“Önce dişlerimiz döküldü / Sonra saçlarımız / Arkasından birer birer arkadaşlarımız”
Yaşamak A’ dan Z’ ye kadarmış, Ne var ki insan çoğu kez Z’ye varmadan göçer.
“Parça parça göçüyoruz yaşamdan / Güzün dökülen yapraklar gibi.”
Bir de bakıyorsun yaman esmiş rüzgâr / savrulmuş yapraklar…
Zaman testeresi bir kere değmeye görsün yaşam ağacına. Biçiverir ansızın.
“Bazen hesaptan kitaptan anlamaz Tanrı / Olur ya / Yanlış böler zamanı ömre”
Vedanın saati belli olmaz. “Her ölüm erken ölümdür”
“Gelme ölüm ürün verecek yaştayım / Yazılacak şiirlerim var benim” demek geçer içimizden. Ama “İşte gidiyorum çeşm-i siyahım” demekten başka sözcük kalmadı dilimizde.
Sevgili Uysal, bu ölüm sana yakışmadı bee!.. Türkülerin yarıda kaldı. Ses evinden işitilmiyor artık ‘Bu Toprağın Sesi’
Boynu bükük, kasketi eğik Manavgat çayı gibi geçip gittin önümüzden. Gerçi “Ölürse tenler ölür / Canlar ölesi değil” demiş Yunus ama “Bütün bahçeler kilitli / Anahtar Tanrıda kaldı”
Kendi sılasına sığmadı mangal yürekli koca yörük. Çekip gitti ‘sarı keçili’ sevgili arkadaşım.
Çiçek olup toprağını süsler birgün. Sazı ve çanı kaldı bizimle. Sesi dalgalanır gökyüzünde.
On bir Kasım beni çok sevdiğim işimden, TRT’den etmişti, 24 Kasım ise beni dostum yayıncı arkadaşım Uysal’dan etti.
Bu dünyada her iki buçuk dakikada bir kişi ölüyormuş. Yani doğmak ve ölmek, yaşamın değişmez gerçeği ama yine de “Ölüm, adın kalleş olsun” diyesi geliyor insanın.
“Ne kadar yaşarsan yaşa / Sevdiğin kadardır ömrün. Neyi seviyorsan odur asıl yaşam.”
“Sevgilim bütün arkadaşlarım öldü / Zamandan başka şey kalmadı / Ve türkülerden başka”
Uysal, türkülerin abdalıydı. O, Mozart dinleyen koca yürekli bir yörüktü. Evinli sözler söyleyerek yaşadı. Zincire vurulmuş bir promete gibi sona erdi yaşamı. Bütün zamanlarını türkülere ayarlamıştı. Dumanı üstünde tüten türküler arasında yaşadı. Türkü deyince önünü ilikleyenlerdendi. Sırtında ses alma aygıtıyla dağı taşı dolaştı. Bu topraktan derlediği sesleri kaydetmek için ömür harcadı. Bu Toprağın Sesi olmak çabasındaydı. Bir bozlağın peşinde Kırşehir’e, Arguvan ağzı için Malatya’ya, bir tatyan için Erzuruma, bir hoyrat için Elazığ, Diyarbakır ve Urfa’ya, bir barak için Gaziantep’e, bir zeybek için Aydın ve Muğla’ya giderdi.
Ayağı demir çarıklı bir türkü dervişi olarak Toroslarda dolaştı, gurbet havaları kaydetti. Dinar’a Çölovası’na varıp Kerem havaları derledi.
Kıbrıs’ta sınır köylerinde gecelerken yastıklarımızın altına tabancalarımızı koyarak tetikte yatmıştık. Birlikte şenliklere katıldık. Korkuteli Kırkpınar’da Koca Bıçak’tan ( Murat), Dirmil’de Deli Kadir, İbecikli Emin Demirayak’tan ezgiler, türküler derleyip yayınladık. Kavalcıları ve sipsicileri tanıttık. Akçainiş ve Teke’den semahlar derledik. Yeltenli Süleyman Metin( Algın dede), Fethiyeli Ramazan Güngör’den taslarımızı doldurduk.
Ansan’da yapılan bütün etkinliklere katıldık. Okullarda söyleşiler yaptık. Akdeniz Üniversitesinde yazın ve yayın etkinlerine katıldık. Altın Portakal Şiir Günlerinde görevler aldık. Isparta, Burdur ve Elmalı’da, Ansan’ın düzenlediği etkinliklerde yer aldık. Birlikte Burdur Festivalini yönettik.
Ümit Kaftancıoğlu’nu anmak için bizi Ankara’ya çağırmışlardı, gittik. Sabah Kızılay’da yürürken Uysal’ın sazı sırtındaydı. Simit alacaktık. Yanaştık. Simitçi Uysala “Aşık sen nerenin aşığısın” diye sorduğunda ‘Bu adam, Dinar Aşığıdır’ diye yanıtlamıştım.
TRT’den ayrıldığında elinde önemli bir arşiv oluşmuştu. Antalya Radyosu’nun önemli belleğiydi. Uysal, bir sohbet eriydi. Güzel öyküler anlatırdı. Gezdiği yerlerden anılar aktarırdı. Güzel saz çalar ve türkü okurdu. Bir seferinde “Bu sazı kolay öğrenmedim. Çalışırken parmak uçlarım kanayana dek çalardım. Sonunda başardım. TRT’ye de müzik için girdim.
Çeşitli kuruluşlarda. Müzik dinletileri yaptı. Birçok müzik sınavlarında seçici kurul üyesi olarak görev yaptı. Fethi Naci ve Yaşar Kemal’e saz çaldı. Muazzez Bektaş’ın türkü gecelerinde sazına düzen verdi. Bir yıl boyunca Ansan’da ayda bir söyleşi yaptı. Ninesi Havva Ana’yla benim röportaj yapmamı istemişti O sesler duruyordur şimdi.
Cevat Uyanık anıtı için yaptığımız çalışmalarda Kırkgöz’de su başında çekilen resmimize Ceylanlar Suya İndi yakıştırması yapmışlardı. Veli Gemici ben ve Uysal üçlemesi resimlerimiz oldu. Kirkmerdiven’i uzun süre birlikte çıkardık.
“Alim ölünce, alem ölür” demişler. O, türkülerin alimiydi ve öldü. “Son konuk gelmeden kişinin görevini yerine getirmesi ve ölümü hakketmesi gerekir” diyordu Aziz Nesin. O, ölümü hak etmemişti. Yapacakları yarıda kaldı.
Dinar deyince, akla Nedret Gürcan ile Saffet Uysal gelir. İnsan ölünce geriye hiç’lik kalırmış. Bazı insanlar, bir hiç’tir. Bazıları da yaratıcı ve yapıcıdır. Yaşarken geriye hiçlik yerine birçok eser bırakır. Uysal, öyle kunduramdan sanki bir çivi düştü diyeceklerimizden asla değildi. Geride bıraktıklarıyla yaşayacak. Yaşasaydı yapabileceği çok şey vardı. Ömrü yetmedi. Kendi sılasına sığmadı Sarı keçili Koca Yörük.
Ölümün gücü bitirici, sevginin gücü üreticidir. Uysal üreticiydi. Kendisine başvuran çoğu kişiye de yararlı oldu.
1973 yılında Antalya Radyosu’na müzik prodüktörü olarak girdi. Daha sonra söz prodüktörlüğüne geçti. 31 yıl görev yaptı. Bu görevin birkaç yılını atandığı Çukurova Radyosu’nda sürdürdü. Bu süreçte yüzlerce programa imza attı. Uysal, gerçek anlamıyla bir yayın ustasıydı. Memuriyete öğretmenlikle başlayan Uysal, 24 Kasım 2008 Öğretmenler gününde aramızdan göçtü. Geride dört çocuk dört de eser bıraktı. Ayrıca sazı ve çanları asılı kaldı.
Hüseyin Demirhan, “Anadolu’nun ruhunu tanıyan bir adam” diyordu Uysal için.
O, çanları ve türküleriyle yaşadı. Gömütünün taşına bir çan ve bir saz kazımalı.
“Kime kaldı terekesi / Bilinmedi gizli sevdası / Okurla buluştu evinli sözleri / Sazına sindi acısı /
Toprağa aktı -Bu Toprağın Sesi-”
Nuri Erkal
.