Bizim oralarda
“Sırâk Hanmû” diye adlandırılan
güzel kuşun
göğsü kırmızı,
ötüşü ve gagası yeşil,
ayakları kahverengi,
kanatlarıysa
gümüş gibi göz alıcıdır.
Her yıl
incirle narın yapraklanmasından,
ilk yağmurların bereketinden
hemen önce
bahçelerimizin çalılarına
sığınırlar.
Bizim bahçelerimizde
Sırâk Hanmû'nun boyu...
Hepsi hepsi
bir hurma tanesinden
daha büyük değildir.
Bizim oralardaki Sırâk Hanmû,
bizi görünce
aç kedilerden ürken
bir fare gibi
bizden korkar.
Duke Üniversitesi'nin bahçelerindeki
Sırâk Hanmû'nun da
göğsü kırmızıdır;
ötüşü ve gagası yeşil,
kanatları göz alıcı bir gümüş,
ayakları kahverengidir.
O kahverengi ayaklarıyla
dans edercesine dolaşır
çimenlerin yalın yeşilliği üzerinde,
henüz çiçek küpelerini takmamış,
yaprak elbiselerine bürünmemiş
ağaçların güneşleri altında
altın renkli toprağın kızıllığında.
Duke bahçelerindeki
Sırâk Hanmû'nun ağırlığı...
Bizim kekliklerimizin
ağırlığı kadardır!
Duke'un Sırâk Hanmû'su
ötüşe ötüşe kanat çırpar,
bahçesindeki insanların
kollarına konar,
insanların omuzlarına
sevinçle yerleşir;
annesinin babasının kucağına
koşan
mutlu bir çocuk gibi.
Bizim Sırâk Hanmû'muzun
bizden korkusu
tuhaf bir korkudur.
Bizim gölgemizden korkması,
yaz yılanının
kendisini bir lokmada
yutuvermesinden duyduğu korkuya
denk değildir.
Hele gökyüzünün
şimşek gibi çakan
şahinlerinden duyduğu korkuyla
hiç kıyaslanamaz.
Duke'un Sırâk Hanmû'sunun
ziyaretçilerine sevgisi
de tuhaf bir sevgidir:
Onlar ona
çeşit çeşit tohumlar verir;
o da onların avuçlarından
ceviz ve badem içlerini
ve türlü türlü gönülleri
toplar.
Duke'un Sırâk Hanmû'sunun
kendisine hayranlıkla gelen
ziyaretçilerine sevgisi
gerçekten de tuhaftır.
Bizim bahçelerimizin Sırâk Hanmû'sunun ise
avcıların,
onu ele geçirmek için peşine düşenlerin
korkusu
tuhaf bir korkudur.
Çünkü o zavallı hırsız
başına gelecekleri bilir.
Biz ellerimizi ona ulaştırdığımızda
ne yaptığımızı bilir:
Önce onu
ustaca kurulmuş ağlarımıza
düşürürüz.
Sonra
kurnaz tuzaklarımızla
işini bitiririz.
İp düğümünün içinden
ya da tuzağın demirinden
çıkarmak için peşinden koşarız.
Sonra boynunu bükeriz.
Başının derisini yüzer,
şakıdığı renkli gagasını
söküp çıkarırız.
Karnını yarmadan önce
bacaklarını keser,
kırmızı göğsündeki tüyleri
yolar,
halka gibi işlenmiş kanat tüylerini
çıkarırız.
Sonra parçalarını
acı biberle harmanlar,
göğsünü ve butlarını
tuz ve ekşi limonla ovup
zeytinyağımızın köpüğüne
gömeriz.
Ateşin üzerinde duran
çelik tavada
kızgın yağda
çıtırtılar çıkararak kızarır.
Besmele çekmeden hemen önce,
yağ onu kızartmayı,
ateş de pişirmeyi bitirdiğinde,
kalplerimiz
onu bize helâl kılan,
kolaylaştıran,
emrimize veren
ve onu bahçelerimizin çalılarına
yönlendiren
Allah'a hamdeder.
Bizim bahçelerimizdeki
Sırâk Hanmû'nun da
göğsü kırmızıdır.
Duke Üniversitesi'nin bahçelerindeki
Sırâk Hanmû'nun da
göğsü kırmızı.
Ama...
Sübhanallah!
Şu kuşu
korkutan ve küçülten,
ötekini
güven içinde yaşatan ve büyüten
ne yücedir!
Şu kuşu
yaratan,
sadece ve sadece
açların lokması olsun diye;
ötekini yaratansa
yalnızca ve yalnızca
bakanların seyri olsun diye.
Sübhanallah!
Taha Muhammed Ali
“Sadece O Kadar”: Bir Kuşun Kaderi ve Coğrafyanın Vicdanı
Taha Muhammed Ali'nin “Sadece O Kadar” şiirini okurken beni şiirin ortasındaki av sahnesi durdurdu. Kuşun yakalanıp öldürülmesi, parçalanması ve pişirilmesi öyle ayrıntılı anlatılıyor ki, şiirin ilk bölümündeki sevimli kuş tasvirleri birdenbire başka bir anlam kazanıyor. Üstelik bu sahne bana kendi çocukluğumu hatırlattı. Çocukken bahçede sapanla kuş vurur, bazen elekle tuzak kurup o küçücük serçeyi yakalar, sonra pişirip zevkle yerdim. O yaşta bunun üzerinde düşünmezdim. Bugün hatırladığımda ise içimde bir sızı kalıyor.
Tam da bu nedenle Taha'nın şiirindeki kuşu yalnızca bir kuş olarak okuyamadım. Fakat şiirin asıl gücü de burada başlıyor: Şair çocukluk hatırasını kişisel bir vicdan meselesi olmaktan çıkarıp coğrafya, yoksulluk, tabiat ve insan arasındaki ilişkinin şiirine dönüştürüyor.
Şiir, aynı kuşun iki ayrı dünyasını karşılaştırarak başlıyor. Birinci dünya, Taha'nın “bizim” dediği bahçeler. İkinci dünya ise Duke Üniversitesi'nin bahçeleri. Kuş görünüş olarak aynıdır: kırmızı göğüs, yeşil gaga, gümüş kanatlar, kahverengi ayaklar. Şair özellikle bu ayrıntıları iki kez verir. Bu tekrar gereksiz değildir. Okura sürekli şunu hatırlatır:
Değişen kuş değildir.
Değişen dünyadır.
Duke'taki kuş insanlardan korkmaz. İnsanların kollarına ve omuzlarına konar. Avuçlarından yiyecek alır. Şair onu “annesinin babasının kucağına koşan mutlu bir çocuk” gibi görür. Bu benzetme son derece önemlidir. Çünkü kuş burada yalnızca korunmuş bir hayvan değildir; güven duygusunun içindeki bir canlıdır. İnsanla hayvan arasındaki ilişki korkuya değil, karşılıklı kabule dayanmaktadır.
Bizim bahçelerimizdeki kuş ise tam tersidir. İnsan görünce kaçar. Gölgeden bile korkar. Şair korkusunu fare ve kedi, yılan ve şahin imgeleriyle büyütür. Burada insan, kuşun dünyasında doğal bir varlık olmaktan çıkmış, yırtıcı bir varlığa dönüşmüştür.
İşte şiirin ilk büyük meselesi budur: İnsan ile tabiat arasındaki ilişkinin kendisi coğrafyaya göre değişmektedir.
Bu noktada “coğrafya kaderdir” sözü şiirin içine girer. Çünkü aynı kuşun iki farklı coğrafyada iki farklı kaderi vardır. Fakat Taha'nın söylediği bundan daha geniştir. Coğrafya yalnızca iklimi, toprağı ve bitki örtüsünü belirlemez; insanın tabiatla kurduğu ilişkiyi, geçim biçimini, yoksulluğunu, alışkanlıklarını ve hatta ölümle kurduğu ilişkiyi de belirleyebilir.
Şairin “bizim” dediği yerde kuşun korkmasının sebebi tek tek insanların kötü olması değildir. Şiir bunu çok daha karmaşık bir hayatın parçası olarak gösterir. Kuş avdır. İnsan ise avcıdır.
Ve sonra şair bizi bu ilişkinin en sert noktasına götürür.
Bir kuş nasıl “lokma”ya dönüşür?
Şiirin avlanma bölümü özellikle uzun tutulmuştur. Bu, şiirin tesadüfi bir ayrıntısı değildir.
Taha kuşun ölümünü bir kelimeyle geçiştirebilirdi. “Avladık” diyebilirdi. Fakat bunu yapmıyor. Ağı, tuzağı, kovalamayı, boynu bükmeyi, deriyi yüzmeyi, gagayı sökmeyi, tüyleri yolmayı, kanatları ayırmayı tek tek anlatıyor. Ardından biber, tuz, limon ve zeytinyağı geliyor.
Böylece şiirin dili de değişiyor.
Başlangıçta kuş şiiri okuyoruz.
Sonra birden av şiiri.
Ardından yemek şiiri.
Ama aslında bunların hepsi aynı şeyin farklı aşamaları: Bir canlının insan tarafından nesneleştirilmesi.
Kuş önce güzel bir varlıktır.
Sonra avdır.
Sonra ettir.
Sonra yemektir.
Taha'nın asıl başarısı, bu dönüşümü okurun gözünün önünde gerçekleştirmesidir.
Kuşun “kırmızı göğsü” başlangıçta güzelliğin ayrıntısıdır. Sonra aynı kırmızı göğüs parçalanıp pişirilecek ete dönüşür. Bu yüzden şiirin başındaki renkler sonradan geriye dönük olarak anlam değiştirir. Şairin “kırmızı”, “yeşil”, “gümüş” diye dikkatle çizdiği kuş resmi, sonunda tavada pişen bir bedenle karşı karşıya kaldığımız için daha da acılaşır.
Güzellik ile yenilebilirlik aynı canlı üzerinde birleşir.
Ve insanın bakışı hangisini göreceğine karar verir.
Fakat şiirin asıl sertliği kuşun öldürülmesinde bitmiyor.
Bence şiirin en sarsıcı yeri, öldürme ve pişirme sürecinin ardından gelen şükürdür.
Kuş öldürülmüş, parçalanmış, pişirilmiştir. Ardından insanın kalbi Allah'a hamdetmektedir; çünkü bu canlı ona helâl kılınmış, kolaylaştırılmış, emrine verilmiştir.
Burada Taha'nın şiiri basit bir hayvan sevgisi şiiri olmaktan tamamen çıkar.
Çünkü şair artık insanın kendi yaptığı şeyi nasıl anlamlandırdığını sorgulamaktadır.
Önce doğaya müdahale ederiz.
Sonra yaptığımız şeyi normalleştiririz.
Sonra ona bir gelenek adı veririz.
Sonra onu meşrulaştırırız.
Sonra da onun için şükrederiz.
Taha bu zinciri açıklamaz. Bütün aşamalarını yan yana getirerek okurun önüne koyar.
İşte şiirin ironisi burada son derece güçlüdür.
Çünkü “Sübhanallah” kelimesi, şiirin sonunda hem samimi bir dinî hayranlık hem de okuru rahatsız eden bir ironi olarak okunabilir. Şairin başarısı, bu iki anlamı birbirini yok etmeden aynı anda taşıyabilmesidir.
“Sadece O Kadar” neden böyle bir başlık?
Şiirin başlığı da son derece zekice.
“Sadece O Kadar.”
Şair bütün bu dünyayı anlattıktan sonra sanki küçücük bir şey anlatmış gibi davranıyor.
Oysa anlattığı şey sadece bir kuş değil.
Bir kuşun korkusu var.
Bir çocuğun çocukluğu var.
Bir köyün bahçeleri var.
Bir coğrafyanın yoksulluğu var.
İnsan ile tabiat arasındaki ilişki var.
Av var.
Ölüm var.
Dinî meşruiyet var.
Refah ile yoksulluk arasındaki fark var.
Ve bütün bunların sonunda yalnızca:
“Sadece o kadar.”
Bu ifade şiirin ironik anahtarıdır.
“Açların lokması” ile “bakanların seyri”
Şiirin son iki karşılaştırması, önceki bütün bölümleri yeniden anlamlandırır:
Bir kuş açların lokmasıdır.
Diğeri bakanların seyri.
Burada Taha'nın meselesi artık kuş bile değildir.
Aynı güzelliğin farklı ekonomik ve toplumsal dünyalarda nasıl farklı değer kazandığını gösterir. Duke'ta kuşun korunması yalnızca insanların hayvan sevgisiyle açıklanamaz; orada kuşu yemeye ihtiyaç duymayan bir hayat vardır. Taha'nın “bizim” dediği dünyada ise kuş, sofraya girebilen bir rızık nesnesidir.
Bu nedenle şiiri yalnızca “Batı'da kuşlar seviliyor, Filistin'de yeniliyor” şeklinde okumak şiiri basitleştirir.
Taha'nın söylediği daha acıdır:
İnsanın bir canlıya bakışını, içinde bulunduğu hayat şartları değiştirir.
Kuş aynı.
İhtiyaç farklı.
Coğrafya farklı.
Kader farklı.
Ve bu yüzden şiir bir anda sınıf, yoksulluk ve refah meselesine de açılır.
Benim çocukluğum bu şiirin neresinde?
Benim çocukken sapanla kuş vurmam, elekle kuş yakalamam bu büyük şiirin yanında küçük bir hatıra gibi kalabilir. Ama şiirin bende açtığı kapı tam olarak burasıdır.
Çünkü Taha'nın anlattığı dünyayı anlamak için illa Safuriye'de doğmuş olmak gerekmiyor. İnsanın bir kuşla kurduğu ilişkiyi hatırlaması yeterli.
Ben o serçeleri gerçekten zevkle yemiştim.
Bugün ise aynı hatıranın içinde bir sızı var.
Bu değişim, şiirin temelindeki değişime çok benziyor. Çocukken kuşu av olarak görüyordum. Şimdi geriye baktığımda onu önce canlı olarak görüyorum.
Kuş değişmedi.
Ben değiştim.
Taha'nın şiirinde de kuş değişmiyor.
Onu çevreleyen dünya değişiyor.
İşte benim için şiirin en kuvvetli noktası burada birleşiyor.
Mirzabeyoğlu'nun “ah”ı
Bu yüzden Salih Mirzabeyoğlu'nun:
“Yuvâsını bozduğum kuşların
Ahı desem çocuktum
Hesabı olur mu, ölüm denilen uçta?”
dizeleri Taha'nın şiirinin yanına kendiliğinden geliyor.
İki şiirde de çocukluk var.
İkisinde de kuş var.
Ama daha önemlisi, ikisinde de geçmişe dönüp bakma var.
Mirzabeyoğlu'nda çocuklukta yapılan şey yıllar sonra “ah”a dönüşüyor.
Bende çocuklukta yenilen serçeler yıllar sonra bir sızıya dönüşüyor.
Taha'da ise çocukluğun kuşları, bütün bir kayıp coğrafyanın hafızasına dönüşüyor.
Burada üç ayrı tecrübe aynı noktada birleşiyor:
Çocukken oyun olan şey, yetişkinlikte hatıraya; hatıra ise vicdana dönüşebiliyor.
Şair neden bombardımanı anlatmıyor?
Taha Muhammed Ali'nin şiirlerindeki politik tavrı anlamak için önce onun hayatındaki 15 Temmuz 1948 gecesine bakmak gerekiyor. Çünkü Taha'nın şiirlerinde sık sık karşılaştığımız o tuhaf dolaylılık, sanırım biraz da burada başlıyor: En büyük felaketini doğrudan anlatmak yerine, felaketin yok ettiği hayatı anlatmak.
Taha on yedi yaşındaydı. Safuriye'de ailesiyle birlikte yaşıyordu. Kardeşi Emin Muhammed Ali ise o sırada on üç yaşındaydı. 15 Temmuz 1948 akşamı Ramazan'ın günlerinden biriydi. Emin, ailesiyle birlikte iftar sofrasında ezanı bekliyordu. Tam ezan okunup oruç açılacağı sırada iki İsrail uçağı köyü bombalamaya başladı. Aileler sofralarını olduğu gibi bırakıp evlerinden dışarı fırladılar; insanlar canlarını kurtarmaya çalışırken çok sayıda kişi öldü.
Bundan sonrası daha da sarsıcıdır.
Emin'in anlattığına göre aileler ve köylüler, saldırının geçeceğini ve yeniden evlerine dönebileceklerini düşünerek köydeki manastıra sığındılar. Fakat sabaha karşı saldırı şiddetlendi. İsrail güçleri köye üç taraftan girdi ve kuzey tarafı insanların kaçabileceği tek çıkış hâline geldi. On üç yaşındaki Emin ve ailesi, o gece kendi evlerinden, kendi sofralarından, kendi köylerinden kaçmak zorunda kaldılar.
Bu ayrıntı Taha'nın şiirlerini anlamak açısından çok önemli.
Çünkü burada kaybedilen şey yalnızca bir köy değildir.
Bir iftar sofrası kaybolmuştur.
Bir ev kaybolmuştur.
Bir bahçe kaybolmuştur.
Çocukların oynadığı yerler kaybolmuştur.
Köyün suyunun aktığı yerler, ağaçlar, yollar, komşular, arkadaşlar kaybolmuştur.
Emin'in hayatının ilerleyen döneminde yaptığı şey de bununla ilgilidir. Safuriye'nin hatırasını toplamaya, yaşatmaya, köyün insanlarını, yer adlarını, eşyalarını ve hikâyelerini kaydetmeye çalışmıştır. Onun için eski bir tarım aleti veya gündelik bir eşya bile basit bir nesne değildir; yok edilmiş bir dünyanın maddi kanıtıdır.
Taha'nın yaptığı ise buna çok benzer, fakat şiir yoluyla.
Emin eski eşyaları ve hikâyeleri toplar.
Taha kuşları, ağaçları, arkadaşları ve çocukluk anılarını toplar.
Biri köyün maddi hafızasını kurtarmaya çalışır.
Öteki şiirsel hafızasını.
İşte “Sadece O Kadar”ı bu noktadan okuyunca şiirin neden birdenbire politik bir şiire dönüştüğünü daha iyi görüyorum.
Taha bize 15 Temmuz 1948 gecesini anlatmıyor.
“İsrail uçakları geldi, köyümüz bombalandı” demiyor.
“Evlerimiz yıkıldı, ailelerimiz dağıldı” demiyor.
Bunun yerine kuşu anlatıyor.
Kuşun bahçedeki çalılara nasıl sığındığını anlatıyor.
İncirden ve nardan söz ediyor.
İlk yağmurları hatırlıyor.
Çocukluğun bahçelerini yeniden kuruyor.
Sonra aynı kuşu Duke Üniversitesi'nin bahçelerine götürüyor.
Orada kuş insanlardan korkmuyor.
İnsanların omuzlarına konuyor.
Avuçlarından besleniyor.
Bir çocuğun anne babasının kucağına koşması gibi insanlara yaklaşıyor.
Bizim kuşumuz ise insanı görünce kaçıyor.
İşte Taha'nın 15 Temmuz gecesini anlatma biçimi belki tam olarak budur.
Bombardımanı anlatmak yerine, bombardımandan önceki dünyayı anlatmak.
Çünkü bomba yalnızca evi yıkmadı
Bir köyü bombaladığınızda yalnızca binaları yok etmezsiniz.
O evdeki insanların hayatını da yok edersiniz.
Fakat daha önemlisi, o hayatın ayrıntılarını da yok edersiniz.
İncir ağacının altındaki gölgeyi.
Nar ağacının mevsimini.
Köyün suyunun nereden aktığını.
Çocukların hangi bahçede oynadığını.
Hangi kuşun hangi çalılığa sığındığını.
Hangi arkadaşın hangi evde oturduğunu.
Taha'nın şiiri işte bu yüzden bir hafıza direnişi olarak okunabilir.
Çünkü şiir, yok edilmiş olanı yeniden kuruyor.
Bir tarih kitabı bize “Safuriye bombalandı” diyebilir.
Taha ise bize:
“Bizim bahçelerimizde bir kuş vardı.”
diyor.
İkincisi daha küçük bir cümle gibi görünüyor.
Ama aslında çok daha büyük.
Çünkü o kuşun bulunduğu bir dünya vardı.
Ve o dünya artık yok.
Taha'nın politik şiiri neden slogan atmıyor?
Bence Taha'nın şiirindeki bu tercih bilinçli bir estetik tavır olarak da okunmalı.
Onun şiirlerinde politik olan çoğu zaman politik bir kelime olarak değil, bir eksiklik olarak karşımıza çıkıyor.
Bir köy yok.
Bir arkadaş yok.
Bir sevgili yok.
Bir ev yok.
Bir bahçe yok.
Bir kuşun eski korkusuzluğu yok.
Şair bunların her birini anlatırken aslında aynı şeyi söylüyor:
Burada bir hayat vardı.
Ve o hayat artık yok.
Bu nedenle Taha'nın şiirlerindeki politiklik sloganın içinde değil, hatırlamanın kendisinde bulunuyor.
Bir slogan bize ne olduğunu söyler.
Taha ise bize neyin kaybolduğunu gösterir.
Aradaki fark çok büyük.
Çünkü bir siyasi bildirinin karşısına başka bir siyasi bildiri koyabilirsiniz. Fakat bir çocuğun bahçesindeki incir ağacını, bir kuşun korkusunu, bir arkadaşın adını veya terk edilmiş bir evin hatırasını tartışmak çok daha zordur.
Bunlar doğrudan insanın hafızasına girer.
“Sadece O Kadar”daki kuş aslında bir mülteci
Şiire bir kez daha buradan bakınca çok ilginç bir şey ortaya çıkıyor.
Bizim bahçelerimizdeki kuş insandan kaçıyor.
Duke'taki kuş ise insanlara güveniyor.
Bu yalnızca iki kuşun davranış farklılığı değildir.
Taha'nın hayatıyla birlikte okunduğunda, kuşun kendisi de bir çeşit yerinden edilmişlik metaforuna dönüşüyor.
Kendi bahçesinde güvende olması gereken kuş, insanı tehlike olarak görüyor.
Kendi köyünde güvende olması gereken çocuk, bir gece ailesiyle birlikte kaçmak zorunda kalıyor.
Kendi evinde kalması gereken insan, başka bir yere sığınıyor.
Böyle bakınca şiirdeki kuş ile Taha'nın hayatı birbirine değiyor.
Kuşun korkusu, insanın korkusunun küçük bir sureti oluyor.
Benim çocukken sapanla vurduğum, elekle yakaladığım ve sonra pişirip yediğim serçeleri hatırlamam da bu yüzden şiirin dışında kalmıyor.
Çünkü benim kuşla ilişkim ile Taha'nın kuşla ilişkisi aynı değil; ama şiir bana aynı soruyu sorduruyor:
Bir canlıyı ne zaman canlı olarak görmeye başlıyoruz?
Çocukken ben onu av olarak görüyordum.
Taha'nın “bizim” dediği coğrafyada kuş da av olarak görülüyor.
Duke'ta ise kuş seyredilen, sevilen, beslenen bir canlı.
Aynı kuş.
Üç farklı bakış.
Ve bu bakışların her biri bir hayat biçimini gösteriyor.
Yıllar sonra benim o serçeleri hatırlarken içimde bir sızı oluşması, Mirzabeyoğlu'nun:
“Yuvâsını bozduğum kuşların
Ahı desem çocuktum
Hesabı olur mu, ölüm denilen uçta?”
dizeleriyle birleşiyor.
Taha'nın şiiri ise bu kişisel vicdan meselesini çok daha büyük bir tarihsel meseleye taşıyor.
Benim çocukluk serçem artık yalnızca bir serçe değil.
Taha'nın kuşu da yalnızca bir kuş değil.
Taha'nın cevabı: Bombardımandan önceki hayatı hatırlamak
Belki de Taha'nın politik şiirinin en güçlü tarafı burada.
O, İsrail bombardımanını anlatmayarak bombardımanı unutturmuyor.
Tam tersine, bombardımanın neyi yok ettiğini gösteriyor.
Çünkü bombardımanın kendisi birkaç dakika sürer.
Ama yıkılan dünyanın hafızası onlarca yıl sürebilir.
Taha o hafızanın şairidir.
Köyünün yeniden kurulamayacağını biliyor.
Çocukluğunun geri gelmeyeceğini biliyor.
Arkadaşlarının, ailesinin, evlerin, bahçelerin eski hâline dönemeyeceğini biliyor.
Ama şiir sayesinde onların tamamen yok olmasına izin vermiyor.
Safuriye artık haritada aynı Safuriye olmayabilir.
Fakat Taha'nın şiirinde hâlâ kuşlar vardır.
İncirler vardır.
Narlar vardır.
Çocuklar vardır.
Arkadaşlar vardır.
Ve bir zamanlar orada yaşamış insanlar vardır.
Bu yüzden onun politik şiirini anlamanın belki en doğru yolu şudur:
Taha Muhammed Ali işgali anlatmaktan çok, işgalin yok etmek istediği hayatı anlatır.
Ve “Sadece O Kadar”daki kuş, bu şiir anlayışının mükemmel bir örneğidir.
Şair bize “Filistin” demeden Filistin'i anlatır.
“İşgal” demeden işgali hissettirir.
“Bombardıman” demeden bombalanmış bir dünyanın korkusunu gösterir.
Ve belki en önemlisi, ölmüş insanların ardından yalnızca ağıt yakmaz; onların bir zamanlar nasıl yaşadığını hatırlatır.
Bu nedenle Taha'nın şiirlerinde bir kuş bazen bir kuştan çok daha fazlasıdır.
Bir kuş, kaybedilmiş bir köyün hâlâ uçabilen son hatırası olabilir.
“Sadece O Kadar”ı benim için güçlü kılan şey, bütün bu büyük meseleleri küçücük bir kuşun içine sığdırması.
Bir kuşun kırmızı göğsünden başlıyor.
Bahçelere gidiyor.
Duke'a gidiyor.
Avcıya geliyor.
Tavaya giriyor.
Şükre ulaşıyor.
Sonra yeniden gökyüzüne bakıyor.
Ve bize iki kuş gösteriyor.
Biri açların lokması.
Biri bakanların seyri.
Sadece o kadar.
Ama insan bu şiiri okuduktan sonra “sadece o kadar” diyemiyor.
Çünkü bir zamanlar sapanla vurduğumuz, elekle yakaladığımız, ateşte pişirdiğimiz küçücük serçeler bile yıllar sonra hafızamızda yeniden uçabiliyor.
Benim için şiirin en ağır tarafı da bu:
Çocukken öldürdüğümüz kuşlar büyümüyor. Ama biz büyüyoruz.
Ve büyüdükçe, onların küçücük bedenlerine başka gözlerle bakıyoruz.
Belki de Taha Muhammed Ali'nin “Sadece O Kadar”ı, sonunda bize kuşların kaderinden çok kendi bakışımızın kaderini anlatıyor.