Neyzen Tevfik: Ney ile Mey Arasında Kurulan Bir Hayatın, Şiire ve Hicve Dönüşümü
Neyzen Tevfik’i yalnızca “ünlü bir neyzen” ya da “küfürlü hicivleriyle tanınan bir şair” olarak anlatmak, onun hayatındaki asıl gerilimi görmemek olur. Neyzen’in hayatı, birbirinden kopuk görünen unsurların —ney, meyhane, tekke, hastane, sokak, sürgün, şiir, siyaset, dostluk, yalnızlık, merhamet ve isyanın— aynı kişilikte birbirine karıştığı son derece sıra dışı bir bütünlük taşır.
Onun hayatında ney yalnızca bir müzik aleti değildir; mey de yalnızca bir içki değildir. Ney, Neyzen’in dünyayla kurduğu ilişkinin sesi; mey ise bu dünyanın kurallarından kaçışının, bazen de kendi bedenine ve hayatına yönelmiş yıkımın aracıdır. Bir tarafta Mevlevîlikten, tasavvuftan, klasik şiirden ve mûsikî geleneğinden beslenen son derece yoğun bir kültür; öte tarafta meyhaneler, hastaneler, kaldırımlar, kaçışlar, sarhoşluklar ve küfürler vardır.
Onu ilginç kılan, bu iki dünyanın birbiriyle çelişmesine rağmen Neyzen’in bunlardan hiçbirini terk etmemesidir.
Bu nedenle Neyzen Tevfik’in hayatı, aslında “ney ile mey arasında” kurulmuş bir hayat olmaktan daha fazlasıdır: Ney ile mey arasında sıkışmış, fakat tam da bu sıkışmadan şiirini ve hicvini çıkarmış bir sanatçının hikâyesidir.
TDV İslâm Ansiklopedisi de onu esas olarak iki yönüyle tanımlar: Ney üflemedeki ustalığı ve hicivleri. Fakat biyografisine bakıldığında bu iki alanın birbirinden bağımsız olmadığı görülür. Neyzen’in mûsikîsi ile şiiri aynı ruh hâlinden doğmaktadır.
Çocukluk: Kamışın Sesinden Ney’e
Neyzen Tevfik 1879’da Bodrum’da dünyaya gelir. Asıl adı Mehmed Tevfik’tir. Babası Hafız Hasan Fehmi Efendi öğretmendir; annesi Emine Hanım’dır. Doğum tarihi konusunda kaynaklarda farklılıklar vardır; TDV İslâm Ansiklopedisi 24 Mart 1879 tarihini esas alırken, Neyzen’in hayatını anlatan başka kaynaklarda farklı tarihler ileri sürülmüştür.
Onun sanat hayatının başlangıcını şiirden önce müzik belirler.
Çocukken saz şairlerini dinler. Duyduğu şiirleri ezberlemeye çalışır. Fakat asıl dönüm noktası ney sesini ilk kez duymasıdır.
Urla yıllarında bir berber dükkânından gelen ney sesi, onun hayatının yönünü değiştirir. Berber Kâzım Efendi’den ney öğrenmeye başlar. Daha sonra İzmir Mevlevîhânesi’nde Cemal Bey’in öğrencisi olur. Böylece çocuklukta duyduğu o gizemli ses, onu Mevlevî mûsikîsinin içine taşır.
Burada çok önemli bir nokta vardır:
Neyzen’in hayatındaki “ney” ile “mey” henüz birbirinden ayrılmış değildir.
Ney, onun dünyaya açılan ilk kapısıdır.
Daha sonra meyhane de onun dünyaya karşı sığındığı yer olacaktır.
Birincisi nefesle, ikincisi bedenle ilgilidir.
Birinde dışarıya ses verir; diğerinde dışarıdaki dünyanın sesini susturmaya çalışır.
Hastalık ve Özgürlüğe Açılan Kapı
Neyzen’in çocukluğunda geçirdiği sara nöbetleri, eğitim hayatının düzenli biçimde sürmesini engeller. İzmir İdadîsi’ndeki eğitimini tamamlayamaz.
Bu hastalık, yalnızca biyografik bir ayrıntı değildir.
Neyzen’in hayatında düzenli eğitim, meslek, memuriyet ve toplumun kabul ettiği “normal” hayat hiçbir zaman tam anlamıyla kurulamaz.
Kendisini belirleyen şeylerden biri de budur.
Birçok insan için hastalık hayatı daraltırken Neyzen’de paradoksal olarak başka bir tür özgürlüğün kapısını açar. Doktorların ve ailesinin onu fazla zorlamaması, zamanla onun üzerinde geleneksel disiplinin gevşemesine yol açar.
Fakat bu özgürlük daha sonra iki yüzlü bir sonuç doğuracaktır.
Bir yanda hiçbir yere bağlanmayan sanatçı özgürlüğü.
Öte yanda kendisini hiçbir yere bağlamadığı için hayatını düzenleyemeyen insan.
Neyzen’in trajedisi biraz da budur.
İzmir Mevlevîhânesi: Şair Eşref’in Gölgesinde
İzmir, Neyzen’in yalnızca ney öğrendiği şehir değildir.
Burada dönemin edebiyat ve mûsikî çevreleriyle karşılaşır.
Şair Eşref, Tokadîzâde Şekib, Tevfik Nevzad, Abdülhalim Memduh ve Bıçakçızâde Hakkı gibi isimlerle tanışır. Bu çevre onun şiir anlayışının oluşmasında belirleyici olur.
Özellikle Şair Eşref önemlidir.
Çünkü Neyzen’in daha sonra geliştireceği hiciv dili, boşlukta ortaya çıkmaz. Nef’î’den Eşref’e uzanan sert hiciv geleneğinin modern zamanlardaki devamlarından biri olur.
Fakat Neyzen’in hicvi Eşref’in hicviyle aynı değildir.
Eşref daha çok siyasi ve toplumsal hedeflere yönelen bilinçli bir hiciv ustasıdır.
Neyzen ise hicvi kendi hayatının parçası hâline getirir.
Hicvettiği insanla aynı masaya oturabilir.
Onu yerden yere vurduktan sonra onunla içebilir.
Bazen kendisini de aynı acımasızlıkla hicveder.
Bu nedenle Neyzen’in hicvi yalnızca “başkalarını küçültme sanatı” değildir.
Bir tür varoluş biçimidir.
İstanbul: Mehmed Âkif’le Kurulan Büyük Dostluk
1898-1899 yıllarında İstanbul’a gelen Neyzen, Fethiye Medresesi çevresinde bulunur.
Burada hayatının en önemli insanlarından biriyle karşılaşır:
Mehmed Âkif Ersoy.
Bu dostluk Türk edebiyatının en ilginç dostluklarından biridir.
Çünkü iki adam birbirine hiç benzemez.
Âkif düzenlidir.
Neyzen dağınıktır.
Âkif iradesiyle yaşar.
Neyzen iradesine rağmen yaşayamaz.
Âkif çalışır.
Neyzen çoğu zaman kendiliğinden üretir.
Âkif ahlâkî bir sorumluluk duygusuyla hareket eder.
Neyzen ise özgürlüğü her türlü sorumluluğun önüne koyar.
Buna rağmen aralarındaki bağ kopmaz.
Neyzen, Âkif’ten Arapça, Farsça ve Fransızca öğrenir; Âkif de ondan ney öğrenir. TDV’ye göre Neyzen, Âkif’i “her bakımdan hocası ve mürşidi” kabul etmiş, Âkif aracılığıyla Hersekli Ârif Hikmet, İbnülemin Mahmud Kemal ve Halil Edib gibi isimlerin sohbetlerine katılmıştır.
Bu ilişki yalnızca öğretmen-öğrenci ilişkisi değildir.
İki sanatçı birbirlerinin eksiklerini tamamlar.
Neyzen’in Âkif’ten aldığı dil ve kültür, şiirinin düşünsel tarafını güçlendirir.
Âkif’in Neyzen’den aldığı ney ise onun mûsikî tarafını besler.
Hatta Âkif’in Neyzen’in şiirleri hakkındaki değerlendirmesi son derece önemlidir. Ona göre Neyzen, şiir üzerinde kendisi kadar uzun çalışsaydı çok daha kusursuz eserler ortaya koyabilirdi.
Bu, Neyzen’in dehasının ve aynı zamanda eksikliğinin en iyi tariflerinden biridir.
Çünkü Neyzen’de fikir ve sezgi çoğu zaman teknik çalışmanın önüne geçmiştir.
Neyzen’in Kültür Çevresi
Neyzen’in İstanbul yıllarında çevresinde yalnızca şairler bulunmaz.
Dönemin önemli mûsikî sanatçılarıyla da ilişki kurar.
Kanûnî Hacı Ârif Bey, Tanburî Cemil Bey, Kemençeci Vasil ve Udî Nevres gibi isimlerle tanışır. Galata ve Yenikapı Mevlevîhânelerine devam eder.
Böylece Neyzen’in dünyası olağanüstü bir kültürel kesişim alanına dönüşür.
Medrese vardır.
Mevlevîhâne vardır.
Bektaşî tekkeleri vardır.
Meyhaneler vardır.
Edebiyat sohbetleri vardır.
Mûsikî meclisleri vardır.
Saray çevresi vardır.
Sokak vardır.
Ve bütün bunların ortasında hiçbirine bütünüyle ait olmayan Neyzen vardır.
Onun kişiliğini anlamanın anahtarı belki de burada bulunur:
Neyzen hiçbir çevreye tam olarak sığmaz.
Ama neredeyse bütün çevrelere girer.
Meyhaneye Doğru
Neyzen’in içkiyle ilişkisi zaman içinde ağırlaşır.
Önceleri içki bir zevk ve meclis unsurudur.
Sonra alışkanlık olur.
Daha sonra bağımlılığa dönüşür.
Kendi anlatımında da bunu açıkça görürüz.
1920’de Hakkı Süha Gezgin’in hastanede yaptığı mülakatta ilk içkisini İzmir’de şeyhinin elinden içtiğini söyler. İlk kadehi “bir avuç iğne yutmuş” gibi hissettiğini anlatır. Daha sonra ise içkinin kendisi için zevkten “itiyaca” dönüştüğünü kabul eder.
En çarpıcı cümlesi şudur:
“Son zamanlarda ise benim indimde rakı bir ilaç hükmünü almıştı.”
Bu cümle, Neyzen’in hayatındaki meyin anlamını açıklamak açısından çok önemlidir.
Çünkü burada artık içki, eğlencenin parçası olmaktan çıkmış, kişinin kendisiyle kurduğu ilişkinin bir parçası hâline gelmiştir.
Mısır: Sürgünün Özgürlüğe Dönüşmesi
1903’te Mısır’a gidişi Neyzen’in hayatındaki en büyük kırılmalardan biridir.
İstanbul’da siyasi baskı nedeniyle kendisini güvende hissetmemektedir. Hicivleri ve yönetim karşıtı sözleri nedeniyle takip edilir. Bunun üzerine Mısır’a gider ve yaklaşık beş yıl boyunca burada yaşar.
Kahire ve İskenderiye yılları onun için yalnızca sürgün yılları değildir.
Bir anlamda ilk defa kendi hayatını kurduğu yıllardır.
Ney üfleyerek para kazanır.
Kahvehanelerde çalar.
Türk ve Mısırlı çevrelerle ilişki kurar.
Bektaşî muhitlerinde bulunur.
Ve en önemlisi, herhangi bir makamın veya kurumun adamı olmadan yaşayabileceğini görür.
Bu deneyim daha sonra onun özgürlük anlayışının temelini oluşturacaktır.
“Tercüme-i Hâlim”de Mısır yıllarını anlatırken söylediği düşünce bunun özüdür:
Kimseye kul olmamış, kendisine de kul istememiştir.
Sanatının karşılığında kazandığıyla yaşamıştır.
Bu, onun hayat felsefesinin en önemli taraflarından biridir.
“Ben Hayatım Boyunca Hürriyeti Aradım”
Neyzen’in özgürlük anlayışı siyasi bir kavramdan daha geniştir.
O, insanın başka bir insanın buyruğu altında yaşamasına karşıdır.
Makam istemez.
Para istemez.
Uşak istemez.
Şöhret istemez.
Sarayın verdiği madalyayı bile denize atar.
Kendisine verilen paraları dağıtır.
Zenginlerin konaklarında yaşamayı reddeder.
Bu davranışların bir kısmı efsaneleştirilmiş olabilir; fakat Neyzen’in temel tavrının kaynaklarda sürekli biçimde tekrarlandığı görülür.
Kendisi de:
“Ben hayatım boyunca hürriyeti aradım. Bulur gibi olduğum zaman ya gasbettiler veya çalıverdiler.”
der.
Bu nedenle onun serseriliği yalnızca düzensizlik değildir.
İçinde bilinçli bir reddiye vardır.
Fakat burada romantik bir tehlikeye de dikkat etmek gerekir.
Neyzen’in özgürlüğü bedelsiz değildir.
Toplumdan özgürleşirken kendisinden de özgürleşir.
Maddi düzenini kaybeder.
Sağlığını kaybeder.
Aile hayatını sürdüremez.
Bazen sokakta yatar.
Bazen hastaneye sığınır.
Bazen meyhanede sabahlar.
Dolayısıyla Neyzen’in özgürlüğü aynı zamanda kendi kendini tüketme biçimidir.
İstanbul’a Dönüş: Bir Hürriyet Kahramanı
1908’de II. Meşrutiyet’in ilanından sonra İstanbul’a döner.
Mısır’dan dönen Neyzen bir anda “hürriyet kahramanı” gibi karşılanır.
Mehmed Âkif onu karşılayanlar arasındadır.
Fakat bu heyecan kısa sürede eski hayatın geri dönmesiyle sonuçlanır.
Neyzen yine meyhanelere gider.
Yine siyasi hicivler yazar.
Yine hastanelere girip çıkar.
Yine hiçbir yere bağlanmaz.
Bu durum onun hayatının temel paradoksudur:
Toplum onu özgürlük sembolü olarak görür.
O ise özgürlüğün bedelini kendi hayatıyla öder.
Hakkı Süha Gezgin: Neyzen’i İçeriden Gören Adam
Neyzen’in hayatını anlamak için en değerli tanıklardan biri Hakkı Süha Gezgin’dir.
1895 doğumlu olan Gezgin, Neyzen’den yaklaşık on altı yaş küçüktür. İki isim 1910’ların ortasında tanışır ve 1953’e kadar süren uzun bir dostluk kurarlar.
2019’da yayımlanan akademik bir çalışma, bu ilişkinin ayrıntılarını ve özellikle 20 Kasım 1920 tarihli hastane mülakatını yeniden gündeme getirmiştir. Çalışmanın en değerli tarafı, Hakkı Süha’nın Neyzen’i yalnızca bir gazeteci olarak değil, uzun yıllardır tanıdığı bir dost olarak gözlemlemesidir.
Hakkı Süha’nın Neyzen’i ilk gördüğünde yaşadığı ürperti de önemlidir.
Ona göre neyden çıkan ses, sıradan bir saz sesi değildir.
Kamışın içinden “Tanrı sesleniyor” gibidir.
Bu nedenle Gezgin’in Neyzen portresinde önce sarhoş veya serseri değil, sanatçı vardır.
1920: Hastane Koğuşundaki Büyük Mülakat
Hakkı Süha 20 Kasım 1920’de Vakit gazetesinde “Neyzen Tevfik’le Mülakat” başlıklı yazısını yayımlar.
Neyzen o sırada hastanededir.
Hakkı Süha koğuşa girdiğinde Neyzen’i yırtmaçlı entarisi, beyaz donu ve takunyalarıyla görür.
Masa üzerinde bir torba dolusu ney kamışı vardır.
Bu ayrıntı aslında Neyzen’in bütün hayatını özetler:
Hastanede bile ney vardır.
Bedeni hastadır ama sanatını terk etmemiştir.
Hakkı Süha onunla röportaj yapmak istediğini söylediğinde Neyzen önce:
“Canım, hele bir cigara içelim…”
der.
Ardından gazetecilere özgü sorulardan hoşlanmadığını söyler.
Ama cevap verir.
Hem de uzun uzun.
Bir süre sonra röportaj gazetecinin sorularından çıkar, Neyzen’in tek kişilik sohbetine dönüşür.
Hakkı Süha’nın yazısında bu sahne son derece canlıdır.
Neyzen hastanede yeni hicivlerini okur.
Gündemi takip ettiğini gösterir.
Siyasi olayları yorumlar.
Edebiyat dünyasındaki kişilere dokundurur.
Sonra içkiden söz eder.
Aşktan söz eder.
Hilâl-i Ahdar’dan söz eder.
Ve bütün bunları şiirle, nükteyle ve küfürle birbirine bağlar.
Bu mülakat, Neyzen’i anlamak için eşsiz bir belgedir. Akademik çalışma da özellikle bu görüşmenin, Neyzen’in içki alışkanlığına dair sayısal bilgiler yanında dönemin Yeşilay/Hilâl-i Ahdar tartışmalarına ve hastane ortamına ilişkin gözlemler taşıdığını vurgular.
“On Dört Bin Altı Yüz Okka”
Mülakatın en şaşırtıcı bölümü içki miktarı üzerinedir.
Neyzen, doktorların kendi hesabına göre yaklaşık 14.600 okka rakı içtiğini söyler.
Hakkı Süha şaşırır.
Neyzen ise şaşılacak bir şey olmadığını söyler.
Çünkü otuz yıldır içmektedir.
İçkinin son dönemlerde onun için “ilaç” hâline geldiğini tekrarlar.
Bu rakamı bugünün ölçülerine doğrudan çevirmekten ziyade, Neyzen’in kendisini nasıl gördüğünü anlamak daha önemlidir.
O, içkiyi saklamaz.
Savunur.
Hatta onun üzerinden düşünsel bir teori kurar.
Fakat bu teorinin altında ciddi bir trajedi vardır.
Çünkü sanatçı, kendisini tüketen şeyi aynı zamanda kendisini ayakta tutan şey olarak görmeye başlamıştır.
Aşk Sorusu
Hakkı Süha bir noktada Neyzen’e:
“Hiç sevdin mi?”
diye sorar.
Bu soru, bütün neşeyi bir anda değiştirir.
Neyzen’in yüzü değişir.
Ve “Baktım Ağladım” şiirinden:
“Bâd-ı hayal-i yâr ile gülzâra baktım ağladım / Andım şemim-i kâkülün ezhâra baktım ağladım”
mısralarını okur.
Bu küçük sahne, Neyzen’in çok önemli bir tarafını açığa çıkarır.
Kamuoyunun bildiği Neyzen küfreder, güler, içer, hicveder.
Ama onun şiirinin altında derin bir kırılganlık vardır.
Hiciv, bu kırılganlığın üstüne çekilmiş sert bir kabuk gibidir.
Neyzen’in Hicvi: Sadece Küfür Değil
Neyzen denildiğinde çoğu kişinin aklına ilk olarak küfürlü şiirler gelir.
Oysa bu, onun sanatını eksik anlamaktır.
Neyzen’in müstehcen dili gerçekten de çok belirgindir ve hicvinin en çarpıcı araçlarından biridir. TDV’nin hiciv maddesi de onu kaba ve müstehcen kelimelerle kişileri iğneleyen şairler arasında değerlendirir.
Fakat küfür, Neyzen’in hicvinin özü değildir.
Asıl mesele, kutsallaştırılmış şeyleri kutsallıklarından indirmesidir.
Makamı küçültür.
Parayı küçültür.
Sarayın itibarını küçültür.
Siyasetçiyi küçültür.
Din adamını küçültür.
Kendisini de küçültür.
Böylece herkes aynı seviyeye gelir.
Neyzen’in hicvindeki demokratik taraf biraz buradadır.
Kimse dokunulmaz değildir.
Kendisi bile.
“Çok Şükür”: Bir Şairin Dünyaya Sövgüsü
“Çok Şükür” şiiri bu bakımdan çok önemlidir.
Şiirde Neyzen, dönemin siyasetçilerini, gazetecilerini, aydınlarını ve yönetici sınıfını hedef alır.
Fakat şiirin asıl gücü tek tek isimleri teşhir etmesinden değil, bütün siyasal ve toplumsal düzeni bir absürtlük sahnesine dönüştürmesinden gelir.
“Paran mı var, bağın, bostanın mı var?”
diye başlayan sorgulama, insanın değerini makam, para ve güç üzerinden ölçen topluma yöneltilmiş bir alaydır.
Neyzen’in siyasi hicvinde çok belirgin bir özellik vardır:
Öfke ile kahkaha aynı anda bulunur.
Bu nedenle şiirleri yalnızca protesto değildir.
Aynı zamanda sahnelemedir.
Siyaseti bir tiyatroya dönüştürür.
“Gönlümün Zâviyesinden”: Bilmek Neden Tehlikelidir?
Neyzen’in:
“Bilenin ağzına önce sıçıyor kahpe felek / Sonra sille ile patlatıyor ensesini”
dizeleri, onun bütün düşünce dünyasının özeti gibidir.
Neyzen için bilmek rahatlık getirmez.
Tam tersine, insanı acıya daha fazla açık hâle getirir.
Bu yüzden onun cahillikle ilişkisi de ilginçtir.
Cahilliği över gibi görünür.
Fakat aslında cahilliğin rahatlığıyla bilginin yükünü karşılaştırır.
Neyzen’in dünyasında bilen insan, düzenin kusurlarını görür.
Gördüğü için de huzursuz olur.
Bu nedenle hastane koğuşunda bile gazeteleri takip eder.
Siyaseti izler.
Yeni hicivler yazar.
Dünyadan kaçarken dünyayı izlemeyi bırakmaz.
“Değil mi?”: Tanrı ile Kavga Eden Şair
Neyzen’in en ilginç şiirlerinden biri “Değil mi?”dir.
Burada Tanrı ile konuşur.
Ama dua eden bir kul gibi değil.
Neredeyse hesap soran bir insan gibi.
Tanrı aşk olur.
Hicran olur.
Diken olur.
Şarap olur.
İsyan olur.
İnsan olur.
Hayvan olur.
Ney olur.
Neyzen’in tasavvufla ilişkisi burada anlaşılır.
O, geleneksel tasavvuf terminolojisini kullanır; fakat onu rahat bırakmaz.
Tanrı'yı yalnızca yüce ve uzak bir varlık olarak değil, hayatın bütün çelişkilerinin içinde arar.
Bu nedenle Neyzen’in en sert küfürleriyle en samimi duaları bazen aynı şiirde yan yana gelir.
Bu çelişki aslında bir tutarsızlık değil, onun şiirinin temel ruh hâlidir.
Neyzen ve Tasavvuf
Neyzen’i yalnızca “ayyaş bir hicivci” olarak görmek, Mevlevî ve Bektaşî kültürünün onun şiirindeki etkisini görmezden gelmek olur.
Ney, zaten tasavvufî anlam bakımından son derece yüklü bir sazıdır.
Ney, kamışlıktan koparılmıştır.
İnsanın asıl vatanından kopuşunu ve tekrar aslına dönme arzusunu simgeler.
Neyzen’in hayatı da garip biçimde bu imgeye benzer.
Kendi ifadesiyle bir yerden bir yere savrulur.
İstanbul.
Mısır.
İzmir.
Meyhaneler.
Tekke.
Hastane.
Sokak.
Onun hayatında sürekli bir “aslına dönme” arzusu vardır.
Ama asla tam olarak dönemez.
Belki de bu yüzden ney onun için sıradan bir saz olmaktan çıkar.
Kendi hayatının metaforuna dönüşür.
Neyzen’in Ney Üslubu
Neyzen’in müzisyenliği şiirinden daha az önemli değildir.
Hatta onun şairliğinin önüne geçtiği dönemler vardır.
TDV’ye göre Neyzen’in ney üslubu klasik ney üfleme tarzından oldukça farklıdır. Çeşitli makamlarda taksimlerden oluşan plaklar doldurmuş, iki saz semâisi bestelemiş ve bir zeybek havası derlemiştir.
Münir Süleyman Çapanoğlu’nun anlattığına göre onu dinleyen kişi yalnızca ney sesi duymaz.
Neyzen, kamışın içine farklı sazların imkânlarını sığdırır.
Hakkı Süha’nın ilk karşılaşmasında duyduğu “Tanrı sesi” de bununla ilgilidir.
Neyzen’in nefesi, geleneksel tekniğin ötesinde bir kişilik taşır.
Bu nedenle neyzenliği ile şairliği birbirinden ayrı düşünülemez.
Şiirde kelimeleri nasıl büküyorsa, neyde de sesi öyle büker.
Şiirde nasıl sınır tanımıyorsa, taksimlerinde de sınırları zorlar.
“Ney Bir Kamış Değildir”
Neyzen’in ney anlayışında önemli olan şey, sazın teknik kapasitesinden çok onun insanla birleşmesidir.
Hastanede doktoruna, neyini eline aldığında ufuklarda bir ışığın yandığını, kendisine “müzik yolu açık” işareti verildiğini anlatır.
Bu ifade, sanatın onun için bir meslek olmadığını gösterir.
Neyzen ney üflemeyi “iş” olarak görmez.
Ney, onun varoluş biçimidir.
Bu yüzden para karşılığında sahneye çıkmaya da kolay kolay razı olmaz.
Dinleyici konuşuyorsa çalmayı bırakıp gider.
Çünkü sanatının tüketilmesini istemez.
Bu tavırda büyük bir gurur da vardır.
Fakat bu gurur onun para kazanmasını da engeller.
Para ve Uşak
Neyzen’in kendisine sorulan bir soruya verdiği cevap, kişiliğini olağanüstü biçimde özetler:
“Hayatımda iki şeye sahip olamadım: Para ve uşak!”
Para kazanmayı istemediğini, parayı saklamaya değer bulmadığını söyler.
Uşak sahibi olmayı ise insanlarla arasındaki mesafenin çok hızlı kapanması nedeniyle imkânsız görür.
Bir saat içinde hizmetkârıyla dost olacaktır.
İkinci saat kimin efendi, kimin uşak olduğu belirsizleşecektir.
Bu, Neyzen’in sosyal hayatındaki temel özelliği açıklar.
Hiyerarşi kuramaz.
Makam tanımaz.
İnsanlar arasındaki statü farklarını ciddiye almaz.
Bu yüzden sarayda da bulunabilir, sokakta da.
Bir paşayla da konuşabilir, bir dilenciyle de.
Ve çoğu zaman ikincisine daha fazla yakınlık gösterir.
Fakirler ve Hayvanlar
Neyzen’in merhamet tarafı, onun sert görünüşünün arkasında kalmıştır.
Kendisine verilen paraları dağıttığına dair çok sayıda hatıra vardır.
Fakir çocukları giydirir.
Dilencilere para verir.
Kendisine verilen elbiseleri ihtiyaç sahiplerine dağıtır.
Bir jübileden elde ettiği parayı, karısını ameliyat ettirmek isteyen işsiz bir adama verir.
Bu davranışlar, onun para karşısındaki kayıtsızlığını gösterir.
Aynı merhamet hayvanlara karşı da görülür.
Kediler besler.
Köpekleri sahiplenir.
Evinin “kedilerin kervansarayı” olduğunu söyler.
Mernuş adlı köpeğinin ölümünden sonra yazdığı şiir ise Neyzen’in bütün sertliğinin altında nasıl bir duygusal derinlik taşıdığını gösterir.
Mernuş için yazdığı şiirde:
“Bağlanmıştım bütün kalbimle sana”
der.
Bu cümle, küfürbaz Neyzen’in değil, kaybedilmiş bir canlı karşısında çocuk gibi ağlayan Neyzen’in cümlesidir.
Mernuş’un cenazesini düzenlemesi ve ölümünün ardından günlerce toparlanamaması da yakın çevresinin aktardığı hatıralardandır.
Hastane: Neyzen’in İkinci Evi
Neyzen’in hayatında hastaneler ayrı bir yere sahiptir.
Haydarpaşa.
Cerrahpaşa.
Toptaşı.
Bakırköy.
Bunlar onun hayatındaki geçici duraklar olmaktan çıkar.
Özellikle Bakırköy Hastanesi zamanla onun için neredeyse bir ev hâline gelir.
Doktorları onu yalnızca bir hasta olarak görmez.
Onunla sohbet ederler.
Şiirlerini dinlerler.
Nüktelerini kaydederler.
Hayatının çeşitli dönemlerine tanıklık ederler.
Fahrettin Kerim Gökay, Neyzen’in “girift, komplike bir yaradılış” olduğunu söyler.
Cahit Tanyol ise onda “muamma” duygusu bıraktığını belirtir.
“Deli deseniz deli değil, velî deseniz velî değil” sözü, Neyzen’in neden tek bir kategoriye yerleştirilemediğini çok iyi özetler.
Hastanede Yazılan Şiirler
Hastane, Neyzen’in üretimini durdurmaz.
Tam tersine, hastane onun için yeni bir gözlem alanına dönüşür.
Dışarıdan koparılmıştır ama dünyayı izlemeye devam eder.
Siyasetçileri takip eder.
Gazeteleri okur.
Yeni hicivler yazar.
Koğuş arkadaşlarını gözlemler.
Doktorlarla konuşur.
Hastanenin kendi iç düzenini bile hicveder.
Hakkı Süha’nın 1920 mülakatı bu bakımdan çok değerlidir.
Neyzen’in yatağında yatan pasif bir hasta olmadığını gösterir.
O hâlâ çevresine bakmaktadır.
Hâlâ öfkelenmektedir.
Hâlâ gülmektedir.
Hâlâ yazmaktadır.
Hakkı Süha’nın Neyzen’i Anlaması
Hakkı Süha’nın diğer tanıklardan ayrıldığı nokta tam burada ortaya çıkar.
Neyzen’i sadece “olağanüstü bir adam” diye anlatmaz.
Onun zaaflarını da görür.
İçkiyi görür.
Hastaneyi görür.
Yalnızlığı görür.
Fakat bütün bunların arkasındaki sanatçıyı da kaybetmez.
Bu yüzden Hakkı Süha’nın Neyzen portresi, onu romantikleştirmeden sever.
Neyzen’i aklamaz.
Onu suçlamaz.
Onu anlamaya çalışır.
Bu, kırk yıla yakın dostluğun sağladığı özel bir bakıştır.
Neyzen’in Edebiyatçı Dostları ve Sohbet Dünyası
Neyzen’in çevresi aslında dönemin kültür hayatının bir kesitidir.
Mehmed Âkif’le medrese ve şiir konuşur.
Şair Eşref’le hiciv konuşur.
Tokadîzâde Şekib’le edebiyat ve siyaset çevresinde bulunur.
İbnülemin Mahmud Kemal’in sohbetlerine katılır.
Tanburî Cemil’le mûsikî dünyasına girer.
Hakkı Süha ile gazetecilik, edebiyat ve gündelik hayat arasında dolaşır.
Bu sohbetler, İstanbul’un henüz modern uzmanlaşmanın bugünkü kadar kesin olmadığı bir kültür dünyasını gösterir.
Şair aynı zamanda musikişinastır.
Gazeteci aynı zamanda edebiyatçıdır.
Münevver aynı zamanda meyhane müdavimidir.
Tekke ile gazete aynı kültürel haritanın parçalarıdır.
Neyzen bu dünyanın belki de en uç örneğidir.
“Hake Düşmüş Cevher”
Ahmet Rasim’in Neyzen için kullandığı “hâke düşmüş cevher” ifadesi onun bütün trajedisini özetler.
Cevher vardır.
Ama toz içindedir.
Sanat vardır.
Ama hayat dağınıktır.
Zekâ vardır.
Ama düzen yoktur.
Kültür vardır.
Ama sistematik eğitim yoktur.
Deha vardır.
Ama çalışma disiplini yoktur.
Merhamet vardır.
Ama öfke de vardır.
İnanç vardır.
Ama isyan da vardır.
Neyzen’i ilginç yapan tam olarak bu çelişkilerin yan yana bulunmasıdır.
“Deli Deseniz Deli Değil, Velî Deseniz Velî Değil”
Cahit Tanyol’un Neyzen hakkındaki değerlendirmesi, onu tanımlamak isteyen herkesin karşılaşacağı güçlüğü gösterir.
Neyzen için tek bir sıfat yeterli değildir.
“Deli” denemez.
Çünkü olağanüstü bir kültürel birikime sahiptir.
“Velî” denemez.
Çünkü hayatı geleneksel dindarlığın kalıplarına sığmaz.
“Sarhoş” denemez.
Çünkü sarhoşluğunun ortasında bile son derece keskin düşünceler üretebilir.
“Şair” denemez.
Çünkü yalnızca şair değildir.
“Neyzen” denemez.
Çünkü neyinden daha geniş bir dünyası vardır.
Bu yüzden Neyzen’in kişiliği, kendi çağdaşlarının bile kesin bir kategoriye yerleştiremediği bir bütünlük olarak kalır.
Cemil Meriç’in Neyzen’e Bakışı
Cemil Meriç’in Neyzen üzerine söyledikleri özellikle önemlidir.
Meriç, onun neyinden “yıldız yıldız nağmeler”, kaleminden “şimşek şimşek mısralar” döküldüğünü söyler.
Ama hemen ardından şu soruyu sorar:
Neden edebiyatı fetheden büyük bir şöhret olamamıştır?
Cevabı aslında Neyzen’in trajedisidir.
Çünkü Neyzen’in hayatı “akıl hastaneleriyle meyhane masaları, cinnetle deha arasında” gidip gelmiştir.
Bu değerlendirme, Neyzen’in neden edebiyat tarihinde biraz kenarda kaldığını anlamak için önemlidir.
O, eserleriyle değil, hayatıyla daha büyük bir efsane hâline gelmiştir.
Bu durum bir bakıma avantajdır.
Ama aynı zamanda dezavantajdır.
Çünkü insanlar Neyzen’in şiirinden önce Neyzen’in hikâyesini hatırlar.
Şiirlerinin Gölgesinde Kalan Şair
Neyzen’in şiirlerini okurken sık sık karşılaşılan problem budur.
Şairin biyografisi, şiirin önüne geçer.
Okur şiiri okumadan önce Neyzen’in sarhoşluğunu, küfürlerini, meyhanelerini, hastanelerini ve anekdotlarını bilir.
Bu nedenle şiir, bir süre sonra “Neyzen’in hayatından bir parça” olarak okunmaya başlar.
Oysa özellikle aşk şiirleri, tasavvufî şiirleri ve ölüm, yalnızlık, kader üzerine yazdıkları, onun yalnızca hiciv ustası olmadığını gösterir.
“Baktım Ağladım” bunun en iyi örneklerinden biridir.
“Canan’a” da öyledir.
“Geçerim”de hayatın geçiciliği vardır.
“Değil mi?”de metafizik bir sorgulama vardır.
“Çok Şükür”de siyasi hiciv vardır.
“Gönlümün Zâviyesinden”de hayat tecrübesinin acı bir özeti vardır.
Dolayısıyla Neyzen’in şiiri tek bir damardan oluşmaz.
“Geçerim”: Derbederliğin Felsefesi
“Geçerim” şiiri, Neyzen’in hayatını anlamak için çok önemli metinlerden biridir.
Şair kendisini “dertli ırmak” olarak görür.
Durmaz.
Akıp gider.
Siyasetin saçmalıklarının yanından geçer.
Hayatın anlamsızlığını araştırır.
Kaderle hesaplaşır.
Aşkı, hicranı ve ölümü birbirine bağlar.
Şiirin sonunda kendisini “Neyzen gibi serseri” olarak tanımlar.
Buradaki serserilik basit bir aylaklık değildir.
Bir yere bağlanmama hâlidir.
Neyzen için hareket, hayatın kendisidir.
Durduğu anda boğulacak gibidir.
Bu nedenle sürekli geçer.
“Tercüme-i Hâlim”: Kendi Efsanesini Kendi Yazmak
Neyzen’in hayatını anlatırken “Tercüme-i Hâlim” mutlaka merkeze alınmalıdır.
Çünkü bu şiir, sanatçının kendi hayatını kendi diliyle anlattığı en önemli metinlerden biridir.
1917’de kaleme alınan bu uzun manzume, çocukluktan Mısır yıllarına, İstanbul’a dönüşten dönemin siyasi ve sosyal hayatına kadar uzanan bir özyaşam anlatısıdır.
Burada Neyzen sadece kendisini anlatmaz.
Kendi efsanesini de kurar.
Kendisini hem anlatıcı hem kahraman hem de alay konusu yapar.
Böylece biyografi ile hiciv birbirine karışır.
Hayatını anlatırken bile kendisini hicveder.
Bu, Neyzen’in edebî kişiliğinin temel özelliklerinden biridir.
Kendisiyle de Alay Eden Şair
Neyzen’in en önemli farklarından biri, hicvin yönünü yalnızca dışarı çevirmemesidir.
Kendisi de hicvin nesnesidir.
“Deli gönül…”
diye başlayan şiirlerde kendi hayatını da sorgular.
İçkisini bilir.
Serseriliğini bilir.
Yoksulluğunu bilir.
Aşklarını bilir.
Başarısızlıklarını bilir.
Ve bunları saklamaz.
Bu yüzden Neyzen’in küfrü çoğu zaman yalnızca saldırı değildir.
Bir çeşit kendini teşhir etme biçimidir.
“Ben de sizin kadar kusurluyum; hatta belki daha fazla” der gibidir.
Bu, hicvin ahlâkî üstünlük iddiasını kırar.
Neyzen’in Siyasi Hicvi
Neyzen’in siyasi hicivleri II. Abdülhamid döneminden başlayarak Meşrutiyet, Mütareke ve Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar uzanır.
Yönetim biçimleri değişir.
İsimler değişir.
Ama Neyzen’in öfkesi sürer.
Çünkü onun asıl hedefi belirli bir hükümetten daha geniştir:
İktidarın kendisi.
Riyakârlık.
Çıkarcılık.
Makam tutkusu.
Halkın yoksulluğu.
Aydınların korkaklığı.
Din adına yapılan istismar.
Siyaset adına yapılan pazarlıklar.
Bu yüzden şiirleri belirli bir dönemin belgeleri olmakla birlikte dönem aşırı bir taraf da taşır.
Hakkı Süha’nın 1920 mülakatında hastanede yazdığı şiirlerin siyasi gündemi nasıl takip ettiğini göstermesi de bunu doğrular.
Neyzen ve Din
Neyzen’in dinle ilişkisi en yanlış anlaşılabilecek alanlardan biridir.
Meyhanelerde yaşayan bir insanın aynı zamanda tasavvufî şiirler yazması, Tanrı’yla konuşması, Peygamber’e hitap etmesi ve Kur’anî kavramlarla şiir kurması ilk bakışta çelişkili görünebilir.
Ama Neyzen’in dünyasında bu çelişki zaten hayatın kendisidir.
O, dinî kurumlarla Tanrı inancını aynı şey olarak görmez.
Din adına konuşanları acımasızca eleştirirken Tanrı'yı sorgulamaya devam eder.
Bu yüzden onun küfürlü şiirleri ile dua şiirleri arasında düşündüğümüz kadar büyük bir mesafe yoktur.
İkisinin de merkezinde hakikati arayan huzursuz bir ruh vardır.
Neyzen ve Bektaşîlik
Neyzen’in Bektaşî çevreleriyle ilişkisi de bu bakımdan önemlidir.
1903’te Mısır’a gittiğinde Kaygusuz Sultan Bektaşî Tekkesi’ne sığındığı, Bektaşî muhitlerinde bulunduğu aktarılır.
Bektaşî mizahı, dinî otoriteye mesafeli dili ve kutsal olanla gündelik hayatı yan yana getiren yaklaşım, Neyzen’in şiirindeki bazı özelliklerle örtüşür.
Fakat Neyzen’i yalnızca “Bektaşî şair” diye sınıflandırmak da yeterli değildir.
Çünkü o Mevlevî kültüründen de beslenmiştir.
Klasik şiiri de bilir.
Halk şiirini de bilir.
Batı kültürüne de açıktır.
İstanbul'un modern basın çevresini de tanır.
Bu nedenle onun şiiri birçok kültürel damarın kesiştiği yerdedir.
Sokak: Neyzen’in Gerçek Sahnesi
Neyzen’in hayatını yalnızca meyhanelerle anlatmak da eksik kalır.
Çünkü onun gerçek sahnesi sokaktır.
Sokakta insanları görür.
Dilencileri görür.
Köpekleri görür.
Esnafı görür.
Polisi görür.
Siyasetçileri görür.
Sarhoşları görür.
Ve hepsini şiirine taşır.
Sarayda gördüğü insanla sokakta gördüğü insanı aynı ölçüyle değerlendirir.
Bu nedenle şiirlerinde aristokratik bir mesafe yoktur.
Onun şiirindeki dil, zaman zaman en yüksek klasik Osmanlı şiiri kelime hazinesiyle en kaba sokak sözünü aynı mısrada buluşturur.
Bu da Neyzen’in benzersiz üslubunu meydana getirir.
Küfür Neden Neyzen’de Başka Bir İşlev Kazanır?
Neyzen’in küfrünü yalnızca “ahlâksızlık” veya “müstehcenlik” olarak değerlendirmek, edebî işlevini anlamamaktır.
Küfür onda hiyerarşiyi yıkan bir araçtır.
Bir paşaya söylenebilecek en ağır sözü söyler.
Sonra kendisine de aynı sözü söyler.
Böylece toplumun kutsal saydığı makamları gündelik dilin seviyesine indirir.
Neyzen’in küfrü bu nedenle bir çeşit anti-retoriktir.
Resmî dilin karşısına sokak dilini çıkarır.
Devletin cümlesine küfürle cevap verir.
Makamın ihtişamına bayağılıkla saldırır.
Ve bu yüzden etkili olur.
Neyzen’i Sadece Hiciv Ustası Saymak Doğru Değildir
Neyzen’in şiirlerinde aşk vardır.
Tasavvuf vardır.
Ölüm vardır.
Yalnızlık vardır.
Kader vardır.
Merhamet vardır.
Vatan vardır.
Özgürlük vardır.
Hayvan sevgisi vardır.
İnsan sevgisi vardır.
Toplumsal adaletsizlik vardır.
Kadın haklarına ve inanç özgürlüğüne ilişkin duyarlılıklar vardır.
Dolayısıyla hiciv, onun şiirinin tamamı değildir.
Hiciv, onun dünyayı ifade etmek için seçtiği en güçlü dildir.
“Hiç”: Neyzen’in Şiir Dünyasının Anahtarı
Neyzen’in yayımlanmış iki temel şiir kitabı vardır: “Hiç” ve “Azâb-ı Mukaddes”.
Bu iki başlık bile onun poetikasını anlatır.
“Hiç” yokluk, boşluk ve dünyaya bağlanmama duygusunu taşır.
“Azâb-ı Mukaddes” ise kutsal bir acı fikrini.
Bu iki kavram Neyzen’in dünyasında sürekli yan yana gelir.
Hayat hem hiçtir hem azaptır.
Aşk hem zevktir hem acıdır.
Ney hem feryattır hem güzellik.
Mey hem neşedir hem yıkım.
Tanrı hem sükûndur hem sorgu.
Neyzen’in bütün şiir dünyası bu ikiliklerin arasında hareket eder.
Ney ile Mey: Birbirinin Karşıtı Değil, Aynı Hayatın İki Yüzü
Neyzen’in hayatını yalnızca “ney ile mey arasında” diye tanımlamak bile bir bakıma eksiktir.
Çünkü bunlar onun dünyasında birbirinin karşıtı değildir.
Ney, içinden nefes geçerek ses veren bir kamıştır.
Mey, insanın içindeki sınırları gevşeten bir içkidir.
Neyzen her ikisinde de “kendinden çıkma” hâlini bulur.
Ney üflerken kendisini aşar.
İçerken kendisini unutur.
Şiir yazarken kendisini dışarı çıkarır.
Hicvederken dünyaya karşı mesafe kazanır.
Fakat üçünün de sonu aynı yere varır:
İnsan, kendisini taşıyamadığı zaman sanatın veya sarhoşluğun içine sığınır.
Neyzen’in trajedisi, bu sığınakların bazen birbirinden ayırt edilemez hâle gelmesidir.
Hastane, Meyhanenin Karşıtı Değildir
Neyzen’in hayatındaki en önemli yanlış okumalardan biri de hastane ile meyhaneyi birbirinin karşıtı sanmaktır.
Oysa Neyzen için ikisi de sığınaktır.
Meyhane, toplumsal düzenin dışına çıkma yeridir.
Hastane, o düzenin dışına çıkmış insanın yeniden toparlanma yeridir.
Meyhanede dostlarını bulur.
Hastanede doktorları ve hastaları bulur.
Meyhanede şiir söyler.
Hastanede şiir yazar.
Meyhanede insanları gözlemler.
Hastanede insanları gözlemler.
Bu yüzden Bakırköy Hastanesi onun için zamanla ev işlevi görür.
Doktorlar ve Neyzen
Neyzen’in doktorları da onun hayatının önemli tanıklarıdır.
Fahrettin Kerim Gökay, Fahri Celâl, Rahmi Duman ve başka doktorlar onunla uzun sohbetler etmişlerdir.
Rahmi Duman’ın aktarılan değerlendirmesi özellikle çarpıcıdır:
Neyzen’le yirmi yıl yakınlık kurmuş, onun sürekli konuştuğunu, fakat hiçbir zaman aynı şeyi tekrarlamadığını belirtmiştir.
Bu çok önemli bir ayrıntıdır.
Çünkü Neyzen’in kültürel birikiminin söylendiği kadar yüzeysel olmadığını gösterir.
Örgün eğitimi yarım kalmıştır.
Ama kendi eğitimini hayatın içinde sürdürmüştür.
Kitaplarla.
İnsanlarla.
Sohbetlerle.
Meyhanelerle.
Tekke çevreleriyle.
Gazetelerle.
Sokakla.
Ve elbette ney ile.
“Nasıl Koca Bir Kültür Birikimi?”
Rahmi Duman’ın şaşkınlığı tam da buradadır:
Örgün eğitimi tamamlanmamış bir insan nasıl bu kadar geniş bir kültür birikimine sahip olabilir?
Cevap, Neyzen’in hayat biçimindedir.
O, üniversiteye gitmemiş olabilir.
Ama hayatının büyük kısmını bir tür kültür üniversitesinde geçirmiştir.
Hocaları şairlerdir.
Müzisyenlerdir.
Dervişlerdir.
Doktorlardır.
Meyhane müdavimleridir.
Gazetecilerdir.
Sokaktaki insanlardır.
Neyzen’in eğitim biçimi düzensizdir.
Fakat son derece yoğundur.
Bir Kültür Kervansarayı Olarak Neyzen
Neyzen’in hayatına giren insanları düşününce ortaya tuhaf bir kültür haritası çıkar:
Mehmed Âkif.
Şair Eşref.
Tokadîzâde Şekib.
İbnülemin Mahmud Kemal.
Hersekli Ârif Hikmet.
Tanburî Cemil.
Kemençeci Vasil.
Udî Nevres.
Hakkı Süha Gezgin.
Doktorlar.
Gazeteciler.
Dervişler.
Saray mensupları.
Sokak insanları.
Dilenciler.
Hayvanlar.
Neyzen bunların hiçbirini kendi dünyasının dışında bırakmaz.
Bu yüzden “kültür adamı” ile “sokak adamı” arasında bizim kurduğumuz ayrım onda çöker.
Neyzen’in En Büyük Başarısı: Kendisi Olmak
Belki de Neyzen’in en önemli tarafı sanatından bile önce kişiliğidir.
Kendisini bir modele uydurmaya çalışmaz.
Dönemin aydınları gibi görünmeye çalışmaz.
Dindar görünmeye çalışmaz.
Bohem görünmeye çalışmaz.
Devrimci görünmeye çalışmaz.
Muhafazakâr görünmeye çalışmaz.
Saraya yaranmaya çalışmaz.
Halkın alkışını da özellikle aramaz.
Kendi ifadesiyle sazından ve sözünden dünya menfaati sağlamayı başaramamıştır.
Bu başarısızlık, onun hayatındaki en büyük başarıya dönüşür:
Kimseye ait olmayan bir sanatçı olur.
Neyzen’in Trajedisi
Fakat bu özgünlüğün bir bedeli vardır.
Neyzen kendisini koruyamaz.
Sanatını korur.
Özgürlüğünü korur.
Onurunu korur.
Fakat bedenini koruyamaz.
Ailesini koruyamaz.
Düzenli bir hayat kuramaz.
İçkiden uzak duramaz.
Sağlığını koruyamaz.
Bu yüzden onun hayatı hem hayranlık hem acı uyandırır.
Bir insanın kendisi olabilmesi için ne kadar bedel ödemesi gerektiğini gösterir.
Ölüm ve “Bir Yanardağ Söndü”
Neyzen Tevfik 28 Ocak 1953’te öldüğünde arkasında yalnızca şiirler ve plaklar bırakmaz.
Bir efsane bırakır.
Hakkı Süha Gezgin cenazesine katılır.
Toplumun her kesiminden insanların orada olduğunu görür.
Ve Neyzen’i “yanardağ” olarak tanımlar.
Bu benzetme rastgele değildir.
Neyzen gerçekten de sakin bir yüzeyin altında sürekli kaynayan bir sanatçıydı.
Neyindeki nefes lav gibiydi.
Şiirindeki öfke lav gibiydi.
Küfrü lav gibiydi.
Kahkahası bile lav gibiydi.
Ama aynı yanardağın içinde aşk da vardı.
Merhamet de vardı.
Tanrı arayışı da vardı.
Yalnızlık da vardı.
Sonuç: Neyzen Tevfik’i Anlamak
Neyzen Tevfik’in hayatı bir “bohem sanatçı” hikâyesine indirgenemez.
O, yalnızca içki içen bir şair değildi.
Yalnızca küfür eden bir hicivci değildi.
Yalnızca büyük bir neyzen değildi.
Yalnızca bir Bektaşî değildi.
Yalnızca bir Mevlevî değildi.
Yalnızca bir muhalif değildi.
Yalnızca bir “deli” hiç değildi.
Bütün bu sıfatların arasında dolaşan, fakat hiçbirinin içine bütünüyle girmeyen bir insandı.
Onun hayatının merkezinde belki de tek bir kelime vardır:
“Hürriyet.”
Fakat bu hürriyet yalnızca siyasal değildir.
Bir makamın adamı olmamak.
Bir paranın adamı olmamak.
Bir çevrenin adamı olmamak.
Bir düşüncenin dogmatik savunucusu olmamak.
Kendisine bile fazla bağlanmamak.
Ve sonunda, ne kadar ağır olursa olsun, kendi hayatının sorumluluğunu kendi biçiminde taşımak.
Neyzen’in ney ile mey arasında geçen hayatı bu yüzden yalnızca bir savrulma hikâyesi değildir.
Ney onun dünyaya söylediği sözdür.
Mey, dünyanın ona söylediği cevaptır.
Şiir, ikisinin arasında kalan insanın sesidir.
Hiciv ise bu insanın dünyaya karşı açtığı davadır.
Ve belki de Neyzen’in asıl büyüklüğü burada yatar:
Kendi hayatını bir sanat eserine dönüştürmeyi başaramamış olsa bile, kendi hayatının kendisini bir sanat eserine dönüştürmesine izin vermiştir.
Bu yüzden ölümünden yetmiş yılı aşkın süre sonra bile Neyzen Tevfik hakkında konuşurken yalnızca şiirlerinden söz etmiyoruz.
Onun yürüdüğü sokaklardan, kaldığı hastanelerden, oturduğu meyhanelerden, dostlarıyla yaptığı sohbetlerden, üflediği neyden, sevdiği hayvanlardan, dağıttığı paralardan, küfürlerinden, dualarından, aşklarından ve suskunluklarından söz ediyoruz.
Çünkü Neyzen’de eser ile hayat arasındaki mesafe olağanüstü derecede kısalmıştır.
Şair nasıl yaşadıysa öyle yazmış; nasıl yazdıysa öyle yaşamıştır.
Hakkı Süha Gezgin’in yaklaşık kırk yıllık tanıklığı bu yüzden çok değerlidir. 1920’de hastane koğuşunda karşısında oturan adamla 1953’te cenazesinin ardından “yanardağ” diye söz ettiği adam aynı kişidir. Gençliğinde ağacın altında ney üfleyen, hastanede kamışlarını yanından ayırmayan, meyhanede şiir söyleyen, sokakta yatan, dostlarıyla saatlerce konuşan, Tanrı’yla kavga eden, köpeğinin ardından ağlayan ve ölümünden sonra binlerce insanı peşinden sürükleyen aynı Neyzen’dir.
Neyzen Tevfik’i anlamanın en doğru yolu belki de onu “normal” bir sanatçı gibi açıklamaya çalışmaktan vazgeçmektir.
Çünkü onun bütün hayatı, zaten “normal” olanın dışına çıkma çabasından oluşur.
Ve o hayatın içinden çıkan ses, bazen neyden yükselen uzun bir nağme, bazen bir aşk mısraı, bazen bir dua, bazen bir kahkaha, bazen de insanın yüzüne çarpılan ağır bir küfürdür.
Hepsi aynı nefesten çıkar.
Neyzen’in nefesinden.
Dosyanın ana kaynakları
Bu genişletilmiş çerçevenin temel biyografik dayanakları arasında Hasan Aksoy’un TDV İslâm Ansiklopedisi’ndeki Neyzen Tevfik maddesi; Hakkı Süha Gezgin ile Neyzen Tevfik ilişkisini ve 1920 hastane mülakatını inceleyen 2019 tarihli akademik çalışma; ayrıca Neyzen’in mûsikî yönünü ele alan çalışmalar bulunmaktadır.
Özellikle Hakkı Süha Gezgin’in 20 Kasım 1920 tarihli “Neyzen Tevfik’le Mülakat”ı, Neyzen’in kendi ağzından hayatına, içki alışkanlığına, aşkına, hastane günlerine, siyasete ve dönemin sosyal hayatına dair birinci elden malzeme vermesi bakımından dosyanın en değerli belgelerinden biridir.
Neyzen’in şiir ve mûsikî kişiliğinin birlikte değerlendirilmesi de önemlidir; güncel akademik çalışmalarda Mehmed Âkif ile ilişkisi ve mûsikî çevresi özellikle bu bağlamda ele alınmaktadır.