Zambağa “Siz” Diyen Adamın Dünyası
Sohrab Sepehri’nin “Suyun Ayak Sesi”, bir doğa şiirinden çok daha büyük bir şiirdir. Doğa, din, çocukluk, aşk, ölüm, bilim, şehir, yalnızlık ve insanlık şiirin içinde sürekli birbirine dönüşür. Fakat bütün bu geniş dünyanın merkezine tek bir görüntü yerleştirilecekse, bence senin işaret ettiğin o görüntü seçilmelidir:
“Bir şair gördüm, konuşurken bir zambağa ‘siz’ diyordu.”
Sepehri'yi anlamanın anahtarı belki de budur.
Çünkü burada yalnızca bir şairin çiçeğe nazik davranması yoktur. Burada insanın dünyadaki yerini yeniden tanımlayan bir ahlâk vardır. Zambak artık insanın seyredeceği, koparacağı, sınıflandıracağı bir nesne değildir. Zambak, karşısında “siz” denilecek bir varlıktır.
“Suyun Ayak Sesi” baştan sona bu bakışın nasıl kurulduğunu anlatır.
Kaşan'dan başlayan yolculuk
Şiir:
“Kaşan şehrindenim
Fena sayılmaz halim,
Bir lokma ekmeğim var, biraz aklım,
İğne ucu kadar da zevkim.”
diyerek başlar.
Bu başlangıçta büyük bir iddia yoktur. Şair kendisini sahip olduklarıyla değil, yeterli olan küçük şeylerle tanımlar.
Bir lokma ekmek.
Biraz akıl.
İğne ucu kadar zevk.
Anne.
Dostlar.
Ve hemen ardından doğa:
“Annem var, ağaç yaprağından daha güzel,
Dostlar, akan sudan daha iyi”
İnsan ilişkisi ile doğa aynı ölçü içinde değerlendirilir.
Anne yaprakla, dost akan suyla yan yana gelir.
Daha ilk bölümde Sepehri'nin dünyasında varlıklar arasında katı sınıflar kurulmadığını görürüz.
Allah şebboyların arasındadır
Sonra şiirin dini dünyası açılır:
“Ve Allah, burada yakındadır,
Şebboylar arasında, uzun çamın altında
Suyun bilincinde,
Bitkilerin kanununda.”
Bu dizeler bütün şiirin metafizik temelidir.
Sepehri için Tanrı doğadan ayrı değildir.
Allah yalnızca camide, kitapta, dogmada veya soyut bir metafizik düzlemde aranmaz.
“Suyun bilincinde” ve “bitkilerin kanununda”dır.
Bu yüzden biraz sonra:
“Kıblem bir kırmızı güldür,
Namazlığım bir pınar,
Mührüm ışıktır,
Ova seccadem.”
dediğinde şaşırmamak gerekir.
Burada din reddedilmemekte; din yeniden yaşama ve doğaya bağlanmaktadır.
Namaz artık dünyadan kaçış değildir.
Tam tersine dünya ile daha derin bir ilişki kurma biçimidir.
Çocukluk: Dünyanın henüz isimlendirilmediği zaman
Şairin çocukluğu bu bakışın ilk kaynağıdır:
“Tanrının ham meyvasını çiğniyordum o gün uykuda,
Suyu felsefesiz içiyor,
Dutu, bilgisiz topluyordum.”
Buradaki “felsefesiz” ve “bilgisiz” sözcükleri çok önemlidir.
Çocuk suyu açıklamaz.
Suyu içer.
Dutu sınıflandırmaz.
Dutu toplar.
Tanrı hakkında sistem kurmaz.
Tanrının ham meyvesini çiğner.
Çocuk dünyayı henüz kavramlara bölmemiştir.
Sepehri'nin yetişkinlikte ulaşmaya çalıştığı şey, aslında bu kaybedilmiş doğrudanlıktır.
Bu nedenle:
“Çocuk yavaş yavaş uzaklaştı yusufçuklar sokağından.”
dizesi yalnızca büyümeyi anlatmaz.
İnsan büyürken dünyaya yabancılaşır.
Dünyayı görmek için yola çıkmak
Sonra çocuk geride bırakılır:
“Kendi yükümü bağlayıp,
Hafif hayallerin şehrinden çıktım,
Yüreğim yusufçuk gurbetiyle dolu.”
Ve şair dünyaya gider.
“Ben dünya misafirliğine gittim.”
Bu çok önemli bir ifade.
Dünya onun evi değil, misafirliğidir.
Ama bu misafirlik pasif değildir.
Şair:
“Sıkıntı ovasına,”
“irfan bağına,”
“bilim ışığının balkonuna,”
“dinin basamaklarını,”
“şüphe sokağının sonuna,”
“gönül doygunluğunun serin havasına”
gider.
Yani Sepehri yalnızca doğaya gitmez.
Dinle karşılaşır.
Bilimle karşılaşır.
Şüpheyle karşılaşır.
Aşkla karşılaşır.
İnsanla karşılaşır.
Ve sonunda hepsinin içinden geçerek kendi bakışını oluşturur.
Sonra o bölüm gelir: Dünyanın insanlardan daha bilge olduğu an
Ve birden:
“Bir dilenci gördüm, çayırkuşundan bir şarkı için,
Kapı kapı dolaşıp, dileniyordu.”
Sepehri burada dünyanın alışılmış değerlerini tersine çevirir.
Dilenci para istemez.
Şarkı ister.
Bu, şiirin insan anlayışını anlatır:
İnsanın en temel ihtiyacı maddi tüketim değil, hayret ve güzelliktir.
Ardından:
“Bir çöpçü, kavun kabuğuna secde ediyordu.”
Çöpçü, toplumun en altına yerleştirdiği insanlardan biridir.
Kavun kabuğu ise atıktır.
Fakat ikisi arasında secde vardır.
Böylece Sepehri hem insan hiyerarşisini hem nesne hiyerarşisini bozar.
Değersiz görülen insan da değerlidir.
Değersiz görülen nesne de değerlidir.
Eşek yoncayı anlıyor
“Bir kuzu gördüm, uçurtmayı yiyordu.
Bir eşek gördüm yoncayı anlıyordu.”
Burada şiir artık neredeyse gerçeküstü bir masal dünyasına geçer.
Ama bu absürtlük aslında insan merkezli dünyaya yöneltilmiş bir eleştiridir.
“Eşek yoncayı anlıyordu.”
Sepehri bilinci insanın tekelinden çıkarır.
Hayvan yalnızca kullanılan bir nesne değildir.
O da dünyayı deneyimler.
O da bilir.
O da anlar.
Ve hemen ardından:
“‘Nasihat’ otlağında bir inek gördüm, doymuştu.”
İnsanlara nasihat verilir.
İnsanlar öğütlerle yüklenir.
İnek ise “Nasihat” otlağında sadece doymuştur.
Bazen hayatı anlamanın yolu hakkında konuşmak değil, hayatı yaşamaktır.
Ve Sepehri'nin portresi
Sonra şiirin en önemli aynası:
“Bir şair gördüm, konuşurken bir zambağa ‘siz’ diyordu.”
Burada Sepehri kendisini doğrudan anlatmıyor.
Kendisini bir görüntüye dönüştürüyor.
Bu adam Sepehri'nin ideal şairidir.
Belki de Sepehri'nin kendisidir.
Zambak karşısında kullanılan “siz”, bir dil inceliği olmaktan çıkar ve varlık karşısında alçalış anlamına gelir.
İnsan:
“Ben insanım, sen çiçeksin.”
demiyor.
“Ben bilenim, sen cansızsın.”
demiyor.
“Ben sahibim, sen nesnesin.”
demiyor.
“Siz.”
Bu tek kelime bütün hiyerarşiyi değiştiriyor.
Sepehri'nin insanı doğanın efendisi değil, doğanın karşısında mahcup bir misafirdir.
Kitap, kâğıt ve canlı kelime
Ardından:
“Bir kitap gördüm, kelimeleri billurdan.
Bir kâğıt gördüm, ilkbahardan.”
gelir.
İdeal kitap, yalnızca bilgi taşıyan kitap değildir.
Kelimesi billur gibi şeffaftır.
Kâğıt ilkbahardır.
Yani yazı, hayatı öldürmemeli; hayatı yeniden görünür kılmalıdır.
Bu yüzden Sepehri'nin şiir anlayışı da doğrudan doğruya hayat görüşünün parçasıdır.
Şiir, gerçekliğin üzerine örtülen bir perde değil, perdeyi kaldıran şey olmalıdır.
Müze yeşillikten, cami sudan uzaksa
“Müze gördüm yeşillikten uzak,
Cami gördüm sudan uzak.”
Bu iki dize, şiirin belki de en sert medeniyet eleştirisidir.
Müze kültürü korumaya çalışır ama yaşamdan kopmuştur.
Cami dini korur ama sudan kopmuştur.
Sepehri'nin itirazı müzeye veya camiye değildir.
Onların hayattan kopmasına itiraz eder.
Çünkü onun camisi pınarın yanındadır.
Onun namazlığı ovadır.
Onun kıblesi güldür.
Dolayısıyla sudan uzak cami, Sepehri'nin aradığı din değildir.
Fakih, arif ve yük taşıyan bilgi
“Umutsuz bir fakih gördüm,
Başucunda sorularla dolu bir testi vardı.”
Fakih bilgi sahibidir ama umutsuzdur.
Sorular çoğalmıştır.
Sonra:
“Bir katır gördüm yazı ile yüklü.”
Yazı yük olmuştur.
“Bir deve gördüm, ‘nasihat ve misal’in boş sepetiyle yüklü.”
Nasihat vardır ama sepet boştur.
“Bir arif gördüm ‘ya hu’ ile yüklü.”
Arif bile bir yük taşımaktadır.
Burada Sepehri çok ince bir ayrım yapıyor:
Bilmek başka, bilginin içinde canlı kalmak başka.
İnsan yazı taşıyabilir.
Fıkıh taşıyabilir.
Nasihat taşıyabilir.
“Ya Hu” diyebilir.
Ama yine de hakikate dokunamayabilir.
Çünkü hakikat, sırtında taşınacak bir yük değildir.
Yaşanacak bir ilişkidir.
Zambakla kurulan ilişki bu yüzden fakihin bütün kitaplarından daha önemlidir.
Trenler ve modern dünyanın boşluğu
“Aydınlık götüren bir tren gördüm,
Fıkıh götüren bir tren gördüm,
Nasıl da yavaş gidiyordu.”
Sonra:
“Siyaset götüren bir tren gördüm,
(ne de boş gidiyordu)”
Sepehri burada modern dünyaya bakıyor.
Bilgi taşınıyor.
Din taşınıyor.
Siyaset taşınıyor.
Ama taşıma hareketinin kendisi anlam üretmiyor.
Özellikle siyaset treninin boş gitmesi, Sepehri'nin siyasete mesafesini çok açık gösterir.
O, dünyayı siyasal sloganlarla açıklamak istemiyor.
Çünkü onun için hayatın hakikati bir ideolojiden daha küçük ve daha büyük şeylerde bulunabilir:
Bir yaprakta.
Bir su damlasında.
Bir böcekte.
Bir kadında.
Bir çocuğun oyununda.
Bir annenin çay bardağını yıkamasında.
Bir zambağa söylenen “siz”de.
Şehir ve modernleşme: Çimento geometrisi
Şehir göründüğünde:
“Büyüyen çimento, demir, taş geometrisi”
vardır.
Doğanın organik dünyasına karşı insanın geometrik dünyası.
Otlar büyür.
Sarmaşık evden eve geçer.
Ay havuza düşer.
Şebnem yağar.
Buna karşı şehir çimento, demir ve taştan geometri kurar.
Fakat Sepehri'nin derdi şehirden kaçmak değildir.
Şehrin içinde bile dünyayı yeniden görebilmektir.
Bu yüzden daha sonra:
“Bankada da bir ağacın altında da içten olalım.”
diyecektir.
Mesele bankayı terk etmek değil.
Bankada bile zambağa “siz” diyebilecek insan kalabilmektir.
“Gözleri yıkamalı”
Şiirin bütün felsefesi sonunda şu cümlede yoğunlaşır:
“Gözleri yıkamalı, başka türlü görmeli.”
Sepehri yeni bir dünya yaratmak istemiyor.
Mevcut dünyayı yeniden görmek istiyor.
Çünkü dünya zaten mucizelerle dolu.
Sorun:
“Yoncanın ne eksiği var kırmızı laleden.”
sorusunda ortaya çıkıyor.
İnsan bazı şeylere “güzel”, bazılarına “çirkin” demiş.
Bazı hayvanları soylu, bazılarını değersiz ilan etmiş.
Bazı canlıları korumuş, bazılarını yok saymış.
Bazı insanları değerli, bazılarını değersiz görmüş.
Sepehri bu hiyerarşiyi bozuyor.
Yarasa neden kafese konmuyor?
Yoncanın ne eksiği var?
Çünkü gözümüz eğitilmiş.
Ve Sepehri bu eğitimi bozmak istiyor.
Kelimeleri de yıkamak
“Kelimeleri yıkamalı.
Kelime rüzgâr olmalı, yağmur olmalı.”
Bu, şiirin poetik manifestosudur.
Kelimeler eskidikçe hayatı temsil etmekten vazgeçer.
“Doğa”, “aşk”, “Tanrı”, “ölüm”, “insan”, “bilim”, “kadın”, “şehir” gibi kelimeler hazır anlamlara dönüşür.
Sepehri bunları yeniden yıkamak ister.
Çünkü:
Kelime yeniden deneyime dönüşmelidir.
“Su” dediğinde su akmalıdır.
“Yağmur” dediğinde ıslanmalısın.
“Gül” dediğinde kokusunu duymalısın.
“Ölüm” dediğinde yalnızca korkuyu değil, yaşamın kırılganlığını hissetmelisin.
Ve “zambak” dediğinde onun karşısında bir an durup:
“Siz.”
diyebilmelisin.
“Yaşam sürekli ıslanmaktır”
Şiirin büyük felsefi sonucu burada ortaya çıkar:
“Yaşam sürekli ıslanmaktır.”
Bu çok güçlü bir yaşam tanımıdır.
İnsan hayatı kontrol etmeye çalıştıkça kurur.
Kendini korumaya çalıştıkça dünyadan uzaklaşır.
Sepehri ise şemsiyeleri kapatmayı önerir:
“Şemsiyeleri kapatmalı.
Yağmur altında yürümeli.”
Yani hayatın acısına, güzelliğine, aşkına, belirsizliğine ve ölümüne açık olmak gerekir.
Islanmak savunmasız kalmaktır.
Ama aynı zamanda yaşamla temas etmektir.
“Yaşam bir tabak yıkamaktır”
Belki şiirin bütün kozmolojisini tek bir gündelik eyleme indiren dize:
“Yaşam bir tabak yıkamaktır.”
Başta annesini görmüştük.
Sonra dünyayı dolaştık.
Dinleri, şehirleri, bilimi, siyaseti, aşkı, ölümü gördük.
Ve sonunda:
Tabak yıkamaya döndük.
Bu çok önemlidir.
Çünkü Sepehri'nin mistisizmi dünyadan kaçan bir mistisizm değildir.
Mutfaktan kaçmaz.
Kirli tabaktan kaçmaz.
Gündelik hayattan kaçmaz.
Hakikat gündelik hayatın içinde aranır.
Bu yüzden annesinin çay bardaklarını yıkaması şiirin kozmik düşüncesinden hiç aşağıda değildir.
Ölüm bile yaşamın içinde
Sonra ölüm gelir:
“Ve ölümden korkmayalım,
(ölüm güvercinin sonu değildir.)”
Ölüm doğanın dışına atılmaz.
“Ölüm akasyanın aklından geçer.”
“Ölüm düşüncenin güzel ikliminde yaşar.”
“Ölüm kelebek kanatlarındaki güzellikten sorumludur.”
Sepehri ölümü yenmeye çalışmaz.
Onu yaşamın içine yerleştirir.
Çünkü yaşamı gerçekten görmek için ölümün de varlığını kabul etmek gerekir.
Güzelliğin kırılganlığını bilmeden güzelliği tam olarak göremeyiz.
Ve son büyük çağrı: içten olmak
Şiirin sonunda:
“İçten olalım.”
der.
Bu basit görünen emir, bütün şiirin ahlaki sonucudur.
İçten olmak yalnızca dürüst olmak değildir.
Varlıkla sahici bir ilişki kurmaktır.
Çiçekle konuşurken gerçekten çiçekle konuşmak.
Dostla konuşurken gerçekten dost olmak.
Dini yaşarken gerçekten yaşamak.
Bilgi edinirken bilgiye teslim olmamak.
Bilimi kullanırken hayreti kaybetmemek.
Aşık olurken bedenden utanmamak.
Ölümü kabul ederken yaşamdan vazgeçmemek.
Şehirde yaşarken ağacı unutmayıp doğada yaşarken insanı unutmamak.
Sepehri'nin son önerisi
Son bölümde:
“Bilimin yükünü kırlangıçların sırtından alıp yere koyalım,
Bulutların, çınarın, sivrisineğin, yazın ismini geri alalım,
Sevdayı yağmurun ıslak basamaklarından
Yükseltelim,
Kapıyı insana ve ışığa ve bitkiye ve böceğe açalım.”
diyor.
Bu dizeler, şiirin bütün ayrımlarını ortadan kaldırıyor.
İnsan.
Işık.
Bitki.
Böcek.
Hepsi aynı kapıdan içeri girecek.
Bu, Sepehri'nin varlık demokrasisidir.
İnsanın dünyadaki ayrıcalıklı konumunu kaldırır.
Ve şiirin başındaki zambak yeniden karşımıza çıkar.
Çünkü zambağa “siz” diyebilmek, aslında bütün varlığa kapıyı açabilmek demektir.
Şiirin son cümlesi neden her şeyi tamamlıyor?
“Bizim işimiz belki de,
Nilüfer çiçeği ve çağımız arasında,
Hakikat şarkısının peşinde koşmaktır.”
Burada Sepehri'nin bütün hayat görüşü vardır.
Nilüfer çiçeği: doğa, güzellik, canlılık, sezgi, doğrudan deneyim.
Çağımız: bilim, teknoloji, şehir, siyaset, modernlik, tarih.
Sepehri ikisinden birini seçmiyor.
Aralarında duruyor.
Ve hakikati orada arıyor.
Bu nedenle “Suyun Ayak Sesi”ni yalnızca bir doğa şiiri olarak okumak eksik kalır. Bu şiir aynı zamanda modern insanın kendisini dünyanın merkezine koymasına karşı yazılmış bir manifesto, din ile doğayı yeniden buluşturma çabası, bilginin hayretin yerine geçmesine itiraz, çocukluğun doğrudan bakışına dönüş, şehir ve siyaset eleştirisi, aşkı ve bedeni yaşamın doğal parçası kabul eden bir felsefe ve nihayet var olan her şeye karşı yeni bir nezaket ahlâkıdır.
Fakat bütün bunları tek bir görüntüye indirgemek gerekirse, yine o adamı görürüz:
“Bir şair gördüm, konuşurken bir zambağa ‘siz’ diyordu.”
Çünkü Sepehri'nin bütün dünyası o “siz” kelimesinin içinde saklıdır.
İnsan artık efendi değildir.
Çiçek artık nesne değildir.
Hayvan artık aşağı değildir.
Su yalnızca madde değildir.
Dünya yalnızca kaynak değildir.
Bilgi yalnızca hükmetme aracı değildir.
Din yalnızca kural değildir.
Şiir yalnızca söz değildir.
Her şey yeniden canlıdır.
Ve insanın yapabileceği en büyük şey, bu canlılığın karşısında biraz geri çekilip onu gerçekten görmektir.
Bu yüzden bana göre şiirin en unutulmaz dizesi “Suyun ayak sesi” değil, “zambağa ‘siz’ diyordu” dizesidir.
Çünkü suyun ayak sesini ancak zambağa “siz” demeyi öğrenmiş bir insan duyabilir.