Bu Kadar!

Daha birkaç ay öncesine kadar burada Sarı Gülüm vardı. Yaklaşık 10 yıl boyunca hayatımda oldu ve ben ölünceye kadar da olmaya devam edecek. Aslında o hep oradaydı biliyor musunuz? Ne zaman farkına vardığımı hatırlamıyorum. Fark ettiğimde ise artık hayatımdaydı. Kapıdan çıkar çıkmaz onun karşısına çıkar, onunla gülümserdim. Eve girmeden son gördüğüm, gülümsediğim yine oydu. Aşk, aralık ayında açmaya devam etmekmiş.

İki yıl önce işaretlerini vermişti aslında. Biraz budadım, biraz konuştum, toprağını çapaladım, gülümsedim, hüzünlendim. Olmadı. Geçen yıl hızla solma sürecine girdi. Son yıl gülü/msemesi azaldı, rayihası azaldı, yaprakları azaldı. Bu bahar son bir ümit dibinden kestim. Son gülünü verdi, son tebessümünü gösterdi. Olmadı. Sarı gülümün toprağına yaptığım bakımdan dolayı gür bir şekilde çiçekler çıkmış. Belki bir önceki yıl deneseydim, veya düşünüp teşebbüse geçirmediğim profesyonel yardımı alsaydım sonuç değişir miydi, bilmiyorum. Park ve Bahçeler Müdürlüğü ile görüşmemiş olmam içimde ukde kalacak.

Bu neden böyle oldu? Aslında bu sabah bunu net bir şekilde idrak ettim. Evden çıkmadan, başrolünde Julianne Moore’un olduğu Beni Unutma filmini izleyip çıkmıştım. Aklımda, Alzheimer hastalığı teşhisi konulan dilbilimci Alice’in, kızı Lydia’nın “Nasıl hissediliyor?” sorusuna verdiği cevap vardı: “Her zaman aynı olmuyor işte, bazen iyi günlerim oluyor bazen de kötü. İyi günlerimde aşağı yukarı normal bir insan sayılabilirim. Kötü günlerimde ise kendimi bulamıyormuşum gibi hissediyorum. Kendimi hep zihnimle tanımladım ben, sözlerimle, konuştuklarımla, şimdiyse bazen sanki sözcükler karşımda asılı duruyor ve onlara ulaşamıyorum. Kim olduğumu bilmiyorum, bundan sonra neyi yitireceğimi.”

Aslında sorunumuz, yitirmeden bir şeyler yapmayı bilmememizden kaynaklı. Efendimizin; “Beş şey gelmeden önce beş şeyi ganîmet bil: İhtiyarlığından önce gençliğini, hastalanmadan önce sıhhatini, fakirliğinden önce zenginliğini, meşgul zamanlarından önce boş vakitlerini ve ölümünden önce hayâtını!” uyarısını bilmemize rağmen. Zaten bilmediğimiz, unutacağımız bilindiği için uyarılıyoruz ya.

Filmin can alıcı sahnelerinden biri de Alzheimer Derneği’nde yaptığı konuşma:
”Hayatım boyunca anılar biriktirdim, bir şekilde en değerli malvarlığım oldular. Kocamla tanıştığım gece, ilk kitabımı elimde tuttuğum an. Çocuk sahibi olmak, arkadaş edinmek, dünyayı dolaşmak. Hayatımda biriktirdiğim her şey, uğruna deliler gibi çalıştığım her şey artık benden teker teker sökülüp alınıyor. Hayal edebileceğiniz ya da bileceğiniz gibi, bu cehennemin ta kendisi. Acı çekmiyorum, mücadele ediyorum. Bir şeylerin parçası olmak, eskiden olduğum kişi olarak kalmak için. Anı yaşa diyorum kendime. Yapabileceğim tek şey bu. Anı yaşa!”

Hayır hayır, konudan uzaklaşmış değilim kuzum, neden o beş şeyin kıymetini bilmiyoruz, sorunlara odaklanamıyoruz, anı yaşayamıyoruz? Ben, sabah Beni Unutma’yı, gecenin ilk yarısında Steinbeck’in Fareler ve İnsanlarını  izliyorum, çıkıp sarı gülümü yâd ediyorum, sabahın ilk ışıkları ile aracıma biniyor, tüm camları açıp sabah rüzgarını ciğerlerime doldurup göl kenarında martılara, dalgalara selam vererek ilerliyorum ve aniden E-5’e giriyorum. Bana ait olan, olmasını istediğim, olmaktan hoşnut olduğum bu şeylerin toplamı 5 dakikadan daha az. Filmi izlemek için ise uykusuz sabahlamam gerekiyor. Kendime, eşlerime, çocuklarıma ayırabildiğim süre bu. Bu kadar! Efendimizin dünyayı tanımlamasına ne kadar da uyuyor değil mi? “Benimle dünyanın hali ancak bir ağacın gölgesinde bir müddet dinlenip de bırakıp giden bir yolcu gibidir.”

Kendimi trafikte bulmamla sarı gülümü unutmam bir oluyor. Fonda ise 2 gündür Oğuz Aksaç’tan ‘niye çattın kaşlarını’ çalıyor.

[youtube https://www.youtube.com/watch?v=hSw1f8zDHVc?feature=player_embedded&wmode=opaque]