KENDİ GECESİNİ YARATIR YAĞMUR

Şair: Anne Michaels

Kendi gecesini yaratır yağmur, uzun sabah saatleri ışıklar söndürülmemiş.
Kumsalın cılız otları yeşermiş döşemenin altından, ayakkaplarına yakın,
geçen yılın çiçek tozları filizleniyor ıslak tahta
perdeden.

Düzen bu, aramızdaki boşluğu dolduran bu dağınık yığın,
sandalyelere asılı giysiler, çamurlu ayakkapların.

Sanki topraktan yağıyormuş gibi kokuyor boşanan bu yağmur.
Pencerelerimizdeki insanca ışık, dışardan görünen odaların turuncu sessizliği.
Yapayalnız içine düştüğümüz bu yer, uykuya dalarken.
Bir ormanın yeşil güvenliğiyle çevrili, gök ve denizle sarılı,
gece, yağmur ağaçların arasından süzülüp inerken.

Anne Michaels
Çeviren: Cevat Çapan


Yağmurun Kurduğu Gece: Yalnızlığın İçindeki Sığınak

Anne Michaels’ın “Kendi Gecesini Yaratır Yağmur” şiiri, çok küçük ve gündelik ayrıntılardan hareket ederek ev, yalnızlık, doğa ve insan yakınlığı arasında son derece hassas bir ilişki kuruyor. Şiirde yağmur yalnızca dışarıda yağan bir doğa olayı değil; içerideki hayatı yeniden düzenleyen, zamanı yavaşlatan ve insanı kendi içine çeken bir güç. Şiirin en güzel taraflarından biri de, yalnızlık ile güven duygusunu aynı atmosferin içinde yaşatması.

Şiir daha ilk dizede alışılmış yağmur imgesini tersine çeviriyor:

“Kendi gecesini yaratır yağmur”

Normalde gece yağmurun içinde gerçekleşen bir zaman dilimidir. Buradaysa yağmur geceyi yaratmaktadır. Böylece yağmur yalnızca havayı değil, zamanın ve mekânın algılanışını da değiştirir. Sabah saatleri olmasına rağmen:

“ışıklar söndürülmemiş.”

Gece bitmiştir ama içeridekiler henüz geceden çıkamamıştır. Sabahın başlamasıyla birlikte hayatın hemen aydınlanması beklenirken yağmur kendi karanlığını sürdürür. Dolayısıyla şiirin zamanı takvimsel saatlerden bağımsız, yağmurun belirlediği bir zaman hâline gelir.

İlk bölümde doğanın küçük hareketleri dikkat çeker:

“Kumsalın cılız otları yeşermiş döşemenin altından, ayakkaplarına yakın”

Burada doğa büyük ve görkemli bir manzara olarak verilmez. Tam tersine, döşemenin altından çıkan cılız otlar üzerinden kendini gösterir. İnsan yapımı mekân ile doğa birbirinden kesin çizgilerle ayrılmamıştır. Toprak, tahta, döşeme, ayakkabı ve bitki aynı yaşam alanının parçaları hâline gelir.

“Geçen yılın çiçek tozları”nın yeniden filizlenmesi de şiirin zaman anlayışını derinleştirir. Geçmiş tamamen ortadan kalkmamıştır. Geçen yılın çiçekleri, yağmur ve ıslaklık sayesinde yeniden hayat belirtisi göstermektedir. Böylece yağmur hem bugünü karartan hem geçmişten yeni bir hayat çıkaran bir güçtür.

İkinci bölümde doğadan doğrudan evin içine geçiyoruz:

“Düzen bu, aramızdaki boşluğu dolduran bu dağınık yığın,
sandalyelere asılı giysiler, çamurlu ayakkapların.”

Burada şiirin en önemli kavramlarından biri ortaya çıkıyor: boşluk.

İki insan arasındaki boşluk, romantik bir eksiklik olarak anlatılmıyor. Onu dolduran şeyler son derece sıradan: sandalyelere atılmış giysiler, çamurlu ayakkabılar, dağınıklık...

Bu çok Michaelsvari bir yaklaşım. Yakınlık, büyük sözlerden çok ortak hayatın bıraktığı izlerde ortaya çıkıyor. Bir evde iki insanın yaşadığını gösteren şey onların birbirlerine söyledikleri sözler değil, eşyaların birbirine karışmış hâli.

Bu nedenle “dağınık yığın” aslında düzensizlik değil, bir tür ortak yaşamın kanıtıdır. Aralarındaki boşluğu eşyalar doldurmaktadır. Bir başka deyişle, insanların birlikte yaşamasından geriye kalan gündelik izler, onların arasındaki mesafeyi görünür biçimde kapatır.

Yağmurun kendisi de bu ortaklığın içine girer:

“Sanki topraktan yağıyormuş gibi kokuyor boşanan bu yağmur.”

Bu dizede duyular birbirine karışıyor. Yağmur yalnızca görülmüyor; koklanıyor. Üstelik yağmur gökten değil, “topraktan yağıyormuş” gibi hissediliyor. Böylece gökyüzü ile toprak arasındaki yön ilişkisi tersine çevriliyor.

Şiirdeki yağmur artık atmosferik bir olay değil, dünyanın bütün katmanlarını birbirine bağlayan bir madde gibi.

Sonraki görüntü şiirin merkezine yerleşiyor:

“Pencerelerimizdeki insanca ışık, dışardan görünen odaların turuncu sessizliği.”

Buradaki “insanca ışık” ifadesi şiirin en sıcak imgelerinden biri. Dışarıda yağmur, ıslaklık, karanlık ve yalnızlık vardır. Buna karşı içeride pencerelerden dışarıya taşan turuncu bir ışık bulunur.

Fakat bu ışık yalnızca fiziksel değildir. “İnsanca” olması onu yaşanmışlıkla ilişkilendirir. Bir evin ışığının dışarıdan görülmesi, orada insanların bulunduğunu söyler. Yağmurun karanlığı içinde küçük bir insan sıcaklığı vardır.

Burada şiirin başındaki “ışıklar söndürülmemiş” dizesi de yeniden anlam kazanır. Sabah olmasına rağmen ışıklar yanmaktadır. Bunun nedeni dış dünyanın hâlâ gece gibi olmasıdır; fakat daha önemlisi, içerideki hayatın kendi zamanını yaşamasıdır.

Şiirin belki de en dokunaklı dizesi bundan sonra gelir:

“Yapayalnız içine düştüğümüz bu yer, uykuya dalarken.”

“İçine düştüğümüz” ifadesi mekânı sıradan bir ev olmaktan çıkarır. İnsanlar sanki bu yere isteyerek yerleşmemiş, bir durumun içine düşmüşlerdir.

Bu nedenle ev hem sığınak hem de yalnızlığın mekânıdır.

Şair “yapayalnız” derken çoğul bir özne kullanıyor: “içine düştüğümüz.” Bu çok önemli. Buradaki yalnızlık, tek başına kalmanın yalnızlığı değil; iki insanın birlikte yaşadığı bir yalnızlıktır.

Ve şiirin güzelliği tam burada ortaya çıkar: Birlikte olmak yalnızlığı bütünüyle ortadan kaldırmaz. İki insan birbirine yakın olabilir ve yine de dünyanın karşısında yalnız olabilir.

Fakat şiir bu yalnızlığı karanlık bir sona götürmez. Tam tersine doğa onu çevrelemeye başlar:

“Bir ormanın yeşil güvenliğiyle çevrili, gök ve denizle sarılı”

Buradaki “güvenlik” sözcüğü özellikle önemli. Orman başlangıçta karanlık ve bilinmez bir yer olarak düşünülebilir. Michaels ise onu “yeşil güvenlik” olarak tanımlıyor.

Doğa artık tehdit değil, kuşatan bir sığınaktır.

Gök ve deniz de aynı şekilde insanı sarar. Böylece evin içindeki küçük ışık ile dışarıdaki büyük doğa arasında bir karşıtlık değil, bir bütünlük oluşur.

Şiirin son görüntüsü:

“gece, yağmur ağaçların arasından süzülüp inerken.”

Başlangıçta yağmur geceyi yaratıyordu. Finalde ise yağmur ağaçların arasından süzülerek iner. Şiir başladığı yere döner ama artık gece aynı gece değildir. Çünkü artık onun içinde evin turuncu ışığı, ortak yaşamın dağınıklığı ve ormanın yeşil güvenliği vardır.

Bu nedenle şiirde yağmurun anlamı tek değildir. Yağmur bir yandan karanlık ve yalnızlık yaratır, diğer yandan toprağı canlandırır. Geçen yılın çiçek tozlarını yeniden filizlendirir. Dışarıdaki dünyayı ıslatırken içerideki insan hayatını daha görünür kılar.

Şiirin asıl başarısı da burada: Yalnızlığı ortadan kaldırmaya çalışmıyor; yalnızlığın içinde bir sığınak kuruyor.

“Aramızdaki boşluk” tamamen yok olmuyor. İki insan birbirinin bütün yalnızlığını ortadan kaldıramıyor. Fakat o boşluk; giysiler, ayakkabılar, penceredeki ışık, yağmurun kokusu ve birlikte uykuya dalınan ev tarafından dolduruluyor.

Bu yüzden şiirde ev, dört duvardan çok daha fazlasıdır. Dışarıdaki yağmur ve karanlık karşısında insanın dünyaya karşı kurduğu küçük bir sıcaklık alanıdır. İçerideki dağınıklık bile hayatın sürdüğünü gösterir.

Ve belki şiirin en güzel paradoksu şudur: İnsanlar “yapayalnız”dır ama tamamen yalnız değildir. Onları birbirine bağlayan şey büyük bir aşk ilanı değil; aynı yağmurun sesini duymak, aynı evin ışığında bulunmak, aynı dağınıklığın içinde yaşamak ve aynı geceye birlikte düşmektir.

Bu bakımdan Michaels’ın şiirinde yağmur, hüznün değil yalnızca yenilenmenin de maddesidir. Geçmiş yılın çiçek tozlarını filizlendiren yağmur, insanların arasındaki boşluğu da görünür hâle getirir. Dışarıda geceyi büyütürken içeride insan sıcaklığını belirginleştirir.

Yağmur dünyayı karartır; ama tam da o karanlık sayesinde penceredeki küçük ışığın ne kadar değerli olduğu anlaşılır.