Neyzen Tevfik’in Şiirinde Mısır Günleri

51
Bazı davetlere, eğlentiye icab-ı zaman
Gidilir de buluşurduk bütün ihvan, yaran.
Gitgide söndü bu, tazyik-ı hükümet şiddet
Gösterip kalmadı bir yerde muhabbet sohbet.
Başlamışlardı fakirin izini takibe,
Bu ilerlerse eğer kaynarız elbette dibe
Düştü efkârıma endişe-i habs ü menfa,
Az zaman sonra zuhur eyledi, çok sürmedi ya!
Bab-ı Zabtiyye’de bir haylice müddet yattım,
Lûtf-ı Yezdan’la başımdan bunu da atlattım.
Çıktım amma tanıdıklar bana vermezdi selam,
Nerde olsam iki casus-ı lâin subh ile şam.
Reh-i takib ü tecessüste güderdi izimi,
Ben de ihvanı görünce çevirirdim yüzümü.
Anladım ki yaşamak burda benim çün müşkil
Olacaktır, sonu zindanda zaruretle sefil

Bir ölüm, başka çıkar yol olamaz terk-i vatan,
Ederim be, ne olur? Şimdi de efkâra plan
Bulmanın çaresi, yani vapura binmek içün
İzmir’e tezkire. Sonra? Onu da yolda düşün.
Hasbihal eyleyerek gönlüm ile dertleştim,
İki ay sonra hülasa vapura yerleştim.
Bir haber göndererek valideye İzmir ‘de
İstedim gelmesini yok ise korku, bir de
Açmasın kimseye asla şu benim gittiğimi.
Validem geldi görüştük, geceye doğru gemi
Demir aldı, Beyrut’u Kıbrıs’ı İskendere’yi
Tuttu, çıktık, karaya bastık ayak, ben de neyi
Yağlayıp pullayarak kendimi attım Mısır’a,
Şevk-i hürriyet ile sırtımı verdim hasıra.

52
Bir sabah Kahire’ye çıkmış idim erkenden,
Aramıştım oralarda iyi bir Türkçe bilen.
Biri çıktı, dedi: Çoktur burada Türk oteli,
Koyduk eşyaları bir faytona bindik, bedeli
Ne kadardır gecede, bilmeli öğrenmeliyim,
Cümle-i mamelekim yirmi kuruş, bir de ney’im.
Bir fırankmış, ne ise bir oda tuttum derhal,
Parasızlıkla bu yerde yaşamak emr-i muhal
Olduğu zihnime saplandı düşünmekte iken
Birisi sordu: “Birader yeni mi geldin sen?”
“Şimdi.”
“Fikrin burada çokça mı kalmak?”
“Bakalım.”
“Sanatın var mı?”
“Var az çok.”
“Ne yaparsın?”
“Kavalım”
Koltuğumdaydı çıkardım, bir iki nağme ile
Bir gezinti yaparak kestim. 0 âdem acele
Ellerimden tutarak kalk dedi, hem yalvararak,
Vardı halinde asalet, dedi:
“Yahu, bana bak!
Ben deminden seni tetkik ile meşgul oldum,
Keşfimin hepsini zatında tamamen buldum.
Sen kaçaksın, bura gurbet sayılır gerçi, fakat
Sanatın kıymet-i hakkı seni pür-şevk u neşat
Nerde olsan yaşatır, bak şu bina yok mu? Dolaş,
Karşıki dükkâna gir, sahibi Artin Karakaş
İyi âdemdir o, git, gör, ona ney üfle biraz;
Seni hem mangırda müstağrak eder hem i’zâz.”
“Necidir, söyle.”
“Fonoğrafcı, saatçi, tüccar

53
Haydi, hiç durma, o âdem bu “ney”’i çoktan arar”
Kalktım artık, köşeyi saptığım anda dükkân
Karşıma geldi, göründü: Kocaman bir camekân.
îçeri girdim, o esnada sual eylediler,
Ben de anlattım işin olmuşunu ser-ta-ser.
Hâsılı dinledi takdir ile iş verdi heman.
Hakladım beş lirayı, akşam olunca oradan
Beni irşat eden ehl-i dili buldum derhal,
Dedim eltâfını gösterdi Cenab-ı Müteâl.
Metelik girdiği anda cebe ten oldu çelik.
Doğru meyhaneye gittik, kafayı tütsüledik.
Kardaş olduk, yedik içtik, gece döndüm otele.
Dalmışım uykuya şükreyleyerek “Lem Yezel”‘e.

İki-üç sözle Mısır’da o geçen beş seneyi
Kapamak istiyorum, çünkü bu eyyamı iyi
Bir zamana bırakıp yazmalıyım dikkatle,
Ömrümün kısm-ı mühimmi sayılır bence hele.
Fikrimin orda zuhur eyledi istiklali
Ki bütün tarz-ı hayatım buna burhan-ı celî.
Olmadım kimseye bende, bana da yok kul olan,
Yaşadım sanatımın zıll-ı maaşında heman
Aldığım para, mukabil hüner ü sanatıma,
Çok mudur yoksa benim kıymet-i mahiyetime?
Görmedim bir gece endışe-i ferdasız ben
Geçmedi bir günüm azade-i enduh u hazen,
Kulak astırmadı yoksa bana derya-dillik,
Vermedim kahrına, eltâfına dehrin metelik.
Bakınız, durmak için işte huzur-Ullah’a
Bir temiz don bulamazsın ayağımda ki daha!

54
Şimdi şu kırk seneye baliğ olan sinnimde
Eski püskü görülen elbiseler eğnimde
Ya hazırdır, ya hediye. Bugün ısmarlamadan
Yapılan beş katı geçmez, buna vallahi inan!
Sinema, hayli fonoğraf ile yüzlerce plak,
Şahid-i marifetimdir benim. Üç beş avanak
île bir makbereye döndürülen hâk-i vatan
Beni takdir ederek besleyemez. Çünkü zaman,
Hani yazmıştım a Manzume-i İstanbul’daı,
Hüner ü marifetin düşmanıdır her yolda.
Bunu burda keselim, çünkü Mısır’dan bıktım.
Yazdığımdan iki ay sonra şu “na’t”ı çıktım.

Fakiri sen halas eyle Mısır’dan yâ Rasülallah,
Meded kıl, sırtımı kurtar hasırdan ya Rasülallah
Çamurla imtizaç etti pabuçlar altı yıl amma,
Çoraplar iştikâ eyler nasırdan ya Rasülallah!
Bela takip eder kaçtıkça, hikmet ben nedir bilmem,
Başım kurtulmuyor eşşekçe hırdan ya Rasülallah!
Züğürtlükten beni dilsiz sanırken çarşıda aşçı,
Eşek ekmekçidir evde bağırtan ya Rasûlallah!
Gelip de haneme her gün gürültü etmede daim,
Ne ister ben gibi bir tamtakırdan ya Rasûl-Allah?
Züğürtlükten fakirim öyle bin yıllık cenabet kim
Dayak yer girse hammama natırdan ya Rasûlallah!
Bu dünyada neler çektim bilirsin, lütfedip bari
Çıkarma rüz-ı mahşerde hatırdan ya Rasûlallah!
Gümüş, altın gibi madenlere çoktan darılmıştır,
Bulunmaz sikke Neyzen ’ de bakırdan ya Rasûlallah!

55
“İzmir” oldu vatana avdetin ilk iskelesi,
Sâz-ı hürriyetin ahengi bozukçaydı, sesi
Uymamıştı daha kanuna nizâmat-ı usul,
Telleri karma karış, hepsi de çangıl çungul!
Bu akordu yapacak ehl-i hüner elbette
Bulunur sanmış idik daire-i millette.
Bir gün Eşref ile bir yerde oturmakta idim,
Karşıdan görmüş idi Hazreti, Doktor Nâzım
Gülerek geldi, oturdu, dedi ki Eşref ona:
Gelecek şimdi Prens, baksana Kordonboyu’na!
Bu kadar halk birikmiş onu istikbale;
Bakın insaf ederek ortadaki ahvale.
Yakışan şimdi, size terk ile hırsı, kini,
Alınız daire-i sâ’ye Sabahattin’i.
Dedi Nâzım: “Bana bak Bey Baba, sen bil ki şunu,
Dediğin farz edelim olsa da, bizlerce sonu
Bir riyaziye-i katiyye ile müsbettir
Ki “Prens haşre kadar düşman-ı Cemiyettir.”
O vakit gördüm içinde vatanın hırs ile kin,
Bunu kim olsa ederdi o zamandan tayin.
Atladım bir vapura ertesi gün İzm ir’den,
Çıktım İstanbul’a, bir cuma günüydü erken.
Geçti eyyam-ı bela, geldi safanın sırası,
Mahfel-i zümre-i yarandı Direklerarası.
Ne kadar var ise erbab-ı sühan ihvandan
Toplanıp sohbet ederlerdi gönülden, candan.
O muhabbet yine baki diye pür-şevk u visal
Geldim amma hani ihvan, hani o feyz ü kemal?
Sahib-i fikret olanlarda taanüdle gurur,
Hepsi bir hiss-i tahakkümle safa-yâb-ı sürür.

56
Bezm-i yaranı güneşlendiren envâr-ı kulüb,
İhtirasât ile olmuştu tamamen mahcup.
Şımarıklıkla eşekli bütün etvârından
Sezilir, hissolunur hepsinin efkârından.
Yolda, çayhanede hayvancasına fiskoslar,
Arkasından bakarak herkesi tenkide dalar.
Hangi telkin ile safiyyet-i vicdan değişir?
Nal, yular bir de semer uğruna har olmaz a şîr!
Yâd-ı mazi ile az çok görüşürdük yine biz,
Oldu bir vaka sebep ayrılığa, dinleyiniz:

Ki bir geceydi o günler, “Sabah-ı Hürriyet”,
“Ferah”da oynanacakmış duyunca bir niyet
Edip biletleri aldım, gelince vakt-i dühûl,
Tiyatronun kapısında polisle süngülü kol!
“Yasak!” demişti bir asker, sebep nedir, sordum
Bilen yok ortada, hayli zaman da ben durdum.
Dedim biletleri versek de parayı alsak,
Yakıştı doğrusu hürriyet aşkına bu yasak!
Duyan kim? İşte o esnada koptu bir heyecan:
Yapış, bırak, şunu tut, dur, tokat,
Koşanla kaçan,
Arar mısın? Karakollarla süngülü asker
Yetişti ayrıca, oldu sokakta bir mahşer.
Nutuk, patırtı, rezalet, sada-yı hürriyet,
Dövüş, münakaşa, dava, rical-i Cemiyet!
Bu sürmüş altı saat, ben makama ermiştim,
0 kanlı mahbes-i maziye postu sermiştim.

Kıta

Şu otuz yıllık ömür terceme-i halimdir,
Şimdi kırkındayım, on yıl arada kaldı nihan.
Ahiretten dönüşümde o ölen “Neyzen” için
Karşıma çıktı şu suret ile “Eşkâl-i zaman”…

Neyzen Tevfik

Bir yanıt yazın

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.