ALAN DERİNLİĞİ
Yeniden anlattık hayat hikayelerimizi
Buffalo'ya varmadan,
güneş yusyuvarlak doğarken tarih öncesi yüzüyle
çavlanların üzerinden.
Beyaz bir sabah,
güneş arabanın ön camına dökülmüş boya gibi.
Arabayı sürüyorsun, ağzında sigara, gözünde
güneş gözlüğü.
Rochester, Amerika'nın Fotoğraf Makinesi Başkenti.
Film kutusunda purosunu söndüren
Kodak bekçisi yol gösteriyor.
Müzenin geniş açılı binası.
Yerdeki çimlerden ikinci kata bakıyorsun
Aklından tuvöaletleri karanlık odalara dönüştürerek.
Binlerce fotoğraftan sonra,
gördüklerimizin ne olduğunu bir daha kestirmek için
görüntülere dalmaktan zihnimiz bitkin,
bir lisenin park yerinde biraz kestiriyoruz,
güneş ağaç dalları gibi alçalıyor
arabanın ısınan tepesine.
Eve dönerken ay o kadar büyük ve yakın ki,
bir bıyık yapıyorum yüzüne ön camda, sonra siliyorum.
Gömleğinin yakasından parmaklarımı sokuyorum
uyumayasın diye,
Hiçbir şey hatırlamıyorum bu sabahtan önce
yaşadıklarımızdan.
Gece ayrılmıştık şehirden, gene gece dönüyoruz.
Ananas alıyoruz ve sessizce yüzerek geçiyoruz
mahallenin içinden,
sık ağaçlar yıkanıyorlar ıslak karanlıkta,
ya da gizdeş ışıkları altında sokak lambalarının
Yazın bizim kokumuzla ağırlaşıyor gezegen,
bahçelerden yayılan yeşil kokuyla.
Kaldırımların sıcaklığı kaybolmuyor
nerdeyse gece sona ermeden.
Bütün gün sevdim seni.
O bildik çevre yoluna sapıyoruz işte
ve başlıyor o uzun yolculuğumuz birbirimize doğru
sanki bütün ışıkları yanan kasabamıza dönüyoruz.
Anne Michaels
Çeviren: Cevat Çapan
Fotoğrafın Unutturduğu, Sevginin Hatırlattığı Hayat
Anne Michaels’ın “Alan Derinliği” şiiri, fotoğraf ve bellek arasındaki ilişkiyi başlangıç noktası yaparak aslında çok daha derin bir soruya ulaşır: Birlikte yaşadığımız şeyleri gerçekten hatırlamak mı önemlidir, yoksa o yaşantının içimizde bıraktığı duygu mu? Şiirin başındaki John Berger alıntısı bu soruyu hemen ortaya koyar:
“Fotoğraf makinesi bizi belleğin yükünden kurtarır
unutmak için kaydeder.”
Fotoğraf burada belleğin yardımcısı gibi görünür; fakat aynı zamanda onun yerine geçme tehlikesi taşır. İnsan yaşadığı anı gerçekten hatırlamak yerine onu görüntüye kaydeder. Böylece fotoğraf, belleği korurken paradoksal biçimde belleğin kendisini gereksizleştirir. Michaels şiir boyunca bu paradoksu tersine çevirecektir: Fotoğraflar çoğaldıkça görüntüler bulanıklaşacak, fakat yaşanan sevgi daha canlı hâle gelecektir.
Şiir, iki insanın geçmişlerini yeniden anlatmasıyla başlar:
“Yeniden anlattık hayat hikayelerimizi
Buffalo'ya varmadan”
Buradaki “yeniden” sözcüğü önemlidir. İnsanlar birbirlerine hayatlarını anlatırken aslında geçmişlerini sabit bir biçimde aktarmıyorlardır. Her anlatışta geçmiş yeniden kurulmaktadır. Bellek, arşiv değildir; anlatıldıkça değişen bir şeydir.
Üstelik bu yeniden anlatma, güneşin doğuşuyla birlikte gerçekleşir:
“güneş yusyuvarlak doğarken tarih öncesi yüzüyle
çavlanların üzerinden.”
Güneşin “tarih öncesi yüzü” ifadesi zamanı kişisel tarihin dışına çıkarır. İnsan kendi hayat hikâyesini anlatırken karşısında kendisinden çok daha eski bir zaman vardır. Güneş her sabah doğar; insanın hatırladığı hayat ise sınırlıdır.
Ardından fotoğraf dünyasına girilir:
“Rochester, Amerika'nın Fotoğraf Makinesi Başkenti.”
Kodak, fotoğraf makinesi, film kutusu, müze, karanlık oda... Şiirin ortasında neredeyse bir fotoğraf tarihi vardır. Fakat Michaels fotoğrafın teknik dünyasını anlatmakla yetinmez; fotoğrafın insan belleğiyle kurduğu ilişkiyi sorgular.
Özellikle şu bölüm çok önemlidir:
“Binlerce fotoğraftan sonra,
gördüklerimizin ne olduğunu bir daha kestirmek için
görüntülere dalmaktan zihnimiz bitkin”
Burada fotoğrafın paradoksu açıkça ortaya çıkar. Fotoğrafın amacı gördüğümüz şeyi saklamak ve bize yeniden göstermek olduğu hâlde fazla görüntü görmek hatırlamayı kolaylaştırmaz; tersine zihni yorar.
Binlerce fotoğraf arasında yaşanmış gerçeklik kaybolur.
Fotoğraf yaşantının kendisi değildir. Bir anı dondurur ama o anın kokusunu, sıcaklığını, hareketini, sesini ve duygusunu bütünüyle koruyamaz. Bu nedenle “gördüklerimizin ne olduğunu” yeniden anlamak için fotoğraflara bakmak gerekir. Fakat fotoğraflar arttıkça hatırlamak kolaylaşmak yerine zorlaşır.
Şiirin belki de en güzel ironisi burada ortaya çıkar: Fotoğraf unutmaya karşı geliştirilmiş bir araçtır; fakat fazla fotoğraf belleğin kendisini boğabilir.
Bu yüzden çiftin bir lise park yerinde uyuması son derece anlamlıdır:
“bir lisenin park yerinde biraz kestiriyoruz”
Büyük fotoğraf müzesinden, binlerce görüntüden ve belleğin yükünden sonra şiir tekrar bedensel ve gündelik yaşama döner. İnsanların yaptığı şey çok basittir: Arabada biraz uyumak.
Ve burada fotoğrafın yakalayamayacağı bir şey devreye girer: zamanın bedensel deneyimi.
“güneş ağaç dalları gibi alçalıyor
arabanın ısınan tepesine.”
Güneşin hareketi, arabanın ısınması, uykunun ağırlığı... Bunlar fotoğrafla kaydedilebilir ama fotoğraf olarak yeniden yaşanamaz. Şairin şiiri ise tam tersini yapar: Fotoğrafın kaydedemediği deneyimi kelimelerle yeniden yaşatır.
Eve dönüş bölümünde şiir birdenbire çok mahrem bir hâle gelir:
“ay o kadar büyük ve yakın ki,
bir bıyık yapıyorum yüzüne ön camda, sonra siliyorum.”
Bu küçük oyun, şiirin tamamındaki düşünsel yoğunluğu bir anda sevgiye dönüştürür. Ayın yansımasıyla sevgilinin yüzünde bıyık yapmak çok sıradan bir davranıştır. Fakat tam da bu sıradanlık önemlidir. Bir ilişkinin gerçek belleği çoğu zaman büyük olaylarda değil, kimsenin fotoğrafını çekmeye değer bulmayacağı küçük hareketlerde saklıdır.
Ardından:
“Gömleğinin yakasından parmaklarımı sokuyorum
uyumayasın diye”
Bu da fotoğrafa sığmayacak bir anıdır. Dokunmak, uyandırmak, yakın olmak... Bunların hiçbirinin gerçek karşılığı bir görüntü değildir. Şairin belleğinde asıl kalan şey fotoğraf değil, bedensel yakınlıktır.
Ve hemen ardından şiirin en önemli itiraflarından biri gelir:
“Hiçbir şey hatırlamıyorum bu sabahtan önce
yaşadıklarımızdan.”
Bu cümle ilk bakışta şiirin başındaki Berger alıntısına bağlanır: Fotoğraf makinesi unutmak için kaydeder. Fakat burada fotoğraf çekilmiş olmasına rağmen şair geçmişi hatırlamamaktadır.
Bu unutkanlık şiirin bir eksikliği değildir. Tam tersine, şiirin düşüncesini tamamlar. Çünkü insanın birlikte yaşadığı hayatın tamamını hatırlaması mümkün değildir. Yaşananların büyük bölümü unutulur.
Ama unutulan şey, yaşanmamış değildir.
Şiirin ikinci yarısı bu nedenle fotoğraf müzesinden çok daha değerlidir. Artık müze yoktur; şehir, gece, ananas, ağaçlar, sokak lambaları, yaz kokusu ve sıcak kaldırımlar vardır:
“Ananas alıyoruz ve sessizce yüzerek geçiyoruz
mahallenin içinden”
“Yüzerek” fiili burada olağanüstü güzel bir seçimdir. Gece sokaklarında yürümek yerine yüzmek... Böylece şehir katı bir mekân olmaktan çıkar, karanlıkta akışkan bir dünyaya dönüşür.
Ağaçlar “ıslak karanlıkta” yıkanmaktadır. Sokak lambalarının ışıkları ise neredeyse “gizdeş” bir aydınlık oluşturur. Görme ile görünmezlik, ışık ile karanlık sürekli birbirine karışır.
Bu noktada fotoğrafın karşısına şiirin kendisi çıkar. Fotoğraf bir görüntüyü dondurur; Michaels ise görüntünün içine kokuyu, sıcaklığı ve hareketi yerleştirir:
“Yazın bizim kokumuzla ağırlaşıyor gezegen,
bahçelerden yayılan yeşil kokuyla.”
Bu dizelerde “bizim kokumuz” ile “bahçelerin yeşil kokusu” birbirine karışır. İnsan ile dünya arasında sınır silinir. Aşk artık iki kişinin birbirine bakmasından ibaret değildir; iki insanın yaşadığı çevrenin duyular yoluyla ortaklaşmasıdır.
Ardından:
“Kaldırımların sıcaklığı kaybolmuyor
nerdeyse gece sona ermeden.”
Burada da fotoğrafın yakalayamayacağı bir deneyim vardır: sıcaklık.
Bir fotoğraf kaldırımı gösterebilir; fakat o kaldırımın gün boyunca güneşi emmiş sıcaklığını taşıyamaz. Şiir ise bunu söyleyebilir. Böylece Michaels, Berger'in düşüncesini tersine çevirir: Fotoğraf görüntüyü saklar, ama şiir yaşantının duyusal izini saklamaya çalışır.
Ve şiirin bütün düşüncesini bir anda aydınlatan iki dize gelir:
“Bütün gün sevdim seni.”
Bu cümle olağanüstü sade olduğu için güçlüdür. Şair bütün gün boyunca ne yaptığını ayrıntılarıyla hatırlamıyor olabilir. Hangi görüntünün ne zaman çekildiğini, hangi yolun ne zaman geçildiğini unutabilir. Fakat bir şeyi hatırlamaktadır:
Bütün gün sevmiştir.
İşte şiirin belleğe verdiği cevap budur.
İnsan hayatının ayrıntılarını unutabilir; fakat bir yaşantının duygusal hakikatini koruyabilir.
Son bölümde çevre yolu ve dönüş imgesi gelir:
“başlıyor o uzun yolculuğumuz birbirimize doğru
sanki bütün ışıkları yanan kasabamıza dönüyoruz.”
Burada “yolculuk” yalnızca eve dönüş değildir. Şiirin başından beri iki kişi sürekli hareket hâlindedir: Buffalo'ya giderler, Rochester'a giderler, müzeyi gezerler, gece eve dönerler. Fakat bütün bu fiziksel hareketlerin altında başka bir yolculuk vardır:
birbirlerine doğru yolculuk.
“Kasaba” ise burada yalnızca bir yer değildir. Ortak hayatın kendisidir. Bütün ışıkları yanan kasaba, iki insanın birbirinde bulduğu eve dönüş duygusunu temsil eder.
Bu yüzden şiirin başındaki fotoğraf meselesi ile sonundaki “birbirimize doğru” hareketi arasında çok güzel bir dönüşüm vardır. Başlangıçta insanlar geçmişlerini hatırlamak için fotoğraflara bakarlar. Sonunda ise fotoğrafların gösteremeyeceği bir hakikate ulaşırlar: Birlikte yaşanan hayatın en önemli görüntüsü herhangi bir fotoğrafta bulunmaz.
Şiirin adı olan “Alan Derinliği” de bu nedenle son derece anlamlıdır. Fotoğrafçılıkta alan derinliği, görüntünün önündeki ve arkasındaki alanların ne ölçüde net olduğunu ifade eder. Michaels bunu bir fotoğraf tekniğinden çıkarıp belleğin metaforuna dönüştürür.
Fotoğrafta bir şey netleşirken başka şeyler bulanıklaşabilir. Hayatta da böyledir. İnsan bazı olayları çok net hatırlar, bazılarını tamamen unutur. Fakat bir ilişkinin gerçek “alan derinliği” yalnızca görünen şeylerden oluşmaz. Görüntünün arkasında kokular, dokunuşlar, sıcaklıklar, küçük şakalar, sessizlikler ve sevgi vardır.
Ve şiirin en güzel buluşu şudur: Şair “hiçbir şey hatırlamıyorum” derken aslında şiirin sonunda en önemli şeyi hatırladığını kanıtlar:
“Bütün gün sevdim seni.”
Fotoğraf belleğin ayrıntılarını korumaya çalışır. Şiir ise unutulan ayrıntıların içinden kalan duyguyu korur.
Bu nedenle “Alan Derinliği”, unutmaya karşı bir şiir değildir. Daha incelikli bir şey söyler: Her şeyi hatırlamak mümkün değildir; zaten aşkın ve hayatın gerçekliği de bütün ayrıntıları hatırlamakta değildir. İnsan bazen yaşadığı günün hiçbir ayrıntısını hatırlamaz, fakat o gün nasıl sevdiğini hatırlar. Son dizedeki “bütün ışıkları yanan kasaba” da tam olarak bu hatırlanan duygunun mekânıdır: Dışarıdaki dünyadan çok, iki insanın birlikte kurduğu ve her şeye rağmen eve dönülebilen iç dünya.