Dil, Kişinin En Karmaşık Acılarını Eksiksiz Aktaracak Kapasiteye Sahip Değildir.
Oğuz Atay’ın "Tehlikeli Oyunlar" romanında Hikmet Benol, yerleştiği ahşap evdeki üst kat komşusu emekli Albay Hüsamettin Tambay ile sık sık dertleşir. Hikmet, zihnindeki karmaşayı, korkularını ve içine düştüğü çıkmazı karşısındaki yaşlı adama kelimesi kelimesine anlatmaya çabalar. Ancak içini ne kadar dökerse döksün, kurduğu onca uzun cümlenin albayda gerçek bir karşılık bulmadığını, adamın onu sadece kendi sınırları ölçüsünde dinlediğini fark eder. Kendi cehennemini bir başkasına aktarabilmek için sözcükleri zorladığı ama muhatabına asla bütünüyle ulaşamadığını anladığı o an, konuşmayı keser ve sadece şunu söyler: "Kelimeler, albayım, bazı anlamlara gelmiyor."
İnsan, yaşadığı ağır bir durumu başkasına anlattığında karşı tarafın bunu bütünüyle kavrayacağını zanneder. Oysa dil, gündelik işleri çözmek için kurgulanmış pratik bir araçtır; kişinin en karmaşık acılarını eksiksiz aktaracak kapasiteye sahip değildir. Hayatınızı altüst eden bir gerçeği bütün açıklığıyla ortaya koyduğunuzu sanırsınız ama muhatabınızın duyduğu şey, sadece kendi tecrübesiyle sınırlandırdığı birkaç cümledir. Gerçek bir kriz yaşayan kişi, bir noktadan sonra ne kadar detaya girerse girsin kimsenin onu tam olarak anlayamayacağını fark eder. Bu yüzleşme, insanı kendi gerçeğiyle baş başa bırakan kesin bir yalnızlıktır; çünkü hayattaki asıl ağır yükler, hiçbir sözlüğe sığmayan ve bir başkasına asla aktarılamayan durumlardır.
Tolga Acaroğulları