Taha Muhammed Ali'nin Yedi Şiiri Ayrılığın, hafızanın, intikamın ve tuhaf mutluluğun şairi

Şairler:

5 Ekim 2026

Bir Şiirden Bir Şaire: Taha Muhammed Ali'yi Yeniden Bulmak

Bazen bir şairi bulmazsınız; bir şiir yıllar sonra gelip sizi bulur.

Taha Muhammed Ali ile benim karşılaşmamın hikâyesi biraz böyle.

Yıllar önce Şiir Antolojim'e onun bir şiirini almışım: “İşte Vedalaşmışız.” O zamanlar şiirin arkasındaki hayatı, şairin hikâyesini, doğduğu köyü, sürgününü bilmiyordum. Üstelik bugün dönüp baktığımda, şairin adını bile doğru yazmamışım: Taha Muhammed Ali yerine “Muhammed Ali Taha.” Şiir orada yıllarca sessizce durmuş.

Sonra bir gün, sitenin “En Çok Okunanlar” bölümünün yanına açtığım “En Az Okunanlar” listesinde karşıma çıktı.

Ne tuhaf.

On binlerce şiirin, yüzlerce şairin, yıllar boyunca biriktirilmiş onca metnin arasında, kimsenin neredeyse dönüp bakmadığı o şiir bana yeniden seslendi.

Tıkladım.

Ve karşıma yalnızca bir şiir çıkmadı.

Bir şair çıktı.

Bir köy çıktı.

Bir çocukluk çıktı.

Bir kayıp çıktı.

Ve daha sonra fark edeceğim üzere, bütün bir yüzyıl çıktı.

Taha Muhammed Ali, 1931'de Filistin'in kuzeyindeki Celîle bölgesinde bulunan Safuriye'de doğmuştu. On yedi yaşındayken 1948 savaşı sırasında köyü ağır bombardımana uğramış, ailesiyle birlikte Lübnan'a kaçmak zorunda kalmıştı. Bir süre sonra Nasıra'ya dönebilmiş, fakat doğduğu köye bir daha dönememişti. Safuriye ise savaşın ardından yıkılmış ve köyün Filistinli nüfusu yerinden edilmişti.

İşte o anda, yıllar önce sitede yayımladığım birkaç dizenin arkasındaki insanın hikâyesi değişmeye başladı.

Çünkü “İşte Vedalaşmışız” artık yalnızca bir ayrılık şiiri değildi.

Şairin hayatını öğrendikçe, şiirdeki “veda” kelimesinin ağırlığı değişiyordu.

Bir insan sevdiğinden ayrılabilir.

Bir aile evinden ayrılabilir.

Bir insan ülkesinden sürülebilir.

Ama Taha'nın hikâyesinde bundan daha ağır bir şey vardı:

Bir insan doğduğu köyden ayrılmış ve o köy bir daha var olmamıştı.

Üstelik şiirlerini yazdığı yerden, Nasıra'dan, doğduğu Safuriye'ye yalnızca birkaç kilometre uzaktaydı.

Fakat aradaki mesafe kilometrelerle ölçülmüyordu.

Taha'nın bütün şiir hayatı biraz da bu mesafeyi kapatma çabasıydı.

Beni asıl şaşırtan şeylerden biri de şairin hayatındaki başka bir ayrıntı oldu.

Taha Muhammed Ali de kitapçıydı.

Nasıra'da, hayatının büyük bölümünde küçük bir hediyelik eşya ve kitap dükkânı işlemişti. Bu dükkân zamanla öğrencilerin, yazarların ve aydınların uğradığı bir buluşma yerine dönüşmüştü. Kendisi ise geceleri okuyup yazan, örgün eğitimi çok erken sona ermiş bir kendi kendini yetiştirmiş şairdi. Ulusal Kütüphane'nin arşivindeki biyografik kayda göre klasik Arapçayı, eski ve modern Arap edebiyatını kendi kendine öğrenmiş; Batı edebiyatına da çeviriler yoluyla ulaşmıştı.

Burada hikâye benim için daha da tuhaf bir hâl aldı.

Yıllar önce bir kitapçı olarak benim siteme giren şiiri, yıllar sonra yine bir kitapçının dikkatini çekti.

Ben onun şiirini siteye almıştım.

O ise hayatı boyunca kitap satmıştı.

Ben yıllar sonra onun şiirini yeniden buldum.

O, hayatı boyunca kaybettiği köyünü şiirlerinde yeniden bulmaya çalışmıştı.

Belki de bu yüzden Taha Muhammed Ali'yi yalnızca bir şair olarak değil, bir hafıza işçisi olarak okumaya başladım.

Çünkü onun şiirlerinde Safuriye hiçbir zaman yalnızca bir köy adı değildir.

Bir badem ağacıdır.

Bir kuş yuvasıdır.

Akşamları çıplak ayaklarla oynanan bir oyundur.

Bir çocukluk arkadaşıdır.

Bir annenin bekleyişidir.

Bir babanın oğlunu düşünürken elini kalbinin üzerine koymasıdır.

Ve bazen on yaşında kalmış bir çocuktur.

Kasım.

“Katillerin Çenesine Gülmek” şiirini bulduğumda Taha'nın dünyası benim için daha da belirginleşti. Kasım'ın kırk yıl sonra hâlâ on yaşında olması artık yalnızca şiirsel bir hayal değildi. Çocukluğun bir yerde donup kalmasıydı. Taha'nın hafızasında Safuriye de biraz böyle kalmıştı: büyümemiş, değişmemiş, 1948'in öncesinde bir yerde saklanmış.

Bu yüzden Taha'nın şiirinde geçmişi hatırlamak, nostalji değildir.

Geçmişi yeniden yaşatmak bir direnme biçimidir.

Ve sonra “İntikam” geldi.

Belki de bu şiir, bütün bu hikâyenin neden yalnızca Filistin hakkında olmadığını gösteriyor.

Babası öldürülmüş, evi yıkılmış, kendisi sürülmüş bir adamın önünde intikam için bütün gerekçeler vardır. Fakat şiir ilerledikçe öldürmek istediği insanın annesini, babasını, kardeşlerini, karısını, çocuklarını ve arkadaşlarını düşünür. Düşman, bir anda soyut bir “katil” olmaktan çıkar ve ilişkileri olan bir insana dönüşür.

Sonunda şair onu öldürmez.

Hatta adamın kimsesi yoksa bile öldürmez.

Yalnızca yanından geçerken yüzünü çevirir.

Ve bunu kendi kendisine şöyle açıklar:

İhmalin kendisi de bir intikam biçimidir.

İşte Taha Muhammed Ali'yi bu noktada yalnızca Filistinli bir şair olarak okumak mümkün değildir.

O, öfkesini kaybetmeden merhameti düşünebilen bir şairdir.

Yıkımı unutmadan insanı hatırlayan bir şairdir.

Ve belki en önemlisi, kaybettiği şeyleri sloganlarla değil, ayrıntılarla yaşatan bir şairdir.

Bu yüzden bugün dönüp baktığımda, yıllar önce “İşte Vedalaşmışız”ı siteye koymuş olmama seviniyorum.

O zaman şairin adını bile doğru yazmamışım.

Ama şiiri doğru yere koymuşum.

Yıllarca neredeyse hiç okunmadan beklemiş.

Sonra bir gün, “En Az Okunanlar” listesinden çıkıp karşıma gelmiş.

Bazen bir şiirin kaderi de şairin kaderine benziyor.

İkisi de uzun süre sessiz kalabiliyor.

İkisi de unutulmuş sanılabiliyor.

Sonra bir gün biri dönüp bakıyor.

Ve o anda yıllardır orada duran şey yeniden konuşmaya başlıyor.

Taha Muhammed Ali'nin şiirini bugün yeniden okurken bende kalan duygu tam olarak bu:

İyi ki o şiiri yıllar önce almışım.

Adını yanlış yazmış olsam da.

Hikâyesini bilmesem de.

Şairini tanımasam da.

Çünkü bazen bir şiiri gerçekten bulmak için önce onu kaybetmeniz gerekir.

Ben Taha Muhammed Ali'yi yıllar önce Şiir Antolojim'e almışım.

Ama galiba asıl bugün buldum.


Taha Muhammed Ali

Ayrılığın, Hafızanın, İntikamın ve Mutluluğun Şairi

1. Olmadı!

Vedaların yasını tutamayız.
Vaktimiz de kalmadı, gözyaşlarımız da.
Veda anını bile tanımayız.
Birdenbire gözyaşları içinde kalırız.
İşte vedalaşmışız.


2. Bir Havaalanında Karşılaşma

Bir gün sormuştun bana;
biz kaynağın kuşluk vaktinden
dönüyorduk,
birlikte:

“Sen neyden nefret edersin,
kimi seversin?”

Ben de sana cevap vermiştim,
şaşkınlığın kirpiklerinin ardından,
kanım
sığırcık kuşlarının gölgesi gibi
hızlanıp akarken:

“Ben ayrılıktan nefret ederim...
Kaynağı severim,
yolu severim,
kuşluk vaktine taparım.”

Sen gülmüştün...

Badem çiçek açmış,
korulukta bülbül sürüleri
şakımaya başlamıştı.

Bir soru...

Şimdi üzerinden
kırk yıl geçmiş.

Ne tuhaf,
sorunun cevabının ömrü!

Bir cevap...

Ömrü senin gidişinin
ömrü kadar.

Ne tuhaf,
cevabın sorusu!

Ve bugün...

Ah, ne imkânsız şey!

İşte biz,
tarafsız bir havaalanında,
kıl payı bir rastlantının eşiğinde
karşılaşıyoruz!

Ah, Tanrım...

Karşılaşıyoruz!

Ve işte sen,
soruyu yeniden soruyorsun.

Ne imkânsızın imkânsızı!

Seni tanıdım.

Sen beni tanımadın.

“Sen misin?”

Ama inanmadın.

Ve birdenbire
sormaya başladın:

“Eğer gerçekten sensen,
sen neyden nefret edersin,
kimi seversin?”

Ben de cevap verdim;
kanım
bedenimin penceresinden kaçıyor,
sığırcık kuşlarının gölgesi gibi
hızla, hızla akıyordu:

“Ben ayrılıktan nefret ederim...
Kaynağı severim,
yolu severim,
kuşluk vaktine taparım.”

Sen ağladın.

Çiçekler
başlarını eğdi.

Güvercinler,
kederlerinin ipeğinde
tökezledi.


3. Hatıra

İkamet mi?
Nasıl kalabilirim,
sen benim yolculuğumken,
yalnızlığımken?

Yolculuk mu?
Nasıl gidebilirim,
sen benim yurdumken,
sürgünümken?

Teselli mi?
Dalgalarla
kavurucu sıcaklar arasında
gidip gelmenin
ne anlamı var?

Sen,
bütün bir vatandan
geriye kalan
tek hatıramken?

1988


4. Abdülhadi Bir Süper Güçle Savaşıyor

Hayatı boyunca ne okudu
ne yazdı.

Hayatı boyunca bir ağaç kesmedi,
bir ineğe bıçak çekmedi.

Hayatı boyunca
New York Times'tan
hiç söz etmedi;
yokluğundan bile.

Hayatı boyunca
kimseye sesini yükseltmedi,
yalnızca:

“Buyurun...”
“Vallahi, buyurun.”


Buna rağmen
o, kaybedilmiş bir dava uğruna
yaşıyor.

Durumu umutsuz,
hakkı ise
okyanusa düşmüş
bir tuz tanesi kadar.


Beyler!

Müvekkilim
düşmanını hiç tanımıyor.

Ve size temin ederim ki
Enterprise'ın denizcilerini görseydi,
onlara
kızarmış yumurta
ve poşet süt ikram ederdi!


5. Uyarı!

Ey av meraklıları,
ey av peşinde koşanlar!

Tüfeklerinizi
mutluluğuma doğrultmayın!

Çünkü ona sıkacağınız
tek bir kurşuna bile
değmez.

Sizin gözünüzde
zarif ve çevik,
bir ceylan gibi süzülen,
her yana kaçışan
bir keklik horozu gibi
uçup giden şey

mutluluk değil!

İnanın bana:

Benim mutluluğumun
mutlulukla
hiçbir ilgisi yok.

12 Eylül 1988


6. Katillerin Çenesine Gülmek

Kasım...!

Kim bilir...

Neredesin?

Bu uzun yıllar boyunca
seni hiç unutmadım;
mezarlık duvarları gibi
uzayıp giden yıllar boyunca!

Hep
otlara,
toprak yığınlarına
seni sordum.

Yaşıyor musun,
bastonunla,
değişmiş görünüşünle,
hatıralarınla?

Evlendin mi?
Bir çadırın,
çocukların oldu mu?

Hacca gittin mi?

Yoksa seni
teneke tepelerin başlarında
mı öldürdüler?

Yoksa ey Kasım,
sen hiç büyümedin mi?

On yaşında
saklanıp kaldın mı?

Hâlâ
o çocuk Kasım mısın:

Koşan, gülen,
taş setlerin üzerinden atlayan;

bademi seven,
kuş yuvalarını arayan?


Diyelim ki, ey Kasım,
gerçekten de
“yaptılar”
ve seni öldürdüler...

Yine de eminim ki
sen katillerine
“güldün”,
tıpkı yıllara
“güldüğün” gibi!

Çünkü onlar
kesinlikle cesedini
yol kenarında bulamadılar.

Ne nehirlerin döküldüğü yerlerde,
ne raflarda,

ne hac yolunda,
ne de enkazların altında...

Çünkü seni
cesedini saklarken
hiç kimse görmedi.

Seni bulacak
bir insanoğlu bile çıkmayacak.

Hiçbir yer,
senden kalma bir kemiğe,
sana ait bir başparmağa
ya da ayağının ölçüsünde
tek bir ayakkabıya
rastlamayacak!

“Onları kandırdın, Kasım!”


Seni hep kıskandım,
ey Kasım,

gizlenmece oyununda
ne güzel saklanırdın!

Akşamları
çıplak ayaklarla
oynadığımız,

çocuk olduğumuz
o oyunda...

Kırk yıl önce!

28 Ağustos 1988


7. İntikam

Bazen

babamı öldüren,
evimizi yıkan
ve beni
daracık insanların ülkelerinde
sürgün bırakan
adamla
dövüşmeyi isterim.

Eğer o beni öldürürse
rahatlarım;
ben onu öldürürsem
intikamımı almış olurum!

Ama...

Dövüşürken
rakibimin onu bekleyen
bir annesi olduğunu öğrenirsem,

ya da oğlu
dönüş saatinden
çeyrek saat bile gecikse
sağ elini göğsünde,
kalbinin üzerine koyup
bekleyen bir babası olduğunu görürsem,

o zaman,
onu ele geçirebilsem bile
öldürmem.

Aynı şekilde...

Onu seven
ve özlemini hiç dindirmeyen
erkek ve kız kardeşleri olduğunu görürsem,
onu öldürmem.

Ya da onu karşılamaktan
mutluluk duyan bir karısı,
yokluğuna dayanamayan
ve getirdiği hediyelerle sevinen
çocukları varsa...

Ya da onu soran,
selamını vermeye,
selamını almaya özen gösteren
arkadaşları, akrabaları, komşuları,
tanıdıkları, hapishane arkadaşları,
hastane yoldaşları
ya da okul arkadaşları varsa...

Ama eğer yalnızsa,
kökünden kopmuş bir ağaç gibiyse;

ne babası ne annesi,
ne erkek ne kız kardeşi,
ne karısı ne çocukları,
ne arkadaşları, ne akrabaları, ne komşuları,
hiçbir tanıdığı yoksa;

ne dostu,
ne yoldaşı,
ne de arkadaşı varsa...

Ben de onun yalnızlığının acısına
ölüm azabını,
yok oluşun kederini
eklemeyeceğim.

Yalnızca
yolda karşılaştığımızda
gözlerimi ondan kaçırmakla yetineceğim

ve kendimi
şuna inandıracağım:

İhmalin kendisi de
intikamın türlerinden biridir!

Nasra, 15 Nisan 2006


Taha Muhammed Ali'nin Yedi Şiiri

Ayrılığın, hafızanın, intikamın ve tuhaf mutluluğun şairi

Taha Muhammed Ali'nin şiir dünyasına girerken ilk karşılaşılan şey, büyük tarihsel acılar karşısında büyük sözler söylemekten kaçınmasıdır. 1948'in yıkımı, sürgün, kaybolan köy, öldürülen insanlar ve parçalanmış hayatlar onun şiirinde elbette vardır; fakat bunlar çoğu zaman doğrudan slogan hâlinde görünmez. Bir köyün adı, bir çocukluk arkadaşı, bir badem ağacı, bir kuş yuvası, bir havaalanı, bir baba eli ya da kızarmış yumurta bir anda bütün bir tarihin taşıyıcısına dönüşür.

Taha'nın şiirinin biçimi de bu tavrın parçasıdır. Ölçü ve kafiyeye bağlı olmayan, kısa dizelerle ilerleyen, konuşma diline yaklaşan bir şiir kurar. Eleştirmen Habib Bûlus, onun şiirlerindeki yoğunluğu, gereksiz sözden kaçınmasını, hikâye anlatır gibi ilerlemesini ve okuru çoğu zaman beklenmedik bir sonla karşılaştırmasını özellikle vurgular.

Bu yedi şiir, tam da bu nedenle iyi bir seçki oluşturuyor. Çünkü Taha'yı yalnızca “Filistinli şair” olarak değil, kayıp karşısında hafızayı, öfke karşısında merhameti, ölüm karşısında mizahı ve mutluluk karşısında şüpheyi kullanan bir şair olarak gösteriyor.


1. Olmadı!: Vedaya bile yetişememek

“Olmadı!”nın merkezinde ayrılık değil, ayrılığın farkına varamamak vardır.

Şiirin en sarsıcı tarafı, insanın hayatındaki büyük kopuşların çoğu zaman büyük sahnelerle gerçekleşmediğini söylemesidir. İnsan “veda ediyorum” demez. Son kez sarıldığını, son kez baktığını, son kez aynı evin, aynı sokağın, aynı toprağın içinde bulunduğunu bilmez. Veda sonradan anlaşılır.

Bu nedenle:

“Veda anını bile tanımayız.”

dizesi şiirin anahtarıdır.

Buradaki “tanımamak”, yalnızca bilmemek değildir. İnsan hayatının içindeyken tarihin kendi hayatında bir eşik kurduğunu göremez. Ancak her şey bittikten sonra geriye dönüp baktığında, o anın veda olduğunu anlar.

Bu, Taha'nın şiirindeki temel zamansallığı da açıklar: Geçmiş hiçbir zaman geçmişte kalmaz. Çünkü geçmişin ne zaman başladığını insan çoğu zaman ancak gelecekte anlayabilir.

Şiirin sonunda “İşte vedalaşmışız” denmesi bu yüzden çok güçlüdür. Veda bir tören değildir; bazen yalnızca sonradan fark edilen bir sonuçtur.

Taha'nın 1948'de Safuriye'den ayrılışı düşünüldüğünde şiirin kişisel ve tarihsel katmanları birbirine yaklaşır. Fakat şiir yalnızca Filistin'e ait değildir. Bir evden ayrılan, ülkesini terk eden, sevdiği birini son kez gören herkes bu cümlede kendisini bulabilir.

Taha'nın büyük tarihleri küçük bir insan deneyimine dönüştürme yöntemi burada başlıyor.


2. Bir Havaalanında Karşılaşma: Kırk yılın değişmediği cevap

“Bir Havaalanında Karşılaşma”, “Olmadı!”nın ters yüz edilmiş hâli gibidir.

İlk şiirde insan vedayı fark edemeden ayrılır. Burada ise kırk yıl sonra yeniden karşılaşır.

Fakat karşılaşmanın kendisi neredeyse imkânsızdır. Aradan kırk yıl geçmiştir. İnsanlar değişmiştir. Hafıza değişmiştir. Dünya değişmiştir. Buna rağmen bir şey değişmemiştir:

“Ben ayrılıktan nefret ederim.”

Şiirin asıl mucizesi budur.

Kadın, kırk yıl önce sorduğu soruyu yeniden sorar. Şairin cevabı da değişmemiştir. Böylece şiirde zaman ile insan hafızası karşı karşıya gelir. Kırk yıl geçmiş ama cevap aynı kalmıştır.

Burada “kaynak”, “yol” ve “kuşluk vakti” de önemlidir. Bunlar ölümün ve ayrılığın karşısına hayatın devamını çıkaran imgelerdir. Kaynak suyun başlangıcıdır; yol hareket ve gelecektir; kuşluk ise günün aydınlık, canlı saatidir.

Fakat şiirin sonunda kadın ağlar.

Çiçekler başlarını eğer.

Güvercinler kederlerinin içinde sendelemeye başlar.

Böylece şiir, başlangıçta hafifçe romantik görünen bir karşılaşmadan zamanın insan üzerindeki tahribatına dönüşür.

Taha'nın şiirindeki büyük yetenek burada da görülür: Büyük bir açıklama yapmaz. “Kırk yıl boyunca acı çektim” demez. Bunun yerine aynı soruyu ve aynı cevabı kırk yıl sonra yeniden kurar.

Acıyı açıklamak yerine sahneye koyar.


3. Hatıra: Bir insanın bütün vatana dönüşmesi

“Hatıra” yalnızca birkaç dizeden oluşmasına rağmen seçkinin en yoğun şiirlerinden biridir.

Şiirin merkezindeki karşıtlıklar olağanüstü:

İkamet / yolculuk

Yurt / sürgün

kalmak / gitmek

Şair “Nasıl kalabilirim?” diye sorar; çünkü karşısındaki insan onun yolculuğudur. Sonra “Nasıl gidebilirim?” diye sorar; çünkü aynı insan onun yurdudur.

Burada sevgili ile vatan birbirine karışır.

Ve şiirin son cümlesi her şeyi bir anda büyütür:

“Sen, bütün bir vatandan geriye kalan tek hatıramken?”

Artık söz konusu olan yalnızca bir insan değildir. Bir insan, bütün bir vatanın hatırasına dönüşmüştür.

Bu nedenle “Hatıra”yı “aşk şiiri” veya “vatan şiiri” diye ayırmak mümkün değildir. Taha'nın şiirinde ikisi zaten birbirinden ayrılmaz. Safuriye yalnızca üzerinde yaşanmış bir toprak değildir; çocukluk, sevgililer, hayvanlar, ağaçlar, yollar, sesler ve insanlar demektir.

Taha'nın şiirlerinde Safuriye'nin bazen bir insan biçiminde görünmesinin nedeni de budur. Palestine Studies'deki kapsamlı inceleme, Safuriye'nin kimi zaman Kasım olarak kişileştiğini özellikle vurgular.

“Hatıra” bu bakımdan bütün dosyanın merkezindeki cümlelerden birini taşır:

Vatan bazen haritada kalan bir yer değil, hafızada kalan tek bir insandır.


4. Abdülhadi Bir Süper Güçle Savaşıyor: Büyük tarihe karşı küçük insan

Bu şiir ilk bakışta dosyanın geri kalanından farklı görünür. Oysa Taha'nın şiir anlayışını anlamak için son derece önemlidir.

Abdülhadi hiçbir şey yapmamıştır.

Okumamıştır.

Yazmamıştır.

Ağaç kesmemiştir.

Bir hayvana bıçak çekmemiştir.

New York Times'tan bile söz etmemiştir.

Kimseye sesini yükseltmemiştir.

Ve yine de “kaybedilmiş bir dava”nın içindedir.

Buradaki ironi olağanüstüdür. Çünkü “süper güçle savaşmak” için kahramanlık, silah, strateji veya siyasi bilinç gerekmiyor. Bazen insanın yalnızca varlığı bile bir davanın içine düşmesine yetiyor.

Şair, Abdülhadi'yi kahramanlaştırmaz. Onu sıradanlaştırır.

Tam da bu nedenle şiirin sonunda büyük savaş gemisi Enterprise ile karşılaştığında Abdülhadi'nin yapacağı şey savaşmak değil, kızarmış yumurta ve poşet süt ikram etmektir.

Bu ayrıntı şiirin bütün politik gerilimini tersyüz eder.

Poetry Foundation da şiirin finalindeki bu absürt nezaketi aynen vurgular.

Taha'nın mizahı burada acıyı hafifletmek için kullanılmaz. Tam tersine, acıya dayanmanın biçimine dönüşür.

Düşman çok büyükse, bazen ona karşı yapılabilecek en insani şey, onun büyüklüğünü reddetmektir.


5. Uyarı!: Mutluluk neden mutluluk değildir?

“Uyarı!” belki de seçkinin en tuhaf şiiri.

Şair avcılara seslenir:

“Tüfeklerinizi mutluluğuma doğrultmayın!”

Bu noktada okuyucu klasik bir şiir bekleyebilir. Mutluluk narin bir ceylana veya kaçan bir kuşa benzetilecektir.

Nitekim benzetmeler gelir.

Fakat hemen ardından şiir kendi kurduğu anlamı bozar:

“Benim mutluluğumun mutlulukla hiçbir ilgisi yok.”

İşte Taha burada kendi şiirsel oyununu kurar.

Eğer gördüğümüz şey mutluluk değilse nedir?

Belki de şiirin bütün meselesi budur: Sürgün yaşamış, kayıp yaşamış, çocukluğunu ve köyünü yitirmiş bir insanın mutluluk dediği şey, sıradan mutluluk kavramına sığmaz.

Bu yüzden şiirin mutluluğu avlanabilir bir hayvan gibi görünür. Çünkü kırılgandır, kaçaktır ve gerçek anlamıyla ele geçirilemez.

Habib Bûlus'un Taha üzerine yazdığı incelemede bu tür paradoksların, onun şiirindeki temel ironik yapının parçası olduğu görülüyor. Taha'nın şiirlerinde trajedi ile mizah, ret ile kabulleniş, hüzün ile neşe sürekli birbirinin içine geçiyor.

Taha'nın şiirindeki mutluluk belki de acıdan kurtulmak değil, acıyla birlikte yaşayabilmektir.

Bu nedenle “Uyarı!” başlığı bile ironiktir.

Şair mutluluğu korumaya çalışırken aslında okuyucuya şunu söylüyor gibidir:

Benim mutluluğumu sizin mutluluk ölçülerinizle ölçmeyin.


6. Katillerin Çenesine Gülmek: Kasım'ın on yaşında kalması

Dosyanın en önemli şiirlerinden biri kesinlikle budur.

Çünkü burada Taha'nın bütün şiir dünyası Kasım adlı bir çocuğun etrafında toplanır.

Şair sorar:

“Neredesin?”

Bu basit soru şiirin bütün yükünü taşır.

Kasım yaşamış mıdır?

Evlenmiş midir?

Çocukları olmuş mudur?

Hacca gitmiş midir?

Ya da öldürülmüş müdür?

Ama sonra çok daha sarsıcı bir ihtimal ortaya çıkar:

“Sen hiç büyümedin mi?”

Kasım belki de on yaşında kalmıştır.

Bu, yalnızca şiirsel bir hayal değildir. Taha'nın şiir dünyasında Kasım, çocukluk arkadaşıdır; AlDiwan'ın açıklamasında da Kasım'ın on yaşında saklanıp kaldığı, büyümediği ve öldürüldükten sonra kendisini adeta kendi kendine gömdüğü belirtilir.

Fakat Palestine Studies'teki çalışma daha ileri bir yorum getiriyor: Safuriye bazen Kasım'dır. Çocukluk arkadaşı kaybolmuş ve on yaşında kalmıştır; aynı şekilde Safuriye de Taha'nın hafızasında yıkımdan önceki hâliyle donmuştur.

Bu nedenle şiirin sonundaki çocukluk oyunu çok önemlidir.

Kasım:

koşar,

güler,

taş setlerin üzerinden atlar,

bademleri sever,

kuş yuvalarını arar.

Bunlar sıradan çocukluk ayrıntıları gibi görünür. Fakat Taha için artık kaybedilmiş bir dünyanın arşividir.

Sonra şiir müthiş bir dönüş yapar.

Kasım öldürülmüş olabilir.

Fakat katiller cesedini bulamamıştır.

Bir kemik yoktur.

Bir başparmak yoktur.

Bir ayakkabı bile yoktur.

Dolayısıyla Kasım, ölümünden sonra bile katillerinden kaçmayı başarmıştır.

Buradaki:

“Onları kandırdın, Kasım!”

cümlesi şiirin merkezidir.

Çünkü “gülmek” burada neşelenmek değildir. Katillerin oyununu bozmak demektir.

Taha'nın şiirinin temel ironisi böylece ortaya çıkar: Katiller Kasım'ı öldürmüş olabilirler ama Kasım'ın kim olduğunu, nerede olduğunu ve hatırasının nerede yaşadığını hiçbir zaman ele geçirememişlerdir.

Daha da önemlisi, Kasım'ın ölümü onu tarihten silmemiştir. Tam tersine şiir onu yeniden çocuk hâlinde yaşatır.

Bu noktada Taha'nın şiiri yalnızca kayıp bir arkadaşın ardından yazılmış ağıt olmaktan çıkar.

Şiir, hafızanın katiller karşısındaki direnişine dönüşür.

Habib Bûlus'un Taha şiiri üzerine değerlendirmesinde de şairin Safuriye'yi geçmişin çocukluk mekânları üzerinden kurduğu, kişisel deneyimi kolektif Filistin meselesine dönüştürdüğü özellikle vurgulanıyor.

Bu nedenle Kasım'ı yalnızca “öldürülmüş bir çocukluk arkadaşı” olarak okumak eksik kalır.

Kasım, büyümeyen çocukluktur.
Kasım, kaybolan Safuriye'dir.
Kasım, Taha'nın zamanın içinden çıkarıp sakladığı dünyadır.

Ve belki de şiirin en acı tarafı şudur:

Kasım büyümemiştir, çünkü Taha'nın çocukluğu da Safuriye'de kalmıştır.


7. İntikam: Öldürmemekle alınan intikam

Dosyanın merkezine yerleştirilmesi gereken ikinci şiir budur.

“İntikam” ilk bakışta bir şiddet şiiri gibi başlar.

Babası öldürülmüştür.

Evleri yıkılmıştır.

Kendisi sürülmüştür.

Dolayısıyla şairin düşmanını öldürmek istemesi anlaşılır görünür. Hatta şiirin ilk bölümünde iki ihtimali kabul eder:

O beni öldürürse rahatlarım.
Ben onu öldürürsem intikamımı alırım.

Okur burada şiirin nereye gideceğini sandığını zanneder.

Sonra “Ama...” gelir.

Şiirin bütün ahlâkı o tek kelimeden sonra değişir.

Şair düşmanının annesini düşünür.

Sonra babasını.

Özellikle babanın oğlunun dönüşünü beklerken elini kalbinin üzerine koyması olağanüstü bir ayrıntıdır. Çünkü düşman artık soyut bir “katil” değildir. Bir babanın oğludur.

Ardından kardeşler gelir.

Karısı.

Çocukları.

Arkadaşları.

Komşuları.

Hapishane arkadaşları.

Hastane arkadaşları.

Okul arkadaşları.

Liste uzadıkça düşman küçülmez; insanlaşır.

Terry Price'ın şiir üzerine yazdığı çözümlemenin en güçlü noktalarından biri budur: Şiirin ilk bölümü okuyucuyu bilinçli olarak bir “intikam şiiri” beklentisine sokar; ikinci bölüm ise düşmanı kişisiz bir hedef olmaktan çıkarıp ilişkileri olan bir insana dönüştürür.

Ruth Ozeki de şiirde ayrışmama, bağışlama, geri durma ve merhamet gibi düşüncelerin ortaya çıktığını özellikle vurguluyor.

Fakat şiirin asıl dehası burada bile değildir.

Çünkü şair bir ihtimal daha düşünür:

Ya düşmanın hiç kimsesi yoksa?

Ne annesi.

Ne babası.

Ne kardeşi.

Ne eşi.

Ne çocuğu.

Ne arkadaşı.

Ne komşusu.

Hiçbir insanî bağı olmayan biri...

Bu durumda şair onu öldürür mü?

Hayır.

İşte şiirin paradoksu burada tamamlanır.

Çünkü ölüm, böyle bir insan için yalnızlıktan kurtuluş bile olabilir.

Şair ona ölümün acısını eklemeyecektir.

Onu yolda gördüğünde yalnızca gözlerini kaçıracaktır.

Ve kendisini şöyle ikna edecektir:

İhmalin kendisi de intikam türlerinden biridir.

Bu son derece önemli bir ayrımdır. Taha intikam duygusunu yok etmiyor. İntikamın biçimini değiştiriyor.

Şiddet zincirini kırıyor fakat ilk yaranın gerçekliğini inkâr etmiyor.

Bu nedenle şiir “affetme” şiiri de değildir.

Daha incelikli bir şeydir.

Öfkeyi inkâr etmeden, öfkenin insanı yönetmesine izin vermemek.

Yahia Lababidi'nin 2026 tarihli Taha değerlendirmesi de şiirin hareketini bu yönde okuyor: Şiir, başlangıçtaki kişisel yaradan başlayıp karşısındaki kişinin annesi, babası ve diğer bağlarını hayal ettikçe onu yeniden “insan” hâline getiriyor; böylece öfkenin düzleştirdiği dünyaya yeniden derinlik kazandırıyor.

Jill Pearlman'ın değerlendirmesinde ise özellikle “kendisini ikna etmek” ifadesine dikkat çekiliyor. Çünkü şairin merhameti kendiliğinden ve kolay bir duygu değildir; bir irade ve disiplin gerektirir. Acıyı başka bir şeye dönüştürmek için hayal gücü kullanılır.

Bence şiirin en güçlü tarafı tam burada.

Taha:

“Ben iyi bir insanım, bu yüzden onu affediyorum.”

demiyor.

Tam tersine, bize önce öfkesini gösteriyor.

Sonra o öfkenin içinden insanın yüzünü yeniden buluyor.

Ve bunu yaparken Filistin meselesini de daha evrensel bir yere taşıyor.

Çünkü babasını öldüren adamın annesini düşünebilmek, siyasi bir slogan değil; ahlâkî hayal gücünün sınırını genişletmektir.


Sonuç: Taha Muhammed Ali'nin şiirinde kaybedilen şey nasıl yeniden yaşar?

Bu yedi şiiri birlikte okuduğumuzda Taha Muhammed Ali'nin temel meselesinin yalnızca Filistin, savaş veya sürgün olmadığı görülüyor.

Onun asıl meselesi kaybedilmiş bir hayatın parçalarını yeniden insanileştirmek.

“Olmadı!”da insan vedaya yetişemez.

“Bir Havaalanında Karşılaşma”da kırk yıl sonra aynı soruya aynı cevap verilir.

“Hatıra”da bir insan bütün vatana dönüşür.

“Abdülhadi”de sıradan bir insan süper gücün karşısına çıkar ama elinde silah yerine kızarmış yumurta vardır.

“Uyarı!”da mutluluk bile kendi adını reddeder.

“Katillerin Çenesine Gülmek”te öldürülen Kasım, katillerin bulamadığı bir cesetten daha fazlasına dönüşür: hafızanın içinde on yaşında kalmış Safuriye'ye.

“İntikam”da ise düşman, öldürülecek bir figür olmaktan çıkar; annesi, babası, çocukları ve dostları olan bir insana dönüşür.

Böylece bu yedi şiir arasında görünmez bir bağ kuruluyor:

Veda → hafıza → kayıp → öfke → merhamet → mizah → direnme.

Taha'nın şiiri yüksek sesli bir kahramanlık şiiri değildir. Nitekim eleştirmenler onun şiirinin doğrudan, gündelik ve konuşma diline yakın yapısını; hikâye anlatır gibi ilerleyip beklenmedik sonlara ulaşmasını özellikle vurgular.

Onun direnişi daha sessizdir.

Katiller Kasım'ın cesedini bulamaz.
Sürgün, hatırayı yok edemez.
İntikam, cinayete dönüşmek zorunda kalmaz.
Mutluluk, bütün acılara rağmen kendine başka bir ad bulur.

Ve belki Taha Muhammed Ali'nin şiirini asıl büyük yapan da budur:

Yıkılmış bir köyü yeniden kurmaz; onu hatırlanabilir kılar.
Öldürülmüş bir insanı diriltmez; onu unutturmaz.
İntikamı ortadan kaldırmaz; onu başka bir ahlâka dönüştürür.

Bu yüzden onun şiirinde hafıza yalnızca geçmişe bakmak değildir. Hafıza, kaybedilenlerin hâlâ dünyada bir yeri olduğunu söylemenin yoludur.

(ÜSTTE: Saffuriyya, Temmuz 1931, Taha Muhammed Ali'nin doğum ayı. ALTTA: Saffuriyya bugün.)

Taha Muhammed Ali: Kaybedilmiş Bir Köyün Hafızasında Yaşamak

Taha Muhammed Ali, 1931'de Celîle'deki Safuriye (Saffuriyya) köyünde doğdu. Celîle, tarihî Filistin'in kuzeyinde, günümüzde İsrail'in kuzeyini ve Lübnan ile Suriye sınırlarına yakın bölgeleri içine alan coğrafi bir bölgedir. Taha'nın doğduğu Safuriye ise Nasıra'nın yaklaşık altı kilometre kuzeybatısında bulunan, 1948'den önce önemli nüfusa sahip Filistinli bir köydü. Antik Sepphoris'in bulunduğu bölgenin yakınındaki bu köy, Taha'nın çocukluğunun bütün dünyasını oluşturuyordu.

Safuriye, Taha için yalnızca doğduğu yer değildi. Badem ağaçları, taş setler, kuş yuvaları, köy yolları, akşamları oynanan oyunlar ve çocukluk arkadaşları onun hafızasının temel parçalarıydı. Daha sonra şiirlerinde tekrar tekrar karşımıza çıkacak olan Kasım da bu çocukluk dünyasının insanlarından biridir. Bu yüzden Taha'nın şiirini okurken Safuriye'yi yalnızca bir köy adı olarak düşünmemek gerekir. Safuriye, onun şiirinde çocukluğun, yurdun ve kaybedilmiş hayatın adı hâline gelir.

1948'de Taha on yedi yaşındaydı. Filistin'de savaş sürerken Safuriye ağır saldırılara maruz kaldı. Filistinli köylülerin aktardığına göre 15 Temmuz gecesi İsrail uçakları köyü bombaladı; ertesi gün İsrail kuvvetleri köyü ele geçirdi. Safuriye'nin ele geçirilmesi, Nasıra'ya yönelik Dekel Harekâtının bir parçasıydı. Tarihsel kaynaklarda saldırıya İsrail ordusunun Şeva (7.) Tugayı ile Karmeli Tugayı birliklerinin katıldığı belirtilir. Köyün işgalinden sonra nüfusun büyük bölümü yerinden edildi; köy daha sonra büyük ölçüde yıkıldı.

Bu olay Taha Muhammed Ali'nin hayatındaki en büyük kırılma noktasıdır. Ailesiyle birlikte kuzeye, Lübnan'a kaçtı. Yaklaşık bir yıl sonra geri döndü ve Nasıra'ya yerleşti; fakat doğduğu Safuriye'ye geri dönmesi mümkün olmadı. Böylece Taha'nın hayatında çok özel bir durum ortaya çıktı: Hayatı boyunca birkaç kilometre ötedeki doğduğu yere fiziksel olarak dönemedi, fakat şiirleriyle oraya tekrar tekrar döndü. Poetry International'ın biyografisinde de Safuriye'nin onun şiir ve düzyazısının temel merkezi olduğu özellikle belirtilir.

Taha'nın eğitim hayatı uzun sürmedi. Yalnızca dört yıl kadar düzenli eğitim alabildi. Fakat kendisini kendi kendine yetiştirdi. Gündüzleri çalıştı, geceleri okudu. Klasik Arap edebiyatından çağdaş şiire, daha sonra İngiliz ve Amerikan edebiyatına kadar geniş bir okuma dünyası oluşturdu. Bu nedenle onun şiirinde bir yandan klasik Arap şiirinin hafızası, diğer yandan gündelik konuşma dilinin doğallığı bulunur. Şiirleri ölçü ve kafiyeye bağlı değildir; çoğu zaman bir hikâye anlatır gibi ilerler ve sonunda beklenmedik bir dönüş yapar.

Nasıra'da küçük bir hediyelik eşya ve antika dükkânı işletti. Dükkân, yıllar içinde yalnızca geçimini sağladığı bir yer olmaktan çıktı; şairlerin, yazarların, öğretmenlerin ve aydınların uğradığı bir buluşma noktasına dönüştü. Taha ise şiir dünyasının merkezinde yer almak için özel bir çaba göstermedi. Uzun yıllar gündelik hayatın içinde yaşadı, insanları gözlemledi ve hikâyelerini dinledi. Şiirinin sıradan insanlara, küçük ayrıntılara ve gündelik konuşmalara bu kadar yakın olmasının sebeplerinden biri de budur.

Şiire de geç başladı. İlk şiir kitabı 1983'te yayımlandığında elli iki yaşındaydı. Bu geç başlangıç, onun şiirinin olgunlaşma biçimi açısından anlamlıdır. Taha, şiire gençlik heyecanıyla değil, uzun bir hayatın biriktirdiği hatıralarla geldi. Bu nedenle şiirlerinde çocukluk ile yaşlılık, geçmiş ile bugün, kayıp ile mizah sürekli yan yana bulunur.

Onun şiirinin merkezinde 1948 vardır; fakat şiirleri yalnızca 1948'i anlatmaz. Savaşın, sürgünün ve yıkımın ardından geriye ne kaldığını sorar. Bir köyün tamamı yok olabilir; fakat bir badem ağacı hatırlanabilir. Bir çocuk öldürülebilir; fakat adı Kasım olarak şiirde yaşamaya devam edebilir. Bir düşman öldürülebilir; fakat şair onun annesini, babasını ve çocuklarını düşündüğü anda cinayet fikrinin karşısına insanı çıkarabilir.

Bu nedenle Taha Muhammed Ali'yi yalnızca “Filistinli bir şair” olarak tanımlamak eksik kalır. O, kaybedilmiş bir coğrafyayı hafızanın diliyle yeniden kuran bir şairdir. Safuriye onun şiirinde artık yalnızca 1948'de bombalanmış ve boşaltılmış bir köy değildir. Çocukluk oyunlarının, bademlerin, kuş yuvalarının, arkadaşların ve kaybedilmiş insanların hâlâ yaşadığı bir hafıza ülkesidir.

“Katillerin Çenesine Gülmek”te Kasım'ın on yaşında kalmasının anlamı burada daha iyi anlaşılır. Kasım yalnızca kaybolmuş bir çocukluk arkadaşı değildir. Taha'nın şiirinde büyümeyen Safuriye'nin kendisine dönüşür. Kasım'ın çocuk olarak kalması, şairin zihninde köyün de 1948 öncesindeki hâliyle donup kalmasıdır. Bu yüzden Taha “Kasım nerede?” diye sorarken aslında bir bakıma “Safuriye nerede?” diye de sormaktadır.

Taha Muhammed Ali 2 Ekim 2011'de Nasıra'da öldü. Fakat şiirlerinin temel paradoksu şudur: Fiziksel olarak geri dönemediği Safuriye'ye hayatı boyunca şiirleriyle döndü. Onun şiiri, yıkılmış bir köyü yeniden inşa etmeye çalışmaz; onu unutturmayacak kadar canlı bir hafızaya dönüştürür.

Belki de Taha'nın şiirini anlamanın en doğru yolu buradan geçer:

Safuriye onun doğduğu yerdi; şiir ise oraya dönüş yoluydu.