Hazan

Şair: Şükûfe Nihal Başar

29 Eylül 2026

—Tabiata—

Ruhunda derin samt-ı elem, samt-ı tevekkül!
Meşhûd oluyor; sen ne kadar mülhem-i gamın!..
Gökler sana bir hüzn-i âdem döktü serâpâ;
Sînen sarı bir çehre-i sevda
Baktıkça sever çeşm-i tahayyül.

Her kalb-i vefâ giryeli, endîşeli dalgın...
Akşamların haşmet-i evlânı da söndü;
Ufukta güneş, nazlı, beyaz bir güle döndü;
—Bir ra‘şe-i şem‘ ile ihtibâ—

Rüya gibi karşımda dağın çehre-i mehtâb;
Solgun ve gam-âlûd nazarlarla semâdan
Envâr-ı teselli döküyor; yerdeki nâlân
Yapraklar: Her yer oluyor, makber-i pür-nûr...

Eyvah, o zaman ben ne derin his ile meşhûr
Ağlar, gezerim, meşcere-i bikes içinde,...
Bâlâ-yı nigâhımda gülistân-ı harâbın
Son zâir-i nevmi olan bir küçücük kuş,
Pır pır uçuyor bilmediği ufk-ı elîme...

Sordum, o güzel yavru kuşa: “Böyle sîtâbın
Hangi emelin pîş-i ümîdinde?” O hâmuş
Bir nazra-i dilhûn ile etrafına baktı;
Lâkaydî-i tavriyle karanlıklara aktı...
Gördüm o zaman ki onu bir cennet-i hicrân
Sevkettirmemişler öyle emelsiz ve perişan...

Bir dalda son ümîdle sarılmış kuru yaprak
Âvâre-i hasret uçuyorken
Âh olsa bütün rûhum ona melce vü medfen
Heyhât, alıyor sîne-i tahribine toprak!

Bir tüde-i zulmet, kamerin nûrunu sildi,
Artık bütün eşbâh, bu mâtemle ezildi...
Şimdi savur, yerdeki evrâk-ı hazîni
Bî-his dolaşan bâd-ı pür-esrâr

Hiç kimse, ne bir ses, ne de bir nefha-i cân var,
Yalnız uçan evrâk-ı perişanın enîni...
Âh, anlıyorum, derdini ey hasta tabiat,
Sînende dolu hicr ü merâret...
Bilmem acaba rûhunun âlâmı geçer mi?
Rûhumla okursam sana şi‘r-i teselli...

Yıldızlar ve Gölgeler (1913)

Şükûfe Nihâl (Başar)


Şükûfe Nihal’in “Hazan” Şiiri: Tabiatın Ölümü Değil, Ruhun Sonbaharı

Şükûfe Nihal’in “Hazan” şiiri, ilk bakışta bir sonbahar tasviri gibi görünür. Sararan yapraklar, sönen güneş, solgun ufuk, mehtap, karanlık, rüzgâr ve sessizleşen tabiat şiirin bütün yüzeyini kaplar. Fakat şiirin asıl konusu sonbahar değildir. Sonbahar, şairin iç dünyasını okuyabilmek için tabiata geçirilmiş bir ruh hâlidir. Şair dışarıya baktıkça aslında kendi içindeki yıkımı görür. Bu nedenle şiirde tabiat canlı bir manzara olmaktan çıkar; acı çeken, hastalanan, ölen ve hatta teselli bekleyen bir varlığa dönüşür.

Daha ilk mısralarda bu dönüşüm açıkça görülür:

“Ruhunda derin samt-ı elem, samt-ı tevekkül!
Meşhûd oluyor; sen ne kadar mülhem-i gamın!..”

Burada sonbahar, yalnızca renk değiştiren bir mevsim değildir. “Elem” ve “tevekkül” aynı anda tabiatın ruhuna yerleştirilir. Bu çok önemli bir karşıtlıktır. Elem acının, tevekkül ise acı karşısında susmanın ve kabullenişin kelimesidir. Şairin gördüğü tabiat, isyan eden bir tabiat değildir; başına geleni sessizlik içinde yaşayan bir tabiattır. Bu yüzden şiirin hüznünde büyük bir çığlıktan ziyade içe çöken, ağırlaşan bir sessizlik vardır.

Göklerin “bir hüzn-i âdem” dökmesi de şiirin yönünü belirler. Tabiat insana benzetilmekle kalmaz; insanın hüznünü taşıyan bir aynaya dönüşür. Sarı yüzlü tabiat, şairin karşısında duran dış dünya değil, onun kendi ruhunun görünür hâlidir.

Sararan dünya, sönen iç ışık

Şiirde akşamın gelişi özellikle dikkat çekicidir:

“Her kalb-i vefâ giryeli, endîşeli dalgın...
Akşamların haşmet-i evlânı da söndü;
Ufukta güneş, nazlı, beyaz bir güle döndü...”

Burada güneşin batması sıradan bir tabiat olayı olmaktan çıkar. Işık azalırken hayatın anlamı da azalır. Güneş artık gökyüzündeki güçlü güneş değildir; “nazlı, beyaz bir gül”e dönüşerek neredeyse ölüm öncesindeki son güzelliğini yaşamaktadır.

Şiirin tamamında benzer bir hareket vardır: Güzel olan şeyler bir anda yok olmaz; önce solgunlaşır, sonra sessizleşir, ardından kaybolur. Bu bakımdan “Hazan”, ani bir ölümden çok yavaş gerçekleşen bir çözülmenin şiiridir.

Bu çözülmenin en güzel görüntülerinden biri şudur:

“Yapraklar: Her yer oluyor, makber-i pür-nûr...”

Mezar imgesi burada şiirin merkezine yerleşir. Fakat bu sıradan bir mezar değildir: “pür-nûr”, yani ışıklarla dolu bir mezardır. Şükûfe Nihal’in hüznü tam da burada incelir. Ölüm vardır ama karanlık bütünüyle karanlık değildir. Güzellik yok olmamış, yalnızca başka bir biçime dönüşmüştür. Sonbaharın yere düşen yaprakları hem ölümün işareti hem de tabiatın son güzelliğidir.

Bu nedenle şiir yalnızca “ölüm” şiiri değildir; güzelliğin ölüm karşısındaki son direnişinin şiiridir.

“Eyvah” ile birlikte tabiat manzarası kişisel bir acıya dönüşür

Şiirin dönüm noktası “Eyvah” kelimesidir:

“Eyvah, o zaman ben ne derin his ile meşhûr
Ağlar, gezerim, meşcere-i bikes içinde...”

Buraya kadar tabiatı izleyen şair, burada kendisini doğrudan manzaranın içine yerleştirir. Artık “tabiat şöyleydi” dememektedir; “ben ağlarım” demektedir.

Üstelik “meşcere-i bikes” yani kimsesiz ağaçlık ifadesi son derece anlamlıdır. Kimsesizlik artık yalnızca şairin değil, mekânın da niteliğidir. Şairin yalnızlığı çevresindeki tabiatı da yalnızlaştırmıştır.

Ardından şiirin en dokunaklı figürlerinden biri ortaya çıkar: küçük kuş.

“Son zâir-i nevmi olan bir küçücük kuş,
Pır pır uçuyor bilmediği ufk-ı elîme...”

Kuş, şiirde hayatın son hareketidir. Fakat o da nereye gittiğini bilmez. “Bilmediği ufk-ı elîm” ifadesi, şiirin ölüm duygusunu geleceğe taşır. Kuş uçmaktadır fakat uçuşunun yönü bilinmezdir. Buradaki hareket, özgürlükten çok belirsizliğe doğru gidiştir.

Şair kuşa soru sorar:

“Hangi emelin pîş-i ümîdinde?”

Bu soru şiirin gizli meselesini ortaya çıkarır: İnsan neyin umuduyla yaşamaktadır?

Fakat kuş cevap vermez.

“Bir nazra-i dilhûn ile etrafına baktı;
Lâkaydî-i tavriyle karanlıklara aktı...”

Kuşun susması, şiirin en güçlü cevaplarından biridir. Şair insanın geleceğe ilişkin sorusuna tabiatın içinden bir cevap arar; tabiat ise ona sessizlik verir. Kuş karanlığa doğru uçar.

“Cennet-i hicrân”: Şiirin en önemli paradokslarından biri

Şair kuşun hâlini gördüğünde şöyle der:

“Gördüm o zaman ki onu bir cennet-i hicrân
Sevketmemişler öyle emelsiz ve perişan...”

Buradaki “cennet-i hicrân” tamlaması şiirin en dikkat çekici ifadelerinden biridir. Cennet ile hicranın yan yana getirilmesi bilinçli bir paradokstur. Cennet normalde kavuşmanın, huzurun ve kurtuluşun mekânıdır; hicran ise ayrılığın ve acının adıdır.

Şair böylece acı ile güzelliği aynı mekânda buluşturur. Onun şiir dünyasında güzellik zaten biraz yaralıdır. Güzel olan şey, tam da kaybolmakta olduğu için güzeldir.

Bu sebeple “Hazan”daki estetik, baharın canlılığına değil, ölmekte olan güzelliğe dayanır. Sararan yaprak, sönen güneş, uzaklaşan kuş ve kararan ufuk hep aynı duyguyu farklı biçimlerde tekrar eder: Bir şey artık eskisi gibi olmayacaktır.

Kuru yaprak: Hayata son kez tutunmak

Şiirin en güçlü imgelerinden biri kuru yapraktır:

“Bir dalda son ümîdle sarılmış kuru yaprak
Âvâre-i hasret uçuyorken...”

Burada yaprak yalnızca sonbaharın bir parçası değildir. “Son ümitle” dala sarılmıştır. Dolayısıyla yaprak insana dönüşür. Tutunduğu dal hayatın kendisidir; düşmek ise kaçınılmaz ayrılıktır.

Bu görüntü, şiirin başındaki “tevekkül” kelimesini de yeniden anlamlandırır. Şairin dünyasında insanın elinden gelen son şey, bazen yalnızca düşmeden önce tutunmaya devam etmektir.

Fakat toprak sonunda yaprağı alır:

“Heyhât, alıyor sîne-i tahribine toprak!”

Buradaki “Heyhât”, şiirin çaresizliğinin kelimesidir. Şair artık tabiatın karşısında bir gözlemci değildir. Tabiatın kaçınılmaz kanununu görmüş ve ona karşı yapabileceği hiçbir şey kalmamıştır.

Karanlığın gelişiyle şiir ölüm sessizliğine girer

Sonraki bölümde ayın ışığı bile söner:

“Bir tüde-i zulmet, kamerin nûrunu sildi,
Artık bütün eşbâh, bu mâtemle ezildi...”

Burada karanlık yalnızca gece değildir. Karanlık, şiirde yasın maddesi hâline gelir. Ayın ışığını bile silebilen bir karanlık vardır.

Ardından rüzgâr gelir:

“Şimdi savur, yerdeki evrâk-ı hazîni
Bî-his dolaşan bâd-ı pür-esrâr...”

Fakat rüzgâr bile “bî-his”tir. Yani artık tabiatta acıyı paylaşacak hiçbir unsur kalmamıştır. Yaprakların hareketi hayatın değil, ölümün hareketidir.

Ve şiirin en çarpıcı noktalarından biri burada ortaya çıkar:

“Hiç kimse, ne bir ses, ne de bir nefha-i cân var,
Yalnız uçan evrâk-ı perişanın enîni...”

Ses yoktur. Can nefesi yoktur. İnsan yoktur. Yalnızca uçuşan yaprakların iniltileri vardır.

Böylece şiirin başındaki tabiat manzarası tamamen bir ölüm manzarasına dönüşür.

“Hasta tabiat”: Şair artık tabiatı teselli etmeye çalışıyor

Son bölüm şiirin bütün yapısını tersine çevirir:

“Âh, anlıyorum, derdini ey hasta tabiat,
Sînende dolu hicr ü merâret...”

Başlangıçta tabiat şairin ruhunu anlatıyordu. Şimdi ise şair tabiatın derdini anladığını söyler.

Bu çok güzel bir dönüşümdür. Şair kendi acısını tabiata yüklemiş, sonra tabiatın acısını kendi acısı olarak geri almıştır. İkisi artık birbirinden ayrılmaz.

Ve son iki mısra şiirin bütün anlamını toplar:

“Bilmem acaba rûhunun âlâmı geçer mi?
Rûhumla okursam sana şi‘r-i teselli...”

Burada şiir, yalnızca bir yas şiiri olmaktan çıkar ve şiirin kendisini teselli aracı olarak tanımlar.

Şairin tabiat için söyleyebileceği tek şey vardır: Kendi ruhuyla ona bir teselli şiiri okumak.

Fakat bu teselli kesin değildir. “Geçer mi?” diye sorar. Cevabı yoktur.

Bu nedenle şiir, “her şey geçer” kolaycılığıyla bitmez. Şair acının geçeceğini bile söyleyemez. Yalnızca kendi ruhunu o acının yanına koyabilir. Bence şiirin en modern taraflarından biri de budur: Teselli iddiası yerine yoldaşlık teklif eder.

Şiirin asıl başarısı

“Hazan”ı yalnızca “sonbaharı anlatan romantik bir şiir” olarak okumak şiiri küçültür. Şiirde sonbahar, aslında insanın fanilik karşısındaki yalnızlığının tabiatta görünür hâle gelmesidir.

Güneş sönerken umut azalır. Yaprak düşerken hayatın tutunma çabası görünür. Kuş karanlığa giderken gelecek belirsizleşir. Ayın ışığı silinirken teselli ihtimali tükenir. Sonunda şair, bütün bu manzaranın karşısında kendi ruhuyla kalır.

Fakat burada Şükûfe Nihal’in şiiri tamamen karanlığa teslim olmaz. Çünkü son mısrada hâlâ “şiir” vardır.

Dünya susmuştur; tabiat hastadır; yapraklar savrulmaktadır; kuş bilinmeyen bir ufka gitmiştir. Fakat şair hâlâ konuşmaktadır. Dolayısıyla şiirin son hareketi ölümden hayata değil, sessizlikten söze doğrudur.

“Hazan”ın belki de en güzel tarafı budur: Şair tabiatın ölümünü anlatırken aslında şiirin, ölüm karşısında insanın elinde kalan son şey olduğunu söyler.