Tatar Çölü: Zamanın İnsanı Fark Ettirmeden Tüketmesi
s. 22
Sekiz yıldır burada yaşamasına rağmen, duvarları, bir dünya harikasının karşısındaymışçasına, neredeyse hayranlıkla seyrediyordu. Bu duvarlara bakıp durmaktan bıkmaz gibiydi, hem sevinç, hem hüzün ifade eden belli belirsiz bir gülümseme yavaşça yüzünü aydınlatıyordu.
s. 49
Ama bir noktada, belki de içgüdüsel olarak, insan geri döner ve arkasında bir kapının kapanarak dönüşü olanaksız kıldığını fark eder. İşte o zaman bir şeylerin değişmiş olduğunun ayrdına varırız, güneş eskisi gibi kıpırtısız değildir, hızla hareket etmektedir; ne yazık ki, henüz bakmaya bile fırsat bulamadan, onun ufkun ucuna doğru hızla kaydığını, bulutların da gökyüzündeki mavi koylarda hareketsiz durmadığını, birbirlerinin üzerine çıkarak kaçtıklarını, iyice acele ettiklerini görürüz; zamanın geçtiğini ve günü gelince yolun zorunlu olarak son bulacağını anlarız.
Belirli bir zamanda, arkamızda bir kapı kapanır, kapanır ve bir şimşek hızıyla kilitlenir; geri dönecek zaman kalmamıştır. Ama işte o anda, Giovanni Drogo bunlardan habersiz uyuyor ve uykusunda çocuklar gibi gülümsüyordu.
s. 57
Halbuki, birisi ona “Yaşadığın sürece bu hep böyle olacak, sonuna kadar hep aynı şey,” demiş olsaydı o da kendine gelirdi. “Olamaz,” derdi, “Muhakkak farklı bir şeyler olagelmeli, öyle bir şey ki insan: Artık sonuna gelmiş olsam bile beklemeye değmiş diyebilmeli.”
Drogo, onların basit sırlarını anlamıştı ve gönül rahatlığıyla kendisinin bunun dışında olduğunu, hastalığın bulaşmadığı bir seyirci olduğunu düşünüyordu. Tanrıya şükürler olsun ki, dört ay sonra onları temelli terk edecekti.
s. 75
Soylu ve ulu şeylere ilişkin bir önseziyle –bu belki de sadece bir umuttu– burada kalmayı tercih etmişti ama bu yalnızca bir erteleme de olabilirdi; yani her şey yitmiş sayılmazdı. Önünde öyle çok zaman vardı ki. Yaşamdaki tüm güzel şeyler onu bekliyor gibiydi. Aceleye ne gerek vardı? Kadınların, o uzaktaki sevimli yaratıkların, yaşamın doğal akışının kendisine nasıl olsa bir gün sunacağı kesin bir mutluluk olarak görüyordu.
Önünde öyle çok zaman vardı ki! Tek bir yıl bile ona bitmez tükenmezmiş gibi görünüyordu oysa güzel yıllar daha henüz başlamaktaydı; yıllar sonu gözükmeyen sınırsız bir diziye, insanın uğruna biraz sıkılmayı göze alabileceği halen hiç el değmemiş ve görkemli bir hazineye benziyordu.
Ona “Dikkat et Giovanni Drogo!” diyecek hiç kimse yoktu. Gençliğinin solmaya başlamış olmasına rağmen, inatçı bir yanılsama sonucu, yaşam bitmek bilmezmiş gibi görünüyordu gözüne. Ama Drogo, zamanın ne olduğundan habersizdi. Önünde tanrılar gibi, yüzlerce gençlik yılı olsa dahi, ona düşen pay hep küçük olacaktı.
“Önünde öyle çok zaman var ki,” diye düşünüyordu.
s. 78
Halbuki yirmi iki ay uzundur, birçok şey olabilir: Yirmi iki ay yeni ailelerin kurulması, çocukların doğması hatta konuşmaya başlaması, otların olduğu yerde kocaman bir evin yükselmesi, güzel bir kadının yaşlanıp, artık hiç kimse tarafından arzu edilmez hale gelmesi, bir hastalığın, en uzun hastalıklardan biri dahi olsa, harekete geçmesi (ki bu arada, insan, kaygısız yaşamaya devam eder), yavaş yavaş bedeni kemirmesi, bir süre duraklayıp iyileşme umudu vermesi, sonra daha da derinleşerek yeniden ortaya çıkıp son umutları kemirmesi için yeterlidir; yine de ölümün gömülüp, unutulmasına ve oğlunun yeniden gelmeye başlayıp, akşamları mezarlığın parmaklıkları boyunca saf, temiz kızlarla gezinmesine vakit kalacaktır.
s. 113
Bunun nedeni Filimore’un bugüne değin çok uzun süre beklemiş olması ve belli bir yaştan sonra umutlanmanın aşırı derecede çaba gerektirmesi yani insanın yirmi yaşında sahip olduğu inanca asla tekrar kavuşamamasıydı. Çok uzun süre boşu boşuna beklemiş, gözleri gereğinden fazla kararmış, sabahlar boyu hep ıssız olan o kahrolası ovayı görmüştü.
Bu arada, masanın karşısındaki duvar saati yaşamı öğütmeye devam ediyor ve albayın zayıf, yılların kuruttuğu parmakları, mendil aracılığıyla, hiçbir ihtiyaç yokken, inatla gözlük camlarını silmeyi sürdürüyordu.
s. 166
İsyan etmemiş, istifasını vermemiş, bu haksızlığı hiç ses etmeden kabullenmiş, her zamanki görevine dönmektedir. Hatta, ruhunun derinliklerinde, yaşamında büyük değişikliklerin böylece bertaraf edilmiş olmasından ve eski alışkanlıklarına aynen kavuşmaktan doğan utangaç bir hoşnutluk bile vardır. Dahası, yine Drogo, uzun vadede müthiş bir intikam almayı düşünmekte, önünde sonsuz bir zaman süresi olduğuna inanmakta, böylece gündelik yaşam için verilen bayağı mücadeleden vazgeçmiştir. Tüm hesapların cömertçe verileceği günün geleceğini düşünmektedir.
s. 193
Yavaş yavaş güveni azalıyordu. İnsanın, tek başına olduğu ve hiç kimseyle konuşamadığı zaman bir şeye inanması çok zordur. İşte tam da o dönemde, Drogo, insanların her zaman birbirlerinden uzakta olduklarını fark etti, birisi acı çektiğinde, acısı sadece kendisine ait oluyor, hiç kimse o acıyı birazcık olsun dindiremiyordu; bir insan acı çektiğinde diğerlerinin, duydukları sevgi ne denli büyük olursa olsun, bu yüzden acı çekmediklerini ve yaşamdaki yalnızlığı işte bu durumun oluşturduğunu fark etti.
Tatar Çölü / Dino Buzzati
Bekleyişin İçinde Kaybolan Zaman
Bu parçaların bütünü bir arada okunduğunda, Dino Buzzati’nin Tatar Çölünde kurduğu dünyanın asıl meselesinin zamanın geçmesi değil, insanın zamanın geçişini fark edememesi olduğu görülüyor. Drogo’nun trajedisi, hayatını yanlış yaşadığını bilerek yaşamaması; tam tersine, her an doğru hayatın başlayacağına inanarak yanlış hayatın içinde giderek daha fazla kök salmasıdır.
s. 22’deki duvarlara bakış, bu dünyanın çok önemli bir görüntüsünü verir. Drogo sekiz yıldır aynı yerde yaşamasına rağmen duvarları hâlâ “bir dünya harikasının karşısındaymışçasına” seyretmektedir. Buradaki hayranlık ilk bakışta mekâna duyulan bir bağlılık gibi görünür; fakat cümlenin içindeki “sevinç ve hüzün” birlikte düşünüldüğünde daha derin bir anlam kazanır. Çünkü Drogo artık kalenin yalnızca içinde yaşayan biri değildir; kale onun hayatının kendisine dönüşmeye başlamıştır. Duvarlara bakmak, aslında kendi geçmişine bakmaktır. Sekiz yıl önce geçici olarak bulunduğu yer, şimdi hayatının en tanıdık manzarasıdır. Gülümsemesindeki hüzün de buradan doğar: İnsan bazen kendi hapishanesine alıştıkça ona bağlanır.
s. 49’da ise romanın zaman anlayışı neredeyse felsefi bir biçime ulaşır. “Arkamızda bir kapı kapanır” imgesi, insanın hayatındaki geri dönüşsüz eşikleri anlatır. Kapının kapanması bir anda gerçekleşir; fakat insan onun kapanmakta olduğunu çoğu zaman fark etmez. Güneşin hareket ettiğini, bulutların kaçtığını ancak çok geç olduğunda görürüz. Burada zaman, saatlerin ölçtüğü soyut bir süre değildir. Zaman, kaybedilen imkânların fark edilmesidir.
Bu nedenle hemen ardından gelen Drogo görüntüsü son derece acıdır: İnsan hayatının geri dönülmezliğini anlatan bu düşüncelerin hemen sonrasında Drogo uyumakta ve çocuklar gibi gülümsemektedir. Dünya değişirken o uyur. Kapı kapanırken o uyur. Zaman ilerlerken o, henüz zamanın kendisine dokunmadığına inanır. Romanın trajedisi tam da budur: Felaket Drogo’nun başına birdenbire gelmez; Drogo, felaketin gerçekleştiğini ancak artık değiştirecek hiçbir şey kalmadığında anlayacaktır.
s. 57’deki düşünce bu mekanizmayı açık biçimde ortaya koyar. Drogo’ya “Yaşadığın sürece bu hep böyle olacak” denilseydi, kendine gelecektir. Çünkü insanın bekleyebilmesi için beklediği şeyin bir gün gerçekleşeceğine inanması gerekir. Drogo’nun bütün hayatını tüketen şey de budur: Bir gün “farklı bir şey” olacağına dair inanç.
Burada beklemek, basit bir edilgenlik değildir. Beklemek Drogo’nun hayatına anlam veren temel unsura dönüşür. İnsan mevcut hayatını yetersiz bulduğu için onu terk etmez; çünkü gelecekte daha büyük bir hayatın başlayacağına inanır. Böylece bugünün boşluğu katlanılabilir hâle gelir. Gelecek, bugünün mazeretine dönüşür.
Drogo’nun diğerlerinin “basit sırlarını” anlaması ve kendisini onlardan ayrı görmesi de önemlidir. Hastalığın bulaşmadığını düşünen bir seyirci olduğunu sanır. Buradaki “hastalık”, kalede yaşamaya alışmak, beklemeyi hayatın kendisi hâline getirmek ve başka bir geleceğin geleceğine inanmaktır. Drogo kendisini henüz bu hastalıktan korunmuş zanneder. Oysa okurun gördüğü şey şudur: Hastalığın ilk belirtisi, hasta olmadığını düşünmektir.
s. 75’te bu yanılsama artık bütünüyle görünür hâle gelir. Drogo kalede kalmayı bir tür yüce tercihle açıklar. Soylu ve ulu şeylere ilişkin bir “önsezi” vardır; fakat anlatıcı hemen bunun belki yalnızca bir umut olduğunu söyler. Bu “belki” çok önemlidir. Çünkü Drogo’nun kendisine anlattığı hikâyeyle anlatıcının gördüğü gerçek arasında bir mesafe açılır.
Drogo, hayatını ertelemektedir; fakat ertelemeyi fedakârlık olarak adlandırır.
Önünde “öyle çok zaman” vardır. Kadınlar, mutluluk, yaşamın doğal akışı, güzel yıllar onu beklemektedir. Dolayısıyla bugün yaşanmayan hayatın telafisi geleceğe bırakılabilir. Burada Buzzati’nin en güçlü ironilerinden biri ortaya çıkar: İnsan geleceğinin sonsuz olduğunu düşündüğü için bugünü harcayabilir.
“Tek bir yıl bile ona bitmez tükenmezmiş gibi görünüyordu” cümlesi bu nedenle romanın ana düşüncelerinden biridir. Drogo için zaman henüz bir servettir. Henüz harcanmamış yıllar, dokunulmamış görkemli bir hazine gibidir. Fakat insanın sahip olduğunu sandığı bu hazine aslında elinden sürekli eksilmektedir.
“Önünde öyle çok zaman vardı ki!” ifadesinin tekrar edilmesi de boşuna değildir. Bu tekrar, düşüncenin doğruluğunu değil, bir yanılsamanın kendisini telkin etme biçimini gösterir. Drogo bunu tekrar ettikçe ona inanır. Oysa anlatıcı hemen karşısına başka bir gerçek koyar: “Drogo, zamanın ne olduğundan habersizdi.”
Bu cümle, bütün romanın anahtarlarından biridir. Çünkü zamanın ne olduğunu bilmek yalnızca saat okumak değildir. Zamanın sınırlı olduğunu bilmek, hayatın sınırlı olduğunu bilmektir. Drogo zamanı süre olarak bilir; fakat zamanın kayıp anlamına geldiğini bilmez.
s. 78’de ise yirmi iki ayın içine yerleştirilen olaylar, zamanın nasıl görünmez biçimde çalıştığını gösterir. Yeni aileler kurulabilir, çocuklar doğabilir, büyüyebilir, evler yükselebilir; bir kadın yaşlanabilir; bir hastalık başlayabilir, ilerleyebilir, geri çekilebilir ve yeniden ortaya çıkabilir. Bütün bunlar olurken insan “kaygısız yaşamaya devam” edebilir.
Bu pasaj özellikle güçlüdür çünkü zaman burada büyük olaylarla değil, küçük değişimlerin birikimiyle gösterilir. İnsan çoğu zaman hayatının değiştiğini tek bir gün içinde fark etmez. Fakat yirmi iki ay sonra geriye baktığında dünyanın aynı dünya olmadığını görür. Çocuk konuşmaya başlamış, ev yapılmış, kadın yaşlanmış, hastalık ilerlemiştir.
Ve daha da korkuncu: ölüm bile bir süre sonra gündelik hayatın içine karışabilir.
Dolayısıyla zaman yalnızca Drogo’nun yaşlanmasını sağlamaz; onun çevresindeki dünyayı da dönüştürür. Drogo beklerken hayat onun dışında akmaya devam eder.
s. 113’te Filimore üzerinden aynı hakikat başka bir yaşta karşımıza çıkar. Burada genç Drogo’nun umut yanılsaması, yaşlanmış insanın umutsuzluğu ile karşılaştırılır. İnsan uzun süre boşuna beklediğinde yalnızca zaman kaybetmez; umut etme yeteneğini de kaybedebilir.
“İnsanın yirmi yaşında sahip olduğu inanca asla tekrar kavuşamaması” çok önemli bir gözlemdir. Gençlikte gelecek henüz tüketilmemiştir. Bu yüzden insan çok şeyin mümkün olduğuna inanabilir. Fakat yıllar boyunca aynı ufka bakıp hiçbir şeyin gelmediğini görmek, geleceğin kendisini aşındırır.
Ve hemen ardından gelen duvar saati görüntüsü son derece semboliktir. Saat “yaşamı öğütmektedir.” Bu ifade, zamanı nötr bir akış olmaktan çıkarır. Zaman artık tüketen, öğüten, insanın ömrünü eksilten bir kuvvettir. Albayın gereksiz yere gözlüklerini silmesi ise insanın çaresizliği karşısındaki küçük, anlamsız hareketlerden biridir. Saat durmadan işler; insan ise hiçbir şeyi değiştiremeyecek olmasına rağmen bir şey yapıyormuş gibi davranır.
s. 166’da Drogo artık bekleme düzeninin içine tamamen yerleşmiştir. Daha önce isyan edebilecek, istifa edebilecek, hayatını değiştirebilecek bir noktadayken bunu yapmaz. Üstelik eski alışkanlıklarına dönmekten “utangaç bir hoşnutluk” duyar.
Buradaki “utangaç” kelimesi çok değerlidir. Çünkü Drogo kendi geri çekilişinin farkındadır. Bir yanı bunun yanlış olduğunu bilmektedir; başka bir yanı ise alışılmış hayatın güvenliğine dönmekten memnundur. İnsan bazen özgürlüğü değil, alışkanlığın güvenliğini seçer.
Daha sonra intikam düşüncesi gelir: Drogo bir gün büyük bir hesaplaşmanın gerçekleşeceğine inanır. Fakat bu düşünce de yine geleceğe havale edilmiş bir hayat biçimidir. Gündelik mücadeleden vazgeçmesinin nedeni, gelecekteki büyük anlamdır.
Bu noktada Drogo’nun hayatındaki “beklenen büyük olay”ın yalnızca savaş olmadığını görmek gerekir. Savaş, onun bütün hayatını anlamlandırmak için kullandığı semboldür. O, yaşamını gerçekten yaşamaktansa hayatının bir gün anlamlı hâle geleceği ânı beklemektedir.
Bu nedenle s. 49’daki kapanan kapı imgesi, s. 75’teki “çok zaman” düşüncesi ve s. 166’daki “bir gün hesapların görüleceği” inancı aynı psikolojik yapının farklı görünümleridir.
Romanın en karanlık noktası ise s. 193’tedir. Burada Drogo artık yalnızca zamanın değil, insanlar arasındaki varoluşsal mesafenin farkına varır.
“İnsan tek başına olduğu ve hiç kimseyle konuşamadığı zaman bir şeye inanması çok zordur.”
Bu cümle, önceki bütün bekleyiş deneyimlerini başka bir düzleme taşır. Drogo artık dışarıdan bakarak hayatın anlamını kuramaz. Çünkü insanın inancı, umudu ve acısı başkalarıyla kurduğu ilişki içinde anlam kazanır. Fakat insanın acısı nihayetinde kendisine aittir.
Başkasını sevebiliriz, onun için üzülebiliriz, onun acısını anlamaya çalışabiliriz; ama onun acısını onun yerine yaşayamayız. İşte Drogo burada insan yalnızlığının temel gerçeğini kavrar. Bir insan acı çektiğinde, dünyanın geri kalanı bütünüyle onunla birlikte acı çekmez. Hayat dışarıda devam eder.
Bu farkındalık, romanın zaman meselesiyle de birleşir. Çünkü zaman yalnızca insanı yaşlandıran bir kuvvet değildir; aynı zamanda insanları birbirinden ayıran bir kuvvettir. Herkes kendi zamanının içinde yaşar, kendi acısını taşır ve kendi ölümüne doğru ilerler.
Bu nedenle verdiğiniz parçalar birlikte düşünüldüğünde Tatar Çölündeki temel trajedi “Drogo’nun kalede yıllar geçirmesi” değildir. Asıl trajedi, Drogo’nun hayatını gelecekte gerçekleşecek bir olayın önünde sürekli olarak ertelemesidir. Her aşamada önünde hâlâ yeterince zaman olduğunu düşünür. Oysa zamanın en büyük hilesi budur: İnsan onu yaşarken sonsuzmuş gibi, geriye baktığında ise inanılmaz derecede kısa görür.
s. 22’de duvarlara hayranlıkla bakan genç adam ile s. 193’te insanın yalnızlığını anlayan adam arasında geçen şey yalnızca yıllar değildir. Bir yanılsamanın yavaş yavaş çözülmesidir. Drogo önce kaleyi geçici bir mekân sanır; sonra orada kalmayı bir tercih olarak görür; ardından beklemeyi bir görev gibi düşünür; daha sonra gelecekteki büyük olayla kendisini teselli eder; sonunda ise insanın elindeki zamanın ve başkalarının acısına ulaşma imkânının sınırlı olduğunu anlamaya başlar.
Ama Buzzati’nin acımasızlığı burada ortaya çıkar: Bir şeyi anlamak ile onu değiştirebilmek aynı şey değildir.
Drogo zamanın ne olduğunu anladığında, zaman zaten büyük ölçüde geçmiştir.