Alacakaranlığın İçinde Yaşamak: Bir Ülkenin Ruhsal Anatomisi

Şair: Ahmet Erhan

Alacakaranlıktaki Ülkem

Ahmet Erhan’ın Alacakaranlıktaki Ülke” şiiri, yalnızca siyasal şiddeti anlatan bir şiir değildir. Şiddetin bir ülkenin gündelik hayatına, diline, hafızasına, çocuklarına, kitaplarına, inancına ve insan ilişkilerine nasıl sızdığını anlatır. Şiirde ülke artık yalnızca üzerinde yaşanan coğrafya değildir; insanların korkularını taşıyan, giderek kararan ortak bir ruh hâline dönüşür.

Şiirin on beş bölümden oluşması da önemlidir. Tek bir olay anlatılmak yerine, aynı karanlığın farklı insanlarda ve farklı mekânlarda bıraktığı izler gösterilir. Ev, sokak, kahve, mezarlık, otobüs, kitaplık, gecekondu ve ülkenin tamamı aynı atmosferin parçalarıdır.

Alacakaranlık: Henüz gece olmayan ama gündüzün de kaybolduğu zaman

Şiirin merkezindeki “alacakaranlık” sözcüğü olağanüstü işlevseldir.

“Ülkemin üstündeki bu alacakaranlık,
Bu belirsizlik, bu umarsızlık, bu korku…”

Buradaki karanlık yalnızca fiziksel değildir. İnsanların neyin doğru, kimin dost, kimin düşman, yarının nasıl olacağını bilememesi anlamına gelir.

Bu yüzden şiirde zaman da bozulur:

“Saatin kaç olduğunu biliyor musun?
Ben anlayamıyorum gece mi, yoksa gündüz mü?”

Bu soru aslında saatle ilgili değildir. Tarihsel zamanın anlamını kaybetmesiyle ilgilidir. Normal hayatta sabah gündüzün, gece ise gecenin habercisidir. Buradaysa üç gündür yağan yağmur, silah sesleri, helikopterler, yaralı bedenler ve ölüm birbirine karışmıştır.

İnsan artık zamanın içinde yaşamaz; zamanın belirsizliği içinde bekler.


Ülke manzaradan insan bedenine dönüşüyor

Şiirin çok güçlü taraflarından biri, ülkeyi soyut bir kavram olarak bırakmamasıdır.

Başlangıçta:

“Ülkeme bakıyorum uzayıp giden bir gecede”

diyen şair, daha sonra:

“Her yanım yara bere içinde neden?”

noktasına gelir.

Bu geçiş çok önemlidir.

Ülkenin yarası, insanın yarasına dönüşür.

Gökyüzünün kanaması, insanların yaralanması, ellerin-ayakların uyuşması, boğaza kadar yükselen sular, baştaki kanlı sargı, konuşamayan dil, bağlanan eller... Bütün bunlar siyasal şiddetin insan bedeninde somutlaşmış biçimleridir.

Şair ülkenin durumunu anlatırken sürekli bedensel imgeler kullanır:

  • yara
  • kan
  • sargı
  • boğulmak
  • uyuşmak
  • bağlanmak
  • dilin şişmesi
  • ellerin bağlanması
  • sırtına yumruk inmesi
  • gözyaşı

Böylece “ülke kötü durumda” gibi soyut bir cümle kurmak yerine, ülkenin acısını bedensel olarak hissettirir.


Ev artık güvenli bir yer değildir

Şiirde evlerin çok özel bir yeri vardır.

Normalde ev, dışarıdaki tehlikeden korunulan yerdir. Burada ise:

“Perdeleri çekilmiş, kapıları sürgülenmiş evlerde
Yaşayıp giderken halkım.”

Evler kapanmıştır ama güvenlik sağlamamaktadır.

Hatta IV. bölümde:

“Her gece odama yağmur yağıyor”

diyen anlatıcı, gerçek yağmurla içsel felaketi birbirine karıştırır.

Bu çok başarılı bir imgedir. Dışarıdaki ülkenin felaketi odanın içine kadar girmiştir.

Kapıyı kapatmak, perdeyi çekmek, evde kalmak artık insanı koruyamaz. Çünkü korku zaten insanın zihnine girmiştir.

Bu nedenle şiirde ev ile ülke arasındaki sınır giderek ortadan kalkar.


Çocuklar: Şiddetin henüz bozulmamış hafızası

Şiirin en acı bölümlerinden biri çocukların bulunduğu bölümlerdir.

“Çocuklar, ilk silah sesinde yaşlanacakmışcasına
Sıkıca tutuyorlar oyuncaklarını”

Burada çocukluk ile savaş/şiddet aynı cümlede buluşur.

Çocuğun elindeki oyuncak, normalde güven ve oyun dünyasına aittir. Fakat çocuk daha ilk silah sesinde oyuncağını sıkıca tutarak gelecekte yaşayacağı travmaya hazırlanır.

Daha sonra yedi yaşındaki çocuğun sorusu gelir:

“Niye bu silah sesleri, niye bu ölümler baba?”

Şiirin belki de en ağır sorusu budur.

Çünkü bu sorunun makul bir cevabı yoktur.

Şair de zaten:

“Kim yanıt verecek şimdi onlara?”

diye sorar.

Burada yalnızca bir çocuğun sorusu değil, yetişkinlerin kendi dünyalarını açıklayamaz hâle gelmesi söz konusudur.


Çiçek bile silaha dönüşmekten korkuyor

II. bölümdeki şu imge şiirin en çarpıcı buluşlarından biridir:

“Ve bir namluya dönüşeceklerinden kuşkulanarak çiçekler
Kırmak istiyorlar saksılarını”

Çiçek, güzelliğin, yaşamın ve masumiyetin simgesidir. Namlu ise ölümün.

Şair bu iki şeyi aynı görüntüde buluşturarak şunu söyler: Şiddetin hâkim olduğu bir dünyada masum olan şeyler bile kendi masumiyetlerinden kuşku duymaya başlar.

Aynı durum daha sonra kitaplar için de görülür.


Kitaplar ve şiirler: Tanıklık ile suçluluk arasında

XII. bölüm özellikle önemlidir:

“Kitaplarını paket edersin
Ayırırsın bir bir yasaklanmış olanları”

Burada kitap artık yalnızca kitap değildir. Tehlikeli bir nesneye dönüşmüştür.

Daha sonra:

“Yeniden okumak geçer içinden
Belki yüzlerce kez okuduğun o kitapları...”

denir.

Fakat kitapları yeniden okumak mümkün değildir; çünkü artık her sözcük yakılma tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Çok güzel bir imge gelir:

“Alıp götürür gözünün değdiği her sözcüğü bir yalım.”

Yalım, yani alev, sözcükleri silmektedir.

Buradaki trajedi yalnızca kitapların yakılması değildir. Hafızanın, düşüncenin ve ifade özgürlüğünün yok edilmesidir.

Şairin şiir yazması da bu nedenle sürekli bir vicdan meselesine dönüşür.


Şairin çaresizliği

VI. bölümde şiirin kendisi sorgulanır:

“Neye yarar bütün bu sözler,
Yazılmış ve yazılacak yığınla şey?”

Bu, sanatın klasik krizlerinden biridir: Gerçek acı karşısında şiir ne yapabilir?

Çocuklar öldürülürken, insanlar öldürülürken, bir şairin dağlardan, denizlerden, çiçeklerden söz etmesinin ne anlamı vardır?

Şair burada kendi sanatını yüceltmez. Tam tersine, şiirin yetersizliğini kabul eder.

Fakat şiirin ironisi şudur:

Tam da “Neye yarar bütün bu sözler?” dediği için şiir daha güçlü hâle gelir.

Çünkü Ahmet Erhan, şiirin hiçbir şeyi kurtaramayacağını bilerek yine de olanları kayda geçirir.


Ölüm anonimleşiyor

VII. bölümde çok güçlü bir dönüşüm vardır.

“Herkes birbirinin yüzüne sorar gibi bakıyor:
-Bugün kim ölecek?”

Ölüm artık olağanüstü bir olay değildir.

Günün sorusuna dönüşmüştür.

Bu korkunç bir normalleşmedir.

Daha da çarpıcısı mezar taşlarıdır:

“Gencecik tarihler düşüyor
Mezar yazıtlarına yaşlı mermerci”

“Gencecik tarihler” ifadesi, genç insanların yaşamlarının yalnızca doğum ve ölüm yıllarına indirgenmesini anlatır.

Mermerci ise:

“Mermer çatlamıyor diye şaşıyorum
Yavrum, elimin altında!”

der.

Burada mermer bile şiddetin miktarı karşısında dayanıklılık sınavına girmiş gibidir.


“Ölüler okumayı bilmez ki”

Çiçekçinin sözleri şiirin kara mizah içeren en acı noktalarından biridir:

“Bana bir çelenk yap kardeş,
Üstüne de bir şey yazma
Ölüler okumayı bilmez ki...”

Burada dilin anlamsızlaşması vardır.

Eskiden çelenklere:

  • “Başımız sağ olsun”
  • “Seni unutmayacağız”
  • “Milletimizin başı sağ olsun”

gibi sözler yazılırdı.

Fakat ölüm o kadar çoğalmıştır ki sözün kendisi tükenmiştir.

Şairin VI. bölümde sorduğu “Neye yarar bütün bu sözler?” sorusu burada yeniden karşımıza çıkar.

Ölüler okumaz.

Ama aslında şiirin bütün çabası, yaşayanların unutmaması içindir.


“İnci diye toplasınlar onları / Mermi diye toplamasınlar”

VII. bölümün sonunda şiirin en güçlü simgesel dönüşümlerinden biri vardır:

“Dilerim, inci diye toplasınlar onları
Bizden sonra yaşayacak olanlar.
Dilerim, mermi diye toplamasınlar!”

Burada gözyaşı ile mermi arasında bir karşıtlık kurulmaz yalnızca; geleceğin geçmişi nasıl hatırlayacağı sorulur.

Gelecek kuşaklar bu ülkenin bıraktığı şeyleri ne olarak bulacaktır?

  • İnsanların gözyaşları olarak mı?
  • Yoksa savaşın ve şiddetin mermileri olarak mı?

Bu iki ihtimal şiirin bütün tarihsel kaygısını taşır.


Otobüs sahnesi: Bireysel hayatın bir anda parçalanması

IX. bölüm sinematografik açıdan şiirin en güçlü bölümlerinden biridir.

Adam gece otobüse biner.

Yaşlı annesini düşünür.

Kitaplarını düşünür.

Odası aklına gelir.

Yaktığı mektupları hatırlar.

Yanındaki köylü ona elma verir.

Adam kızını görmeye gitmektedir.

Bütün bunlar son derece sıradan ve insani ayrıntılardır.

Sonra:

“Herkes aşağı insin!”

Her şey bir anda değişir.

Bu sahnenin gücü, şiddetin önceki bölümlerde olduğu gibi sürekli bir korku olarak değil, bir anda sıradan hayatın içine giren mekanik bir güç olarak gösterilmesinden gelir.

Anlatıcının ellerini kaldırması ise olağanüstü bir imgeye dönüşür:

“Kaçırmamaya çalışır gibi bir kuşu,
Ya da düşürmemeye bir gülü...”

Ve sonrasında:

“Yaralı ülkemin özgürlüğünü...”

Bu, şiirin en sembolik anlarından biridir.

Eller yukarı kaldırılmıştır; beden teslim olmuştur. Fakat şair bu teslimiyetin içinde özgürlüğü tutmaya çalışmaktadır.


Ölümün gelişi: Kişisel değil, mekanik

XIII. bölümde “Ölüm gelir” cümlesi tekrar tekrar kullanılır.

“Ölüm gelir.
...
Ölüm gelir.
...
Ölüm gelir.”

Bu tekrar, ölümün artık istisnai bir olay olmadığını gösterir.

Ölüm:

  • doğum tarihine bakmaz,
  • yaşa bakmaz,
  • düşlere bakmaz,
  • evde bekleyen birinin olup olmadığını sormaz.

Bu nedenle:

“Ölüm gelir. Bir kapıyı örter gibi.”

ifadesi çok etkileyicidir.

Kapının kapanması nasıl sıradan bir hareketse ölüm de artık gündelik hayatın sıradan mekanizmasına dönüşmüştür.

Ama şiir bu mekanikleşmeye direnmek ister. Çünkü her ölen kişinin arkasında bir anne, bir ev, bir kitap, bir oda, bir gelecek ve yarım kalmış düş vardır.


Son bölüm: “Acılı oğulları ülkemin”

XV. bölüm bütün şiiri tek tek insanların yüzlerine indirir.

Burada büyük tarih yoktur.

Bir gecekondu vardır.

Nemli bir oda.

Telleri kopuk bir saz.

Çay bardakları.

Ekmek kırıntıları.

Eski bir demlik.

Gazeteler.

Kitaplar.

Duvarlardaki resimler ve yazılar.

Kırık camlı, naylonla örtülmüş pencere.

Bu ayrıntılar çok önemlidir. Çünkü şair “ülkem” dediğinde aslında soyut bir millet tasvir etmiyor. Bu odalarda yaşayan insanları anlatıyor.

Ve bu insanların yüzlerinde:

“Gözlerine baksan çayırları görürsün”

diyor.

Bu son derece şefkatli bir bakıştır.

Şair onları yalnızca “politik kurbanlar” olarak görmez. Onların içinde doğa, çocukluk, taşra, ürkeklik, yabancılık ve hayat vardır.

Sonra ölüm gelir:

“Ölüp giderler bir akşamüstü
Karanlık, kuytu bir sokakta;
Gözleri sonuna kadar hayata açık.”

“Gözleri sonuna kadar hayata açık” sözü, şiirin bütün trajedisini yoğunlaştırır.

Çünkü ölenler hayattan vazgeçmiş insanlar değildir.

Tam tersine, hayatı hâlâ isteyen insanlardır.


Şiirin en büyük gücü: Güzellik ile dehşeti aynı kadraja koyması

Ahmet Erhan şiir boyunca güzelliği öldürmez; güzelliğin ölümün yanında nasıl yaşamaya devam ettiğini gösterir.

Ay vardır.

Yağmur vardır.

Erik çiçeği vardır.

Çiçekler vardır.

Elma vardır.

Çay vardır.

Kitaplar vardır.

Şarkılar vardır.

Çocuklar vardır.

Deniz vardır.

Dağlar vardır.

Portakal vardır.

Ama bütün bunların üzerine sürekli silah sesi gelir.

Bu yüzden şiirde güzellik hiçbir zaman basit bir teselliye dönüşmez.

Erik çiçeği açar:

“Kimseler görmeden solup gidecek yarın.”

Bir çocuk yağmuru dinler.

Ama ölebilir.

Bir adam kızını görmek için otobüse biner.

Ama yolda durdurulabilir.

Bir genç kitap okur.

Ama kitabı yasaklanabilir.

Bir anne dua eder.

Ama dili titrer.

Yani hayat devam etmektedir; fakat hayatın devam edeceğine dair güven ortadan kalkmıştır.


Şiirin dili neden bu kadar yalın?

Ahmet Erhan burada büyük ölçüde gösterişli, kapalı, soyut bir şiir dili kurmuyor. Cümleler çoğunlukla konuşma diline yakındır:

“Saatin kaç olduğunu biliyor musun?”

“Arkadaşlarım şimdi nerdeler?”

“Niye böyle bu, niye bu ölüm?”

“Kim yanıt verecek şimdi onlara?”

Bu yalınlık şiirin etkisini azaltmıyor; tam tersine artırıyor.

Çünkü anlatılan olayların kendisi zaten olağanüstü ağırdır. Şair bunların üzerine yoğun bir retorik kurmak yerine tanıklığın yalın dilini tercih ediyor.

Bu nedenle şiir yer yer bir ağıt, yer yer bir günlük, yer yer bir tanıklık metni, yer yer de bir iç konuşma gibi okunuyor.


“Ben”den “biz”e, “biz”den “ülkem”e

Şiirde anlatıcı sürekli yer değiştirir.

Bazen:

“Ülkeme bakıyorum”

diyen ben vardır.

Bazen:

“Halkım”

diyen bir topluluk bilinci vardır.

Bazen:

“Arkadaşlarım”

vardır.

Bazen “çocuklar”, “analar”, “acılı oğulları” vardır.

Sonunda bireysel acı ile ülkenin acısı birbirinden ayrılmaz.

Bu yüzden şiirin asıl öznesi yalnızca şair değildir.

Ülkenin kendisi konuşmaya başlamıştır.


XIV. bölüm: Şiirin en önemli itirafı

XIV. bölümde şair gelecekte şiir yazmayı bırakma hayalini kurar:

“Bırakacağım şiir yazmayı
Gidip portakal satacağım bir denizin kıyısında”

Bu çok önemli.

Çünkü şiir yazmak onun için bir kariyer ya da estetik oyun değildir. Şairin şiir yazmayı bırakmayı istemesi, aslında normal bir hayatı özlediğini gösterir.

Portakal satmak, dalgıç olmak, gece yollarda dolaşmak...

Bunlar şiirsel başarıdan daha değerli hâle gelir.

Çünkü şairin istediği şey artık büyük bir dünya kurmak değildir.

Sadece:

“Yeter ki, silah sesleri gelmesin
Her gece kentimin sokaklarından
Yeter ki, hiç kimse ecelsiz ölmesin!”

Bu iki dize bütün şiirin ahlaki merkezidir.

Şair aslında çok büyük bir şey istemez:

İnsanların doğal ölümlerini yaşamalarını ister.

Ölüm bile kabullenilebilir görünür; yeter ki insan ecelsiz öldürülmesin.


Sonuç: Bir ülkenin alacakaranlığında tutulmuş uzun bir yas

“Alacakaranlıktaki Ülke”, politik şiddeti anlatırken sloganlaşmayan; çünkü olayların arkasındaki insanı arayan bir şiir.

Burada tarih, büyük liderler ve büyük olaylar üzerinden değil;

  • yaşlı bir annenin evde beklemesiyle,
  • yedi yaşındaki çocuğun sorusuyla,
  • bir köylünün uzattığı elmayla,
  • yasaklanan kitaplarla,
  • mezar taşlarına kazınan genç yaşlarla,
  • bir çiçekçinin çelenginden eksilen yazıyla,
  • kırık camlı bir gecekonduyla,
  • bir otobüste ellerini kaldıran insanla

anlatılıyor.

Ve şiirin belki de en acı tarafı şu: ülke tamamen karanlık değildir.

Hâlâ ay vardır.
Hâlâ yağmur yağar.
Hâlâ çiçek açar.
Hâlâ çocuklar oyuncaklarına sarılır.
Hâlâ biri yanındaki yolcuya elma uzatır.
Hâlâ kitaplar vardır.
Hâlâ sevgi vardır.

Fakat bütün bunların üzerinde bir “alacakaranlık” durmaktadır.

Bu yüzden şiirin umudu, aydınlık bir geleceği kesin biçimde ilan etmekten değil, karanlığın içinde insan kalma çabasından doğar.

Ve son bölümdeki “acılı oğullar”, aslında bütün şiirin merkezindeki insanlardır: Büyük tarihin kayıtlarına birkaç rakamla girecek, fakat şairin gözünde yüzleri, odaları, kitapları, anneleri, sevgileri ve yaşama arzuları olan gerçek insanlar.

Şiirin sonunda “doğumu şu yıl, ölümü üç nokta” denmesi de bu nedenle son derece sarsıcıdır. Tarih insanı iki rakam arasına sıkıştırır. Şiir ise o iki rakamın arasındaki hayatı geri vermeye çalışır.