Bir Kültürün Emaneti: Süheyl Ünver ile Uğur Derman Arasında Mektuplarla Kurulan Dünya
Gurbetin İçinden Kurulan Bir Hoca-Talebe Dünyası
15 Haziran 1959 tarihli Uğur Derman mektubu ile 6 Temmuz 1959 tarihli Süheyl Ünver mektubunu birlikte okumak, yalnızca iki insanın birbirine yazdığı mektupları okumak değildir. Bu iki metin, aynı kültür dünyasının iki farklı kuşaktan insan tarafından nasıl taşındığını gösteren son derece canlı belgelerdir. Uğur İstanbul'dadır, Süheyl Amerika'da; fakat duygusal bakımdan ikisinin de bulunduğu yer bir bakıma aynıdır: hasretin, hatıranın ve kültürel aidiyetin mekânı.
Bu nedenle mektupların merkezinde yalnızca gurbet yoktur. Gurbet, burada daha geniş bir ilişkinin görünür hâlidir. Mektupların altında hoca-talebe sevgisi, dostluk, kültürel emanet, geçmişe vefa, sanatın korunması ve geleceğe aktarılması gibi birbirine bağlı meseleler vardır.
Daha önemlisi, iki mektup birbirinin tamamlayıcısıdır. Uğur Derman İstanbul'dan Amerika'ya haber taşırken, Süheyl Ünver Amerika'dan İstanbul'a hafıza taşır. Uğur hocasına yaşanan İstanbul'u, Süheyl ise talebesine hatırlanan İstanbul'u gönderir.
Bir mektubun asıl muhatabı: Hasret
Süheyl Ünver'in mektubu daha ilk cümlesinde ilişkinin sıradan bir hoca-talebe ilişkisi olmadığını gösterir:
“Azizim, Uğurum, Dermanım!”
Üç kelimelik bu hitap, ilişkinin üç katmanını açar. “Azizim” sevgi ve hürmeti, “Uğurum” kişisel yakınlığı, “Dermanım” ise neredeyse duygusal bir ihtiyaç hâline gelmiş bağlılığı ifade eder.
Bu son kelime özellikle önemlidir. Uğur Derman artık yalnızca Süheyl Ünver'in ders verdiği genç değildir. Amerika'daki hocanın İstanbul'la bağlantısını canlı tutan, haber getiren, hatıraları uyandıran ve mektubuyla gurbeti katlanılır hâle getiren kişidir.
Nitekim Süheyl, başka insanlardan mektup alamamaktan duyduğu sıkıntıyı açıkça dile getirir:
“benim yazdıklarıma cevap vermeyenlerin veyahud birkaç satırla geçiştirenlerin bana verdikleri ruhî ıztırabı tarif edemem.”
Burada hoca, öğretici otoritesinden sıyrılıp mektup bekleyen, özleyen, incinen bir insana dönüşür.
Bu nokta, Uğur'un mektubuyla birlikte düşünüldüğünde daha da anlamlıdır. Çünkü Uğur da hocasının yokluğundan yakınmakta, onunla irtibatı sürdürmek istemektedir. Böylece ilişki tek yönlü olmaktan çıkar. Talebenin hocaya ihtiyacı olduğu kadar, hoca da talebenin mektubuna ihtiyaç duyar.
İki mektubun duygusal ağırlığı tam burada oluşur.
Uğur'un İstanbul'u, Süheyl'in hafızasındaki İstanbul
Uğur'un mektubu İstanbul'dan yazılır. Bu yüzden onun mektubunda şehir yaşayan bir organizma hâlindedir. Üniversite, imtihanlar, hocalar, hattatlar, sanatkârlar, Kapalıçarşı, Harem, eski dostlar ve gündelik hayat mektuba girer.
Uğur, hocasının İstanbul'dan uzak olduğunu bilmektedir. Bu yüzden ona yalnızca kendi hâlini anlatmaz; Süheyl'in merak edeceği İstanbul'u da anlatır.
Bu açıdan Uğur, farkında olmadan hocasının İstanbul'daki gözü ve kulağı hâline gelir.
Süheyl'in cevabında ise aynı İstanbul başka bir biçimde görünür. O, Amerika'dan İstanbul'u hatırlamaktadır. Bir kitâbe, bir hattat, bir eski hoca, bir mezar, Harem vapuru veya Aydın'a ilişkin bir hatıra, onu geçmişe götürür.
Dolayısıyla iki mektupta iki ayrı İstanbul vardır:
Uğur'un İstanbul'u yaşanan İstanbul'dur; Süheyl'in İstanbul'u hatırlanan İstanbul'dur.
Fakat bu iki İstanbul birbirinden kopuk değildir. Aralarındaki köprü mektuptur.
Uğur'un imtihanı ile Süheyl'in hocalığı
Uğur'un mektubunda üniversitedeki imtihanlar önemli bir yer tutar. Genç talebenin sıkıntısı yalnızca sınavı geçip geçememek değildir. Öğrencilerin hocalar tarafından rencide edilmesi, eğitim ortamının baskıcı hâle gelmesi onu rahatsız etmektedir.
Bu sıkıntı Süheyl'in cevabında bambaşka bir anlam kazanır.
Süheyl, Uğur'un kişisel sıkıntısını kendi hocalık anlayışının bir vesilesine dönüştürür:
“Ben imtihan etmesini ve genç gönülleri rencide etmeyi sevmiyorum.”
Bu cümle, iki mektup arasındaki en güzel karşılıklardan biridir. Uğur yaşadığı problemi anlatır; Süheyl onu bir eğitim felsefesine dönüştürür.
Üniversitedeki sınav artık yalnızca bir sınav değildir. Süheyl için gerçek imtihan hayatın kendisidir. Hoca, öğrenciyi bir sınavda sıkıştırarak değil, onu hayatın güçlüklerine hazırlayarak yetiştirmelidir.
Bu tavır, Süheyl'in Uğur'a bakışını da gösterir. O, karşısındaki gençte yalnızca başarılı olması gereken bir öğrenci görmez. Gönlü korunması, zihni geliştirilmesi ve geleceği hazırlanması gereken bir insan görür.
Mektup aynı zamanda bir kültür dersidir
İki mektubu birlikte okuduğumuzda Uğur'un Süheyl'den yalnızca hat öğrenmediği anlaşılır. Asıl eğitim, nasıl bakılacağını öğrenmektir.
Süheyl'in dünyasında küçük bir ayrıntı önemsiz değildir. Bir mezar kitabesi, bir hattatın adı, bir beyit, eski bir hoca, bir yazının tahrip edilmiş izi, bir Kur'an'ın ketebe kaydı veya unutulmuş bir sanatkâr, kültür tarihinin parçasıdır.
Bu nedenle mektuptaki isim yoğunluğu bir dağınıklık değildir. Bedi Bey, Mehmed Akay, Sabahaddin Volkan, Necmeddin Efendi, Murtaza Bey, Süreyya Bey, Cûdî Efendi ve daha birçok isim, bir kültür çevresinin hafıza haritasını oluşturur.
Süheyl, Uğur'a dolaylı olarak şunu öğretmektedir: Kültür yalnızca büyük eserlerden meydana gelmez. İnsanlardan, ayrıntılardan, hatıralardan ve kayıt altına alınmış küçük bilgilerden meydana gelir.
Bu yüzden mektup bir anlamda hafıza dersidir.
Hat sanatı: Estetikten kültürel hafızaya
İki mektubun en güçlü ortak alanlarından biri hat sanatıdır. Fakat burada hattı yalnızca bir sanat dalı olarak değerlendirmek yetersiz kalır.
Özellikle Süheyl'in İstanbul'daki Çarşı kapısında Sâmi Efendi'nin yazılarının tahrip edilmesine gösterdiği tepki, bu açıdan son derece önemlidir. Yazılar sökülmüş, kazınmış; fakat tamamen yok edilememiştir:
“bir iz hâlinde dikkat ile bakılırsa okunabilecek yazılar kalmıştı.”
Süheyl'in gözlerinin dolmasının nedeni birkaç güzel hattın bozulmuş olması değildir. Onun gördüğü şey, bir kültürel hafızanın fiziksel olarak silinmeye çalışılmasıdır.
Burada mesele doğrudan Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçişin kültürel sonuçlarına uzanır. Harf İnkılabı ile birlikte eski yazının kamusal hayattan çekilmesi, yalnızca alfabenin değişmesi olarak yaşanmamıştır. Eski yazıyla meydana getirilmiş kitabeler, mezar taşları, levhalar ve mimarî yazılar yeni kuşakların okuyamadığı bir kültürel alana dönüşmüştür.
Çarşı kapısındaki yazıların kazınması bu nedenle Süheyl'in gözünde yalnızca fiziksel bir tahribat değildir. Okunamaz hâle gelen bir geçmiş, silinmeye başlayan bir geçmiş demektir.
Fakat burada çok önemli bir ayrıntı vardır: Yazının izleri hâlâ okunabilmektedir.
Bu, Süheyl için hem acı hem de umut taşır.
Çünkü medeniyet bütünüyle silinmemiştir.
“Kalıpları bende, vereyim yapsınlar, düzeltsinler” demesi de bu yüzden önemlidir. O, tahrip edilen yazıyı yeniden meydana getirmek ister. Yani kültürel kopuşu yalnızca şikâyet ederek karşılamaz; onarılabilir olduğuna inanır.
Burada hat sanatı, estetik bir uğraştan çıkar ve kültürel devamlılığın aracı hâline gelir.
Washington kitâbesi ile Çarşı kapısı aynı meselenin iki yüzüdür
Bu iki bölüm özellikle birlikte okunmalıdır.
Amerika'da Süheyl, Washington âbidesindeki Osmanlı kitâbesinin izini arar. İstanbul'da ise eski yazının tahrip edilmiş izlerini görür.
Birinde Türk kültürünün Amerika'da bıraktığı bir iz vardır.
Diğerinde Türkiye'nin kendi geçmişinde silinmeye çalışılan bir iz vardır.
Bu çok çarpıcı bir karşıtlıktır.
Amerika'da Osmanlı kitâbesinin varlığı Süheyl'i sevindirirken, İstanbul'da kendi kültürünün yazılarının kazınması onu yaralar.
Dolayısıyla Washington kitâbesi yalnızca Amerika'daki bir Türk izi değildir. Aynı zamanda Süheyl'in kendi ülkesinde kaybolmakta olan kültürel izlere karşı duyarlılığını daha görünür kılar.
Bu yüzden mektubun Washington bölümünü bir gezi notu gibi okumak eksik kalır. Süheyl Amerika'da kendi medeniyetinin dışarıdaki izini ararken, İstanbul'da aynı medeniyetin içerideki izlerinin korunması için mücadele etmektedir.
Harf İnkılabı'nın gölgesinde bir kültür hafızası
Burada mektubun tarihsel bağlamı daha da önem kazanır.
Süheyl Ünver, eski yazıyı yalnızca geçmişte kalmış bir yazı sistemi olarak görmez. Onun için eski yazı, yüzlerce yıllık kültürel birikimin anahtarıdır. Eski yazıyı okuyamamak, yalnızca harfleri okuyamamak değildir; mezar taşını, kitabeyi, vakfiyeyi, levhayı, şiiri, hattı ve bunların arkasındaki insanları okuyamamaktır.
Dolayısıyla mektuptaki “iz” kavramı son derece önemlidir.
Yazı kazınabilir; fakat iz kalır.
Bir kitâbe yok edilebilir; fakat onun bilgisi başka bir yerde saklanabilir.
Bir hattat ölebilir; fakat yazısı yeniden üretilebilir.
Bir kültür çevresi dağılabilir; fakat öğrencisi onu taşıyabilir.
Bu noktada Uğur Derman'ın mektuptaki konumu da daha anlamlı hâle gelir. Uğur, Süheyl'in korumaya çalıştığı kültürel izlerin gelecekteki taşıyıcısıdır.
Uğur'un gençliği ile Süheyl'in geçmişi birbirini tamamlar
Uğur'un mektubu gelecek zamanla doludur. Eğitimini tamamlamak, mesleğe atılmak, yazı sanatı ve tarihiyle uğraşmak istemektedir.
Süheyl'in mektubu ise geçmiş zamanla doludur. Büyük peder, enişte, hocalar, hattatlar, eski İstanbul, Kerbelâ, Harem, eski yazılar ve kaybolan insanlar sürekli geri gelir.
Böylece iki mektup arasında kuşaksal bir hareket oluşur.
Uğur geleceğe bakmaktadır.
Süheyl geçmişe bakmaktadır.
Fakat Süheyl'in geçmişe bakışının amacı geçmişte kalmak değildir. Geçmişi Uğur'a aktararak geleceğe taşımaktır.
Bu nedenle mektuplardaki yaş farkı bir kopuş yaratmaz; tersine bir kültürel süreklilik yaratır.
Gurbetin gerçek anlamı: Aynı şeyleri farklı yerlerden görmek
Uğur'un İstanbul'da bulunmasına rağmen Süheyl'e yazmak zorunda olması, Süheyl'in Amerika'da bulunmasına rağmen bütün mektubunu İstanbul'a çevirmesi, gurbet kavramını da ilginç biçimde değiştirir.
Gurbet yalnızca coğrafî uzaklık değildir.
İnsan kendi şehrinde de gurbet yaşayabilir; çünkü sevdiği bir insan yoksa şehir eksilir.
Süheyl Amerika'dadır; fakat İstanbul'un bütün ayrıntıları zihnindedir.
Uğur İstanbul'dadır; fakat hocası yanında olmadığı için İstanbul'un bir parçası eksiktir.
Bu yüzden mektuplar gurbeti ortadan kaldırmaz. Daha incelikli bir şey yapar: Gurbetin içinden bir yakınlık kurar.
Kerbelâ, Muharrem ve hatırlamanın ahlâkı
Süheyl'in Muharrem ve Kerbelâ bölümünün mektuptaki yeri de önemlidir. “Kana kana su içmem” demesi, Kerbelâ'yı geçmişte kalmış bir olay olmaktan çıkarıp bugünkü davranışına yön veren canlı bir hatıra hâline getirir.
“Onları her sene yâd ederim.”
Bu cümle, Süheyl'in bütün kültür anlayışını özetleyen bir başka anahtar cümledir.
Hatırlamak onun için pasif bir faaliyet değildir.
Hatırlamak vefadır.
Bu anlayışla ölmüş hocalarını, hattatları, büyüklerini, sanatkârları ve dostlarını tekrar tekrar anar. Onların isimlerini yaşatmak, eserlerini korumak, söyledikleri sözleri aktarmak onun için kültürel bir sorumluluktur.
Bu bakımdan hat sanatıyla Kerbelâ hafızası aynı zihinsel zeminde birleşir: İkisi de unutmama ve aktarma meselesidir.
Behlül hikâyesi: Maddî saltanatın karşısında irfan
Mektuptaki Behlül hikâyesi de bu değerler dünyasının küçük bir özeti gibidir.
Hârûnürreşid'in saltanatı görünürdür: taht, asker, ülke, debdebe ve iktidar.
Behlül'ün saltanatı ise irfanîdir.
Bu hikâyeyi Uğur'a gönderen Süheyl'in asıl mesajı da burada saklıdır: Gerçek büyüklük, sahip olunan makam veya görünür güçte değil, insanın bilgi, sanat ve irfan alanında bıraktığı izdedir.
Bu açıdan hikâye, mektubun Washington ve hat sanatı bölümleriyle de birleşir. Amerika'nın maddî gücü ile İstanbul'un kültürel mirası arasındaki farkı tartışan Süheyl için asıl değer, maddî kudrette değil, kalıcı kültürel üretimdedir.
Bir başka ifadeyle Süheyl'in kendi “saltanatı” da budur: hafıza.
Uğur, Süheyl'in yalnızca öğrencisi değil, hafızasının muhatabıdır
İki mektubu birlikte okuduğumuzda Uğur'un Süheyl için taşıdığı anlam daha iyi görülüyor.
Uğur, Süheyl'in anlattıklarını dinleyen genç bir talebe değildir sadece. Onun geçmişini emanet edebileceği kişidir.
Süheyl'in isimleri, hikâyeleri, hatıraları, kitabeleri, hattatları ve eski İstanbul'u anlatmasının temelinde bu güven vardır.
Bu nedenle Uğur'un mektubu da en az Süheyl'in mektubu kadar önemlidir. Çünkü Uğur yalnızca hocasına soru sormamakta veya hâlini anlatmamaktadır. Hocanın önem verdiği kültürel dünyayı öğrenmiş olduğunu göstererek cevap vermektedir.
Uğur'un yazdığı kişiler ve meseleler, Süheyl'in ona verdiği eğitimin sonuçlarını daha 1959'da göstermektedir.
Bu yüzden ilişkiyi “Süheyl öğretiyor, Uğur öğreniyor” biçiminde tek yönlü düşünmek doğru olmaz.
Uğur da Süheyl'i beslemektedir.
İstanbul'dan gönderdiği haberlerle hocasının hafızasını canlı tutmaktadır. Süheyl de Amerika'dan gönderdiği hatıralar ve bilgilerle Uğur'un ufkunu genişletmektedir.
Biri şehri gönderir, diğeri hafızayı.
Harem: İki mektubun duygusal düğüm noktası
Bu karşılıklı alışverişin en güzel örneklerinden biri Harem'dir.
Uğur'un mektubunda İstanbul'un gündelik hayatının bir parçası olarak Harem vardır. Süheyl'in cevabında ise Harem, geçmişin ve özlemin mekânına dönüşür.
Süheyl:
“Benim orada Aydın ile hâtıralarım var.”
der ve ardından:
“Beni benden sorma / Ben bende değilim”
türküsünü hatırlar.
Burada Uğur'un İstanbul'u Süheyl'in hafızasındaki İstanbul'u uyandırmıştır.
Mektup artık haberleşme aracı değildir.
Hafıza uyandırma aracıdır.
Bu nedenle Harem bölümü, iki mektubun birbirine gerçekten cevap verdiğini gösteren en güzel noktalardan biridir.
“İstikbale yazılmış mektuplar”
Gönderdiğiniz Yeni Şafak yazısındaki “istikbale yazılmış mektuplar” ifadesi, iki mektup birlikte okunduğunda son derece yerli yerine oturuyor.
Çünkü Uğur'un mektubu 1959'daki genç bir insanın kendisini ve geleceğini aradığı bir metinken, Süheyl'in cevabı ona geçmişin birikimini teslim eden bir metindir.
Süheyl, Uğur'a yalnızca hat öğretmiyor.
Nasıl bakılacağını öğretiyor.
Eski bir kitabın nasıl okunacağını, bir kitabedeki ayrıntının neden önemli olduğunu, bir hattatın neden unutulmaması gerektiğini, bir mezar taşının neden kültür tarihi açısından değer taşıdığını, bir beyitin neden kaydedilmesi gerektiğini gösteriyor.
Bu eğitim, Uğur'un gelecekteki kültür adamı kimliğinin temellerini oluşturuyor.
Ve burada mektupların ironik kaderi ortaya çıkıyor: Süheyl'in Uğur'a “kaydet, sakla, unutma” diye öğrettiği kültür anlayışı, sonunda kendi mektuplarının da korunmasını ve yayımlanmasını mümkün kılıyor.
Yani mektuplar, anlattıkları kültür hafızasının kendisine dönüşüyor.
Sonuç: Bir hoca talebesine yalnızca bilgi değil, bir bakış miras bırakıyor
Bu iki mektubu yalnızca gurbet, dostluk veya hoca-talebe ilişkisi üzerinden okumak eksik kalır.
Burada çok daha büyük bir şey gerçekleşmektedir.
Süheyl Ünver, geçmişten topladığı isimleri, hikâyeleri, yazıları, kitabeleri, hocaları ve hatıraları Uğur Derman'a teslim etmektedir. Uğur ise gençliğinin merakı, İstanbul'daki gözlemleri ve kültüre yönelen ilgisiyle bu emaneti almaya hazır olduğunu göstermektedir.
Bu yüzden mektupların merkezindeki kavram gurbetten ziyade emanettir.
Gurbet, bu emanetin teslim edildiği zemindir.
Amerika'daki hoca, İstanbul'daki talebesine geçmişi gönderir. İstanbul'daki talebe, Amerika'daki hocasına bugünü gönderir. Aralarındaki mektuplar bu iki zamanı birbirine bağlar.
Ve özellikle Sâmi Efendi'nin kazınmış yazılarından Washington'daki Osmanlı kitâbesine, Kerbelâ hafızasından Harem'e, Behlül'ün irfanî saltanatından imtihanlara kadar bütün ayrıntılar aynı büyük düşüncede birleşir:
Bir şeyin yok olmaması için önce onun değerini bilmek, sonra onu hatırlamak ve nihayet başkasına aktarmak gerekir.
Süheyl Ünver'in Uğur Derman'a yaptığı tam olarak budur.
Uğur'un Süheyl'e yazdığı mektubun önemi de burada ortaya çıkar. O mektup, bu emaneti taşıyabilecek genç zihnin hazır olduğunu gösterir. Süheyl'in cevabı ise o zihne daha geniş bir dünya açar.
Bu nedenle iki mektup birlikte okunduğunda, karşımızda yalnızca 1959 yılında birbirini özleyen iki insan değil; Osmanlı'dan Cumhuriyet'e uzanan kültürel hafızanın bir hocadan talebeye devredilişinin canlı bir sahnesi belirir.
Ve belki de mektupların en güzel tarafı şudur: Süheyl Ünver'in İstanbul'da kaybolan yazıların “iz”lerini korumaya çalıştığı yıllarda, aynı kültürün bir başka izi de Uğur Derman'ın şahsında geleceğe doğru ilerlemektedir.
Yazılar silinebilir, insanlar ölebilir, şehirler değişebilir, alfabeler değişebilir; fakat bir kültürün hafızası, onu taşıyacak bir insan bulunduğu sürece bütünüyle yok olmaz.
Bu iki mektubun asıl hikâyesi de budur.
Silinen Kitâbe ve Korunan Kalıp: Hafızanın Yeniden Taşa Dönüşmesi
İki mektubu birlikte okurken Nuruosmaniye Kapısı üzerindeki Sâmi Efendi kitâbesi etrafında gelişen bölüm ayrıca önem kazanıyor. Çünkü burada Süheyl Ünver’in kültürel hafızaya bakışı soyut bir düşünce olmaktan çıkar ve somut bir tarihî olay üzerinden görünür hâle gelir.
Uğur Derman'ın mektubundan, İstanbul'daki sanat ve kültür çevresinin gündelik hayatını yakından takip ettiği anlaşılır. Süheyl Ünver ise cevabında Nuruosmaniye Kapısı'ndaki kitâbenin başına gelenleri anlatırken yalnızca bir hat eserinin tahribinden söz etmez. Sâmi Efendi'nin yazılarının kazınmış olmasını, bir kültürün kendi geçmişiyle kurduğu ilişkinin yaralanması olarak görür.
Kitâbenin silinmiş hâlini gösteren 1945 tarihli fotoğraf bu anlatıyı daha da çarpıcı kılar. Fotoğrafta kapının üstündeki geniş mermer yüzey, üzerinde okunabilir bir kitâbe olmaksızın boş ve tahrip edilmiş görünmektedir.
Süheyl Ünver'in 1959'da gördüğü şey de tam olarak bu tarihî kopuşun izidir. Fakat onun anlatısındaki en önemli ayrıntı, yazının tamamen yok olmadığına ilişkin gözlemidir:
“bir iz hâlinde dikkat ile bakılırsa okunabilecek yazılar kalmıştı.”
Bu cümle, mektubun bütün kültür anlayışını özetleyecek kadar güçlüdür. Çünkü burada “iz”, yalnızca fiziksel bir kalıntı değildir. İz, hafızanın bütünüyle ortadan kaldırılamadığının işaretidir.
Üstelik hikâye burada bitmez. Sâmi Efendi'nin kitâbesine ait kalıbın muhafaza edilmiş olması, Ünver'in “Kalıpları bende, vereyim yapsınlar, düzeltsinler” sözünü çok daha anlamlı hâle getirir. Kitâbenin kendisi yok edilmiştir; fakat onu yeniden meydana getirecek hafıza korunmuştur. Daha sonra bu asıl kalıptan hareketle kitâbenin yeniden yapılması, fiziksel olarak silinen yazının kültürel hafıza sayesinde tekrar taşa dönüştürülmesini mümkün kılmıştır.
Burada Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçişin kültürel sonuçları da mektubun arka planında belirginleşir. Harf değişikliğiyle birlikte eski yazının kamusal görünürlüğü büyük ölçüde ortadan kalkarken, eski yazıyla meydana getirilmiş kitâbeler ve levhalar yeni kuşakların okuyamadığı bir kültür alanına dönüşmüştür. Nuruosmaniye Kapısı'ndaki kitâbenin kazınması bu açıdan yalnızca bir taşın üzerindeki yazının yok edilmesi değildir; geçmişin okunabilirliğinin ortadan kaldırılmasıdır.
Fakat burada çok daha önemli bir ironi vardır: Yazıyı taştan silebilirsiniz; fakat onu bilen insanların hafızasından silemezsiniz.
Sâmi Efendi'nin yazısı önce taştan kazınmış, sonra kalıbı korunmuş, ardından yeniden üretilmiştir. Böylece kitâbenin tarihi, aslında Süheyl Ünver'in kültür anlayışının küçük bir modeline dönüşür:
Eser yok edilir; hafıza korunur.
Hafıza aktarılır; eser yeniden meydana gelir.
Bu noktada Uğur Derman'ın mektuptaki konumu da daha derin bir anlam kazanır. Süheyl Ünver, ona yalnızca eski yazıları ve hattatları anlatmamaktadır. Bir kültürün nasıl korunacağını göstermektedir. Uğur'un görevi artık sadece öğrenmek değildir; gördüğünü kaydetmek, unutulmayanı muhafaza etmek ve kendisinden sonraki kuşağa aktarmaktır.
Dolayısıyla Nuruosmaniye Kapısı'ndaki kitâbe, iki mektuptaki geçmiş–gelecek ilişkisini somutlaştıran en güçlü örneklerden biridir. 1945 fotoğrafında boş ve tahrip edilmiş görünen mermer yüzey ile 1959'da hâlâ yeniden yazılması beklenen kitâbe, bir kültürel kaybı gösterirken; korunmuş kalıp ve sonrasındaki yeniden yapım, hafızanın kayıptan daha güçlü olabileceğini gösterir.
Bu nedenle Süheyl Ünver'in gözlerinin dolmasına neden olan şey yalnızca Sâmi Efendi'nin güzel yazısının ortadan kaldırılması değildir. Onun gördüğü, bir medeniyetin yazıyla görünür hâle gelmiş hafızasının silinmesidir. Fakat aynı mektupta kalıbın hâlâ mevcut olduğunu söylemesi, karamsarlığın içinde bir umut da taşır: Geçmişin bütün izleri yok edilmemiştir.
Ve belki iki mektubun en anlamlı taraflarından biri tam burada ortaya çıkar. Süheyl Ünver'in korumaya çalıştığı şey yalnızca eski yazı değildir; geçmiş ile gelecek arasındaki bağdır. Uğur Derman ise bu bağın geleceğe taşınacağı kuşağın temsilcisidir.
Nuruosmaniye Kapısı'nın kazınmış kitâbesi bu bakımdan iki mektubun sessiz sembolü gibidir: Taştan silinen yazı, hafızadan silinmemiştir.