Kıyamet Taburu’nda Ertelenen Hayat: İç Savaş, Yabancılaşma ve Kendinden Kaçamamak
22 Eylül 2026
Çiğdem Sezer’in “Kıyamet Taburu” şiiri, ilk bakışta bir savaş şiiri gibi görünür. “Komutan”, “emir”, “iç savaş”, “bayrak”, “burç”, “sınır boyları”, “olay yeri”, “kostüm” ve “tabur” gibi kelimeler şiirin söz varlığını belirgin biçimde askerî bir alana taşır. Fakat şiirde anlatılan asıl savaş dışarıda gerçekleşen bir savaş değildir. Şiirin merkezinde, bitmemiş bir savaşın içinde yaşamaya mecbur kalan ve bu savaşın kendi içinde de sürmesi nedeniyle kendi hayatına yabancılaşan bir insan vardır.
Şiirin en önemli yanı, savaşın gerçekten bitip bitmediği konusundaki çelişkidir. İlk bölümde konuşan kişi:
“emrindeyim komutanım iç savaş bitti
kalbin bütün burçlarına siyah bayrak çekildi”
der.
Fakat şiirin ilerleyen bölümünde bu cümlenin aslında bir sonuç değil, bir yanılsama olduğu anlaşılır:
“ertelendi hayat. iç savaşsa
sürüyor hâlâ.”
Şiirin bütün anlamını değiştiren kırılma noktası burasıdır. İç savaş bitmemiştir. Başlangıçtaki “iç savaş bitti” sözü, gerçek durumun açıklaması olmaktan çok, kişinin kendisini ikna etmeye çalıştığı bir cümle gibi okunabilir. Çünkü savaş bitmiş olsaydı hayatın “ertelenmesi” gerekmezdi. Oysa hayat ertelenmiştir; savaş ise sürmektedir.
Bu nedenle şiirin trajedisi, bitmiş bir savaşın ardından hayata dönememek değildir. Daha ağır bir durum söz konusudur: İnsan savaşın hâlâ sürdüğü bir yerde hayatını yaşamaya çalışmaktadır.
Yaşar gibi yapmak
Şiirin hemen başlarında gelen şu dizeler, bu yabancılaşmanın gündelik hayattaki karşılığını gösterir:
“ne tuhaf böyle yaşar gibi yapmak
konuşur sevişir gülüşür gibi
ne tuhaf, yaşarken kendimizi dışarıda bırakmak”
Buradaki “gibi” kelimesi şiirin anahtar kelimelerinden biridir.
İnsan konuşmaktadır ama konuşur gibidir. Sevişmektedir ama sevişir gibidir. Gülmektedir ama güler gibidir. Dışarıdan bakıldığında hayat devam etmektedir; fakat kişinin kendisi o hayatın içinde değildir.
Şiirin en acı ifadelerinden biri bu yüzden:
“yaşarken kendimizi dışarıda bırakmak”
sözüdür.
Çünkü burada yabancılaşma, hayattan tamamen kopmak şeklinde gerçekleşmez. İnsan hayatın içindedir; fakat kendisini o hayatın dışında bırakmıştır. Bedeni yaşamın içindeyken ruhu, iradesi, arzuları ya da gerçek benliği başka bir yerde kalmıştır.
Bu nedenle şiirdeki savaş ile yabancılaşma birbirinden ayrı düşünülemez. İç savaş sürdükçe insan kendi hayatına tam anlamıyla katılamaz. Yaşamak bir eylem olmaktan çıkar, bir taklide dönüşür.
Ev kurmak, fakat hayatı kuramamak
Şiirin devamında çok daha sakin ve gündelik görünen imgeler ortaya çıkar:
“kırmızıdan evler yapmak kiremitler çatılar
üstüne kırmızı tahta bir kuş kondurmak
ama hiç ıslık çalamamak ne tuhaf”
Ev yapmak, insanın hayat kurmasının en temel imgelerinden biridir. Çatı, yuva, ev ve kuş; güvenliği, aidiyeti ve yaşamı çağrıştırır. Fakat burada yapılan evler gerçek bir hayatın değil, sanki hayatın maketinin parçalarıdır.
Özellikle “tahta kuş” çok güçlü bir imgedir. Kuş vardır ama gerçek değildir; biçimi vardır ama canlılığı yoktur. Üstelik:
“hiç ıslık çalamamak”
ifadesiyle bu cansızlık daha da belirginleşir.
İnsan hayatın görüntüsünü kurabilir fakat hayatın sesini çıkaramaz.
Bu, şiirin başındaki “yaşar gibi yapmak” hâlinin başka bir biçimidir. Ev vardır ama yuva duygusu eksiktir. Kuş vardır ama sesi yoktur. Hayatın biçimleri vardır fakat hayatın kendisi eksiktir.
Ardından gelen:
“ormanı sevmek ama ağaçtan korkmak”
dizesi de aynı çelişkiyi başka bir açıdan gösterir. Orman bütünüyle sevilebilir; fakat onu meydana getiren ağaca yaklaşmak korkutucudur. İnsan hayatın bütününü özleyebilir ama hayatın gerçekliğine temas etmekten çekinebilir.
Dolayısıyla şiirde sevilen şey çoğu zaman hayatın kendisinden ziyade onun uzaktan görülen görüntüsüdür.
“Hem fail hem kurban”
Şiirin en sarsıcı bölümüne geldiğimizde bu yabancılaşmanın kaynağı daha belirgin hâle gelir:
“ne tuhaf hem fail hem kurban olmak
üstelik olay yerinden uzaklaşmamak ne tuhaf”
Bu iki dize, şiirin merkezine yerleşir.
Çünkü artık ortada yalnızca yaralanmış bir insan yoktur. Yaralayan ile yaralanan aynı kişidir.
İnsan hem faildir hem kurban.
Bu durum “iç savaş” kavramının şiirdeki gerçek karşılığını ortaya çıkarır. Dışarıda iki tarafın savaştığı bir çatışma yoktur. Savaşın tarafları aynı insanın içinde bulunmaktadır.
Bu yüzden kişi olay yerinden uzaklaşamaz.
Normal bir suç ya da savaş anlatısında olay yeri geride bırakılabilir. İnsan oradan uzaklaşır, başka bir yere gider. Fakat burada olay yeri insanın kendi içidir. İnsan kendisinden kaçamayacağı için olay yerinden de uzaklaşamaz.
Bu, şiirin en hazin düşüncelerinden biridir.
Kişi kendisini yaralayan şeyden uzaklaşmak istemektedir belki; fakat kendisini de beraberinde götürmek zorundadır. Faili geride bırakmak mümkün değildir çünkü fail kendisidir. Kurbanı kurtarmak da kolay değildir çünkü kurban yine kendisidir.
Şiirin “iç savaş”ı tam olarak bu imkânsızlıktan doğar.
Üzüm olarak kalmak, şaraba inanmak
Bu bölümün hemen ardından gelen:
“hem üzüm kalmak hem şaraba inanmak”
dizesi de aynı çelişkiyi başka bir metaforla anlatır.
Üzüm, dönüşümün başlangıç hâlidir; şarap ise dönüşmüş hâlidir. İnsan bir taraftan olduğu yerde kalmak, diğer taraftan dönüşmüş olduğuna inanmak istemektedir.
Burada da bir arada kalma hâli vardır.
Ne tamamen eski hâlindedir ne de gerçekten yeni bir hâle geçebilmiştir.
Bu yüzden şiirdeki insanın temel durumu “tamamlanamamak”tır. Hayat devam ediyor gibi görünür fakat bir türlü gerçek hayat hâline gelemez. Dönüşüm gerçekleşiyor gibi görünür fakat insan kendisini hâlâ eski hâlinin içinde bulur.
“Ertelendi hayat”
Şiirin ikinci bölümünde artık bütün bu çelişkilerin sonucu açıkça ifade edilir:
“emrindeyim komutanım. ikinci bir emre kadar
ertelendi hayat.”
Bu iki dize, şiirin merkezindeki trajediyi doğrudan söyler.
Hayat bitmemiştir; ertelenmiştir.
Bu ayrım çok önemlidir.
Çünkü “hayat bitti” denilseydi artık bir son söz konusu olurdu. Oysa “ertelendi” dendiğinde gelecek hâlâ vardır. Fakat insan o geleceğe ulaşamaz; bir sonraki emri beklemek zorundadır.
Burada “komutan” imgesi yeniden önem kazanır. Şiirin başından beri kişi kendi hayatının kararını kendisi veren biri gibi konuşmaz. Sürekli olarak:
“emrindeyim komutanım”
der.
Dolayısıyla hayatının kontrolü kendi elinde değildir. Kendi hayatının başlaması için bir “ikinci emri” beklemektedir.
Bu, şiirdeki yabancılaşmayı daha da derinleştirir: İnsan kendi hayatının sahibi değil, emrini bekleyen bir askerdir.
Savaş bitmediği için hayat başlayamıyor
Ardından gelen:
“iç savaşsa
sürüyor hâlâ.”
dizeleri, şiirin başındaki “iç savaş bitti” sözünü tamamen tersine çevirir.
İşte burada şiirin en önemli gerilimi ortaya çıkar:
Hayat ertelenmiştir ama iç savaş ertelenmemiştir.
İnsan yaşayacağı hayatı sonraya bırakmış, fakat acısını sonraya bırakamamıştır.
Belki de şiirin en hazin tarafı budur.
İnsan “bir gün savaş biter, sonra yaşarım” diye beklerken, savaşın bitmemesi hayatın da sürekli ertelenmesine neden olur. Böylece insan yaşamın kendisini değil, yaşamaya başlayacağı günü beklemeye başlar.
Bu bekleyiş uzadıkça hayat bir provaya dönüşür.
“Kan revan içinde bir provada”
Şiirin en güçlü imgelerinden biri:
“kalbin sınır boylarında
kan revan içinde bir provada
giyiyorum kostümümü.”
dizelerinde ortaya çıkar.
“Prova” kelimesi son derece önemlidir. Prova, gerçek oyundan önce yapılan hazırlıktır. Oyuncu kostümünü giyer, rolünü dener, sahneye çıkar; fakat henüz asıl oyun başlamamıştır.
Şiirdeki insan da hayatının kostümünü giymektedir.
Konuşur.
Sevişir.
Güler.
Evler yapar.
Sever.
Ama bütün bunlar hâlâ bir prova gibidir.
Üstelik bu prova “kan revan içindedir”.
Yani insan gerçek hayatına hazırlanırken bile yaralanmaya devam etmektedir.
Bu nedenle şiirdeki “kostüm” de yalnızca tiyatroya ait bir nesne değildir. Toplumsal rollerin, gündelik davranışların ve hayatta kalabilmek için takılan yüzlerin simgesi hâline gelir. İnsan kendisi olmaktan çıkıp kendisine uygun bir rolü oynamaya başlar.
Böylece şiirin başındaki:
“yaşar gibi yapmak”
ifadesi ile buradaki “kostüm” birbirine bağlanır.
Yaşamın kendisi değil, yaşamın rolü oynanmaktadır.
“Geciktimse bağışla”
Şiirin sonlarına doğru:
“giyiyorum kostümümü. geciktimse bağışla”
denilir.
Buradaki “gecikmek”, yalnızca bir yere geç kalmak değildir. İnsan hayata geç kalmıştır.
Belki kendisine, belki sevdiğine, belki hayatın kendisine, belki de geçmişteki kendi hâline karşı bir gecikmişlik duygusu taşır.
“Bağışla” kelimesi bu yüzden şiire suçluluk duygusunu da ekler.
İnsan yalnızca acı çektiği için değil, hayatını yaşayamadığı için de kendisini suçlamaktadır.
Fakat bu suçluluğun içinde çok önemli bir çelişki vardır: Hayatı yaşamayı seçmiş değildir; hayat zaten “ertelenmiştir”. Yine de kişi bu gecikmenin sorumluluğunu kendi üzerinde taşımaktadır.
Kıyamet taburu
Şiirin son dizesi:
“buradayım komutanım kıyamet taburunda”
bütün şiiri tek bir görüntüde toplar.
“Kıyamet taburu” bir ordunun sıradan bir birliği değildir. Burada kıyamet, sonu; tabur ise emir altında bekleyen insanları temsil eder.
Fakat dikkat çekici olan, kişinin kıyametin kendisinde değil, kıyameti bekleyen taburda bulunmasıdır.
Yani şiirin insanı sonun içinde yaşamaktan çok, sonu bekleyerek yaşamaktadır.
Bu yüzden “kıyamet” aynı zamanda ertelenmiş hayatın metaforu hâline gelir.
İnsan sürekli bir şeyin sona ermesini beklemektedir: savaşın, acının, geçmişin, iç çatışmanın, korkunun... Fakat o son gelmediği için hayat da başlayamamaktadır.
Şiirin başındaki “iç savaş bitti” sözü ile sonundaki “iç savaşsa sürüyor hâlâ” arasındaki fark, bütün şiirin trajedisini taşır. Başlangıçta savaşın bittiğine inanmak isteyen bir insan vardır; sonunda ise savaşın hâlâ sürdüğünü bilen bir insan kalır.
Fakat hiçbir şey değişmemiştir.
Hâlâ:
“emrindeyim komutanım”
demektedir.
Hâlâ beklemektedir.
Hâlâ kostümünü giymektedir.
Hâlâ olay yerinden uzaklaşmamıştır.
Hâlâ hayat ertelenmiştir.
Ve hâlâ oradadır:
“buradayım komutanım kıyamet taburunda”
Sonuç
“Kıyamet Taburu”nun asıl hüznü savaşın varlığından çok, savaşın içinde hayatın ertelenmesidir. Şiirde insan yalnızca dışarıdaki bir çatışmanın mağduru değildir; kendi içinde de bitmeyen bir savaş taşır. Bu nedenle hem faildir hem kurban. Üstelik kendi yarattığı ya da kendi içinde yaşadığı olayın yerinden uzaklaşamaz.
Hayatını sürdürür ama “yaşar gibi” sürdürür. Konuşur, sevişir, güler; fakat kendisini bu hayatın dışında bırakır. Evler yapar, kuşlar kondurur; fakat kuş ıslık çalamaz. Ormanı sever ama ağaca yaklaşmaktan korkar. Üzüm olarak kalır ama şaraba inanır. Sonunda ise hayatın kendisi değil, hayata başlayacağı an ertelenir.
Bu nedenle şiiri yalnızca bir ayrılık, aşk ya da bireysel acı şiiri olarak okumak eksik kalır. Şiirin daha derindeki meselesi, insanın kendi hayatına yabancılaşması ve kendisinden kaçamadığı için kendi içindeki savaşın olay yerinde yaşamaya devam etmesidir.
Belki şiirin en hazin cümlesi bu yüzden “iç savaş sürüyor hâlâ” bile değildir. Ondan önce gelen şu dizedir:
“ertelendi hayat.”
Çünkü savaşın sürmesi bir yaradır; fakat savaş sürerken hayatın ertelenmesi, yaranın insanın bütün geleceğine yayılmasıdır.
Ve şiirin sonundaki “buradayım”, bu yüzden bir varoluş cümlesinden çok, çıkış bulamamış bir insanın itirafı gibi duyulur.
Buradayım.
Savaş bitmedi.
Hayat başlamadı.
Ben ise hâlâ olay yerindeyim.