Kendisine Dönüşen Bir Hayatın Yorgunluğu
Kendisine Dönüşen Bir Hayatın Yorgunluğu
Fernando Pessoa’nın 193 ve 194. parçaları, umutsuzluktan çok daha derin bir ruh hâlini anlatıyor: İnsanın kendi hayatını yaşamaktan çıkıp, kendi hayatını seyreden birine dönüşmesi. Buradaki huzursuzluk, dış dünyanın kötülüğünden değil, bilinç ile yaşam arasındaki mesafenin giderek açılmasından doğuyor.
1. Kaderin en acımasız oyunu: Arzu ettirmek
Metnin başlangıcındaki düşünce son derece güçlü:
“Kader'in oldum olası en büyük eğlencesi, kendine ait şeylere karşı bende sevgi ya da istek uyandırmak olmuştur, sırf ertesi gün o şeye sahip olmadığımı, asla da olamayacağımı göreyim diye.”
Pessoa burada kaderi neredeyse acımasız bir mizahçı gibi tasarlıyor.
Fakat dikkat çekici olan yalnızca arzuların gerçekleşmemesi değil. Asıl acı, insanın önce bir şeyi istemeye başlamasıdır.
Çünkü istemek, bir ihtimali zihinde gerçek kılar.
Sonra gerçeklik o ihtimali ortadan kaldırır.
Böylece acı iki aşamada oluşur:
arzu → ihtimal → kayıp.
Pessoa'nın kader anlayışı tam da bu nedenle trajik olduğu kadar ironiktir. Kader, ona hiçbir şey vermeyerek değil, önce verecekmiş gibi yaparak işkence eder.
Bu yüzden “genç kız” örneği basit bir karşılıksız aşk örneği değildir. Pessoa daha büyük bir şeyi gösteriyor: Arzu ettiği anda dünyanın onu reddetmesini bekleyen bir bilinç.
2. Umut ile hayal kırıklığının aynı anda yaşanması
Metnin belki de en Pessoa'vari cümlelerinden biri şudur:
“Umutla hayal kırıklığını aynı anda tatmanın özel zevkinin ıstırabı içindeyim.”
Burada alışılmış psikolojik mantık tersine çevriliyor.
Normalde:
Umut → gerçekleşme veya hayal kırıklığı
Pessoa'da ise umut daha doğduğu anda kendi hayal kırıklığını içinde taşıyor.
Bu nedenle onun acısı yalnızca “istediğime ulaşamadım” acısı değil.
Daha incelikli:
“İstediğim şeyin gerçekleşmeyeceğini bilerek istemek.”
Bu, insanı sürekli kendi duygularının seyircisi haline getiriyor.
Ve hemen ardından gelen “karamsar general” benzetmesi bunu tamamlıyor. General savaş başlamadan yenileceğini biliyor; buna rağmen savaşın her ayrıntısını yazıyor.
Burada edebiyatın Pessoa için ne olduğuna dair ipucu da ortaya çıkıyor:
Yazmak, yenilgiyi engellemez; yenilgiyi biçimlendirir.
3. “Benliğimin derinlerinde romantik, kendime karşı ise bir yabancıyım”
Bu cümle parçanın anahtarlarından biridir.
Pessoa'nın içinde hâlâ romantik bir taraf vardır. Arzular, hayaller, özlemler tamamen ölmemiştir.
Fakat aynı anda kendisini dışarıdan gözlemleyen başka bir Pessoa vardır.
Dolayısıyla iki bilinç çalışır:
Yaşayan ben
ve
yaşayan beni seyreden ben.
İşte huzursuzluk burada doğar.
Bir insan âşık olduğunda aşkın içindedir.
Pessoa ise âşık olma ihtimalini bile seyreder.
Bir insan üzülür.
Pessoa kendi üzüntüsünü de gözlemler.
Bir insan umut eder.
Pessoa, umut eden kişiyi de analiz eder.
Böylece duygu ile deneyim arasına sürekli bir ayna girer.
Ve sonunda insanın kendisi aynadaki görüntüye dönüşür.
4. Hayat bir gösteriye dönüşüyor
Dördüncü bölümde dış dünya hâlâ güzeldir:
“rüzgarla kımıldayan yapraklar, gün ışığının sürekli renk değiştirdiği bulutlar, şehrin birbirine benzemez mahallelerinde rasgele çizilmiş eski sokaklardaki keşmekeş.”
Bu önemli.
Pessoa dünyayı çirkin bulduğu için mutsuz değildir.
Tam tersine, dünyanın güzelliğini görebilecek kadar hassastır.
Fakat görebilmek ile yaşayabilmek arasında fark vardır.
Hayat onun için artık yaşanan bir şey değil:
“göz zevkine hitap eden, belli bir konusu olmayan bir gösteri”
haline gelir.
Buradaki “gösteri” kelimesi çok önemli.
Seyirci olmak, yaşama katılmanın zıddıdır.
Pessoa hayatın içindedir ama hayatın oyuncusu olmaktan çıkıp seyircisi olmuştur.
5. En büyük trajedi: İnsan kendi metnine dönüşüyor
Metnin en çarpıcı bölümü bence burası:
“Aslında varlığımın büyük bir kısmını yazdığım metinler oluşturur.”
Ardından:
“Bir roman kahramanı, okunmuş bir hayat olup çıktım.”
Pessoa'nın sanat anlayışı burada kendi varlığıyla birleşiyor.
O artık yalnızca hayatını yazan bir yazar değildir.
Yazdığı şey, yaşadığı şeyin yerini almaya başlamıştır.
Bir duygu hisseder.
Duygu hemen kelimeye dönüşür.
Kelime imgeye dönüşür.
İmge biçime dönüşür.
Biçim başka bir şeye dönüşür.
Ve duygu artık ilk hâlinde değildir.
Bu yüzden şu cümle son derece acıdır:
“Hissettiğim her şey, sadece ve sadece ... yazılmak üzere hissediliyor.”
Yani edebiyat onun kurtuluşu değildir.
Edebiyat aynı zamanda yaşantının üzerine kurulmuş ikinci bir hayattır.
Ve ikinci hayat büyüdükçe birinci hayat küçülür.
6. “Kendimi düşünmekten düşüncelerim haline geldim ama artık ben değilim”
Parçanın felsefi merkezi burasıdır.
Kendini düşünmek başlangıçta bir bilinç kazanımıdır.
Fakat sınırı aştığında insan kendisini yaşamayı bırakıp kendisi hakkında düşünmeye başlar.
Sonra düşünce, düşünenden bağımsızlaşır.
Pessoa'nın yaşadığı paradoks:
Kendini anlamaya çalışırken kendinden uzaklaşmak.
“Kendime iskandil salladım” metaforu da çok başarılı.
İskandil, derinliği ölçmek için kullanılır.
Pessoa sürekli kendisinin derinliğini ölçmeye çalışıyor:
“Ben derin miyim?”
“Ben kimim?”
“İçimde ne var?”
Ama sürekli ölçmeye çalışan kişi sonunda denizin kendisini yaşamayı bırakıyor.
Ve artık elindeki tek ölçü yine kendi bakışları.
Bu nedenle kuyunun “kara aynası” müthiş bir imgedir.
Kendi içine baktıkça kendisini bulmuyor.
Kendi bakışının yansımasını buluyor.
7. “Bir tür iskambil kâğıdıyım ben”
Bu benzetme de benlik meselesini tamamlıyor.
İskambil kâğıdı tek başına anlam taşımaz.
Değeri oyuna, kurala ve diğer kartlarla ilişkisine bağlıdır.
Pessoa ise kendisini:
“kaybedilmiş bir oyunun biricik izi”
olarak görüyor.
Bu, varoluşsal değersizlik duygusudur.
Ama burada ilginç bir şey oluyor.
Kendisinde anlam bulamayan Pessoa, kendisini tarif etmeye başlıyor.
İmgeler çoğalıyor.
Metin çoğalıyor.
Kendisi hakkında daha çok şey söylüyor.
Fakat sonuç:
“kendimi öyle çok anlattım ki sonunda varlığım tükendi”
Bu müthiş bir paradoks:
Kendini anlatmak, kendini bulmanın değil, kendini tüketmenin aracına dönüşüyor.
Ve “mürekkep niyetine ruhumu kullandım” cümlesi bu tükenişin en yoğun ifadesi.
8. Asıl acı: Gerçek acıyı bile özlemek
Metnin en derin noktalarından biri de burası:
“en azından gerçek bir acıya sahip mutlu insan”
İlk bakışta paradoks gibi görünüyor.
Gerçek acı neden “mutlu” olsun?
Çünkü Pessoa'nın gözünde gerçek acı bile yaşamın bir biçimidir.
Acı çeken insan hâlâ bir şey yaşamaktadır.
Oysa Pessoa'nın korktuğu şey acı çekmekten daha kötü:
Hiçbir şeyi gerçekten yaşamamak.
Bu nedenle “ıstırap çektiğini farz edeceğine, ıstırap çeken” insanı tercih ediyor.
Çünkü gerçek acı, en azından gerçek bir temas gerektirir.
Aşk da böyledir.
Öfke de.
Yorgunluk da.
Hatta umutsuzluk bile.
Bunların hepsi yaşayan bir insanın deneyimleridir.
Pessoa'nın asıl cehennemi ise duyguların kendisi değil, duyguların gerçekliğini kaybetmesidir.
9. 194: “Asla olamadığım kişi”
- parça, 193'ün bütün uzun düşüncelerini tek bir cümlede yoğunlaştırıyor:
“Asla olamadığım kişi beni üzüyor.”
Burada yas tutulan şey geçmişte kaybedilmiş bir insan değil.
Hiç gerçekleşmemiş bir benlik.
Bu çok daha derin bir kayıp.
İnsan bazen olmuş şeylerin yasını tutar.
Pessoa ise olabileceği halde olamadığı kişinin yasını tutuyor.
Dolayısıyla “ondan bana kalan anılar” ifadesi de şaşırtıcıdır. Çünkü o kişi gerçekten yaşamamıştır.
Demek ki insanın içinde, hiç yaşanmamış hayatların da anıları oluşabilir.
Bir başka hayat ihtimali vardır:
başka türlü bir insan,
başka türlü bir aşk,
başka türlü bir inanç,
başka türlü bir yaşam...
Ve insan bazen gerçekleşmiş hayatından çok, gerçekleşmemiş hayatının yasını tutar.
10. “Bütün batan güneşler de düştü”
194'ün son cümlesi:
“Umutlara ve kesin inançlara çarpıp düştüm, benimle birlikte bütün batan güneşler de düştü.”
Burada Pessoa'nın dünyayla ilişkisi artık tamamen içselleşmiştir.
Güneş aslında batmaktadır.
Ama onun içindeki düşüş, dış dünyanın görüntüsüne de anlam verir.
Dış dünya onun ruhunun yankısına dönüşür.
Bu yüzden Pessoa'nın manzaraları hiçbir zaman yalnızca manzara değildir.
Bulutlar, sokaklar, akşam, güneş, rüzgâr...
Hepsi benliğin durumunu yansıtan birer yüzeydir.
Sonuç: Huzursuzluğun asıl kaynağı
Bu iki parçada Pessoa'nın problemi basitçe “karamsarlık” değildir.
Hatta “umutsuzluk” kelimesi bile yetersiz kalır.
Asıl problem:
Yaşam ile bilinç arasındaki aşırı mesafe.
Pessoa o kadar bilinçlidir ki yaşadığı her şeyi aynı anda gözlemlemektedir.
O kadar gözlemcidir ki deneyimin içine bütünüyle giremez.
O kadar yazar olmuştur ki hissettiği şey, daha yaşanırken yazıya dönüşür.
O kadar kendisini araştırır ki sonunda araştırdığı nesneye dönüşür.
Ve nihayet:
Kendini ararken kendisinin seyircisi olur.
Bu yüzden “Huzursuzluğun Kitabı”ndaki huzursuzluk, dış dünyanın gürültüsünden kaynaklanmaz.
Tam tersine, insanın kendi bilincinin içinde fazla uzun süre kalmasından doğar.
Ve 193–194'ün en acı cümlesi belki de “uyumaktan başka isteğim yok” değil, ondan hemen önce gelen düşüncedir:
“Kendimi düşünmekten düşüncelerim haline geldim ama artık ben değilim.”
Çünkü burada Pessoa'nın trajedisi bütün çıplaklığıyla görünür:nasılsın bir
İnsan kendisini tanımak için içine bakabilir; fakat kendisine yalnızca içeriden bakmaya devam ederse, bir süre sonra kendisini yaşamayı bırakıp kendisinin portresini yaşamaya başlayabilir.
Yazdığı şey, yaşadığı şeyin yerini almaya başlamıştır.
Kendini anlamaya çalışırken kendinden uzaklaşmak
“kendimi öyle çok anlattım ki sonunda varlığım tükendi”
Hiçbir şeyi gerçekten yaşamamak.
Evet. Aslında seçtiğiniz bu dört cümle, Pessoa'nın bu bölümünün bütün trajedisini neredeyse eksiksiz taşıyor.
Bunlar birbirinden bağımsız dört tespit değil; aynı sürecin dört aşaması gibi okunabilir:
Yaşamak → kendini gözlemlemek → kendini yazmak → kendinin yerine yazıyı koymak.
İlk kırılma:
“Yazdığı şey, yaşadığı şeyin yerini almaya başlamıştır.”
Pessoa'da yazmak yalnızca yaşananı kaydetmez. Yaşantının kendisini dönüştürür. Bir şey hisseder hissetmez onu anlamlandırmaya, biçimlendirmeye, metafora dönüştürmeye başlar. Böylece deneyim henüz tamamlanmadan edebiyata dönüşür.
Sonra ikinci aşama gelir:
“Kendini anlamaya çalışırken kendinden uzaklaşmak.”
Normalde kendini tanımak insanı kendisine yaklaştırmalıdır. Pessoa'da tam tersi olur. Çünkü kendisini sürekli gözlemleyen kişi, artık yaşadığı kişinin içinde değildir; onun karşısında durmaktadır.
Bir bakıma:
“Ben” yaşamaktadır, “ben” de o yaşayan kişiyi seyretmektedir.
Bu iki ben arasındaki mesafe büyüdükçe yabancılaşma başlar.
Sonra üçüncü aşama:
“Kendimi öyle çok anlattım ki sonunda varlığım tükendi.”
Bence burada Pessoa'nın edebiyatının en trajik paradoksu var.
Kendini anlatmak, kendini çoğaltmamış; kendini tüketmiştir.
Çünkü her duygu açıklanmış, her düşünce yorumlanmış, her acı bir imgeye dönüştürülmüştür. Kendisine ait ne varsa metne aktarılmıştır.
“Mürekkep niyetine ruhumu kullandım” demesi de bu yüzden çok ağırdır.
Sonunda geriye ne kalır?
“Hiçbir şeyi gerçekten yaşamamak.”
Ve belki de Pessoa'nın asıl korkusu budur.
Acı çekmekten değil, acının bile gerçek olmamasından korkuyor.
Çünkü gerçek acı bile yaşamla bir temas kurar. Gerçek aşk, gerçek öfke, gerçek yorgunluk, gerçek başarısızlık... Bunların hepsi insanın hâlâ hayatın içinde olduğunu gösterir.
Pessoa'nın trajedisi ise şudur:
Hayatı anlamak için ondan bir adım geri çekilir; fakat bir süre sonra o bir adım, hayatla arasındaki uçuruma dönüşür.
Bu nedenle “Huzursuzluğun Kitabı”nı yalnızca melankolinin kitabı olarak görmek eksik kalır. Daha derinde, aşırı bilincin yaşama karşı açtığı mesafenin kitabıdır.
Ve belki de en acı paradoks şu:
Pessoa hayatı yaşayamadıkça onu olağanüstü güzel yazmıştır.
- Ama o güzellik, aynı zamanda yaşayamadığı hayatın bedelidir.