yakınlarından?

– Bak yolcu bir sır vereyim sana;
Yılan bile arar yavrusunu, eşini.
Ama ben beslenirim ayrılıkla.
Acının gurbettir memleketi.

– Yılan derler adıma,
Düşman bellemişler beni.
Bir garip sürüngenim dünyada.
Acı, ah acı; sokabilseydim seni,
Zehirim bu kadar yük olmazdı bana.

— Acı, ey suskun yol arkadaşı anlatsana!
Bilici de yok çakal da.
İşte yine düştük yollara.
Yok konuşacak kimse
Kavaklardan ve senden başka.

— Yolcu bir sır daha vereyim sana;
Kandırdık biz seni aslında.
Bakma ardından sızlandıklarına,
Ortaktı benimle bil ki, bilici de, çakal da.

— Yılan derler adıma,
Bir kara suyum akarım yerde.
Kaynağımı da taşırım yanımda.
Acı, ah acı; sokabilseydim sent,
Zehirim bu kadar yük olmazdı bana.

– Avdım avlandım; düştüm tuzağa.
Ay; tanık ol sen de buna.
Dönüş yok biliyorum;
Hem olsa da.
Önümdeki yol daha kısa.

– Hey yolcu; boş yere bakma ardına,
Anılarla avunma.
Acıyım ben, unutma sakın,
Borcun bitmedi bana.

– Dolanır dururum gökyüzünde,
Eksilir tanılanırım.
Ben de bağlıyım yazgıma ama;
Vah şu garibe,
Acıyla çıkmış yola.

YOL ŞARKISI

— Akşamdan kararlıydım
Sabah yola çıkmaya
Ne kadar yutkunsam
Boğazımda
Yutulmayan bir lokma.
Bunu unutamam,
Aklımdadır hâlâ

Bir hoşcakal bıraktım
Ardımda,
Sarsak bir yatak
Ve yarım bardak su
Yatağın başucunda.

Bunu unutamam,
Aklımdadır hâlâ.

Adın ne idi unuttum.
Yüzün silindi belleğimden.
Ama ellerin;
Bir su gibi akışkan
Ezberimdedir hâlâ.

S0NDEYİŞ

Dolaştım yıllardır şurda burda.
Ucuz otellerde kaldım.

İplik iplik taşıdım yanımda,
Bir düzen tutturamadım.

Kadınlar da oldu elbet yaşamımda,
Biri hariç hepsini bağışladım.

Sınadım kendimi karşılıklı acıyla,
Ben hep ölüme ve aşka inandım.

Bir şey var dokunur bana;
Yüzüme uymayan iğreti adım.

Metin Altıok

image_editor_output_image-1553336346-17743265239252904808522896128227 Küçük Tragedyalar

Dünya Mikail’i Bilmeli

dunyamikalibilmeli8973709410707537784 Dünya Mikail'i Bilmeli
Mikail Mirdoraghi
Eğer İran İsrail’de bir okulu vurup çoğu çocuk 170 kişiyi öldürseydi, bu haber aylarca manşet olurdu. Çocukların isimlerini öğrenirdik. Ama Mikail için bu olmadı.

O fotoğrafı biliyorsunuz. Herkes biliyor.

Yolda koşan çıplak bir kız çocuğu… Kollarını iki yana açmış, sanki kirlenmiş gibi, sanki kendi bedenine dokunmaktan korkuyormuş gibi. Onu unutulmaz yapan sadece çıplaklığı değil yüzü. Acı içinde olduğu çok açık. Çığlık atıyor ve doğrudan kameraya bakıyor. İzleyiciye, bize, sanki yardım etmemizi istiyormuş gibi. Sanki bir şey yapmamızı talep ediyormuş gibi.

image-69 Dünya Mikail'i Bilmeli

Elbette bugün adının Phan Thị Kim Phúc olduğunu bildiğimiz o kız aslında bunların hiçbirini istemiyordu. O sadece korkmuş bir çocuktu. Ama böyle fotoğraflara bizim yüklediğimiz anlamlar, bize hissettirdikleri ve bizi harekete geçirip geçirmedikleri önemli.

Çünkü gazetecilik ne içindir ki, insanları öfkelendirmekten başka?

1972’de Vietnam’da napalm bombasıyla ağır şekilde yanan dokuz yaşındaki bu kız çocuğu, dünyada “Napalm Kızı” olarak tanındı. Associated Press’in “Savaşın Dehşeti” adını verdiği fotoğraf, Amerika’daki gazetelerin manşetlerine taşındı. O dönemde çıplak birinin fotoğrafını yayımlamak medya için son derece tartışmalı bir karardı.

Fotoğraf çekildiğinde ABD’de Vietnam Savaşı’na karşı kamuoyu zaten değişmeye başlamıştı. Ama bu fotoğrafın gücü onu tarihin en etkili haber fotoğraflarından biri haline getirdi. Savaş karşıtı hareketin sembolüne dönüştü.

Öylesine etkiliydi ki Başkan Richard Nixon, gizli kayıtlarda fotoğrafın sahnelenmiş olup olmadığını bile sorguluyordu.

Nixon bir şey biliyordu: Siyaset ne olursa olsun, böyle bir görüntü insanların fikrini değiştirebilir. O küçük kız insanlarda öfke uyandırabilirdi.

Geçen hafta başka bir çocuğun fotoğrafı insanların dikkatini çekti.

Aslında sıradan bir fotoğraf. Dünyanın her yerinde milyonlarca anne-baba çocuklarının aynı fotoğrafını çekmiştir. Ama gücü de tam buradan geliyor. Sosyal medyada hızla yayıldıkça insanların kalbini kıran da buydu.

Fotoğraftaki çocuk Mikail Mirdoraghi. Annesi onu okula giderken fotoğraflarken Mikaeil el sallayarak veda ediyor. Bu birbirlerini son görüşleri olacaktı.

Çünkü Mikail’in, ABD’nin İran’ın güneyindeki Şacere Tayyebeh Okulu’nu bombalaması sırasında öldüğü söyleniyor. Yetkililere göre saldırıda çoğu 7-12 yaş arası kız çocukları olmak üzere yaklaşık 175 kişi hayatını kaybetti. Okul esas olarak kız öğrenciler içindi ama erkekler de eğitim görüyordu.

Fotoğrafta insanın kalbini kıran ayrıntılar var.

Merdivenlere vuran sabah güneşi. Mikaeil’in özenle giydirilmiş gömleği ve pantolonu. Muhtemelen annesinin bağladığı ağır ayakkabı bağları. Önünde çizgi film olan bir su şişesi.

Bir de gözlükleri. Hafifçe tuhaf duran o gözlükler… Kaybolmasın diye takılan bir kayış var. İnsan ister istemez düşünüyor: Acaba daha önce kaybetmiş miydi?

Sadece bir fotoğraf bütün bunları görmemize izin verir. Uzun uzun bakmamıza. Düşünmemize. Kendimizi görmemize. Tanıdığımız insanları görmemize. Kendi çocuklarımızı görmemize. Başka bir yerde, başka birinin hayatını hayal etmemize.

Böyle fotoğraflar daha önce de oldu.

1962’de fotoğrafçı Don McCullin, Biafra’da açlıktan iskelete dönmüş bir annenin bebeğini emzirmeye çalıştığı fotoğrafı çekmişti.

Kevin Carter’ın Sudan’da ölümün eşiğindeki bir çocuğun yanında bekleyen akbaba fotoğrafı…

Suriye’de bombardımandan sonra ambulansın arkasında şaşkın şekilde oturan beş yaşındaki Omran Daqneesh…

2015’te ise üç yaşındaki Suriyeli Alan Kurdi’nin bedeni Türkiye’de bir sahile vurdu.

Yine ayrıntılar insanı vuruyordu.

Uyur gibi duran bedeni. Küçük şortu. Cırt cırtlı ayakkabıları.

Fotoğrafı ilk gördüğüm anı hatırlıyorum. Ne kadar yalnız olduğunu düşünmüştüm. Onu ailesinden koparan sadece suyun akıntısı değildi; savaşın akıntısıydı.

Fotoğraf yayımlandıktan sonra dünya değişti.

image-71 Dünya Mikail'i Bilmeli

Mültecilere yönelik sempati anketlerde hızla yükseldi. Daha önce göçe karşı olan birçok kişi Suriyelilerin kabul edilmesi gerektiğini söylemeye başladı. Yardım kuruluşlarına yapılan bağışlar bir günde 15 kat arttı.

İngiltere Başbakanı David Cameron “Bir baba olarak çok etkilendim” dedi ve ülkesine yılda 4 bin Suriyeli mülteci kabul edeceğini açıkladı. Almanya Macaristan’da mahsur kalan binlerce insanı kabul etti. Kanada 25 bin Suriyeli mülteci almaya karar verdi.

Avrupa Birliği bile İtalya ve Yunanistan’a gelen mültecileri paylaşmak için kota sistemine geçti.

Hükümetler daha sonra bu kararların çoğunu geri alsa da Alan Kurdi’nin fotoğrafı kalıcı bir miras bıraktı.

Tıpkı Napalm Kızı gibi.

Fikirleri değiştirdi. Bir süreliğine politikayı bile değiştirdi.

Ama Gazze’de durum farklı.

İki buçuk yıldır devam eden yıkıma rağmen, Gazze’de ölen çocuklar için neden bir “Alan Kurdi” ya da “Napalm Kızı” anı oluşmadığını sık sık düşünüyorum.

Oysa malzeme eksik değil.

7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze’de 70 binden fazla kişi öldürüldü, bunların 17 binden fazlası çocuk.

Ama onların fotoğrafları ekranlarımızdan hızla geçip gidiyor.

Üç yaşındaki Reem Nabhan. Uyurken bir İsrail füzesinin öldürdüğü küçük kız.

Saly Abu Maamar.

17 günlük “Prenses Aişe”.

Nour Abu al-Qumssan.

İki kolunu kaybeden 9 yaşındaki Mahmoud Ajjour.

image-74 Dünya Mikail'i Bilmeli

Arabada ailesinin cesetleri arasında vurulan Hind Rajab.

image-73 Dünya Mikail'i Bilmeli

Ama bu fotoğraflar dünyayı değiştirmedi.

Napalm Kızı ve Alan Kurdi’nin yaptığı şeyi yapamadılar.

Onların fotoğrafları bariyerleri aşmıştı. Haber takip etmeyen insanlar bile onları gördü. İsimlerini öğrendi. İş yerlerinde, barlarda, yemek masalarında konuşuldu.

Filistinli çocuklar için ise bu olmuyor.

Çünkü uluslararası ana akım medya, haber diliyle onların hayatlarını değersizleştiriyor.

Eğer İran İsrail’de bir okulu vurup çoğu çocuk 170 kişiyi öldürseydi, bu haber aylarca manşet olurdu. Çocukların isimlerini öğrenirdik. Fotoğraflarını görürdük. Ailelerini dinlerdik.

Ama Mikail için bu olmadı.

Onun hikâyesi yalnızca sosyal medyada kaldı. Zaten duyarlı olanların gördüğü küçük bir balonun içinde.

Gazetelerde ise İranlı çocuklar çoğu zaman yalnızca bir sayı olarak geçti.

Ama onlar bir istatistik değil.

Ve hâlâ öldürülüyorlar.

İran’da, Gazze’de, Lübnan’da.

Geçen hafta öldüler.

Bu hafta da ölecekler.

Gelecek hafta da.

Ve hiçbiri manşet olmayacak.

Barry Malone

dunyamikalibilmeli7351621583849415870 Dünya Mikail'i Bilmeli

ABD hava saldırısında hayatını kaybeden 3. sınıf öğrencisi Mikail Mirdoraghi’nin annesi İran televizyonuna bağlanıp konuştu:

Akşam yemeğini onun için hazırlamıştım. Yemek yerken bana şöyle dedi:

“Anne, yaptığın yemek cennet gibi.”

Ben de ona, “Oğlum, bunu neden söylüyorsun? Daha önce hiç böyle dememiştin.” dedim.

O gece yaptığı tüm bu şeyler sanki ona ilham edilmiş gibiydi. Bütün bunları öldürülmeden bir gece önce yaptı. O gece ayrıca dua etti ve Kur’an okudu.

Sabah olunca bana, “Anne, benim fotoğrafımı çek.” dedi.

Bu çocuk bir melekti. Sürekli şöyle derdi:

“Benim adım Mikail. Mikail, Allah’ın meleği demektir. Bir dileğiniz varsa bana söyleyin yerine getireyim.”

Gerçek tam olarak budur. Şüpheli hiçbir şeyin olmadığı bu okula füze atan kalpsiz Amerika’ydı. Ben kendim Minab’da dört yıl yaşadım.

image-1072942900861965700971 Dünya Mikail'i Bilmeli

“Mikail’in ölümü en az diğer çocuklar kadar acı, ama toplu mezarlara gömülen diğer sıra arkadaşlarının aksine bir ismi var.”

Gönülden Gönüle

birinden bir şey umuyorsan,
bekle, sen gitme istemeye,
hele, sırtında ve yüreğinde
bu bir dünya yükle, asla, asla!

bekle, o yollasın, yollayacaksa
senin gönlünün umduğu yere,
ister rüzgârla, ister yağmurla,
ister rüyayla.

ama bir şeyler vermek isteyen sensen birine,
kendin yola çık hemen, onu bekleme.
gençleştirir, güçlendirir
bunun için teptiğin yollar seni.

isteyen istemeden, içinden geçirmeden,
her neyse gönlünden kopan,
sen götür onu, sen götür
gönlünle beraber, yoksulun ayağına,

ister demir çarıkla,
ister ipek kanatla,
ister sözün sefinesiyle,
ister ışıltısıyla, gözyaşlarının.

Cahit Koytak

img_57637545457923242373292 Gönülden Gönüle

Susma Sanatı

tek başına ve bu kadar acıyla
taşıyamayacağın kadar ağır
ve dağınık geliyorsa sana
içine aldığın dünya

ve yükünü paylaşsın diye
ararken içinde birilerini,
ikiz benliklerinden hiçbiri
dönüp bakmıyorsa yüzüne,

önce üç gün, sonra üç ay,
sonra belki üç sene
Tanrıdan başka
kimseyle konuşmamayı dene,

ne insanlarla, ne meleklerle,
ne kitaplarla paylaş derdini,
ne de kendi içindeki kalabalıkla…

bir de bunu dene, bakalım,
bir de bunu dene
ve O’nun kayrasını bekle!

Cahit Koytak

20250626_1605038693196061472254629-461x1024 Susma Sanatı

Sol Elle Tutulan Günlük

Sol Elle Tutulan Günlük

22 Mart 2004

Senin izninle ulaşılması
tutkuyla, bazen delicesine
istenebilecek, güzel, mutlu
ve ölümü kapısından içeri sokmayan
sonsuz bir gelecek olduğuna
inanıyorum elbette, Rabbim.

buna umutla, coşkuyla
inanmak ister herkes.

çünkü yoksa böyle bir gelecek,
yani böyle bir inanca dayanak
bulunamıyorsa eğer,
o zaman her şeyin,
geçmişin, şimdinin ve geleceğin
ve onların sahibi olarak Senin,
herkes için
peşinen kaybedilmiş olduğunu
kabul etmek gerekiyor, Allah’ım.

ne olacak bu halim benim, Allahım?
insanların diline çevirmek için
Senin, rüzgârla, bulutla,
yağmurla yazdığın muhteşem şiirleri,
bıraktığım yerden
kalemi elime almayalı
belki bir aydan fazla oldu.

dün ‘kitap sarhoşluğum tutmuştu yine;
onca darlık içinde
bir kucak kitap aldım yine sahaftan.
ve eve dönerken yolda kendi kendime,
“kitapların kendisi, dedim
puta tapınmayı men etmeselerdi,
benim gibiler için kolayca
puta dönüşebilirlerdi.”

Sana sığınıyorum
böyle bir sapkınlıktan!

Son günlerde,
ortada aksayan bir şey,
bir suç, bir yıkım
olmadığı hallerde bile
kendimi suçlu, değersiz
ve çaresiz hissediyorum.

bunun ne kadarı hastalık,
ne kadarı sağlık?
bilmiyorum, bilemiyorum.

“elli beş yaşını geçtin,
şair olmak şöyle dursun,
adam olabildin mi?”

insanın çok daha erken yaşlarda
oyunların içinde bile
kendine sormaktan sakındığı
bu tür taşlı dikenli soruları
sakınmadan yüzüme çarpan biri,
ayrı bir benlik peyda oldu
son zamanlarda bende.

uçurumların birinden ötekine,
ip üstünde gezinen,
abartılı ayna seanslarıyla
kendini kırbaçlayan
kendinden yılgın biri…

Rabbim, yardım et bana,
beni bana karşı koru;
beni kendi önümde küçültme,
sahip çık kuluna,
kendi ayakları altında çiğnetme onu!

yolumun üzerine
çıkacağı güne kadar, ölümün,
Sana doğru bir kaç adım olsun
atmış olayım istiyorum, Allah’ım;

ama bildiğim, alıştığım şeyler
yeni öğrendiğim, keşfettiğim şeyleri
öyle çabuk benzetiyorlar ki kendilerine,
attığım adımlar hep
birbirinin tekrarı gibi geliyor bana
ve başladığım yerden
öteye götürmüyorlar beni.

oysa, Sana doğru bir adım,
ötekilere benzemeyen bir tek adım
atmayı başarabilsem,
eminim, Sen de orada olacaksın,

Sen ve Senin büyük sanatın,
Sen ve büyük arınma,
Sen ve büyük dirilme!

Cahit Koytak

image_editor_output_image1228228673-17701124881628846394549794290636 Sol Elle Tutulan Günlük

Geciken Dua

elbette seviyorum Seni,
seviyor olmalıyım yani,
ama yaşlandım, unutuyorum,
karıştırıyorum sık sık
Seninle ilgili duygularımı
ve yaşadıklarımı
başka yaşadıklarımla
bu uzun yolda.

Senden aklımda kalanları,
içimde kalanları
buluta benzetiyorum bazen,
yağmura benzetiyorum
bazen yağmurdan sonraki göğe
göğün derinliğine, ruhun derinliğine…

düşünüyorum, düşünüyorum,
tamam diyorum, evet diyorum, fakat
çıkaramıyorum bir türlü
başıyla sonuyla, bana söylediklerini,
ya da ilham ettiklerini yolda,

ezgisini mırıldanıp durduğum,
ama sözlerini unuttuğum
gün batımı rengi
bir gençlik türküsü gibi hepsi…

bağışla beni,
bağışla beni, Allah’ım
ve biraz ipucu bahşet!

Cahit Koytak

20250625_1741055173497405442545710-461x1024 Geciken Dua

Büyük Yol

dizleri titreyenleri alıyoruz yanımıza,
düz yolda ayağı tökezleyenleri,
aklı tökezleyenleri,

yüreği hızlı çarpanları alıyoruz yanımıza,
içi mezar gibi daralanları…
ve çalmaya gidiyoruz Tanrı’nın kapısını.

içerden yaralılar kafilesiyiz biz,
içerden ve dışardan engelliler kafilesi,
yoksullar ve yalnızlar kafilesi,

yoksullar, yalnızlar ve şairler alayıyız,
evsizler, işsizler, sessizler,
deliler, meczuplar ve sarhoşlar taifesi…

izbelerden, viranelerden kopup
güle oynaya katılan katılana bize,
şenliğe gidiyoruz, büyük şenliğe,

hatırlanmayacak kadar uzak geçmişten
Tanrı’nın katıksız şiirle yarattığı
en uzak geleceğe, en büyük geleceğe…

Cahit Koytak

cahit-koytak-11760391386985287382 Büyük Yol

Sol Elle Tutulan Günlük

Sol Elle Tutulan Günlük

1 Haziran 2015

yaşlanıyorum, evet
ve aramızda bu giden gelen
şiirler ve ezgiler
rüzgârın nefesiyle birer birer
silinip gidiyor zihnimden
kuma çizilen resimler gibi!

ben de – herşey silinip gitse bile,
Senin yüceler yücesi adın
ve bir de ‘şükür’ kelimesi
kalsın diye fakire
onları içime kazıyorum,
iç içe, üst üste,
orada her yere ve her göğe.

sonra, yer kalmayınca içimde,
ne çıkarsa önümе,
kapıya, duvara, söveye yazıyorum,
sabaha, akşama, geceye,
gecenin yüzüne, gözüne, rahmine,

bana biraz zaman,
ve şiirime gençlik taşıyan meleklerin
yollları üzerinde
her yere, her göğe…

Cahit Koytak

cahitkoytaksolelleyazilangunluk1612054746068164742 Sol Elle Tutulan Günlük

Sevinçler Bizimle Gelmez

Sevinçler, yaşandıkları günlerin Taşınmazlarıdır, hepsi
Hepsi ardımızda kalır.
Kimi sevinçler daha yüksektir
Ne zaman başımızı çevirsek
Eski siyah beyaz bir film gibi titrek,
Geçmiş günlerin doruklarında
Bir anıt misali görünür.
Sevaplar, yol arkadaşlarımız
Hayat yolunda yan yana yürürüz
Vicdan azapları başımızın belası,
Çıkış kapısı yolunda bu âlemin
Bizden hızlı yürürler önümüzde;
Ölüm kapısına bizden önce varır,
Alaycı bir bakışla beklerler bizi…
Ne sevinçler, ne kitaplar
Yanımızda sadece
Sevaplarla azaplar.

Hüsrev Hatemi

20260130_021854842204566791975498 Sevinçler Bizimle Gelmez

Dertli Yıllar

I
Demiryolu kenarı, o ahşap evde
Oturduk bir süre ve bundan böyle
Hayat uzayıp gidecek gibiydi
Demiryolu misali önümüzde.
Neydi o garın adı, sen girdin…
Kapısına dayanmıştım yağmurda
Sen içeride, terk edilmiş, boş
Korkunç ve ürpertici vitraylı
Paslanmış raylı garda kaldın.

Musiki sevkiyle bu gölgelikteyim
Burda biraz vakfe mümkün mü beyim?
Güzel de olsa güz hüzünlüdür;
Haydi bu sararmış tomarı sar da,
Beni en dertli yırlarla çağır.
Çünkü çirkâb ve çamur çoğalmıştır.

II
İnceldi keder, inceldi inceldi…
Geçti iğnesine günlerin
Ve oyasını işledi kalbimize.
Tez silindi tezhibi, laciverdi,
Sevincin, neşenin, bahtın
Bilmem saadeti resmetti mi Abidin Bey,
Hayyam! Sen elemin takvimini yapar mısın?

III
Uzaklaş ama yavaş, bu ne telaş?
Bana bir yaklaşan var sen giderken…
Bana dönük olmalı gözlerin,
Uzaklaş ama yine bana dönük…
En sönük ışık bile fazla artık.
Ardımda adımları, ensemde soluğu
Bir yaklaşan var bana, giderken sen.

Uzaklaş ama yavaş, ne bu telâş
Ayrılık kalbimde bir elmastıraş.
Sonu geldi…
Sonu geldi günlerin ve güzeldi.
Güzeldi eski Bostancı ve çivit mavisi sular,
Deniz kestaneleri, kara tren, mavi diken
Artık her şey uzaklaşıyor benden.
Tanrım, bu görüntüler kaybolmamalı
Ne eski Viyana, ne Londra, Vahşi Batı
Ne Üsküdar kaybolmalı ne Edirnekapı.

Umarım kalkış gününden sonra
Malik veya Rıdvan salonlarında,
Tekrar seyrederiz oralarda.
Uzaklaş, gülümse uzaktan bir kere,
Yüzün öte bahçelerin de gülüyse,
İçim aydınlanacaktır gülümse.
Beni en dertli yırlarla çağır
Çünkü çirkâb ve çamur çoğalmıştır.

IV
Ey Ezel Lodosçusu!
Al eline tırmığını
Ömrümün sahil yoluna vurmuş yığını,
Karıştır, belki bulurum
Altmışlı yılları bu arada
Epiktetos ve Câvidnameli günler
Bir de erken gidenleri yaşıtlardan.
Şimdi türbe duvarlarına da yapışmış
“Overlokçu aranıyor” ilanları.

Yoksa aranan ben miyim ey Lodosçu?
Yoksa sence gençlik yalnız
Kadıköy vapurlarına mı vâbestedir?
Kulağım hep aynı sestedir
Ey Ezel Lodosçusu! Sen de
Çatlak, berbat ve sevdasız sesinle
Beni en dertli yırlarla çağır.
Çünkü çirkâb ve çamur çoğalmıştır.

V
Sefil bir sefinede gider sevincim,
Kalbimse kıyıda kaybolur, yiter.
Onu Nakkaştepe’ye nakşeylemeyin
Defnedilsin, belki yeniden biter
Beni ey damıtılmış güzellik!

Beni ey “hüsn”ün çehreleşmişi
Beni en dertli yırlarla çağır,
Çünkü çirkab ve çamur çoğalmıştır.

Hüsrev Hatemi

img_70244471672593769068356-1024x682 Dertli Yıllar