1. ÖLÜMÜN GÖLGESİNDE YENİDEN OKUNAN ŞİİRLER

Şair: Şiir Antolojim

Şairin Ölümünden Önce Bıraktığı İşaretler

Bir şairin intiharından sonra geriye dönüp şiirlerine bakmak tehlikeli bir iştir.

Çünkü artık bildiğimiz bir son vardır. Şairin ölümünü biliyoruzdur ve geçmişte yazılmış her dize, bu sonun ışığı altında başka türlü görünmeye başlar. Daha önce yalnızca bir şiir imgesi olan ölüm, birdenbire itiraf gibi okunabilir. Bir metafor, haberciye dönüşebilir. Bir susuş, yardım çağrısı sayılabilir. Bir uçurum, gerçekten gidilecek bir yer gibi görünür.

Oysa şiir, çoğu zaman geleceği haber vermez.

Şiir, insanın o anda taşıdığı şeyi söyler.

Bu nedenle intihar etmiş bir şairin şiirlerine bakarken sorulması gereken soru, yalnızca “Ölümü önceden haber vermiş miydi?” değildir. Belki daha güç, ama daha insani soru şudur:

“Biz onun söylediklerini yaşarken neden yeterince duymadık?”

Bu sorunun cevabı kolay değildir. Çünkü intihar düşüncesi her zaman açık bir cümle olarak ortaya çıkmaz. Bazen “ölmek istiyorum” denir. Bazen “artık dayanamıyorum.” Bazen yaşamın anlamı sorgulanır. Bazen kişi ölümden söz etmek yerine dünyayla arasındaki bağı anlatmayı bırakır. Bazen şiirin içindeki “ben”, gittikçe yalnızlaşır. Bazen de ölüm artık korkulan bir şey olmaktan çıkar ve düşüncenin sıradan bir nesnesine dönüşür.

İşte bu yüzden intihar etmiş şairlerin metinleri yalnızca edebî belge değildir. Aynı zamanda geriye dönük birer tanıklık belgesidir.

Fakat burada önemli bir ayrım yapmak gerekir.

Her ölüm şiiri intihar işareti değildir. Her karamsar şair intihar eğiliminde değildir. Her ölüm imgesi yardım çağrısı değildir.

Şair ölümü yazabilir; çünkü ölüm şiirin en eski konularından biridir. Kederi yazabilir; çünkü keder şiirin dilini besler. Yalnızlığı yazabilir; çünkü yalnızlık insanlık durumlarından biridir. Bunların hiçbirinden doğrudan intihar sonucu çıkarmak mümkün değildir.

Asıl dikkat çekici olan, ölüm düşüncesinin bir şairin eserinde ısrarla, kişisel bir dille, yaşamla ilişkisinin yerine geçerek ortaya çıkmasıdır.

Bu noktada intihar etmiş şairlerin metinlerine bir vefa borcuyla yaklaşmak gerekir.

Onları yalnızca “intihar eden şairler” olarak hatırlamak haksızlıktır. Fakat onları hiç intiharlarından söz etmemiş gibi okumak da eksiktir.

Çünkü bazıları ölümle ilişkilerini saklamamışlardır.

Bazıları doğrudan yazmışlardır.

Bazıları dolaylı konuşmuşlardır.

Bazılarıysa yaşam ile ölüm arasındaki mesafeyi o kadar daraltmışlardır ki, ölüm sonradan onların metinlerinin üzerine düşen bir gölge haline gelmiştir.


Bir şairin “ölmek” demesi ne zaman başka türlü duyulur?

Cesare Pavese'nin sözleri, intihar düşüncesinin tehlikeli taraflarından birini gösterir:

“İntiharı düşünüp yapmamak.”

Burada bizi ilgilendiren yalnızca ölüm değildir. Düşüncenin alışkanlığa dönüşmesidir.

Bir insanın zihninde ölüm bir kere belirip sonra kaybolabilir. Fakat ölüm düşüncesi tekrar tekrar geri dönüyor, insan onu zihinsel bir sığınak gibi kullanıyor ve yaşamın karşısında sürekli hazır tutuyorsa, artık yalnızca “ölüm hakkında düşünmekten” söz etmeyiz.

Emil Cioran'ın yıllar sonra yaptığı açıklamalar da bu bakımdan çarpıcıdır. Cioran, intihar düşüncesinin kendisiyle intihar eylemini birbirinden ayırır ve kendi hayatında düşüncenin bir çeşit çıkış kapısı gibi işlediğini anlatır.

Bu düşünceyi burada bir çözüm olarak değil, düşüncenin insan zihnindeki karmaşık işlevini anlamak için ele almak gerekir.

Çünkü bir insan bazen ölümü düşünerek yaşamaya devam edebilir.

Ama aynı düşünce başka bir insanda tam tersine, ölümün eyleme dönüşmesinin önünü açabilir.

Bu nedenle “İntihar düşüncesi kişiyi mutlaka intihara götürür” demek kadar, “İntihar düşüncesi insanı rahatlatır, dolayısıyla zararsızdır” demek de yanlıştır.

Şairlerin metinlerinde gördüğümüz en ürkütücü şeylerden biri de budur:

Aynı kelime, iki ayrı insanda iki ayrı hayat taşıyabilir.


Nilgün Marmara: Ölümü yazmak mı, ölümün içinde yaşamak mı?

Nilgün Marmara'yı yalnızca ölüm biçimi üzerinden okumak, şiirini küçültür.

Fakat onu ölümünden bağımsız okumak da mümkün değildir.

Çünkü Marmara'nın şiir dünyasında yaşamla ölüm, dışarıdan bakıldığında birbirinden ayrılmış iki alan değildir. Şiirin içine ölüm duygusu, bir olay olarak değil, varoluşun kendisi olarak girer.

Burada önemli olan, herhangi bir dizeyi “intihar edeceğini haber veriyordu” diye damgalamak değildir.

Daha önemli olan şudur:

Şairin kendisini dünyaya ait hissetme biçimi nasıl değişmektedir?

İntihar eden bazı şairlerde ölüm düşüncesinden önce görülen şey, doğrudan ölüm arzusu değil, dünyayla ilişkinin bozulmasıdır.

İnsanlar, şehir, aile, beden, zaman, gelecek, gündelik hayat...

Bunların hepsi yavaş yavaş yabancılaşır.

Bu açıdan Marmara'nın şiirine bakmak, intiharın şiirdeki en önemli işaretlerinden birini görmemizi sağlar: yaşamın ortak dilinden çekilme.

İnsan hâlâ konuşmaktadır; fakat artık başkalarının konuştuğu dille konuşmamaktadır.

Şiir, böylece hem iletişim hem de iletişimsizlik haline gelir.

Bu paradoks özellikle önemlidir.

Çünkü intiharın öncesindeki insan bazen herkesten uzaklaşırken aynı anda birilerinin kendisini anlamasını bekleyebilir.

Bu nedenle şiir yalnızca sanat eseri değildir.

Bazen son derece dolaylı bir mektuptur.


Kaan İnce: Genç yaşta susan bir ses

Kaan İnce'nin adı da bu noktada yalnızca biyografik bir bilgi olarak anılmamalıdır.

Genç yaşta ölen bir şairin metinlerine ölümden sonra bakıldığında, okur ister istemez şu soruyla karşılaşır:

Şiir, şairin taşıyamadığı şeyi taşıyabiliyor muydu?

Bazen şiir insanın kurtuluşudur.

Bazen insan şiirin içine saklanır.

Bazen de şiir, insanın içindeki yarayı görünür kılar ama onu iyileştiremez.

Nurdal Durmuş'un şairlerin yaşamla bağlarını erken koparmalarına ilişkin değerlendirmesinde yer alan şu düşünce burada önem kazanır: şairler, iç dünyalarında yaşadıkları sancıları şiirle atlatmaya çalışabilirler; fakat bazı duygular şiirin onaramayacağı bir noktaya ulaşabilir.

Bu cümle, sanat hakkında romantik bir yanılgıyı da düzeltir.

Yazmak her zaman kurtarmaz.

Şiir, insanı ölümden koruyan büyülü bir nesne değildir.

Fakat bazen şiir, insanın ölüm düşüncesini dışarıya çıkarabilmesinin tek yoludur.

Bu yüzden intihar etmiş şairlerin metinlerine bakarken, “Bu şiir onu neden kurtarmadı?” sorusunu sormak kadar, “Bu şiir sayesinde ne kadar süre hayatta kaldı?” sorusunu da sormak gerekir.

Bunun cevabını hiçbir zaman bilemeyebiliriz.

Ama bilmediğimiz şey, soruyu sormamıza engel değildir.


İlhami Çiçek: Şiirin içindeki kırılma

İlhami Çiçek'in adı, Türk şiirinde ölüm ile gençlik arasındaki en ağır düğümlerden birine bağlanır.

Çünkü bazı şairlerin hayatında ölüm, yaşlılığın sonunda karşılaşılan bir kavram değildir.

Hayatın henüz tamamlanmadığı bir yerde belirir.

Bu, okurun algısını değiştirir.

Henüz kurulmamış bir geleceğin yıkılması, yalnızca bir insanın ölümünü değil, yazılmamış şiirlerin de yokluğunu hissettirir.

Burada intihar eden şairlere yönelik vefanın önemli bir biçimi ortaya çıkar:

Onları yalnızca nasıl öldükleriyle değil, ne yazdıklarıyla hatırlamak.

İntiharın kendisini anlatmak kolaydır.

Ölüm biçimi, tarih, yer, geride bırakılan not...

Bunlar merak uyandırır.

Fakat şiir daha zordur.

Çünkü şiir bize “nasıl öldü?” sorusundan çok “nasıl yaşadı?” sorusunu sordurur.

Bu nedenle bir şairin intiharını anlatırken, ölümün ayrıntılarından ziyade onun dünyaya bakışını, yalnızlığını, kırılmalarını ve şiirini öne çıkarmak daha doğru bir vefadır.


Soysal Ekinci, Zafer Ekin Karabay, Özge Dirik, Hüseyin Alacatlı...

İntihar eden şairlerin sayısını birkaç tanınmış isme indirgemek, Türk şiirinin hafızasına yapılmış ciddi bir haksızlıktır.

Enver Ercan'ın hazırladığı İntihar Şairleri bu nedenle önemlidir. Varlık Yayınları'nın tanıtımında kitapta Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde intihar etmiş otuz bir şairin şiirleri ve onlar hakkında kaleme alınmış metinlerin bulunduğu belirtiliyor; kitabın önemli özelliklerinden biri de yazıların önemli bölümünün şairlerin yakın dostlarının tanıklıklarına dayanmasıdır.

Bu isimler arasında Sadullah Paşa, İlhan Şevket, Rabia Bayraktar, Metin Akbaş, Can İren, Yetik Ozan, Kaya Çanca, İlhami Çiçek, Soysal Ekinci, Nilgün Marmara, Orhan Talat Şalcıoğlu, Nazir Akalın, Hüseyin Alacatlı, Kenan Özcan, Kemal Taştekin, Kaan İnce, Zafer Ekin Karabay, Özge Dirik ve başkaları bulunuyor.

Bu listeyi anmak bile bize önemli bir şey söyler:

İntihar etmiş Türk şairlerinin edebiyat hafızamızdaki yeri, birkaç ünlü ismin gölgesinde kalmıştır.

Oysa her biri kendi hayatının, kendi çağının ve kendi şiirinin tanığıdır.

Örneğin Can İren'in geride bıraktığı:

“Kimse suçlu değil. Hepsini kendim hazırladım. Ben bu dünyaya uyamıyorum.”

cümlesi, tek başına bir biyografik not olmaktan daha fazlasıdır.

Özellikle şu son cümle:

“Ben bu dünyaya uyamıyorum.”

Burada insanın kendisiyle dünya arasındaki ilişkinin koptuğunu görürüz.

Bu cümle “ölmek istiyorum” demiyor.

Ama yaşamaya devam etmekle dünya arasında bir uyumsuzluk ilan ediyor.

İntihar düşüncesinin her zaman doğrudan ölüm kelimesiyle ortaya çıkmadığını anlatan en güçlü örneklerden biri budur.

Bir insan bazen ölmek istediğini değil, yaşadığı dünyanın içinde yaşayamadığını söyler.

Bu ikisi aynı şey değildir.

Ama aralarındaki mesafe bazen korkutucu ölçüde kısalabilir.


Metin Akbaş: “Ben gölgemle dövüşüyorum”

Metin Akbaş için Halim Şafak'ın aktardığı cümlelerden biri özellikle dikkat çekicidir:

“Ben gölgemle dövüşüyorum!”

Bu cümleyi ölümün habercisi olarak okumak zorunda değiliz.

Fakat insanın kendi içinde yürüttüğü savaşı anlamak için çok güçlü bir cümledir.

“Gölgem” burada yalnızca karanlık bir imge değildir.

İnsanın kendisinden kaçamadığı tarafıdır.

Kendiyle dövüşmek, insanın hem rakibi hem de rakibinin kendisi olması demektir.

İntihar düşüncesinin trajedisi de biraz burada ortaya çıkar.

İnsan çoğu zaman dışarıdan bir düşman arar.

Fakat bazı ağır ruhsal mücadelelerde düşman dışarıda değildir.

İnsan kendi zihninin içinde kuşatılmıştır.

Bu nedenle intihar etmiş bir şairin “yalnızlık” sözünü yalnızca sosyal yalnızlık olarak okumak yetersizdir.

Bazen insan kalabalıkların içinde yalnız değildir.

Kendisinin içinde yalnızdır.


Beşir Fuad: İntiharın yalnızca bir eylem değil, bir metin haline gelmesi

Beşir Fuad'ın yeri daha da farklıdır.

Çünkü onun ölümünde yalnızca intihar eylemi yoktur; ölümün kendisini yazıya dönüştürme arzusu da vardır.

Bu nedenle Beşir Fuad örneğinde şiir ile intihar arasındaki ilişki, son derece rahatsız edici bir biçimde tersine döner.

Şair/yazar ölümü anlatmakla kalmaz; ölümü deneyimin içinden kaydetmeye çalışır.

Bu tavır, intiharı romantikleştirmemiz için değil, insanın kendi ölümünü bile bir düşünce nesnesine dönüştürebilecek kadar ileri gidebilmesinin ürpertici örneğini görmek için önemlidir.

Beşir Fuad'ın ölümünden önce dostlarına yazdığı mektuplarda intihar kararını bildirdiği ve eylemini önceden düşündüğü, çeşitli kaynaklarda aktarılıyor.

Fakat Beşir Fuad'ı yalnızca “intiharını ayrıntılı biçimde tasarlayan adam” olarak hatırlamak da yanlıştır.

O aynı zamanda Osmanlı modernleşmesinin, materyalizmin, bilim düşüncesinin ve yeni edebiyat anlayışının tartışıldığı dönemin önemli figürlerinden biridir.

Dolayısıyla onun intiharı, kişisel trajedinin yanında bir çağın zihinsel tarihinin de parçasıdır.


Tokadizâde Şekip: Ölümün şiire sızdığı yer

Tokadizâde Şekip'in adı ise bize başka bir kapı açar.

Çünkü şairlerin ölümle ilişkisi her zaman kendi ölümleri üzerinden kurulmaz.

Bazen bir yakının ölümüdür şiirin merkezinde duran.

Bazen yas, insanın kendi yaşamını da sorgulamasına yol açar.

Burada çok önemli bir ayrımı yeniden hatırlamak gerekir.

İntihar üzerine yazmak, intihar etmek değildir.

Ölüm üzerine yazmak da değildir.

Bu yüzden daha önce sözünü ettiğimiz Recâizâde Mahmut Ekrem'in dizelerini bu dosyada intihar eden bir şairin “intihar işareti” olarak kullanmak doğru olmaz. O dizelerin oğlunun ölümünün ardından yazılmış olması, şiirin bağlamını tamamen değiştirir.

Aynı şekilde Metin Altıok'un intihar etmemiş olduğunu bilmeden onun ölüm ve acı üzerine dizelerini “intihar eden şairlerin son işaretleri” arasına yerleştirmek de yanlış olur.

Bu ayrım, çalışmanın güvenilirliği açısından önemlidir.

Ölüm şiiri başka şeydir.
İntihar şiiri başka şeydir.
İntihar öncesi metin ise bambaşka bir şeydir.

Üçünü birbirine karıştırmamak gerekir.


“İntihar” kelimesinin kendisi yeterli değildir

Bir şairin şiirinde intihar kelimesinin geçmesi, onun intihar edeceğini göstermez.

Bir şairin ölümden söz etmesi de bunu göstermez.

Hatta “ölmek istiyorum” cümlesi bile tek başına gelecekte gerçekleşecek bir intiharın kesin kanıtı değildir.

Fakat bütün bunlar, böyle cümlelerin önemsiz olduğu anlamına da gelmez.

Tam tersine.

Bir insan açıkça kendisini öldürmekten söz ediyorsa, bu söz edebî bağlamdan çıkarılıp insanî bağlama da taşınmalıdır.

Dilek Sarıkaya'nın senin derlemende yer verdiğin uyarısı burada özellikle önemlidir:

“İntihar girişiminde bulunan insanların pek çoğu öncesinde bunun sinyallerini vermiştir.”

Bu cümleyi edebiyat açısından şöyle genişletebiliriz:

Bir şairin şiirini yalnızca estetik bir nesne olarak okumak mümkündür.

Ama şairin hayatıyla şiiri arasındaki bağın açıkça kurulduğu bir yerde, o şiiri aynı zamanda bir tanıklık olarak okumak da mümkündür.

Böyle bir okuma, şiirin estetik değerini azaltmaz.

Tam tersine, şiirin insan hayatıyla ilişkisini genişletir.


Şair bazen doğrudan yardım istemez

İntihar düşüncesi yaşayan insanın yardım çağrısı her zaman:

“Bana yardım edin.”

şeklinde değildir.

Bazen:

“Dayanamıyorum.”

Bazen:

“Burada yaşayamıyorum.”

Bazen:

“Her şey anlamsız.”

Bazen:

“Artık hiçbir şey istemiyorum.”

Bazen de hiçbir şey söylememektir.

İşte şair söz konusu olduğunda mesele daha da karmaşıklaşır.

Çünkü şair zaten mecazla konuşur.

Başkasının “ölmek istiyorum” dediği yerde şair bir uçurumdan, karanlıktan, boşluktan, susmaktan, yok olmaktan söz edebilir.

Okur da bunu şiirin dili içinde bırakabilir.

Belki de trajedinin bir bölümü buradadır.

Şairin mecazı, gerçek hayatın alarmını susturabilir.

Şiir güzel olduğu için tehlikeli olan cümle, güzel bir cümle olarak okunur.

Oysa bazen güzel bir cümle, çok ağır bir acının taşıyıcısıdır.


Sylvia Plath: “Bir sanat” haline gelen ölüm

Senin derlemende Sylvia Plath üzerinden aktarılan Bayan Lazarus bölümü, bu nedenle dosyanın en önemli metinlerinden biridir.

Plath ölümü yalnızca anlatmaz.

Ölümü bir tekrar düşüncesi haline getirir.

Her on yılda bir yeniden ortaya çıkan bir ölüm denemesi düşüncesi, intiharın tek bir anlık karar değil, zihinde tekrar tekrar dolaşabilen bir düşünce olduğunu gösterir.

Burada en çarpıcı noktalardan biri şudur:

Ölüm düşüncesi gündelik hayatın karşısına yabancı bir nesne gibi çıkmaz; zamanla hayatın kendi dilinin bir parçası haline gelir.

İşte bu, intihar düşüncesinin tehlikeli dönüşümüdür.

İlk başta düşünülen şey, zamanla tanıdıklaşır.

Tanıdıklaşan şey korkutuculuğunu kaybedebilir.

Korkutuculuğunu kaybeden şey ise zihinde daha kolay dolaşmaya başlayabilir.

Plath'ın metnini yalnızca “intiharı anlatan şiir” diye okumak bu yüzden yetersiz kalır.

Asıl önemli olan, ölüm düşüncesinin benliğin anlatısına nasıl yerleştiğidir.


Sâdık Hidâyet: “Dayanılır gibi değil”

Senin derlemendeki Sâdık Hidâyet alıntısı ise başka bir yoğunluk taşır:

“Bunalım, her seferinde belli ediyordu gelmekte olduğunu...”

ve daha sonra:

“Bundan fazlası mümkün değil... Dayanılır gibi değil...”

Burada dikkat çekici olan, bunalımın birdenbire ortaya çıkan bir şey olarak anlatılmamasıdır.

Gelmekte olan bir şeydir.

Öncesinde işaretleri vardır.

Hidâyet'in cümlesinde bu nedenle yalnızca bunalım değil, bunalımın gelişini fark eden bir bilinç vardır.

Bu ayrıntı önemlidir.

Çünkü intihar düşüncesi yaşayan kişi her zaman ne yaşadığını bilmez sanılır.

Oysa bazen bilir.

Bunalımın geldiğini fark eder.

Kendisindeki değişimi görür.

Dünyanın kendisinden uzaklaştığını hisseder.

Hatta bunu oldukça iyi anlatabilir.

Fakat bilmek, her zaman müdahale edebilmek anlamına gelmez.

İnsan bazen kendi uçurumunun farkındadır.

Ve yine de oraya doğru yürür.


Karyotakis: “Kendimin yükünü nereye bırakayım?”

Kostas Karyotakis'in senin derlemene aldığın tek cümlesi:

“Kendimin yükünü nereye bırakayım?”

Bütün bu bölümün merkezine yerleştirilebilecek kadar güçlüdür.

Çünkü burada ölüm kelimesi bile yoktur.

Ama yük vardır.

Ve yük, insanın kendi varlığıyla kurduğu ilişkinin bir ifadesidir.

“Kendimin yükü” demek, dışarıdaki dünyanın yükünden farklı bir şeydir.

İnsan kendi bedeninden, kendi zihninden, kendi geçmişinden, kendi hatıralarından, kendi beklentilerinden kaçamamaktadır.

Nereye giderse kendisini yanında götürmektedir.

İşte intihar düşüncesinin en zor anlaşılabilecek taraflarından biri budur:

İnsan bazen dünyadan değil, kendisi olmaktan yorulur.

Bu yüzden yalnızca dış koşullara bakarak intiharı açıklamak mümkün değildir.

Ekonomik sıkıntı, aşk acısı, yalnızlık, hastalık, başarısızlık, aile sorunları elbette etkili olabilir.

Fakat bütün bunların insanın iç dünyasında nasıl birleştiği kişiden kişiye değişir.


Sarah Kane: Yaşamın cümlesinin parçalanması

Sarah Kane'in senin derlemendeki cümleleri ise intihar düşüncesinin en çıplak biçimlerinden birini gösteriyor:

“Ölmek istemiyorum.”

Ardından:

“Yaşamak da istemiyorum.”

Bu iki cümle arasındaki fark, intihar düşüncesinin çelişkisini gösterir.

İnsan ölümden korkabilir.

Aynı anda yaşamaya devam etmekten de korkabilir.

Bu yüzden intihar düşüncesini yalnızca “ölme isteği” olarak tanımlamak eksiktir.

Bazen kişi aslında mevcut hayat biçiminin sona ermesini istemektedir.

Fakat zihni bunu yaşamın sona ermesiyle eşitlemeye başlamıştır.

Burada şiir ve edebiyatın yapabileceği en önemli şeylerden biri, bu iki şeyi birbirinden ayırmaktır:

“Bu hayat böyle devam etmesin” demek ile “hayat devam etmesin” demek aynı şey değildir.

İntihar düşüncesi çoğu zaman bu ikisini birbirine yaklaştırır.


Şairin son cümlesine değil, bütün hayatına bakmak

Bir intihar eden şairin son şiirini bulmak, okurun doğal meraklarından biridir.

Fakat edebiyat açısından daha değerli olan bazen son şiir değildir.

Yıllar önce yazdığı bir dize olabilir.

Bir mektup olabilir.

Bir röportaj olabilir.

Bir arkadaşına söylediği bir cümle olabilir.

Bir şiir kitabının bütününe yayılmış aynı duygu olabilir.

Çünkü intihar çoğu zaman tek bir metnin içinde açıklanamaz.

Bu nedenle Nilgün Marmara'yı yalnızca son günleriyle, Kaan İnce'yi yalnızca ölümüyle, İlhami Çiçek'i yalnızca genç yaşta ölmesiyle, Soysal Ekinci'yi yalnızca biyografik sonuyla, Zafer Ekin Karabay'ı veya Özge Dirik'i yalnızca “intihar eden şairler” başlığı altında okumak eksik kalır.

Bize düşen, onların şiirlerini yeniden okumaktır.

Ölümden geriye doğru değil, şiirden hayata doğru.

Ancak böyle yaptığımızda şairin ölümünü şiirinin önüne geçirmemiş oluruz.


Bir vefa biçimi olarak okumak

İntihar etmiş bir şairin metninde ölümle ilgili bir işaret bulduğumuzda, bunu bir kehanet gibi sunmak kolaydır.

“Bakın, daha o zaman söylemiş.”

Ama belki de daha doğru cümle şudur:

“Bakın, daha o zaman acısını anlatmış.”

Aradaki fark çok büyüktür.

Birincisi ölümün bilgisine sahip olduğumuzu varsayar.

İkincisi ise şairin yaşadığı ana saygı duyar.

Çünkü biz onun ölümünü biliyoruz.

O şiiri yazarken ise henüz bilmiyordu.

Ya da biliyor olsa bile, bizim bildiğimiz biçimde bilmiyordu.

İşte ölümden sonra okumanın en büyük ahlaki sorunu budur:

Biz sonucu biliyoruz; şair ise yalnızca kendi karanlığını biliyordu.

Bu nedenle onun satırlarını ölümün kehaneti olarak değil, hayatının tanıklığı olarak okumalıyız.

Ve belki o satırlarda gerçekten bir yardım çağrısı varsa, bunu da küçümsememeliyiz.

Çünkü yardım çağrısının mutlaka açık olması gerekmez.

Bazen insan:

“Beni kurtarın.”

demez.

Sadece:

“Ben bu dünyaya uyamıyorum.”

der.

Bazen:

“Kendimin yükünü nereye bırakayım?”

diye sorar.

Bazen:

“Dayanılır gibi değil.”

der.

Bazen de yalnızca yazar.

Ve biz, yıllar sonra o yazının başına oturup onu okuruz.


Şairin bize bıraktığı en ağır soru

İntihar eden şairlerin ardından yapılabilecek en kolay şey, onların ölümünü gizemli hale getirmektir.

Onları “ölümün şairleri” ilan etmek.

Acılarını romantikleştirmek.

Yalnızlıklarını büyütmek.

Ölümlerini sanatlarının doğal sonucu gibi göstermek.

Bunların hepsi tehlikelidir.

Çünkü hiçbir şair şiir yazdığı için intihar etmez.

Hiçbir sanatçının duyarlılığı intiharı kaçınılmaz kılmaz.

Hiçbir büyük şiir ölümle sonuçlanmak zorunda değildir.

Tam tersine, bu isimlerin her biri bize bunun tersini düşündürmelidir.

Şair olmak, hayata karşı daha fazla sorumluluk duymaktır; ölüme daha yakın olmak değil.

Fakat geriye dönüp onların satırlarını okuduğumuzda bir başka gerçek de karşımıza çıkar:

Bazı insanlar acılarını açıkça söylemişlerdir.

Bazıları üstü kapalı söylemiştir.

Bazıları şiire saklamıştır.

Bazıları dostlarına söylemiştir.

Bazıları bir mektuba bırakmıştır.

Bazıları yalnızca tek bir cümle bırakmıştır.

Ve bazılarının bıraktığı tek cümle, yıllar sonra bütün hayatlarının üzerine kapanan bir kapı gibi görünmüştür.

Can İren'in:

“Ben bu dünyaya uyamıyorum.”

demesi...

Metin Akbaş'ın:

“Ben gölgemle dövüşüyorum!”

demesi...

Karyotakis'in:

“Kendimin yükünü nereye bırakayım?”

diye sorması...

Hidâyet'in:

“Dayanılır gibi değil...”

demesi...

Sarah Kane'in:

“Ölmek istemiyorum / Yaşamak da istemiyorum.”

diye iki uç arasında kalması...

Bunların hiçbiri tek başına bir ölüm belgesi değildir.

Ama hepsi insanın hayatla kurduğu ilişkinin ağırlaştığı anlara açılan kapılardır.

Ve belki de intihar etmiş şairlere bırakabileceğimiz en sahici vefa şudur:

Onların ölümünü değil, ölümden önce söylediklerini ciddiye almak.

Çünkü bir şair öldükten sonra onun sesini artık değiştiremeyiz.

Ama onun sesini nasıl okuyacağımıza hâlâ karar verebiliriz.

Onu bir “intihar şairi” olarak mı hatırlayacağız?

Yoksa intihar düşüncesinin kıyısında, bazen yardım isteyen, bazen susan, bazen dünyaya öfkelenen, bazen kendisiyle savaşan ve bütün bunları şiire dönüştüren bir insan olarak mı?

Belki doğru cevap ikincisidir.

Çünkü ölüm onların hayatının son cümlesiydi; hayatlarının tamamı değildi.

Ve bu yüzden onların şiirlerini yalnızca ölümün ışığında okumak değil, yeniden hayata doğru okumak gerekir.

İntihar etmiş bir şairin geride bıraktığı her satır, bize onun ölümünü açıklamak zorunda değildir.

Ama bazı satırlar şunu hatırlatabilir:

Bir insan ölmeden önce de duyulabilir.

Belki bu dosyanın bütün bölümlerinin en önemli cümlesi de budur.

Ölümden sonra anlamlandırmak kolaydır.
Asıl mesele, insan henüz hayattayken duyabilmektir.

Etiketler: İntihar