Ülke sınırından geçmek, her şeyiyle yabancıbambaşka bir dünyaya girmek...
koparılır gibi ayrılmak
doğup büyüdüğün yerlerden... Elveda vatan!
Elveda!At koşturduğumuz ovalarına,
gölgesine sığındığımız ağaçlarına...
Elveda!Gönlümüzü yücelten dağlarına,
kanımızı coşturan ırmaklarına...
Elveda!Kaygıyı sıkıntıyı bölüştüğümüz,
birlikte sevinip gülüştüğümüz insanlarına...
Elveda!Sabırlı kadınlarına gayretli erkeklerine,
vefalı toprağına rahmet saçan göklerine,
ruhu derinleştiren günbatışlarına,
umut tazeleyen gün doğuşlarına,
çiçeklerine böceklerine kuşlarına...
Elveda!Belki dönüş var sana belki yok,
sevdiklerimizi iyi sakla bağrında.
Elveda!Biz değil de vücutlarımız dönerse bir gün sana,
yadırgama, koynunda yer ayır onlara da.
Elveda vatan, elveda!
(Ahmet Turan Oflazoğlu’nun Cem Sultan tragedyasından bir bölüm. İnci Enginün tarafından şiir bütünlüğü içinde aktarılmıştır.)
Elveda Vatan: Cem Sultan’ın Son Vedası
Cem Sultan’ın hikâyesi, Osmanlı tarihinin en hüzünlü hikâyelerinden biridir. Fatih Sultan Mehmed’in oğullarından Cem, daha genç yaşlarından itibaren iyi bir eğitim almış, Arapça ve Farsça öğrenmiş, Konya sancak beyliği sırasında çevresinde şairler ve sanatkârlar toplamış, kendisi de şiir yazmıştır. Babasının 1481’de ölümüyle başlayan taht mücadelesinde ağabeyi Bayezid’e karşı hükümdarlık iddiasında bulunmuş, Bursa’da kısa bir süre padişahlığını ilan etmiş, fakat Yenişehir’de yenilgiye uğrayınca Anadolu’dan ayrılmak zorunda kalmıştır.
Buradan sonra Cem’in hayatı, bir şehzadenin iktidar mücadelesinden çıkarak uzun bir gurbet hikâyesine dönüşür. Önce Mısır’a giden Cem, daha sonra yeniden Anadolu’ya dönerek taht mücadelesini sürdürmek istemiş, başarılı olamayınca 1482’de Rodos’a geçmiştir. Rodos şövalyeleri onu Osmanlı Devleti’ne karşı siyasî bir koz olarak kullanmış ve Cem kısa süre sonra Fransa’ya gönderilmiştir. Ardından Avrupa’da farklı merkezlerde dolaştırılmış, nihayet Roma’ya ulaşmıştır. Bir daha vatanına dönememiş ve 1495’te İtalya’da hayatını kaybetmiştir.
Bu hikâyenin en acı tarafı yalnızca Cem’in tahta çıkamaması değildir. Cem’in asıl trajedisi, kendi ülkesine yabancılaşmak zorunda bırakılmasıdır. Bir zamanlar sancak beyi olarak hükmettiği toprakların dışına çıkmış, sonra Avrupa sarayları ve siyasî hesaplar arasında elden ele dolaştırılan bir şehzadeye dönüşmüştür. Tarihin merkezinde doğmuş bir insan, sonunda tarihin nesnesi hâline gelmiştir. Bir zamanlar adına hutbe okutulan ve para bastıran Cem, artık başkalarının pazarlıklarında kullanılan bir isimdir. Rodos şövalyelerinin onu Osmanlı’ya karşı koz olarak değerlendirmesi bunun en açık örneğidir.
İşte “Elveda Vatan” bölümü bu hayatın tam kalbine dokunur.
Oflazoğlu’nun Cem Sultanı 1986’da yayımlanan, iki perdeden oluşan bir tragedyadır. Atatürk Kültür Merkezi de eseri bu şekilde tanımlamakta ve oyunun Cem’in Bayezid’le mücadelesini, ardından Rodos, Mısır, Fransa ve Roma gibi merkezlerde süren gurbet hayatını konu aldığını belirtmektedir.
Fakat Oflazoğlu’nun amacı yalnızca tarihî olayları sahneye taşımak değildir. Onun tarihî tiyatrosunda asıl mesele, tarihî şahsiyetlerin insan tarafını görünür kılmaktır. Cem Sultan üzerine yapılan bir değerlendirmede de Oflazoğlu’nun tarihî olaylardan ziyade “bireysel trajedilerin” tarihten görünüşüne yöneldiği ve Cem’i tarihî gerçekliğinin yanında psikolojik ve şahsî gerçekliği içinde ele aldığı belirtilir.
Bu nedenle “Elveda Vatan”ı yalnızca bir ayrılık sahnesi olarak okumak eksik kalır. Burada Cem, ülkesinin sınırından çıkarken aslında kendi hayatının sınırından da geçmektedir.
“Ülke sınırından geçmek, her şeyiyle yabancı / bambaşka bir dünyaya girmek...”
Bu iki cümle şiirin kapısını açar. Sınır burada yalnızca siyasî bir çizgi değildir. Bir insanın bildiği dünyadan bilmediği dünyaya geçmesidir. “Her şeyiyle yabancı” sözü bu yüzden önemlidir. Cem artık yalnızca başka bir ülkeye gitmemektedir; dilinden tabiatına, insanından hatıralarına kadar kendisine ait olan dünyanın dışına çıkmaktadır.
Ardından gelen “koparılır gibi ayrılmak” ifadesi ise ayrılığın niteliğini belirler. Bu gönüllü bir yolculuk değildir. İnsan kendi hayatından bir parçayı geride bırakıp yürümüyor; kendi hayatından sökülüyor.
Ve hemen ardından:
“doğup büyüdüğün yerlerden... Elveda vatan!”
Buradaki “vatan”, soyut bir siyasî kavram olarak kurulmaz. Şiir ilerledikçe onun ne olduğu tek tek gösterilir.
Önce ovalar gelir:
“At koşturduğumuz ovalarına,”
Sonra ağaçlar:
“gölgesine sığındığımız ağaçlarına...”
Sonra dağlar ve ırmaklar:
“Gönlümüzü yücelten dağlarına,
kanımızı coşturan ırmaklarına...”
Bu sıralama çok anlamlıdır. Vatan, harita üzerinde çizilmiş bir sınır değildir. İnsan onu yaşarken fark etmediği ayrıntılarıyla hatırlar. At koşturulan ova, altında dinlenilen ağaç, bakıldığında insanın içini yükselten dağ, kanını coşturan ırmak...
Vatan, hatıraların coğrafyasıdır.
Şiirin bundan sonraki hareketi ise tabiatten insana doğrudur:
“Kaygıyı sıkıntıyı bölüştüğümüz,
birlikte sevinip gülüştüğümüz insanlarına...”
Burada vatanın en önemli unsuru ortaya çıkar: insan.
Cem yalnızca toprağını özlememektedir. Kaygısını paylaştığı, birlikte güldüğü insanları özlemektedir. Böylece şiir, vatan sevgisini kuru bir coğrafya sevgisi olmaktan çıkarır. Bir ülke, üzerinde yaşanan ortak hayatla vatandır. İnsanların acılarının ve sevinçlerinin ortaklaşması, toprağı memlekete dönüştürür.
Sonra şiir yeniden genişler:
“Sabırlı kadınlarına gayretli erkeklerine,
vefalı toprağına rahmet saçan göklerine...”
Artık insan, toprak ve gökyüzü aynı hatıranın içine girmiştir. Kadınlar, erkekler, toprak ve gökler aynı vatanın parçalarıdır. Daha sonra günbatımı, gün doğuşu, çiçekler, böcekler ve kuşlar gelir.
Burada şiirin çok güzel bir tarafı vardır: Cem vatanını büyük ve görkemli şeylerden küçük ve sıradan şeylere doğru hatırlamaktadır. Önce ovalar, dağlar ve ırmaklar; sonra insanlar; sonra gökyüzü; en sonunda çiçekler, böcekler, kuşlar...
Çünkü gurbet insana şunu öğretir: İnsan memleketini yalnızca büyük manzaralarıyla özlemez. Bir kuşun sesi, bir ağacın gölgesi, tanıdık bir günbatımı da vatan olabilir.
Ve her hatıranın sonunda aynı kelime geri gelir:
Elveda!
Bu tekrar, şiirin yalnızca nakaratı değildir. Her “Elveda”, Cem’in vatanından kopardığı yeni bir parçadır.
İnci Enginün’ün bu bölümü özellikle önemli hâle getiren tercihi de burada ortaya çıkar. Oflazoğlu’nun tragedyasında sözler Cem ile beraberindekiler arasında bölünmüştür. Enginün ise tiyatrodaki bu parçaları bir araya getirerek onları tek bir lirik bütün olarak okur. Kendisinin ifadesiyle, tiyatro eserlerindeki bazı parçalar “müstakil şiirler olarak da” okunabilir; Cem Sultan tragedyasındaki bu bölüm de kişiler arasında bölünmüş mısralar bir arada okunduğunda “dokunaklı, derin bir hasret şiiri” hâline gelir.
Bence Enginün’ün yaptığı şey basit bir biçim değişikliği değildir. O, sahnedeki toplu vedanın içindeki şiiri görünür hâle getirir.
Tiyatroda Cem söyler, beraberindekiler “Elveda!” diye karşılık verir. Böylece kişisel acı toplu bir acıya dönüşür. Enginün ise bu sesleri birbirinden ayırmak yerine yan yana getirir. Sonuçta ortaya tek bir insanın değil, vatanından koparılmış insanların ortak ağıdı çıkar.
Bu nedenle “Elveda Vatan”ı bağımsız bir şiir gibi okumak mümkündür; fakat onun arkasındaki tiyatro sahnesini bilmek şiirin anlamını azaltmaz, tersine derinleştirir.
Şiirin en sarsıcı dönüşü ise sona doğru gelir:
“Belki dönüş var sana belki yok,
sevdiklerimizi iyi sakla bağrında.”
Buraya kadar ayrılık vardır; fakat dönüş ihtimali hâlâ vardır. “Belki” kelimesi küçük görünür ama bütün şiirin kaderini taşır. Cem kesin konuşamaz. Çünkü onun önünde artık kendi hayatını belirleme imkânı yoktur.
Ardından daha korkunç ihtimal gelir:
“Biz değil de vücutlarımız dönerse bir gün sana,
yadırgama, koynunda yer ayır onlara da.”
Şiirin bütün duygusal ağırlığı burada toplanır.
Dönen kişi artık Cem olmayabilir; yalnızca bedeni dönebilir.
Bu cümle, vatanı bir mezarlık ve anne kucağı arasında bir yere yerleştirir. Vatan yalnızca doğulan ve yaşanan yer değildir; insanın öldüğünde geri dönmek isteyebileceği son yerdir. “Koynunda yer ayır” sözü bu yüzden son derece güçlüdür. Vatan burada yaşayanların ülkesi olmaktan çıkar, ölülerin de sığındığı bir ana dönüşür.
Cem’in gerçek hayatı düşünüldüğünde bu dize daha da acı bir anlam kazanır. Çünkü Cem gerçekten de vatanına dönemeyecek, 1495’te İtalya’da ölecektir. Dolayısıyla Oflazoğlu’nun sahne üzerinde kurduğu “belki dönüş var, belki yok” duygusu, tarihsel bilgiyle geriye dönüp okunduğunda trajik bir kesinliğe dönüşür.
Şiirin sonundaki:
“Elveda vatan, elveda!”
sözü bu yüzden ilk “Elveda”lardan farklıdır.
İlk elvedalar ovalara, ağaçlara, dağlara, ırmaklara ve insanlara söylenmiştir. Sonuncusu ise bütün vatana söylenir.
Başlangıçta Cem’in önünde bir yol vardır. Sonunda ise yolun nereye çıkacağı belirsizdir. Başlangıçta ayrıldığı şey bir coğrafyadır; sonunda ayrıldığı şey, belki de kendi hayatının kendisidir.
Oflazoğlu’nun tragedya başarısı tam burada ortaya çıkar. Tarihsel Cem Sultan, taht mücadelesini kaybeden bir şehzadedir. Oflazoğlu’nun Cem’i ise bunun ötesinde, kendi yurdundan, geçmişinden ve ait olduğu hayattan koparılmış bir insandır. Tarihin siyasî olayları, sanatın içinde insanî bir kayba dönüşür.
Cem’in gerçek hayatındaki şair tarafını da unutmamak gerekir. TDV İslâm Ansiklopedisi, onun çocuk yaşlarda şiir yazdığının rivayet edildiğini, Konya’da çevresinde şairlerin toplandığını ve sürgün hayatından duyduğu ayrılığın kendi şiirlerinde de açık biçimde görüldüğünü belirtir. Yani Oflazoğlu’nun Cem’i şiir söyleyen bir karakter hâline getirmesi, tarihî şahsiyetin kültürel kişiliğinden kopuk değildir.
Bu bakımdan “Elveda Vatan”, Oflazoğlu’nun tarih ile şiir arasında kurduğu köprünün en güzel örneklerinden biridir. Tarih bize Cem’in vatanından ayrıldığını söyler; tragedya bize bu ayrılığın nasıl hissedildiğini söyler. İnci Enginün ise tragedyanın içine dağılmış bu duyguyu çekip çıkararak şiir olarak yeniden görmemizi sağlar.
Ve belki bu parçanın en güzel tarafı da budur: Şiir, Cem Sultan’ın “Ben padişah olamadım” diye başlayan hikâyesini değil, “Bir daha vatanıma dönebilecek miyim?” diye biten insan hikâyesini anlatır.
Cem’in trajedisi tahtı kaybetmesinden daha büyüktür. Bir insanın kendi ülkesinde başlayıp kendi ülkesine yabancı bir dünyada ölmesidir.
Bu yüzden “Elveda Vatan” yalnızca bir vatan şiiri değildir. Bir şehzadenin iktidardan önce yurdunu, sonra geçmişini, sonunda da kendi bedenini kaybetme ihtimalinin şiiridir. İnci Enginün’ün şiirleştiren bakışı sayesinde Oflazoğlu’nun sahnesindeki bu toplu veda, bugün tek başına okunduğunda da bütün ağırlığını koruyan bir hasret şiirine dönüşmüştür.