SÎMÎN BİHBEHÂNÎ: Gazeli Yeniden Yaratan Kadınİran şiirinin “Gazel Nîmâsı”
Sîmîn Bihbehânî: Gazeli Yeniden Yaratan Kadın
İran şiirinin “Gazel Nîmâsı”
Sîmîn Bihbehânî, 20. yüzyıl İran şiirinin en güçlü ve en kendine özgü seslerinden biridir. Onu yalnızca “kadın şair”, “özgürlük şairi” ya da “İran'ın ulusal şairi” olarak tanımlamak eksik kalır. Bihbehânî'nin asıl büyüklüğü, modern dünyanın meselelerini İran şiirinin en eski ve en köklü biçimlerinden biri olan gazelin içine yerleştirerek gazelin sınırlarını değiştirmiş olmasıdır.
Bu nedenle ona İran'da “Gazel Nîmâsı” (Nîmâ-yi Gazel) denilmiştir. Nîmâ Yûşic nasıl klasik İran şiirinin biçim anlayışını kırarak modern şiire yeni bir yol açtıysa, Bihbehânî de gazeli terk etmeden onu içeriden dönüştürdü.
Buradaki paradoks önemlidir: Bihbehânî modern olmak için geçmişten kopmadı. Tam tersine, geçmişin biçimini kullanarak bugünün insanını konuşturdu.
Gazel onun elinde artık yalnızca sevgilinin güzelliğini anlatan, ayrılık ve özlem etrafında dönen geleneksel bir aşk şiiri değildir. Gazelin içine işsiz insanı, yoksul kadını, çocuğunu giydiremeyen anneyi, savaştan dönen askeri, hapisteki hırsızı, dul kadını, yaşlanan bedeni, korkuyu, siyasi baskıyı ve ülkesinin acısını sokar.
Fakat bunu sloganla yapmaz.
Bihbehânî'nin önemli özelliklerinden biri tam da budur: toplumsal şiir yazarken şiiri propaganda metnine dönüştürmemesi. Eleştirisini çoğu zaman bir insanın yaşadığı küçük bir olay üzerinden kurar. Böylece büyük toplumsal mesele, tek bir insanın yüzünde görünür hale gelir. Encyclopaedia Iranica da onun sosyal şiirlerinde sloganlaştırmadan kaçınmasının, şiirlerinin sahiciliğini güçlendirdiğini özellikle vurgular.
Bir şair olarak doğduğu ev
Sîmîn Bihbehânî'nin asıl adı Sîmînbar Halîlî idi. 1927'de Tahran'da doğdu.
Babası Abbâs Halîlî, yazar, gazeteci ve çevirmendi; annesi Fahru'l-Uzmâ Argûn ise dönemin kültür hayatında aktif, ilerici ve eğitimli kadınlarından biriydi. Annesinin 1939'da kadınlara yönelik Nâme-yi Bânuvân dergisini kurması, Bihbehânî'nin büyüdüğü kültürel ortam hakkında çok şey söyler.
Çocukluğunda evlerine gelen edebiyatçılar arasında Muhammed Hüseyin Şehriyâr, Melikü'ş-Şuarâ Bahâr ve Saîd Nefîsî gibi İran edebiyatının önemli isimleri bulunuyordu.
Şiire çok erken yaşta başladı.
On iki yaşında şiir yazmaya, on dört yaşında yayımlanmaya başladı. İlk şiiri Novbahâr gazetesinde yayımlandı. İlk şiir kitabı Setâr-i Şikeste (Kırık Sitar) ise 1950'de çıktı.
Bu ayrıntı önemli: Bihbehânî şiire sonradan yönelmiş bir entelektüel değildir. Şiir, onun hayatının başından itibaren var olan temel ifade biçimidir.
On yedi yaşındaki tokat
Bihbehânî'nin şiir anlayışını anlamak için hayatındaki bir olay özellikle önemlidir.
1945'te ebelik okuluna girdi. Ancak okul yönetimiyle yaşadığı bir sorun sonucunda okuldan uzaklaştırıldı. O sırada okul başkanı tarafından ağır biçimde hakarete uğradı ve kendisine tokat atıldı. Bihbehânî de karşılık verdi.
Yıllar sonra bu olayı anlatırken, şiirinin adaletsizlikle mücadele etme amacının o olaydan sonra belirginleştiğini söyleyecekti.
Bu nedenle onun şiirindeki adalet duygusu sonradan eklenmiş politik bir tavır değildir.
Bihbehânî'nin şiirinde “adaletsizlik” soyut bir kavram olarak kalmaz.
Tokattır.
Açlıktır.
Kocasının evinden kovulan kadındır.
Çocuğuna elbise alamayan annedir.
Cebinden para çalan çocuktur.
Savaşta bacağını kaybeden askerdir.
Ve sonunda, bütün bunları görmesine rağmen konuşmaktan vazgeçmeyen şairdir.
Öğretmenlik ve hukuk
Bihbehânî 1951'de Millî Eğitim Bakanlığı'nda öğretmen olarak çalışmaya başladı ve yaklaşık otuz yıl öğretmenlik yaptı.
Daha sonra 1958'de Tahran Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne girdi ve 1962'de hukuk diploması aldı.
Bu iki meslek onun şiir dünyasında iz bırakmıştır.
Öğretmenlik, ona sıradan insanların hayatını yakından gözlemleme imkânı verdi.
Hukuk ise adalet, kadın hakları, evlilik, boşanma, mülkiyet ve toplumsal eşitsizlik gibi meseleleri daha farklı bir gözle değerlendirmesine katkıda bulundu.
Bu yüzden Bihbehânî'nin şiirinde “kadın” yalnızca aşık olan bir kadın değildir.
Hukukun karşısındaki kadındır.
Yoksulluğun içindeki kadındır.
Çocuğuna karşı sorumluluk taşıyan kadındır.
Sevgilisini arzulayan kadındır.
Kocasından ayrılan kadındır.
Ve bütün bunların aynı anda kendisi olabileceğini söyleyen kadındır.
Gazel neden bu kadar önemli?
Bihbehânî'yi anlamanın anahtarı buradadır.
İran şiirinin en köklü biçimlerinden biri olan gazel, yüzyıllar boyunca aşk, ayrılık, sevgili, şarap, güzellik, tasavvuf ve özlem gibi temalar etrafında gelişti.
Bihbehânî bu biçimi bırakmadı.
Fakat onu modern insanın hayatına açtı.
Geleneksel gazelde beyitler çoğu zaman birbirinden görece bağımsız şiirsel düşünceler taşıyabilir. Bihbehânî ise gazelin içinde daha belirgin bir olay örgüsü ve tematik süreklilik kurmaya yöneldi. Böylece gazel, onun elinde küçük bir hikâyeye, hatta bazen küçük bir dramatik sahneye dönüşür.
Bu özelliği sizin seçtiğiniz şiirlerde çok açık biçimde görmek mümkün.
“Yan Kesici” bir insanın hayat hikâyesini anlatır.
“Kadersiz” bir kadının evliliğinin ve yoksulluğunun trajedisini anlatır.
“Sabret, gelecek aya kadar…” küçük bir anne-çocuk sahnesi kurar.
“Gurur” iki insan arasındaki aşkı ve gururu dramatik bir konuşmaya dönüştürür.
Yani Bihbehânî'nin gazelinde yalnızca “duygu” değil, “olay” da vardır.
Bu onun en büyük yeniliklerinden biridir.
Gazelin içine kadını yerleştirmek
Klasik İran gazelinin büyük bölümünde kadın, çoğunlukla şiirin konusu veya sevgili konumundadır.
Bihbehânî ise kadın özneyi şiirin merkezine yerleştirir.
Kadın artık yalnızca hakkında şiir yazılan kişi değildir.
Şiiri yazan kişidir.
Sevdiğini söyleyebilir.
Arzuladığını söyleyebilir.
Kıskanabilir.
Gurur yapabilir.
Ayrılabilir.
Bedeni hakkında konuşabilir.
Yoksulluğunu anlatabilir.
Kocasından gördüğü haksızlığı dile getirebilir.
Çocuğunun açlığından söz edebilir.
Bu nedenle Bihbehânî'nin aşk şiirleri, yalnızca aşk şiiri değildir. Aynı zamanda İran şiirinde kadının konuşma hakkının genişlemesinin şiirsel sonuçlarından biridir. Iranica'nın değerlendirmesine göre Bihbehânî, gazelde kadını yalnızca erkek bakışının nesnesi olmaktan çıkarıp bakışın ve arzunun öznesi haline getiren önemli dönüşümlerden birini gerçekleştirmiştir.
“Gurur”: Aşkın içindeki yenilgi
Sizin seçtiğiniz “Gurur” şiiri Bihbehânî'nin aşk şiirinin karakterini çok iyi gösteriyor.
Şiirin başında geçmişte söylenmiş bir soru vardır:
“Beni hiç sevmiyor musun?”
Kadın utanır, yüzü kızarır ve mutluluk içinde “Evet” der.
Yıllar sonra aynı oyun tersine çevrilir.
Bu kez karşısındaki insan eski sözünü hatırlamasını ister. Fakat kadın soğuk davranır:
“Artık seni sevmiyorum!”
Şiirin asıl dramı bundan sonra başlar.
Çünkü dışarıdan söylenen söz ile içeride yaşanan gerçek birbirinden tamamen ayrılmıştır.
Beden yalanı kabul etmez.
Kalp itiraz eder.
Boğazda feryat yükselir.
Gözler sevgilinin yüzüne bakmamak için halının çiçeklerine kaçar.
Bu ayrıntı çok Bihbehânî'cedir.
Büyük aşk teorileri yoktur.
Kadın halıya bakar.
Çünkü sevdiğini belli etmek istemez.
Şiirin sonundaki gerçek ise bütün gururu parçalar:
“Seni seviyorum da diyemem.”
Neden?
Çünkü artık sevgilinin kendisini sevmediğini bilmektedir.
Dolayısıyla şiirin gerçek konusu aşk değil, aşkını itiraf edemeyecek kadar yaralanmış bir insanın gururudur.
Bihbehânî burada kadını ne yalnızca mağdur ne de yalnızca güçlü gösterir.
Kadın hem gururludur hem kırılmıştır.
Hem sever hem inkâr eder.
Hem konuşmak ister hem susar.
Bu psikolojik ikilik şiirin gücünü oluşturur.
“Sabret, gelecek aya kadar…”
Bu şiir ise Bihbehânî'nin toplumsal şiirinin en etkili örneklerinden biridir.
Şair burada büyük politik cümleler kurmaz.
Bir ay boyunca çalışmış bir insanın aldığı ücretin alacaklılara gitmesini anlatır.
Sonra çocuk gelir.
Çocuğun beklediği tek şey bir elbisedir.
Geçen ay söz verilmiştir.
Çocuk sözünü hatırlatır.
Ve anne yalnızca şunu söyleyebilir:
“Sabret çocuğum, gelecek aya kadar.”
Şiirin bütün trajedisi bu cümlededir.
Çünkü “gelecek ay” burada yalnızca takvimsel bir zaman değildir.
Yoksul insanın hayatında sürekli ertelenen gelecektir.
Bir sonraki maaş.
Bir sonraki ay.
Bir sonraki fırsat.
Bir sonraki elbise.
Bir sonraki umut.
Fakat yoksullukta gelecek sürekli bir sonraki aya ertelenir.
Bu şiirin gücü, ekonomik adaletsizliği istatistiklerle değil, çocuğunun gözlerine bakamayan bir annenin utancıyla göstermesidir.
“Kadersiz”: Kadının ekonomik hayatı
“Kadersiz” şiiri Bihbehânî'nin kadın dünyasını anlamak açısından belki daha da önemlidir.
Şiirin merkezindeki kadın evlenmiş, kocasının yanında çalışmış, aile yuvasının kurulmasına emek vermiştir.
Şair özellikle şu fikri öne çıkarır:
Kadın yalnızca evde yaşayan biri değildir.
O evin kurulmasına emek vermiştir.
Fakat erkek zenginleştiğinde, kadının emeği görünmez hale gelir.
Sonunda kadın evden çıkarılır.
Adamın hayatında yeni bir kadın vardır.
Dünkü eş ise kanunun karşısında yalnız kalır.
Ve sahip olduğu şey, şiirin acımasız finalinde birkaç meteliğe indirgenir.
Burada Bihbehânî'nin hukuk eğitimiyle şiir dünyası neredeyse birleşir.
Evlilik yalnızca romantik bir kurum değildir.
Aynı zamanda ekonomik ve hukuki bir ilişkidir.
Kadının yıllarca verdiği emek, erkek zenginleştiğinde nasıl hesaplanacaktır?
Şiir bu soruyu teorik biçimde sormaz.
Eski bavulunu taşıyarak kar altında yürüyen kadını gösterir.
Böylece hukuk meselesi birdenbire karın içindeki ayak izlerine dönüşür.
“Yan Kesici”: Suçlu mu, kurban mı?
Bu şiir Bihbehânî'nin insan anlayışını belki en çıplak biçimde gösteren metinlerden biridir.
Şiirin konuşanı bir hırsızdır.
Fakat ilk bakışta beklediğimiz “suçlu” portresi çıkmaz karşımıza.
Çocukluğunu hatırlamaz.
Babasının kim olduğunu bilmez.
Kendisini büyüten kişiyi bilmez.
Hastalandığında başında bekleyen kimse olmamıştır.
Aç uyumuştur.
Cami avlusunda hasır üzerinde yatmıştır.
Sonunda hırsızlığı bir hayatta kalma sanatı olarak öğrenmiştir.
Buradaki temel soru:
“Bu adam neden suç işledi?”
değildir.
Daha rahatsız edici soru şudur:
“Bu adamı suç işlemeye iten hayatı kim yarattı?”
Bihbehânî burada suçu mazur göstermiyor.
Fakat suç ile suçlunun hayat hikâyesi arasındaki ilişkiyi görünür hale getiriyor.
İşte şairin insancılığı burada ortaya çıkıyor.
Hırsızın elini aklamıyor.
Ama onun çocukluğunu da görmezden gelmiyor.
Bihbehânî'nin şiirinde yoksulluk
Yoksulluk onun şiirinde soyut bir “toplumsal problem” değildir.
Yoksulluk:
eski bavuldur,
paramparça elbisedir,
çocuğun bekleyişidir,
hasırdır,
cami avlusudur,
sigara izmaritidir,
borçlunun eline geçen maaştır.
Bu nedenle Bihbehânî'nin sosyal şiiri çok somuttur.
İnsanın gündelik hayatındaki küçük ayrıntılar üzerinden toplumsal yapıya ulaşır.
Onun şiirinin gücü biraz da buradan gelir.
Büyük adaletsizlikleri küçük insanların hayatında gösterir.
“Gökyüzü boştur”: Dünyanın sökülmesi
“Gökyüzü boştur” şiiri diğerlerinden farklı olarak dış dünyaya yönelir.
Ama burada da Bihbehânî'nin temel sorusu aynıdır:
Bir şey neden artık yok?
Gökyüzünün ışığı nereye gitti?
Samanyolu'nu kim götürdü?
Yıldız nerede?
Söğüt nerede?
Gül nerede?
Erguvan nerede?
Kuşların yuvası nerede?
Nehir neden artık hayatla dolup taşmıyor?
Şiir, dünyanın giderek boşaltıldığı duygusuyla ilerler.
Buradaki “kim götürdü?” sorusu çok önemlidir.
Çünkü şiir doğal bir karanlığı anlatmıyor.
Bir şeylerin alındığını düşündürüyor.
Bu nedenle şiir yalnızca tabiat şiiri değildir.
Karanlık burada aynı zamanda tarihsel ve toplumsal bir karanlıktır.
Dünyanın güzelliği ortadan kalkmıştır.
Şair, bunun sorumlusunu açıkça söylemez.
Fakat soruyu tekrar tekrar sorarak okurun zihninde suçluyu aratır.
İran'ın tarihine şiirle tanıklık
Bihbehânî'nin şiiri 20. yüzyıl İran'ının büyük kırılmalarının içinden geçmiştir.
1953 darbesi sonrası İran.
Şah dönemi.
1979 Devrimi.
Devrim sonrası infazlar ve baskılar.
İran-Irak Savaşı.
Kadın hakları mücadeleleri.
İfade özgürlüğü tartışmaları.
Ve 2000'li yıllarda sivil toplum hareketleri.
Bihbehânî bunların dışında duran bir şair değildi.
Özellikle 1979'dan sonra şiirindeki toplumsal bilinç daha da güçlendi. İran Yazarlar Birliği'nin etkin üyelerinden biri oldu; ifade özgürlüğünü, kadın haklarını ve insan haklarını savundu. Devrim sonrasında gerçekleştirilen şiddet ve infazları da şiirlerinde eleştirdi.
Bu noktada onun şiirini “rejim karşıtı şiir” diye basitleştirmek de doğru değildir.
Çünkü Bihbehânî'nin asıl sadakati bir siyasi partiye değil, insana yöneliktir.
Şiddet kimden gelirse gelsin, şiirinin konusu olabilir.
“Yeniden kuracağım seni, ey vatan”
Bihbehânî'nin en ünlü şiirlerinden biri **“Dûbâre Mîsâzamat Vatan” — “Seni Yeniden Kuracağım, Ey Vatan”**dır.
1982'de, İran-Irak Savaşı'nın en kanlı dönemlerinden birinde yazıldı ve kısa sürede kuşaklar tarafından benimsenen bir şiire dönüştü. Şiir, İran'ın ünlü kadın romancısı Sîmîn Dânişver'e ithaf edilmişti.
Şiirin temel düşüncesi son derece güçlüdür:
Vatan yıkılmışsa yeniden kurulacaktır.
Ama şair bunu başkasından istemez.
Kendisini ortaya koyar.
Gerekirse hayatının tuğlalarıyla.
Gerekirse kemikleriyle.
Gerekirse gözyaşlarıyla.
Burada milliyetçilikten daha geniş bir düşünce vardır:
Yıkılmış bir ülkenin sorumluluğunu yeniden insana vermek.
Vatan devlet değildir.
Vatan insanın yeniden kurmak istediği ortak hayattır.
Bu yüzden şiir savaş döneminin propaganda şiirinden çok daha kalıcı olmuştur.
Savaş ve insan
Bihbehânî İran-Irak Savaşı'nı doğrudan yaşayan kuşağın şairidir.
Savaş şiirlerinde yalnızca asker veya vatan kavramı yoktur.
Geride kalanlar vardır.
Anneler vardır.
Yaralılar vardır.
Ölüler vardır.
Ve savaşın gündelik hayata bıraktığı sessiz tahribat vardır.
Bu bakımdan onun savaş şiirleri, savaşın kahramanlığından çok savaşın insana ödettiği bedeli anlatır.
Bu da onu yalnızca İranlı bir şair olmaktan çıkarıp evrensel bir savaş şairi haline getirir.
Kadın hakları ve şiirin ötesindeki Bihbehânî
Bihbehânî yalnızca şiirleriyle kadınların haklarını savunmadı.
2008'de kadın hakları aktivistleriyle birlikte İran Parlamentosu'na giderek kadınların aleyhine olduğunu düşündüğü Aile Koruma Yasası'na karşı çıktı.
2010'da ise Paris'teki Dünya Kadınlar Günü etkinliğine gitmek üzere İran'dan ayrılmaya çalışırken Tahran havaalanında durduruldu; pasaportuna el konuldu ve ülke dışına çıkması engellendi. O sırada 82 yaşındaydı.
Bu olay Bihbehânî'nin hayatının sembolik anlarından biri haline geldi.
Çünkü ömrü boyunca şiirinde özgürlükten söz etmiş bir kadın, hayatının son dönemlerinde kendi ülkesinden çıkma özgürlüğünün bile kısıtlandığını gördü.
Fakat şiiri susmadı.
“İran'ın Dişi Aslanı”
Bihbehânî'ye uluslararası alanda “Iran's Lioness” — “İran'ın Dişi Aslanı” denildi.
Bu tanım onun karakterindeki sertlikten çok, yaşadığı baskı karşısında geri çekilmeyen sesini anlatır.
Nobel Edebiyat Ödülü'ne 1999 ve 2002 yıllarında aday gösterildi.
1998'de Human Rights Watch tarafından Hellman-Hammett bursuna layık görüldü.
1999'da Uluslararası İnsan Hakları Birliği tarafından Carl von Ossietzky Madalyası aldı.
2007'de Norveç Yazarlar Birliği'nin Özgür İfade Ödülü'nü, 2008'de Stanford Üniversitesi'nin Bita Daryabari Edebiyat ve Özgürlük Ödülü'nü ve 2014'te İran Araştırmaları Uluslararası Derneği'nin yaşam boyu başarı ödülünü aldı.
Ancak bu ödüllerin hiçbiri onun şiirsel öneminin asıl nedeni değildir.
Asıl mesele şudur:
Bihbehânî, şiiri hayatından ayırmadı.
Aşk şiirlerinde Bihbehânî
Bihbehânî'nin yalnızca toplumsal şiirlerini okumak büyük bir hata olur.
Çünkü onun şiirinde aşk çok güçlüdür.
Üstelik aşkı çoğu zaman geleneksel gazelin soyut sevgilisinden farklıdır.
Sevgili gerçek bir insandır.
Kadın konuşur.
Kadın arzu eder.
Kadın utanır.
Kadın kıskanır.
Kadın bedeniyle ve duygularıyla şiirin öznesidir.
Bu nedenle Bihbehânî'nin aşk şiirleri, modern İran kadınının kendi duygusunu söyleme biçiminin de tarihidir.
“Gurur” şiiriniz bu açıdan çok iyi bir örnek.
Kadın sevdiğini açıkça söylemek ister ama gururu izin vermez.
Sonunda ortaya çıkan trajedi şudur:
İnsan bazen sevdiğini söylemediği için değil, karşısındakinin artık onu sevmediğini bildiği için susar.
Bihbehânî'nin aşk şiirlerinde bu tür psikolojik gerçeklikler çok önemlidir.
Şiirin müziği
Bihbehânî'nin şiirini yalnızca anlam üzerinden okumak da eksik olur.
Çünkü o aynı zamanda son derece bilinçli bir biçim ustasıdır.
Özellikle 1970'lerden itibaren gazelin vezinleri üzerinde büyük deneyler yaptı. Bazı şiirlerinde daha önce kullanılmamış veya İran şiir tarihinde çok az kullanılmış ölçüler kullandı. Bu yenilik, onun “Gazel Nîmâsı” olarak anılmasının temel nedenlerinden biridir.
Burada yaptığı şey basitçe “eski biçimde yeni konu” değildir.
Biçimin kendisini de değiştirdi.
Gazelin ritmik olanaklarını genişletti.
Konuşma dilini şiire soktu.
Gündelik olayları şiirin içine aldı.
Kadının konuşma biçimini değiştirdi.
Ve gazeli daha uzun süreli, daha bütünlüklü bir düşünce ve anlatı taşıyabilecek hale getirdi.
Bu nedenle Bihbehânî'nin modernliği, Nîmâ'nın modernliğinden farklıdır.
Nîmâ klasik şiirin duvarının dışına çıkar.
Bihbehânî ise duvarın içinde kalıp odayı yeniden düzenler.
Bu çok daha incelikli bir devrimdir.
Nîmâ ile ilişkisi
Bihbehânî'nin Nîmâ'dan etkilenmiş olması doğaldır. Fakat Nîmâ'nın şiir anlayışını aynen benimsemedi.
Özellikle Nîmâ'nın değişken uzunluktaki dizeler üzerine kurduğu şiir anlayışının bazı sınırlılıkları olduğunu düşünüyordu. Bunun yerine gazelin olanaklarını genişletmeyi tercih etti.
Bu yüzden İran modern şiirinin tarihini yalnızca:
Nîmâ → serbest şiir
şeklinde okumak doğru değildir.
Bunun yanında:
Nîmâ → gazelin içeriden yenilenmesi → Bihbehânî
şeklinde ikinci bir modernleşme hattı vardır.
Bu hat, İran şiirinin gelenek ile modernlik arasındaki ilişkisinin ne kadar karmaşık olduğunu gösterir.
Füruğ Ferruhzad ile ilişkisi
Bihbehânî ile Füruğ arasında hem yakınlık hem de rekabet vardı.
İki kadın şair de İran şiirinde kadının sesini değiştirdi.
Fakat bunu farklı yollarla yaptılar.
Füruğ daha çok benliğin, bedenin, yalnızlığın ve varoluşun iç dünyasına yöneldi.
Bihbehânî ise kadın deneyimini daha çok toplum, aşk, aile, hukuk, yoksulluk ve tarih ile birlikte ele aldı.
Füruğ klasik şiirin dışına çıkarak modern şiirin özgür alanını kullandı.
Bihbehânî ise klasik gazeli modernleştirdi.
Dolayısıyla ikisi birbirinin alternatifi değildir.
Füruğ modern kadının iç sesini büyüttü; Bihbehânî kadının toplum içindeki sesini.
İki şair arasında karşılıklı bir rekabet duygusunun da bulunduğu biliniyor. Bihbehânî daha sonra Füruğ'un ölümünden sonra kendisini şiirsel olarak zorlayacak bir rakibi kaybettiğini ifade etmişti.
Bu iki isim birlikte düşünüldüğünde modern İran kadın şiirinin olağanüstü genişliği ortaya çıkar.
Bihbehânî'nin dünyasında “kadın”
Bihbehânî'nin kadınları tek tip değildir.
Aşık kadın vardır.
Anne vardır.
Yoksul kadın vardır.
Dul kadın vardır.
Çalışan kadın vardır.
Yaşlanan kadın vardır.
Arzulayan kadın vardır.
Kocasından ayrılan kadın vardır.
Savaşın acısını yaşayan kadın vardır.
Sokağın kenarında kalan kadın vardır.
Ve bütün bunların içinde kendi sesini korumaya çalışan kadın vardır.
Bu nedenle Bihbehânî'nin kadın şiiri yalnızca “kadın hakları” hakkında değildir.
Daha derin bir mesele söz konusudur:
Kadının insan olarak bütünüyle görünür olması.
Kadının yalnızca eş, anne veya sevgili olarak değil; arzu eden, düşünen, karar veren, öfkelenen, çalışan ve itiraz eden bir özne olarak görülmesi.
Şairin dili neden bu kadar doğrudan?
Bihbehânî'nin şiirinde anlaşılması zor sembol sistemleri veya aşırı kapalı metaforlar her zaman baskın değildir.
Bunun yerine gündelik hayatın kelimeleri gelir.
Bavul.
Elbise.
Çocuk.
Maaş.
Cebinden para.
Halı.
Kar.
Göz.
Ev.
Kapı.
Kanun.
Bütün bunlar şiirsel nesnelere dönüşür.
Bu sadelik yanıltıcıdır.
Çünkü kelimeler basit görünürken arkalarında çok büyük sosyal yapıların bulunduğunu fark ederiz.
Bir “elbise”, yoksulluğu anlatır.
Bir “bavul”, boşanmayı anlatır.
Bir “kapı”, dışlanmayı anlatır.
Bir “maaş”, sınıfsal eşitsizliği anlatır.
Bir “halı”, aşkını gizleyen kadının gururunu anlatır.
Bihbehânî'nin şiirindeki gerçekçilik buradan gelir.
Şairin yalnızlığı
Hayatının ilerleyen dönemlerinde ölüm, kayıp ve yaşlanma da şiirinin önemli unsurları haline geldi.
İkinci eşi Manuçehr Kuşyâr'ın 1984'te ölümünden sonra yazdığı Ân Merd, Merd-i Hemrâhem (“O Adam, Yol Arkadaşım”) bunun en belirgin örneklerindendir.
Bu noktada Bihbehânî'nin şiirinde başka bir kadın ortaya çıkar:
Gençliğin tutkulu kadını değil,
yaşlanmış, kaybetmiş ama hâlâ konuşan kadın.
Bu da onu İran şiirinde önemli kılan başka bir özelliktir.
Kadının şiirdeki varlığı genç güzelliğiyle sınırlı değildir.
Yaşlılık da şiirin konusudur.
Kayıp da.
Bedenin yaşlanması da.
Ölüm de.
Bihbehânî'nin eserleri
Şiir kitapları arasında özellikle şu eserler öne çıkar:
- Setâr-i Şikeste — 1950
- Câ-yi Pâ — 1956
- Çilçirâğ — 1957
- Marmar — 1962
- Rastâhîz — 1973
- Hattî Ze Sor'at ve Ez Âteş — 1981
- Deşt-i Erjen — 1983
- Kâğezîn Câme — 1992
- Yek Dârîçe Âzâdî — 1995
- Yekî Meselen İnke... — 2000
- Ey Diyâr-i Rûşenem — 2006
Ayrıca seçme şiirleri ve toplu şiirleri çeşitli dönemlerde yayımlandı; Majmû'a-yi Eş'âr adlı toplu şiirleri 2003'te yayımlandı.
Bihbehânî'nin düzyazı eserleri de vardır. Hatıralar, kısa hikâyeler, edebiyat yazıları ve çağdaşları üzerine metinler yazdı; 2012'de annesiyle ilişkisini ve hayatını anlattığı otobiyografik çalışması Bâ Mâdaram Hemrâh yayımlandı. Ayrıca Pierre de Boisdeffre'nin Fransız şairleri üzerine eserini Farsçaya çevirdi.
Şiirlerinin Türkçeye çevrilmesindeki güçlük
Bihbehânî'nin şiirini Türkçeye çevirmek, özellikle gazeller söz konusu olduğunda kolay değildir.
Çünkü şiirinin önemli bir bölümü yalnızca anlamdan oluşmaz.
Vezin + kafiye + ritim + kelime müziği + klasik İran şiirine göndermeler birlikte çalışır.
İngilizceye yapılan çeviriler üzerine yapılan değerlendirmelerde de bu sorun özellikle vurgulanır: Bihbehânî ve Sâye'nin biçimli şiirlerinde müzikaliteyi başka bir dile aktarmak son derece zordur.
Bu nedenle sizin antolojinizde Bihbehânî şiirleri yayımlanırken, mümkünse yalnızca “anlamı aktaran” çeviri değil, şiirin ritmini ve sesini de mümkün olduğunca korumaya çalışan bir Türkçe tercih edilmeli.
Çünkü Bihbehânî'nin şiirinde müzik süs değildir.
Anlamın bir parçasıdır.
Neden bugün hâlâ önemli?
Çünkü Bihbehânî'nin şiirinin konusu yalnızca İran değildir.
Bir annenin çocuğuna elbise alamaması yalnızca İran'a ait değildir.
Kocasının evinden kovulan kadın yalnızca İran'a ait değildir.
Çocukluğunda kimsenin başında beklemediği hırsız yalnızca İran'a ait değildir.
Sevdiğini sevmediğini söyleyen gururlu insan yalnızca İran'a ait değildir.
Savaşta ülkesini kaybeden insan yalnızca İran'a ait değildir.
Bu nedenle Bihbehânî'nin şiiri yerel ayrıntılardan evrensel bir insanlık duygusuna ulaşır.
Onun şiirinin merkezinde sürekli aynı soru dolaşır:
İnsan insana ne kadar adil davranıyor?
Ve bu soru bazen sevgiliye,
bazen kocaya,
bazen devlete,
bazen topluma,
bazen savaşa,
bazen de insanın kendisine yönelir.
Ölümü
Sîmîn Bihbehânî 19 Ağustos 2014'te Tahran'da, kalp ve solunum sorunlarının yol açtığı komplikasyonlar nedeniyle hayatını kaybetti.
Cenazesine çok sayıda edebiyatçı, sanatçı ve insan hakları savunucusu katıldı. Ölümü İran dışında da geniş biçimde yankılandı.
Fakat onun şiirindeki en önemli miras ölümünden sonra ortaya çıkan sessizlik değil, tam tersine sesin devam etmesidir.
Çünkü Bihbehânî'nin şiiri belirli bir dönemin siyasi olaylarına sıkışmış değildir.
İnsanın gündelik hayatına yerleşmiştir.
Bihbehânî'yi tek cümlede anlatmak
Sîmîn Bihbehânî, modern insanın acılarını klasik İran gazelinin içine taşıyarak hem gazeli hem de gazelin konuşan öznesini değiştiren şairdir.
Nîmâ şiirin biçimsel sınırlarını dışarıdan değiştirdi.
Bihbehânî gazelin içine girip onu içeriden değiştirdi.
Füruğ kadının iç dünyasını şiirin merkezine taşıdı.
Bihbehânî ise kadının aşkını, emeğini, yoksulluğunu, öfkesini, anneliğini, bedenini, hukuk karşısındaki durumunu ve toplumsal varlığını gazelin merkezine taşıdı.
Bu yüzden onun için yalnızca “kadın şair” demek yetersizdir.
Daha doğru ifade şudur:
Sîmîn Bihbehânî, İran şiirinde geleneği terk etmeden modernleşmenin en büyük ustalarından biridir.
Ve “Gurur”, “Sabret, gelecek aya kadar…”, “Kadersiz” ve “Yan Kesici” gibi şiirler birlikte okunduğunda, onun şiirindeki asıl gücün nereden geldiği anlaşılır:
Bihbehânî büyük fikirleri küçük insanların hayatına indirir.
Bir çocuğun eski elbisesine.
Bir kadının eski bavuluna.
Bir hırsızın boş cebine.
Bir sevgiliden kaçan gözlere.
Ve sonra bütün İran'ı o küçük ayrıntıların içine sığdırır.
Antoloji için önerilen Bihbehânî çekirdeği
Sizin antolojiniz açısından Bihbehânî dosyasının merkezine özellikle şu şiirleri yerleştirmek çok güçlü olur:
“Gurur” — aşk, kadın arzusu ve gurur.
“Sabret, gelecek aya kadar…” — yoksulluk ve annelik.
“Kadersiz” — kadın, evlilik, emek ve hukuk.
“Yan Kesici” — suç, yoksulluk ve toplumsal dışlanma.
“Gökyüzü boştur” — kaybolan güzellik ve karanlık.
“Seni Yeniden Kuracağım, Ey Vatan” — savaş, vatan ve yeniden doğuş.
“Eksik Bacaklı Adam” — savaşın birey üzerindeki travması.
Bunların yanına bir veya iki aşk gazeli mutlaka eklenmeli. Çünkü yalnızca sosyal şiirlerden oluşan bir Bihbehânî seçkisi, şairin yarısını gösterir. Onun gerçek büyüklüğü, aşk şiiri ile toplumsal şiiri aynı şiirsel dünyanın içinde tutabilmesidir.
Böylece dosyada ortaya çıkan Bihbehânî portresi “politik şair” olmaktan çıkar ve çok daha doğru bir yere oturur:
âşık kadın + anne + yurttaş + hukuk öğrencisi + öğretmen + yaşlanan insan + savaş tanığı + kadın hakları savunucusu + gazel ustası.
Bu bütünlük, onu İran edebiyatının yalnızca önemli kadın şairlerinden biri değil, 20. yüzyıl İran şiirinin ana figürlerinden biri yapar.