Sinema İçin Bunca Acıya Değer mi?
13 Şubat 2001
Ne "Pazartesi"ler bitiyor, ne "yarın"lar, ne "önümüzdeki hafta"lar... Sürekli oyalanıyorum. Altı yıl geçti. Azıcık da olsa bir imkânım olsaydı, kıyısından köşesinden filme başlayabileceğim. O da yok. Kar da yağmıyor. Kar çekimlerini bari yapabilsem. Param iyice azaldı. Bayramı belki de parasız geçireceğim. "Deniz, med vakti; su çeneme kadar yükselmiş." Yüzüme açık olacağına güvendiğim bir tek kapı kalmadı. Dönüp içime sordum. İçimdeki hırs, bana her şeyi yaptırabilir. Şu anda hemen kalkıp vurup çıkıp gidebilirim İstanbul'a. Çarelerimin tükendiği şu anda olduğu kadar hiçbir zaman güçlü hissetmedim kendimi. Sabret, az kaldı yüreğim.
Çaya gidiyorduk. Hüseyin, Kemal'den bahsetti. Onun yetimliğinden filan. Evi var, annesi var, her şeyi var... "Benden daha yetimi var mı Hüseyin?" dedim.
Arif Nihat'ın dediği gibi, "Benim yetimliğim Adem'in ölümüyle başladı". Ne zaman biter, bilemem. Yaşadığım köyün en yoksulu olmak imanıma gidiyor bazen.
16 Şubat 2001
Gece dua ettim. Sabah namazından sonra uyuyamam korkusuyla bir uyku ilacı aldım. Ölü gibi uyuyorum artık. Tamamen sürreel düşler görüyorum. Düşlerimin reelden bu kadar kopuk oluşu beni rahatsız ediyor. Dali'nin peyzajlarına benzer geniş, uçsuz bucaksız bir mekânda uçuyorum, bir anda ufkun tepesindeyim. Buradan gene aynı geniş peyzaj... Baş ağrısıyla uyandım. Genzim ve burnumun sağı tıkalı. Başımın sağ yarısında ağrı var. Huysuzlanıyorum, sinirleniyorum. Ayşe'ye gidip "Hadi ayrılalım" demeyi düşünüyorum, durup dururken.
Burnumu lavaboda temizlemeye çalıştım. Sonunda becerdim. Galiba müthiş ajitasyon yaşıyorum.
Canımın sıkıntısıyla kalkıp Behruz'u aradım. Bir haftaya kadar İstanbul'a geleceğini söyledi. Gelsin artık, bıktım. Çekecek, çekmeyi düşündüğüm bir kısa film projem de yok. Uçmasını bilmeyen bir kuş, boşluğa bırakıldığında kendini nasıl hissediyorsa, ben de öyleyim. Kuşun hiç değilse düşerken havaya karşı koyup hızını azaltan kanatları var, benim o da yok. Bu düşüş nerede, ne zaman bitecek? Bir yerde bitecek ya...
Ayşe'nin annesinin hastalığı için babası, Bursa'ya götürmemizde ısrar ediyormuş. Bunun için bir araba gerek. O da bizde yok. "Ya param olaydı, ya hamiyetsiz olsaydım." Bilmem ne yapmalı şimdi? Bu meseleyi Ayşe'nin de benim kadar dert ettiğini sanmıyorum. Saat gece 11 gibi kahveye gittim, nöbet yokladı, eve zor geldim. Belimdeki ağrı, yürümemi güçleştiriyordu. Sanırım sinestezilerim gene ayağa kalktı. Ağzımda adlandıramadığım bir tat, burnumda adlandıramadığım bir koku ve uyanıkken rüya görüyorum. Genç bir üniversiteli kirasını ödeyemediği yoksul bir evden ev sahibine görünmeden her çıkışında paltosunun altında üç beş kitabını kaçırıyor. Böylece evini boşaltıyor.
22 Mayıs 2002
Doktor Uğur'a uğradım. Son MR'a baktı ve tümörün kistik astrositom olduğunu söyledi, bu iyiymiş. Sonra Ankara'ya hocasına gitmemi istedi. Eve gelince dayanamadım, MR'lara baktım ve tümörümü gördüm. Hiçbir şeye benzetemedim. Üff! Şu işten bir kurtulsam... Parasızlık son haddinde. Buzdolabı takır takır kurudu. Evde ekmekten başka bir şey yok. Emekli maaşımı aldığım bankaya tüketici kredisi almak için uğradık. Bir sürü formalite. Bir yıl her ay olmak üzere maaşımdan kesilecek. Diğer krediyi iade ettik. Etmese miydik? Bu sağlık sorununu yaşarken bir de geçim sıkıntısı. Yarın pazar var, ihtiyaç çok. Para sıfır. Ne yapacağımı bilemiyorum. İhsan'a durumu anlatsam mı? Serdar'a bir şey söylemeye yüzüm kalmadı. Ayrıca Ankara'ya gitmek zorundayım. Emrah'a da ulaşamıyorum. Arkadaşlarıma bakıyorum, hepsi de varlık içinde yüzüyorlar. Evet, varlık içinde yüzüyorlar. Ben yokluk içinde boğuluyorum. Allah'ım içimde hiçbir kırıklık olmadığını biliyorsun; sağlığım yerinde olsun, ben idare ederim. Etmeye çalışırım. Yarın güzel bir gün olsun Allah'ım.
23 Mayıs 2002
Sevgili günce, (Kulağına fısıldıyorum.) "Bugün ev aç ve ben utanç içindeyim." Ayşe sabahleyin evde yiyecek hiçbir şey kalmadığını söyledi. Bittim. Kullandığım bitkisel karışımlardan "kan balı" da tükendi. Nasıl temin edeceğim? En az 20-30 milyon vardır. Bu ilacı hemen alamazsam, şimdiye kadar kullandıklarımın faydasını görmem zorlaşacak belki. Ankara'ya da gitmem gerek. Ben ne yapmalıyım? Derdimi anlatacak hiç kimsem yok. İhsan'a anlatsam diyorum, utanç verici bir durum bu.
Para istemek... Bunu şimdiye kadar yapmamaya çalıştım. Ben en temel ihtiyaçlarımı dert ederken (ilaç, doktor, karın doyurmak gibi) dün bir arkadaş mutfağının mobilyasını düşünüyordu. "Kiraz rengi ağaç mı, vişne rengi ağaç mı?" Ve ben, içinde bulunduğum bu ruh haliyle neden bunları işitmek zorunda kalıyorum? Varlık, sahip olanda çok çirkin (kendisinin farkında olmadığı) bir dil geliştiriyor? Benim evimde bu akşam kaynayacak olan çorbanın yağı yok; evet, çorbaya yağ yok. İlacım bitti. Sahiden ben şimdi ne yapmalıyım? Allah'ım sen bilirsin. Hiç değilse sağlığım, hiç değilse sağlığım... Allah'ım bugün bana yardımcı gönder ne olur, bugün. Çok ihtiyacım var...
Sonunda İhsan'a anlattım. Utana sıkıla. İhtiyacım giderilecek.
"Nasıl olsa Hazar Film'le yapacağız Bozkırda Deniz Kabuğu'nu. O zaman öderim" diyerek, utancımı yenmeye çalışıyorum.
Gece rüyamda Bozkırda Deniz Kabuğu'nun bir peyzajını gördüm. Beni deli edecek kadar vahşi bir görüntüydü. Vahşi ve yalçın. Benim bu bozkır ve çöl tutkum rahatsızlık vermeye başladı. Peyzajı bir kamerayla çekmek istiyorum. (1.85 çerçeve düşünüyorum.)
İki çıplak kayanın arasından sapsarı bir bozkır, bir çukur yaparak iniyor, çukurluk yeniden karşı tepeye tırmanıyor. Karşı sarı tepenin ardında sivri kayalar görünüyor. Sıcak. Temmuz ya da Ağustos güneşi altında yanıyor tepeler, tütüyor. Bu tür görüntüleri filmimde düşlerken keyif veriyor da neden rüyaları böylesine acı verici? Hey gidi benim garip Yakup'um...
İhsan aradı. Belediye, filmlerimin toplu gösterimi için 50 milyon ödüyormuş. İhsan parayı Pazartesi gönderecek. Kooperatife gidip Pazartesiye veresiye yağ, salça ve tuz aldım. Ayrıca Pazartesi tüp gazların parasını da ödemek gerek. İhsan'ın göndereceği para, şimdiden bitmiş durumda.
Pazartesi yeni tüketici kredisi almam gerek. Anamın kızlık soyadını... Bu ne ahlaksızca bir şey, para senin elinde, her ay şak diye kesiyorsun zaten. Anamın elli yıl önce terk ettiği soyadıyla senin ne işin var? Bunun adına ne derler? Şerefsizlik. Adamla dalga geçiyor bunlar. Verdikleri de kaç para ki? Üstelik kaç faizle veriyorlar? Bu devletin vatandaşı olmayı artık içime sindiremiyorum, utanıyorum.
Ahmet Uluçay
Sinema İçin Bunca Acıya Değer mi?
Bu günlük parçaları, Ahmet Uluçay’ın sinemayla ilişkisini anlatan sıradan bir “sanatçı günlüğü” olmaktan çok daha ileri gidiyor. Burada yoksulluk, hastalık, yalnızlık, gurur, inanç, aşk, ölüm duygusu ve sinema aynı ruhsal alanın içinde birbirine karışıyor. Başlıktaki soru da bu yüzden metnin sonunda sorulan bir soru olmaktan ziyade, bütün parçaların içinden yükselen temel soru hâline geliyor:
“Sinema için bunca acıya değer mi?”
Bence metnin en güçlü tarafı, bu soruya doğrudan cevap vermemesi.
1. Sinema bir meslek değil, hayatta kalma biçimi
13 Şubat'taki cümle çok önemli:
“Çarelerimin tükendiği şu anda olduğu kadar hiçbir zaman güçlü hissetmedim kendimi.”
Normalde çaresizlik insanı güçsüzleştirir. Uluçay'da ise paradoksal biçimde çaresizlik, eyleme geçme arzusunu büyütüyor.
“İstanbul'a hemen kalkıp gidebilirim” düşüncesi bunun ilk işareti. Sinema burada bir kariyer planı değildir. Film çekmek, ekonomik bir başarı elde etmek veya mesleki bir hedef gerçekleştirmekten önce yerinden kalkmanın, direnmenin, kendi hayatına müdahale etmenin biçimidir.
Bu nedenle “film çekemiyorum” ile “hayatımı sürdüremiyorum” cümleleri arasında çok küçük bir mesafe vardır.
“Çekecek, çekmeyi düşündüğüm bir kısa film projem de yok.”
Ardından gelen kuş benzetmesi bunu mükemmel biçimde tamamlar:
“Uçmasını bilmeyen bir kuş, boşluğa bırakıldığında kendini nasıl hissediyorsa, ben de öyleyim.”
Burada film çekememek, yalnızca üretim yapamamak değildir. Kanatsız kalmaktır.
2. “Yoksulluk” ile “yetimlik” aynı kelime alanında buluşuyor
Metnin en çarpıcı bölümlerinden biri bence 13 Şubat'taki şu geçiş:
“Benden daha yetimi var mı Hüseyin?”
Ardından:
“Benim yetimliğim Adem'in ölümüyle başladı.”
Ve hemen sonrasında:
“Yaşadığım köyün en yoksulu olmak imanıma gidiyor bazen.”
Burada “yetimlik”, yalnızca anne-babasızlık anlamında kullanılmıyor. Dünyada bir başına kalmışlık anlamına genişliyor.
Bu nedenle 2002'deki ekonomik sıkıntıyı yalnızca “parasızlık” olarak okumak metni eksiltir. Uluçay'ın asıl yaşadığı şey, paranın yokluğundan daha geniş bir sahipsizlik duygusu.
“Derdimi anlatacak hiç kimsem yok.”
Bu cümle, 2001'deki “Benden daha yetimi var mı?” cümlesinin birkaç yıl sonraki karşılığı gibidir.
Dolayısıyla günlükte ekonomik yoksulluk ile varoluşsal yetimlik birbirinin metaforuna dönüşüyor.
3. Gurur, Uluçay'ın hem gücü hem de acısı
23 Mayıs'taki “Para istemek...” bölümü olağanüstü önemli.
Çünkü burada mesele yalnızca para bulamamak değil. Para istemenin yarattığı aşağılanma duygusu var.
“Utana sıkıla.”
Ve daha önce:
“İhsan'a anlatsam diyorum, utanç verici bir durum bu.”
Sonunda yardım istemek zorunda kalıyor.
Bu sahne, insanın yoksulluk karşısındaki psikolojisini çok çıplak biçimde gösteriyor. Üstelik aynı gün arkadaşının mutfak mobilyasının rengini tartışmasıyla karşılaştırıldığında sınıfsal fark daha da sertleşiyor:
“Kiraz rengi ağaç mı, vişne rengi ağaç mı?”
Bir tarafta evde çorbanın yağı yok, diğer tarafta mutfak mobilyasının rengi tartışılıyor.
Uluçay'ın öfkesi aslında mobilyaya değil; hayatların birbirinden ne kadar uzaklaşabildiğine.
“Varlık, sahip olanda çok çirkin (kendisinin farkında olmadığı) bir dil geliştiriyor?”
Bu soru, metnin sosyolojik tarafını ortaya çıkarıyor.
4. Fakat en ilginç şey: Bütün bu acının içinde hâlâ görüntü görüyor
Bence günlüklerin Uluçay'ı anlamak açısından en değerli tarafı burada.
Adamın evinde yiyecek yok.
İlacı bitmiş.
Ankara'ya gitmesi gerekiyor.
Borçları var.
Tüketici kredisi almak zorunda.
Hastalığıyla uğraşıyor.
Fakat bütün bunların ortasında zihninde şu görüntü beliriyor:
“İki çıplak kayanın arasından sapsarı bir bozkır...”
Sonra:
“Sıcak. Temmuz ya da Ağustos güneşi altında yanıyor tepeler, tütüyor.”
Ve:
“Bu tür görüntüleri filmimde düşlerken keyif veriyor...”
Bu olağanüstü bir ayrıntı.
Çünkü Uluçay'ın sineması, rahat bir hayatın içinden doğan estetik bir tercih değil. Onun sinematik hayali, doğrudan yaşadığı sıkıntıyla aynı zihinsel alanda oluşuyor.
Bozkır, çöl, sarı tepeler, çıplak kayalar, sıcaklık...
Bunlar onun için yalnızca “güzel görüntüler” değil. İç dünyasının coğrafyası.
5. Rüya ile sinema arasındaki sınırın kalkması
16 Şubat'taki bölüm daha da dikkat çekici:
“Tamamen sürreel düşler görüyorum.”
Dali'yi düşünüyor.
Geniş, uçsuz bucaksız peyzajlarda uçuyor.
Sonra uyanıkken de rüya görmeye devam ediyor.
Ve aynı gün zihninde bir başka görüntü beliriyor:
“Genç bir üniversiteli kirasını ödeyemediği yoksul bir evden ev sahibine görünmeden her çıkışında paltosunun altında üç beş kitabını kaçırıyor.”
Bu, neredeyse doğrudan bir film sahnesi.
Dolayısıyla günlük bize yalnızca Uluçay'ın ne düşündüğünü değil, nasıl düşündüğünü gösteriyor.
O, olayları yalnızca olay olarak yaşamıyor; onları görüntülere dönüştürüyor.
Yoksulluk → sahne.
Bozkır → sahne.
Rüya → sahne.
Hastalık → beden deneyimi.
Korku → görüntü.
Çaresizlik → hareket.
Bu açıdan sinema onun için sonradan seçilmiş bir sanat dalı değil; dünyayı algılama biçimi.
6. “Bozkırda Deniz Kabuğu” burada gerçeklikten kaçış değil
Filmin peyzajını düşündüğü bölüm özellikle önemli.
Evde yiyecek yokken “Bozkırda Deniz Kabuğu”nu düşünüyor.
Bu ilk bakışta bir kaçış gibi görünebilir.
Fakat bence tam tersi.
Film, gerçeklikten kaçtığı yer değil; gerçekliği dönüştürdüğü yer.
Yoksulluğun kendisi değişmiyor. Hastalık ortadan kalkmıyor. Para bulunmuyor. Fakat zihnindeki bozkır bir sinema görüntüsüne dönüşüyor.
Bu nedenle “Bozkırda Deniz Kabuğu” Uluçay'ın hayatındaki bir filmden daha fazlası gibi okunabilir:
Yaşanabilir bir dünya kurma girişimi.
Gerçek dünyanın ona vermediği şeyi sinema aracılığıyla kurmaya çalışıyor.
7. “Sinema için bunca acıya değer mi?” sorusunun cevabı metnin içinde
Başlıktaki soruya dışarıdan bakarsak cevap kolaydır:
Hayır.
Hiçbir film için açlık, hastalık, borç, aşağılanma, yalnızlık ve çaresizlik “ödenmesi gereken bedeller” değildir.
Fakat Uluçay'ın günlüğünü okuduğumuzda başka bir cevap ortaya çıkıyor:
Acıya değer olduğu için sinema yapmıyor. Acının içinden başka türlü çıkamadığı için sinema yapıyor.
Aradaki fark çok büyük.
Sinema onun için acının bedeli değil; acıya karşı geliştirdiği dil.
Bu nedenle “Sinema İçin Bunca Acıya Değer mi?” sorusunu belki şöyle değiştirmek daha doğru olur:
“Bunca acının içinde insanı ayakta tutan şey sinema olabilir mi?”
Bu günlükler için benim cevabım: Evet, Uluçay açısından büyük ölçüde olabilir.
Ama bunun trajik tarafı şu: Sinema onu acıdan kurtarmıyor. Acısını anlamlandırmasına ve görüntüye dönüştürmesine izin veriyor.
8. En güçlü karşıtlık: “Çorbanın yağı yok” / “sapsarı bozkır”
Metnin tamamını iki görüntüyle özetlemek mümkün:
“Çorbaya yağ yok.”
ve
“Sapsarı bir bozkır, bir çukur yaparak iniyor...”
Birincisi çıplak gerçeklik.
İkincisi hayal.
Birincisinde hayatın maddi zorunluluğu var.
İkincisinde sanat.
Ama Uluçay'ın zihninde ikisi birbirinden ayrılmıyor.
Belki de onun sinemasının trajik gücü tam burada.
Evde yağ yokken bile zihninde ışık var.
Sonuç
Bu parçalar bana Uluçay'ın sinema uğruna “acı çekmiş bir sanatçı” olarak değil, çektiği acıyı sinemasal bir dile dönüştürmek zorunda kalmış bir insan olarak okunması gerektiğini düşündürüyor.
Onun günlüklerinde yoksulluk sadece ekonomik bir durum değildir; yetimlik, yalnızlık, gurur ve dışlanmışlıkla birleşir. Hastalık yalnızca tıbbi bir mesele değildir; ölüm ihtimalini ve bedenin kırılganlığını sürekli hatırlatır. Sinema ise bütün bunların karşısında bir meslekten çok bir direnme biçimidir.
Ve belki de metnin en dokunaklı cümlesi bu yüzden şudur:
“Yarın güzel bir gün olsun Allah'ım.”
Çünkü birkaç satır sonra yine borç, ilaç, hastalık, Ankara ve para vardır. Ama o cümlede hâlâ yarın vardır.
Uluçay'ın sineması belki de tam olarak o “yarın”ın kendisidir.
Bu nedenle “Sinema İçin Bunca Acıya Değer mi?” başlığı çok güçlü. Hatta metnin sonunda okuyucuyu rahatsız eden asıl soru şudur: Değmeyecekse bile, insan kendisini hayatta tutan şeyi nasıl bırakabilir?