Tolga Acaroğulları’nın Kaleminden Edebiyatın Aynasında İnsanı — 21 Kitaptan Hayata, İnsana ve Kendimize Dair Çıkarımlar

Şair: Tolga Acaroğulları

20 Ekim 2026

Sabahattin Ali — Kürk Mantolu Madonna

İnanmayı Unutan Kalbin Son Şüphesi

Sabahattin Ali’nin “Kürk Mantolu Madonna” romanında, hastalığı sırasında Raif’in bakımını üstlendiği Maria Puder, bir sabah onun gitmeyip yanında kalmasını ister. Konuşurken gözlerinden yaşlar süzülür; Raif başını koluna yatırır, sonra yavaşça yastığa bırakır. Maria onun koluna sarılarak aralarındaki eksikliğin ne olduğunu artık anladığını söyler. Raif’in kendisini bu kadar sevdiğine inanamadığı için, kendisinin de ona âşık olmadığını sandığını açıklar. İnsanların kendisinden inanma yeteneğini aldığını söyledikten sonra, artık ona inandığını ve onu sevdiğini dile getirir.

İnsan, birine güvenebilmek için bütün şüphelerinin ortadan kalkmasını beklediğinde, hiçbir yakınlığın sağlayamayacağı bir kesinlik arar. Karşısındakinin niyetini bütünüyle bilmek, gelecekte değişmeyeceğinden emin olmak, hiçbir zaman incinmeyeceğine dair güvence almak… ister. Bu güvenceyi bulamadıkça her sözü sınamaya, her davranışın arkasında başka bir anlam aramaya başlayabilir, kendisini korumaya çalışırken ilişkisini sürekli bir sorguya dönüştürür. Elbette açık bir kötülüğü görmezden gelmek gerekmez, fakat bir insanın hayatımızdaki yerini durmadan kendini savunmak zorunda kalacağı bir mahkeme salonuna çevirmek de bizi güvende hissettirmeyebilir. Kimseye güvenmemek, ihanete uğrama ihtimalini azaltırken yakınlık kurma ihtimâlini de azaltır.

Amin Maalouf — Yüzüncü Ad

Yanacağını Bilerek Yazmak

Amin Maalouf’un “Yüzüncü Ad” adlı romanında, Baldassare, Londra’daki yangının kendisine doğru ilerleyişini pencereden seyrederken gördüklerini yazmaya çalışır. Ahşap bir odada, ahşap bir masanın başında oturur, yaklaşan ateşin karşısında düşüncelerini kâğıda geçirir. Kendi sonunu izliyor olabileceğini sorgularken, yazdıklarını emanet ettiği sayfaların da kolayca yanabileceğinin farkındadır. Buna rağmen o anda yaptığı şey, yaklaşan felaketi ve kendi düşüncelerini kaydetmektir. Önce delilik olarak nitelediği bu davranışta, sonunda kendi ölümlülüğünün bir özetini görür: Yok olabilecek bir insan, kendisinden kalanları yine yok olabilecek bir şeye bırakmaktadır.

İnsan, geçici olduğunu bildiği şeylere yine de emek verir; birini sever, bir ev kurar, düşündüklerini anlatır… Bunların hiçbirinin sonsuza kadar sürmeyeceğini bilmek, yaşarken duyduğu ihtiyacı ortadan kaldırmaz. Bazen bir çabanın değerini, sonunda neyi kurtardığından çok, o çaba sayesinde neye dayanabildiği belirler. Kişi, her şeyin elinden alınabileceği bir durumda bile kendisine ait küçük bir davranışı sürdürebildiğinde, hayatı üzerinde hâlâ söz sahibi olduğunu hissedebilir. Bir şeyin bitecek olması, onu anlamsız kılmaz. İnsan yalnızca kalacaklar için yaşamaz.

Nikos Kazancakis — Zorba

İyilik Bazen Geri Durmayı Bilmektir

Nikos Kazancakis’in “Zorba” adlı romanında, anlatıcı bir sabah ağaç kabuğunda rastladığı kozadan çıkmaya çalışan kelebeğe nasıl müdahale ettiğini hatırlar. Bir süre bekler; ancak kelebeğin çıkışı uzayınca sabırsızlanır ve süreci hızlandırmak için eğilip nefesiyle kozayı ısıtır. Koza açılmaya başladığında kelebeğin dışarıya ağır ağır çıktığını, fakat kanatlarının buruşuk ve katlanmış olduğunu görür. Kelebek bütün bedeniyle titreyerek kanatlarını açmaya çalışırken anlatıcı ona yardım etmek için yeniden üzerine üfler. Bu çaba da sonuç vermez; vaktinden önce çıkmasına neden olduğu kelebek, birkaç saniye çırpındıktan sonra avucunda ölür.⁠

İnsan, bir şeyin gerçekleşmesini çok istediğinde, onun kendi hızında ilerlemesine katlanmakta zorlanabilir. Emek verdiği işin hemen sonuçlanmasını, sevdiği kişinin hemen toparlanmasını, yeni kurduğu ilişkinin hemen güven vermesini bekler; bekledikçe de daha fazla müdahale etmesi gerektiğini düşünür. Oysa bazen gösterdiği çabanın bir kısmı karşısındakinin ihtiyacından değil, kendi belirsizliğini bir an önce sona erdirme isteğinden doğar. İyi niyetine güvendiği için, yardım ettiğini düşünürken aslında kendi sabırsızlığının yükünü başkasına taşıttığını fark etmeyebilir. Bazen özen, ne kadar çok şey yaptığında değil, ne zaman durabildiğinde belli olur.

Dostoyevski — Kumarbaz

İnsanın İçinde Açık Kalan “Acaba?”

Dostoyevski’nin “Kumarbaz” romanının sonunda Aleksey, cebinde kalan son parayla yeniden kumar oynamayı düşünürken geçmişte yaşadığı bir ânı hatırlar. Roulettenburg’da her şeyini kaybettiği bir gün, kumarhaneden çıkarken cebinde tek bir gulden kaldığını fark eder, hiç değilse karnını doyurabileceğini düşünerek oradan uzaklaşır. Fakat yüz adım kadar gittikten sonra geri döner, son parasını rulette “manque”a yatırır ve kazanarak yirmi dakika içinde bir guldeni yüz yetmiş guldene çıkarır. Şimdi içinde bulunduğu çaresizlikten yine aynı şekilde kurtulabileceğine inanırken o eski kazancı kendisine kanıt olarak gösterir ve kendi kendine şöyle sorar: “Ya o esnada cesaretimi kaybetseydim, ya karar vermeye cüret edemeseydim?”

İnsan yaptığı bir şeyin pişmanlığını zamanla taşımayı öğrenir, çünkü en azından ne olduğunu, ne kaybettiğini ve nerede yanıldığını bilir. Ama cesaret edemediği şeylerin sonunu hiçbir zaman öğrenemez. Söylemediği bir sözün, gitmediği bir yerin, başlamadığı bir işin ya da atamadığı bir adımın ardından geriye kesin bir sonuç değil, sürekli yeniden kurulabilen bir ihtimâl kalır. Zihin de bilmediği o sonu istediği kadar güzelleştirebildiği için, “Acaba?” sorusu yıllar geçtikçe bile kapanmayabilir. Yıllar sonra insanı en çok düşündüren şey de bazen verdiği yanlış kararlar değil, korktuğu için hiç öğrenemediği ihtimâller olur. Çünkü başarısız olduğumuz bir yolun nereye çıktığını biliriz, cesaret edemediğimiz yol ise zihnimizde ömür boyu açık kalabilir.

İvan Turgenyev — Babalar ve Oğullar

Düşmanlığın Bittiği Yerde İnsan Kalır

İvan Turgenyev’in “Babalar ve Oğullar” romanında Bazarov ile Pavel Petroviç, sabahın erken saatlerinde bir koruluğun arkasında düello yapmak üzere karşı karşıya gelir. İkisi de düellonun saçmalığının farkındadır; Bazarov bunu açıkça dile getirir, Pavel ise işi son derece ciddi tutar. Pavel ateş eder ve kurşun Bazarov’un kulağının yanından geçer. Bazarov karşılık verdiğinde Pavel’in bacağı yaralanır. Fakat Bazarov, silahını hemen bırakıp onun yanına koşar; artık düellocu değil, doktor olduğunu söyler ve yarasını tedavi etmeye başlar.

İnsanların öfkeliyken birbirlerine ne kadar kolay yabancılaştığını, kavga sona erdiğinde ise aslında aradaki düşmanlığın düşündükleri kadar büyük olmadığını fark edebiliyoruz. Bir tartışmanın içinde karşımızdaki insanın bütün iyi taraflarını görmezden gelip yalnızca bize dokunan yönüne odaklanmak çok kolay. O anda haklı çıkmak, anlaşılmaktan ya da ilişkiyi korumaktan daha önemli hâle gelebiliyor. Fakat gerilim ortadan kalktığında, az önce karşımızda duran kişinin yine aynı insan olduğunu hatırlıyoruz. Bazen insanı karşısındakine düşman eden şey gerçekten yaşanan olaydan çok, o olayın içinde kendisini nasıl konumlandırdığı oluyor.

Filibeli Ahmed Hilmi — A’mâk-ı Hayâl

İnsanları Birbirinden Ayıran Şeytan

Filibeli Ahmed Hilmi’nin “A’mâk-ı Hayâl” eserinde Râci, Fark Dağı’nın tepesindeki savaş meydanında karşı karşıya duran iki tarafı görür. Bir tarafta Hürmüz’ün önderliğindeki nur ehli, diğer tarafta Ehrimen’in çevresinde toplanan karanlık güçler vardır. Savaş başlamadan önce tarafların önderleri kendi davalarını ve amaçlarını ortaya koyar. Râci burada Nifak’ı da güçlü bir savaşçı olarak görür; fakat bu gücün karşısına Muhabbet çıkar. İkisi arasındaki mücadelede Muhabbet’in Nifak’ı yenebilecek güç olduğu gösterilir.

İnsan ilişkilerinde en büyük yıkımların bir kısmı açık düşmanlıktan değil, insanların arasına giren küçük ayrılıklardan doğuyor. Bir sözün yanlış anlaşılması, birinin diğerinden sakladığı şey, duyulan bir kuşku ya da iki insanın birbirine söylemek yerine kendi içinde büyüttüğü kırgınlık zamanla aradaki bağı zayıflatabiliyor. Üstelik insanlar çoğu zaman karşılarındaki kişiye değil, onun hakkında kendi zihinlerinde kurdukları düşünceye tepki veriyor. Güvenin olduğu yerde aynı söz açıklanabilirken, kuşkunun olduğu yerde aynı söz bambaşka anlamlara çekilebiliyor. Bu yüzden bazı ilişkileri yıkan şey büyük bir kavga değil, konuşulmadığı için büyüyen küçük bir ayrılık oluyor çoğu zaman.

Orhan Pamuk — Masumiyet Müzesi

Aşkın İçine Saklanan İktidar

Orhan Pamuk’un “Masumiyet Müzesi” adlı romanında, Füsun, Merhamet Apartmanı’ndaki dairede Kemal’e söyleyeceklerinin ciddiye alınmamasından korktuğunu belirtir. Ardından ona âşık olduğunu, sabahtan akşama kadar onu düşündüğünü söyler ve yüzünü elleriyle kapatarak ağlar. Kemal’in içinden gülümsemek gelir, fakat sevincini gizleyip kaşlarını çatarak duygulanmış bir ifade takınır. Kendisi de onu çok sevdiğini söyler, ancak kendi sözlerini Füsun’unkiler kadar güçlü ve sahici bulmaz. Buna rağmen, aşkını önce açıklayan Füsun’un daha içten davrandığı için aralarındaki “oyunu” kaybettiğini düşünür.

İnsan, karşısındakinin kendisine ne kadar bağlı olduğunu öğrendiğinde, bazen bu yakınlığın sorumluluğundan çok kendisine sağladığı güce odaklanır. Kendisini vazgeçilmez hissetmenin verdiği rahatlıkla, daha önce gösterdiği özeni azaltabilir, bir başkasının kaybetme korkusunu kendi rahatının güvencesine çevirebilir. Böyle ilişkilerde duygularını açıkça söyleyen kişi daha fazla incinme riskini üstlenirken, kendini saklayan kişi ilişkinin koşullarını belirlemeye başlayabilir. Zamanla insan, içinden geçenleri söylemekten önce bunların kendisine karşı kullanılıp kullanılmayacağını hesap eder. İçtenliğin cezalandırıldığı yerde, insanlar yakınlaşmayı değil, saklanmayı öğrenir.

José Mauro de Vasconcelos — Şeker Portakalı

Bir Çocuğu Hatasından Büyük Görmek

José Mauro de Vasconcelos’un “Şeker Portakalı” adlı romanında, öğretmeni Cecília Paim, ders bittikten sonra Zezé’yi yanına çağırarak getirdiği çiçekleri nereden aldığını sorar. Zezé, bir bahçeye girip çiçek çaldığını kabul eder. Evlerinde çiçek bulunmadığını, satın almanın pahalı olduğunu ve öğretmeninin masasındaki bardağın boş kalmasını istemediğini anlatır. Öğretmeni bir şey söylemeden içini çekince, Zezé, ara sıra kendisine kremalı börek alması için verdiği paradan söz açar. Öğretmeni her gün para verebileceğini söyleyince Zezé bunu kabul etmez. Sınıfta kahvaltı edecek parası olmayan başka çocuklar da olduğunu, aldığı böreği kendisinden de yoksul bir kız arkadaşıyla paylaştığını açıklar. Bunun üzerine öğretmeninin gözyaşları yanaklarından süzülür. Zezé onu ağlatmak istemediğini söyleyip bir daha çiçek çalmayacağına söz verir. Ama öğretmeni asıl meselenin bu olmadığını söyleyip ellerini tutar ve ondan istediği şeyin, bundan böyle - kendisine hediye edilmedikçe - çiçek getirmemesi olduğunu söyler. Zezé bardağın boş kalmasına üzülünce, öğretmeni o bardağa her baktığında onun verdiği en güzel çiçeği göreceğini söyler.

İnsan, bir yanlışının görülmesiyle bütün kişiliğinin o yanlışa indirgenmesi arasındaki farkı, kendisine nasıl davranıldığından anlar. Yalnızca suçlandığında kendini savunmaya yönelebilir. Anlaşılmak için de bir fırsatı olduğunda, yaptığının sorumluluğunu üstlenmesi kolaylaşabilir. Birini anlamaya çalışmak, davranışını haklı bulmayı gerektirmez. Bazen yapılması gereken, yanlışı açıkça gösterirken kişinin değerini de korumaktır. Çünkü insanın değişebilmek için hatasını görmeye olduğu kadar, o hatadan ibaret olmadığını hissetmeye de ihtiyacı vardır. Birine hatasını göstermek başka, kendisini bir hata gibi hissettirmek başkadır.

Victor Hugo — Notre-Dame’ın Kamburu

Alkıştan Önce Yapılan İyilik

Victor Hugo’nun “Notre-Dame’ın Kamburu” adlı romanında, teşhir sehpasına bağlı Quasimodo, kendisiyle alay eden kalabalıktan su ister. Çevresindekiler yardım etmek yerine kahkahalarla karşılık verir; yüzüne kirli bir sünger, başına taş atılır. Bir gece önce kaçırmaya çalıştığı Esmeralda’nın kalabalıktan çıkıp merdivenleri tırmandığını görünce, onun da kendisinden öç almaya geldiğini düşünür. Esmeralda ise hiçbir şey söylemeden kemerindeki matarayı çıkarıp mahkûmun kurumuş dudaklarına yaklaştırır. Quasimodo’nun gözünden iri bir yaş süzülür; genç kız matarayı ağzına dayayınca suyu uzun yudumlarla içer. Az önce onun susuzluğunu eğlenceye dönüştüren kalabalık, bu kez yardımına koşan genç kızı alkışlar.

İnsan, bir topluluğun içindeyken davranışlarının ölçüsünü kendi vicdanından çok çevresindekilerin tepkilerinde arayabilir. Çoğunluğun onayladığı bir haksızlık sıradanlaşır, kişi, tek başınayken utanacağı bir davranışı başkaları da yaptığı için haklı görmeye başlar. Fakat birinin öne çıkıp doğru bildiğini yapması, az önce kimsenin üstlenmek istemediği sorumluluğu birden herkesin takdir ettiği bir erdeme dönüştürebilir. Böyle anlarda iyiliği alkışlamak, insanın kendi payını sorgulamadan kendisini iyilerin arasında saymasına da yarar. Bir iyiliği alkışlamak kolaydır, zor olan, henüz kimse onaylamazken onu yapabilmektir.

Recaizade Mahmud Ekrem — Araba Sevdası

İnsan Bazen Bir Hayale Âşık Olur

Recaizade Mahmud Ekrem'in "Araba Sevdası" romanında Bihruz Bey, Çamlıca'da gördüğü Periveş Hanım'a sırılsıklam âşık olur. Ancak bu tutku, kadının kendisine değil, Bihruz'un okuduğu Fransız romanlarından esinlenerek onun üzerine giydirdiği o soylu, hüzünlü ve kusursuz kadın imgesinedir. Aylarca kadının gerçekte kim olduğunu merak etmeden kendi zihninde yarattığı bu hayale mektuplar yazar, acı çeker. Arkadaşı Keşfi Bey'in, Periveş'in öldüğü yalanına kanıp aylarca yasını tutar, mezarını aramaya çalışır. Aylar sonra Şehzadebaşı'nda onunla tekrar karşılaştığında ise gerçek Periveş'in ağzından dökülen kaba kelimeleri ve alaycı sokak ağzını dehşet içinde izler. Bihruz'un dünyası o an başına yıkılır; çünkü karşısındaki etten kemikten sıradan kadın, uğruna aklını yitirdiği o asil hayali tek bir cümlesiyle paramparça etmiştir.

İnsan, birine bağlandığını zannettiğinde çoğu zaman karşısındaki gerçeğe değil, kendi zihninde o kişi için kurduğu hayale âşık olur. Kendi eksikliklerini ve görmek istediklerini karşısındakine yükler, ona hiç haberi olmayan bir rol verir. Zaman geçip de gerçek ortaya çıktığında ise hayal kırıklığı kaçınılmaz olur. Ama bu yıkım çoğu zaman karşındakinin değişmesinden ya da seni kandırmasından kaynaklanmaz. Kendi kurduğun hikâyenin gerçekle uyuşmadığını fark ettiğin için yaşarsın bunu. İnsan, kendi yarattığı hayale inandığında suçlayacak birini bulmaya çok yatkındır. Oysa hiç kimse senin zihninde yarattığın kişi olmak zorunda değildir.

Hakan Günday — Azil

İnsanın Kendisine Söylenen Yalanlara İnanması

Hakan Günday’ın “Azil” adlı romanında, Asil kendisini öldürmek niyetiyle masasının çekmecesinden bir tabanca çıkarır. Silaha bakarken okulda kendisine söylenen “aptal” sözünü ve annesinin onu kötü bir çocuk olmakla suçlayışını hatırlar. Neden kötü olduğunu bilmez, fakat annesinin söylediklerine inanır. Kendisine değerli olduğunu söyleyen, öğrenme ve konuşma güçlüklerini önemsemeyen kadını da düşünür, ancak sevdiği bu kadın artık hayatta değildir. Gözü masadaki kâğıtlara kayınca boşta kalan eliyle mektubun devamını alır. Odada kendisini okuduğunu anlamamakla suçlayacak kimse bulunmadığını düşünerek okumaya başlar.

İnsan, kendisi hakkında en acımasız hükümleri her zaman kendi deneyimlerinden çıkarmaz. Özellikle çocukken güvendiği kişilerden sürekli duyduğu sözleri, zamanla tartışılmaz bir gerçek gibi kabul edebilir. Böylece bir yanlış yaptığında davranışını düzeltmek yerine bütün varlığını kusurlu bulur, gördüğü sevgiyi bile hak ettiğine inanmakta zorlanır. Onu küçümseyen kişilerden uzaklaşmak da tek başına yetmeyebilir, çünkü onların yokluğunda aynı sözleri kendisine söylemeyi sürdürür ve bunu kendine karşı dürüst olmak sanır. İnsan bazen kendinden nefret etmeyi, en çok sevilmesi gereken yerde öğrenir.

Halil Cibran — Ermiş

Sevdiğine Yer Açmak

Halil Cibran’ın “Ermiş” adlı eserinde, El Mitra, El Mustafa’ya evlilik hakkında bir soru yöneltir. El Mustafa, birlikte yaşayan insanların aralarında boşluklar bırakmaları gerektiğini söyler. Birbirlerinin bardağını doldurmalarını, fakat aynı bardaktan içmemelerini öğütler. Birlikte şarkı söyleyip dans etmelerini isterken, her birinin yalnız kalmasına da izin verilmesi gerektiğini anlatır ve bunu birlikte ses veren bir lavtanın ayrı duran telleriyle açıklar. Yanıtını, tapınağın sütunlarının ayrı durduğunu ve meşeyle servinin birbirlerinin gölgesinde büyüyemediğini hatırlatarak tamamlar.

İnsan, birine değer verdiğinde onun hayatında daha fazla yer edinmek ister, fakat bazen yakınlıkla söz sahibi olmayı birbirine karıştırır. Karşısındaki kişinin farklı bir tercih yapmasını, kendisini dışarıda bırakması ya da verdiği değeri azaltması gibi algılayabilir. Böyle zamanlarda kendi beklentilerine uyulmasını da sevginin ölçüsü hâline getirir ve anlaşılmak kadar haklı bulunmak da ister. Bir başkasının bağımsızlığını kabul etmek, onun her kararında belirleyici olamayacağını ve her ihtiyacını karşılayamayacağını kabul etmeyi de gerektirir. Birine yer açmak, onu kendine benzetmek değil, kendisi olarak kalmasına izin vermektir.

İvan Gonçarov — Oblomov

İnsan Bazen Huzurunu Değil, Huzursuzluğunu Korur

İvan Gonçarov’un “Oblomov” adlı romanında, Oblomov bir sabah çiftliğinin işleri üzerine düşünmek ve tasarladığı düzenlemeleri yazmak için yataktan kalkmaya niyet eder. Yarım saat boyunca bu niyetle yatağında kalır, ardından kahvaltısını orada yapıp işlerini uzanarak düşünmeye karar verir. Çayını içtikten sonra doğrulur ve terliklerine bakar. Bir ayağını yataktan aşağı sarkıtmaya yeltenir, fakat hemen geri çeker. Saat dokuz buçuğu çalınca telaşlanarak kalkıp işe başlaması gerektiğini yüksek sesle söyler. Yine de yataktan kalkmaz ve yeniden hizmetçisi Zahar’a seslenir.

İnsan, bazen kendisine iyi gelmeyen bir hayatı sırf alıştığı için sürdürür. Bir ilişkiyi, bir düşünceyi ya da bir yaşayış biçimini bırakmak, kendisi hakkında bildiklerini de yeniden sorgulamasını gerektirebilir. Tanıdık bir sıkıntının içinde neyle karşılaşacağını bilir, başka bir hayatın nasıl olacağını ise kestiremez. Bu yüzden bir şeylerin değişmesini isterken, farkında olmadan her şeyin aynı kalmasına da tutunabilir. İnsan bazen huzurunu değil, alıştığı huzursuzluğu korur.

Georgi Gospodinov — Bahçıvan ve Ölüm

Üç Kelimelik Bir Feryat

Georgi Gospodinov’un “Bahçıvan ve Ölüm” adlı romanında, anlatıcı babasının siyah defterini incelerken 25 Eylül tarihli bahçe notundan sonra bir ayı aşkın boşluk bulunduğunu fark eder. Bir sonraki kayıt 28 Ekim 2023 tarihlidir ve önceki yazılardan farklı olarak satırlardan taşan iri harflerle yazılmıştır. Babası bu kez bahçede yaptığı işleri kaydetmek yerine “DİCLOPRAM AĞRI İÇİN” yazmıştır. Üç kelimelik bu notun altını da iki çizgiyle çizmiştir. Anlatıcı, ailesindeki erkeklerin duygularını ifade etmekteki suskunluğunu düşünürken bu kısa notu, babasının acısını duyuran bir feryadın karşılığı olarak okur.

İnsan, duygularını dile getirmeyi öğrenmediğinde, onları saklamayı güçlü olmanın bir koşulu sanabilir. Kimi zaman üzüntüsünü çalışarak bastırır, sevgisini bir ihtiyacı karşılayarak gösterir, korkusunu ise gündelik bir konudan söz ederek geçiştirir. Kendini açmanın zayıflık sayıldığı bir çevrede, anlaşılmak istemekle anlaşılmanın doğuracağı mahcubiyetten kaçınmak arasında sıkışabilir. Çevresindekiler de onun dışarıdan görünen sakinliğine alıştıkça, içinde olup biteni bildiklerini düşünür ve nasıl olduğunu sormayı bırakır. Bir insanın sessizliği, içinde olup bitenlerin ölçüsü değildir.

Abdulrazak Gurnah — Deniz Kenarında

Bazı Sessizliklerin İçinde Korku Vardır

Abdulrazak Gurnah’ın “Deniz Kenarında” adlı romanında, Salih Ömer, Gatwick Havaalanı’nda kendisinden pasaportunu isteyen görevlinin karşısında İngilizce bilmiyormuş gibi davranır. Kendisine tek kelime etmemesi öğütlenmiştir ve görevlinin sözlerini anladığı hâlde bu öğüde uyar. İkinci kez istendiğinde sahte pasaportunu uzatır, hakaret ya da tehditle karşılaşmaktan korkarak memurun tepkisini bekler. Memur, belgede giriş vizesi bulunmadığını görünce telefonla konuşur ve ona köşede beklemesini söyler. Salih, gözlerini yere dikmiş beklerken yanına gelen başka bir görevli tarafından sorgulanacağı odaya götürülür.

İnsan, kendini güvende hissetmediği bir yerde yalnızca söylediklerini değil, kendisi hakkında açığa vurduklarını da tartmaya başlar. Normalde düşünmeden vereceği bir cevabı, karşısındaki kişinin bunu nasıl yorumlayacağını ve kendisine karşı nasıl kullanabileceğini kestiremediği zaman defalarca gözden geçirir. Böyle zamanlarda susmak, boyun eğmek kadar kendini korumanın da bir yolu olabilir. Dışarıdan bakıldığında bilgisizlik, çekingenlik ya da kayıtsızlık gibi görünen bir tutumun ardında, daha önce konuşmanın bedelini ödemiş birinin dikkati bulunabilir. Her sessizlik söz eksikliğinden doğmaz, bazısı güven eksikliğinden doğar.

Sabahattin Ali — İçimizdeki Şeytan

İnsan Kendi Suçuna Bir Şeytan Uydurabilir

Sabahattin Ali’nin “İçimizdeki Şeytan” adlı romanında, Ömer, hapishanede yalnız görüşmek istediği Bedri’yle karşılıklı oturur ve on gündür kendi kendisiyle hesaplaştığını söyler. Davranışlarının sonucu aleyhine çıktığında, bunları aslında istemediğini ileri sürdüğünü anlatır. Savunmaya cesaret edemediği hareketlerini içindeki bir şeytana yükleyerek kendisini haksızlığa uğramış biri gibi gördüğünü itiraf eder. Artık bu şeytanın, kendi gururunun uydurduğu bir kaçış yolu olduğunu belirtir. Yaptıklarının sorumluluğunu yüklediği o belirsiz gücün yerine kendi tembelliğini, iradesizliğini ve gerçekleri görmekten kaçma alışkanlığını koyar.

İnsan, hayatında yolunda gitmeyen şeyleri anlatırken kendi payına gelince zorlanır. Birini kırdığında yorgunluğunu, verdiği sözü tutmadığında yoğunluğunu, ertelediği bir iş için de şartların uygun olmadığını söyler. Bunların hepsi doğru olabilir, hayat gerçekten ağır gelebilir ve insan bazen kendisinden bekleneni yapacak gücü bulamayabilir. Ama aynı kırgınlıklar, aynı ertelemeler ve aynı pişmanlıklar tekrar ediyorsa, bir noktada yalnızca başına gelenlere değil, kendisinin neyi değiştirmeden sürdürdüğüne de bakması gerekir. İnsanın kendisini anlaması başka, kendisine her seferinde hak vermesi başkadır.

Ibáñez — Mahşerin Dört Atlısı

Çalanın Bir de Teşekkür Beklemesi

Ibáñez’in “Mahşerin Dört Atlısı” adlı romanında, Kont Meinbourg, Alman askerlerinin yerleştiği şatoda, şatonun asıl sahibi Marcelo Desnoyers'i ev sahibi edasıyla kabul eder ve Desnoyers'in karısının yatak odasındaki XV. Louis mobilyalarına hayranlıkla bakar. Eşyaların değerini anlamayıp onları bırakmış olan levazım başkanını küçümser. Ardından mobilyaları, yeni başlayan dostluklarının hatırası olarak götüreceğini bildirir. Burada kalırlarsa yok edilebileceklerini, kendisinin onları Almanya’da koruyacağını ve Desnoyers’in dilediği zaman gelip görebileceğini söyler. Desnoyers cevap veremez; kont ise savaş bitince ona Berlin’den bir armağan göndereceğini ekler.

İnsan, çıkarına hizmet eden bir haksızlığı kendisine yakıştırmak istemediğinde, yaptığı şeyi değiştirmek yerine ona verdiği adı değiştirebilir. Başkasının hakkına el uzatırken koruduğunu, baskı kurarken yol gösterdiğini, kendi isteğini dayatırken iyilik yaptığını söylemek, kendisiyle hesaplaşmadan yoluna devam etmesini kolaylaştırır. Üstelik karşısındaki itiraz edecek güçten yoksunsa, onun sessizliğini de kendi haklılığının kanıtı sayabilir. Böylece zarara uğrayan kişiden yalnızca kaybına katlanması değil, kendisine yapılanı bir lütuf gibi karşılaması da beklenir. Haksızlığın en küstah hâli, aldığı şeyin karşılığında bir de teşekkür beklemesidir.

Paulo Coelho — Simyacı

Bazı İnsanlar Hayallerini Gerçekleştirmekten Korkar

Paulo Coelho’nun “Simyacı” adlı romanında, Santiago, billuriye tüccarına yıllardır gitmek istediği Mekke’ye neden hâlâ gitmediğini sorar. Tüccar, o yolculuğu düşünmenin, birbirine benzeyen günlerine ve dükkândaki hayatına katlanacak gücü verdiğini anlatır. Çölü geçişini, Kâbe’yi tavaf edişini ve yol arkadaşlarıyla edeceği duaları defalarca hayal ettiğini söyler. Fakat düşü gerçekleşirse yaşamak için bir sebebinin kalmayacağından ve büyük bir hayal kırıklığına uğramaktan korktuğunu belirtir. Santiago’nun düşlerini gerçekleştirmek istediğini, kendisinin ise yalnızca Mekke’yi düşlemek istediğini söyleyerek yolculuğu neden sürekli ertelediğini açıklar.

İnsan, bazen sahip olmadığı bir şeye, hayatındaki bütün eksikleri giderecek kadar büyük bir anlam yükler. Bir ilişkiyi, bir başarıyı ya da gelecekteki bir günü, kendisini sonunda huzura kavuşturacakmış gibi düşünür. Bu beklenti zamanla sıradan bir istek olmaktan çıkar, kişinin bugünkü sıkıntılarına dayanmasını sağlayan bir dayanağa dönüşür. Beklediği şey gerçekleşmeye yaklaştığında ise onun da kusurları ve sınırları olabileceğini görmek, yıllardır taşıdığı umudu sarsabilir. Bazen insanın korkusu istediğine ulaşamamak değil, ulaştığında da hayatının eksik kalmasıdır.

İhsan Oktay Anar — Kitabü’l-Hiyel

İlke Başkasına Konulan Bir Sınır Değildir

İhsan Oktay Anar’ın “Kitabü’l-Hiyel” adlı romanında, esnaf şeyhi, Yâfes Çelebi’nin yaptığı tuhaf kılıçla ilgili haber üzerine kethüda ve yiğitbaşlarıyla çarşıya gelir. Bu kılıcın namlusu, kabzası çekildiğinde makas gibi ikiye ayrılır, kapandığında ise rakibin silahını kancalarıyla yakalar. Kılıcı görür görmez yere yığılan ve sol yanına inme inen şeyh, bir peykeye yatırılır. Yâfes Çelebi’yi yanına çağırır ve geleneksel usullerden ayrılarak böyle bir silah yaptığı için yüzüne bir tokat atar. Ardından gediğini iptal ederek onun zanaatını sürdürme hakkını elinden alır.

İnsan, başkasının davranışını yargılarken kendi tepkisini aynı ölçüyle değerlendirmeyebilir. Karşısındakinden saygı ve ölçülülük beklerken, öfkelendiğinde bu beklentilerin kendisi için de geçerli olduğunu unutabilir. Başkasının nerede yanlış yaptığını uzun uzun düşünür, fakat o yanlışa karşılık verirken söylediği kırıcı sözleri ya da verdiği ölçüsüz cezayı aynı dikkatle sorgulamayabilir. Böylece savunduğu değerler, kendi davranışını sınırlamak yerine yalnızca başkasını mahkûm etmeye yarar. İlke, yalnızca başkasına yöneltilen bir talep değil, insanın kendisine de koyduğu sınırdır.

Patrick Süskind — Koku

Birini Tanımamıza En Çok, Onu Tanıdığımızı Sanmak Engel Olur

Patrick Süskind’in “Koku” romanında, Grenouille, parfümcü Baldini’nin atölyesinde, onun formülünü çözemediği “Amor ile Psyche” adlı parfümü yeniden yapmayı teklif eder. Baldini, mesleğin kurallarını bilmeyen bu gencin başarılı olacağına inanmaz, yine de esanslarını kullanmasına izin verir. Grenouille, ölçü kaplarına dokunmadan malzemeleri şişeye döker ve karışımı elinde çalkalar. Baldini, bu çalışma biçimine öfkelenerek onu azarlar, parfümcülük yapamayacağını söyler. Ancak koku odaya yayıldıkça bağırmayı bırakır ve hazırlanan parfümden birkaç damlayı bir mendile damlatıp koklar. Bir tabureye oturur ve az önce aşağıladığı gencin parfümü kusursuz biçimde yeniden yaptığını anlayınca şaşkınlık içinde susar.

İnsan, bazen birini anlamaya çalışmadan onun hakkında karar verir. Konuşmasına, görünüşüne ya da kendisine yabancı gelen bir davranışına takılır, geri kalanını da o ilk izlenime göre değerlendirir. Sonradan bu düşüncesine uymayan bir şey gördüğünde bile fikrini hemen değiştiremeyebilir, çünkü yanıldığını kabul etmek her zaman kolay değildir. Karşısındakini biraz daha dinlese fark edebileceği şeyleri, nasıl biri olduğuna çoktan karar verdiği için kaçırır. Bazen birini tanımamıza en çok, onu tanıdığımızı sanmak engel olur.

Fyodor Dostoyevski — Suç ve Ceza

Bazen İnsan İyiliği Bile Geri Çevirir

Fyodor Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza” adlı romanında, Raskolnikov, Nikolayev Köprüsü’nde neredeyse bir arabanın atları altında kalır ve arabacı sırtına kamçıyla vurur. Sırtını ovuşturup arabanın ardından öfkeyle bakarken, yaşlıca bir kadın avucuna yirmi kopek sıkıştırır. Onu dilenci sanan kadın, parayı kabul etmesini ister ve yanındaki kızla uzaklaşır. Raskolnikov, parayı avucunda sıkarak on adım kadar yürür, ardından durup Neva’ya bakar. Bir süre sonra elindeki parayı hatırlar, avucunu açıp ona bakar ve kolunu savurarak suya fırlatır. Evine doğru yürümeye başladığında, herkesle ve her şeyle ilişkisini kesmiş gibi hisseder.

İnsan, bazen içindeki huzursuzluğu insanlardan uzaklaşarak dindirmeye çalışır. Bir iyiliği kabul etmek bile ağır gelir, çünkü kendisine gösterilen ilgiye karşılık verecek hâli yoktur. Kimseyle konuşmazsa açıklama yapmak zorunda kalmayacağını, tek başına kalırsa daha rahat olacağını düşünür. Fakat uzaklaştıkça kendi düşüncelerine daha çok kapanır ve ona iyi gelebilecek küçük karşılaşmaları da hayatından çıkarır. Bazen yalnızlık, kimsenin gelmemesinden değil, gelene yer açamamaktan doğar.

Tolga Acaroğulları





Etiketler: Kitap