Fırtına Sonrası Telef Olan Çiçeklerimi Ararken Kendimi Yapraklanan Üzüm Bağında Bulmam

Şairler:

4 Ekim 2026

Yağmurun Şarkısı’nda gözün tebessümü ile bağın yapraklanması

Bazı şiirlere doğrudan ulaşmazsınız; başka bir dize sizi alır, başka bir şaire götürür, oradan başka bir şiire savurur. Yağmurun Şarkısı ile karşılaşmam da böyle oldu. Hatta şiire ulaşma hikâyem, şiirin kendisindeki savrulma duygusunu neredeyse yeniden yaşattı.

Her şey X’te karşıma çıkan şu iki dizeyle başladı:

“Gönlümdeki fırtına dindi
ama bütün çiçeklerim telef oldu.”

Dizeler aklımda kaldı. Şairini bulmak istedim. Aradım, fakat kime ait olduğunu bir türlü kesinleştiremedim. Bunun Arapça bir şiirden gelmiş olabileceğini düşündüm ve ChatGPT’den araştırmasını istedim. Maksadım aslında yalnızca iki dizeyi bulmaktı. Fakat arayış beni Badr Şâkir es-Seyyâb’a götürdü.

Ne var ki aradığım dizeyi bulmak yerine, karşıma Seyyâb’a ait başka bir dize çıktı:

“Heyhat, heyhat! Rüzgârlar,
solmuş çiçeklerimi savuruyor.”

Aradığım dize bu değildi. Ama bu kez de “Heyhat, heyhat!”ın peşine düştüm. Derken küçük ama ilginç bir ayrıntı ortaya çıktı: Bu dize Yağmurun Şarkısı’nda değil, Seyyâb’ın Hediye adlı şiirindeydi.

Yani aradığım dize beni Seyyâb’a, Seyyâb ise başka bir dizesiyle Hediye’ye götürmüştü.

Rüzgâr beni daha ilk anda yerimde bırakmamıştı.

Fakat bu hikâyenin bir başka tarafı daha var. Yağmurun Şarkısı aslında birkaç yıl önce de Mirkat'ta karşıma çıkmıştı. O sırada sitede onlarca şiiri peş peşe hızla okuduğumu hatırlıyorum. Şiiri okumuş, fakat üzerinde durmadan geçmiştim. Sanırım şiirin mısralarının arasına sızabileceğim, beni orada durdurabileceği bir gedik açılmamıştı. Okumuş ve geçmiştim.

Yıllar sonra, Seyyâb’ın şiirinin farklı Türkçe çevirilerini araştırırken Ramazan Kazan’ın makalesiyle karşılaştım. Bu kez de şiiri önce hızlı bir okumayla geçiyordum. Fakat ne olduysa, şiirin ortasında bir yerde okuma hızım kesildi.

Şiir beni birdenbire bir annenin mezarının başında, hâlâ annesini bekleyen bir çocuğun yanında durdurdu.

Annesini bir yıldır bulamayan, nerede olduğunu ısrarla soran bir çocuk… Ona “annen yarından sonra dönecek” denmesi… Sonra arkadaşlarının gerçeği fısıldaması… Annenin tepede, ölüm uykusunda olması; mezarın toprağından yemesi ve yağmur suyunu içmesi…

İlk okuyuşumda şiirin beni yakaladığı yer burasıydı.

O akşam Yağmurun Şarkısı benim için bir çocuğun annesini arayışı ve mezarın üzerine yağan yağmurdu.

İlginç olan şu ki, şiirin başında beni bekleyen o güzel görüntüden henüz haberim bile yoktu.

Şiiri bitirdikten sonra başına döndüm.

İşte o zaman karşıma şu dize çıktı:

“İki gözün tebessüm ettiği zaman üzüm bağları yapraklanır…”

Ve birden bir zamanlar sızabileceğim bir gedik bulamadığım o şiir adeta Musa'nın Kızıldeniz'i gibi ortadan ayrıldı.

Bir insanın gözündeki tebessümün dışarıdaki bir üzüm bağını yapraklandırması…

Bundan daha güzel bir şiir başlangıcı olabilir mi, bilmiyorum.

Gözlere bakıyorsunuz; ama gözlerde kalamıyorsunuz. O gözlerin tebessümüyle üzüm bağları yapraklanıyor, nehir titriyor, yıldızların nabzı atıyor. Şair daha şiirin ilk dizelerinde kendi iklimini kuruyor ve okuru da o iklimin içine çekiyor.

Benim aradığım yer galiba tam olarak burasıydı.

Fakat bunu şiiri ilk okuduğumda fark etmemiştim. Çünkü şiir beni başka bir yere götürmüştü.

Mezara.

Belki şiirle kurduğumuz ilişkinin ilginç tarafı da burada. Bir şiiri ilk okuduğumuzda onun bütün güzelliklerini aynı anda görmüyoruz. Bazen şiirin bir görüntüsü bizi yakalıyor ve geri kalan her şeyi onun içinden okuyoruz. Bazen de şiirin ortasındaki bir sahne bütün şiirin önüne geçiyor.

Ben Yağmurun Şarkısı’nda önce üzüm bağını değil, mezarı gördüm.

Annesini bir yıldır bulamayan çocuğu gördüm. Ona annesinin döneceğinin söylenmesini, sonra arkadaşlarının gerçeği fısıldamasını gördüm. Annenin tepede, ölüm uykusunda olduğunu; mezarın toprağından yiyip yağmurdan içtiğini gördüm.

Yağmurun bereketinden önce, mezarın üzerine yağan yağmuru gördüm.

Sonra başa döndüm.

Ve bu kez üzüm bağlarını gördüm.

İşte o zaman şiirin başındaki güzelliğin, şiirin geri kalanından ne kadar yüksek bir beklenti yarattığını da fark ettim. Çünkü böyle bir dizeyle karşılaşınca insan şiirin devamında da aynı yoğunluğu arıyor.

Oysa Seyyâb’ın şiiri başka yerlere gidiyor: çocuğun yasına, açlığa, yoksulluğa, ölüme, göçe ve Irak’ın tarihine. Başlangıçtaki o ince, neredeyse büyülü tabiat görüntüsü giderek daha ağır bir dünyanın içine açılıyor.

Çocuğun annesinin ölümünü fısıltıyla öğrenmesi, mezarın toprağından yiyip yağmurdan içmesi elbette son derece güçlü görüntüler. Fakat bende bunların bıraktığı etki, üzüm bağlarının yarattığı ilk hayranlıktan farklıydı.

Başlangıçta şiirin içine çekilmiştim.

Çocuğun başında ise şiirin ne söylediğini düşünmeye başladım.

Bu ikisi aynı şey değil.

Sonra yağmur çoğaldı.

Şiirin musikisi açısından bu tekrarların güçlü bir işlevi olduğu açık. Yağmur giderek şiirin nakaratına, ağıdına ve ritmine dönüşüyor. Fakat benim okuma deneyimimde bir noktadan sonra yağmurun kendisini duymaktan çok “yağmur” kelimesini görmeye başladım.

Oysa şiirin başında yağmur kelime olarak değil, görüntü olarak yağıyordu.

Bulutlarda, nehirde, gözlerde, bağlarda, gökyüzünde…

Şiirden damlıyordu.

Belki de bu yüzden şiirin tamamını başlangıçtaki aynı büyülenmeyle okuyamadım. Bunu şiirin bir eksikliği olarak görmekten çok, kendi okuma beklentimin sonucu olarak görüyorum. Çünkü bazı şiirler bizi bir yerinden öylesine güçlü yakalar ki, şiirin geri kalanında da aynı ışığı aramaya başlarız.

Benim aradığım ise hâlâ o ilk üzüm bağıydı.

O ilk tebessümle yapraklanan bağ.

Fakat işin tuhaf tarafı, şiire ulaşma hikâyemin kendisi de tam olarak bu duyguyu taşıyor.

Önce bir dizeyi aradım:

“Gönlümdeki fırtına dindi
ama bütün çiçeklerim telef oldu.”

Ararken Seyyâb’a ulaştım.

Seyyâb’ın başka bir şiirindeki dize karşıma çıktı:

“Heyhat, heyhat! Rüzgârlar,
solmuş çiçeklerimi savuruyor.”

Sonra o dizenin Hediye’de olduğunu öğrendim ve oradan Yağmurun Şarkısı’na geçtim.

Birkaç yıl önce okuyup geçtiğim şiir, bu kez beni ortasında durdurdu.

Yağmura yakalandım.

Bir annenin mezarının başında kaldım.

Hâlâ annesini bekleyen çocuğun yanında durdum.

Sonra şiirin başına geri döndüm.

Ve ancak o zaman, bütün bu yolculuğun başlangıcında beni bekleyen o iki gözü gördüm.

Belki de şiirin benim için asıl hikâyesi biraz da bu savrulma oldu: Bir dizeyi bulmaya çalışırken başka bir şaire ulaşmak, onun başka bir şiirindeki rüzgâr tarafından savrulmak, oradan Yağmurun Şarkısı’na düşmek, yağmurun altında bir çocuğun annesinin mezarında kalakalmak ve sonunda dönüp baktığımda, bütün bu karanlığın başlangıcında bir çift gözün tebessüm ettiğini fark etmek.

Şimdi Yağmurun Şarkısı’nı düşündüğümde zihnimde bunlar birlikte duruyor.

Bir tarafta mezarın başında yağmur içen çocuk.

Öte tarafta tebessümle yapraklanan üzüm bağı.

Bir tarafta “Heyhat, heyhat!” diye savrulan çiçekler.

Öte tarafta yeniden yeşermeyi bekleyen toprak.

Belki Seyyâb’ın şiirinin asıl güzelliği biraz da burada: Bizi hiçbir yerde uzun süre bırakmıyor. Bir görüntüden diğerine geçiriyor. Bir güzelliğin içinden alıp acının ortasına bırakıyor; sonra o acının içinden yeniden bir hayat ihtimaline doğru götürüyor.

Benim içinse şiirin en unutulmaz görüntüsü hâlâ o ilk görüntü:

Bir çift göz.

Bir tebessüm.

Ve o tebessümle yapraklanan üzüm bağları.

Şiiri ilk okuduğum akşam bunları görmemiştim. Yıllar önce okuduğumda da görmemiştim. Belki bazı şiirlerin bize kendilerini bir kerede vermemesinin sebebi bu.

İlk okuyuşta bizi bir yere bırakıyorlar.

Sonra, zamanı geldiğinde, nereden geldiğimizi gösteriyorlar.

Ben Yağmurun Şarkısı’nda önce mezarın başında kaldım.

Sonra başa döndüm.

Ve üzüm bağlarını gördüm.

Belki de bu yüzden, şiirin bütün ağırlığına rağmen aklımda en çok kalan görüntü hâlâ şu:

“İki gözün tebessüm ettiği zaman üzüm bağları yapraklanır…”

Bazı dizeler şiirin içinde kalmaz.

İnsanın içinde kalır.

Bazılarıysa insanı bir şiirden başka bir şiire savurur.

Ben bu şiire böyle ulaştım.

Önce bir dizeyi aradım.

Sonra savruldum.

Yağmura yakalandım.

Bir mezarın başında kaldım.

Ve en sonunda bizi üzüm bağlarına götüren o gözü buldum.