İoanna Kuçuradi’nin Son Borcu: Zoe Karelli’nin Kassandra’sı Bir şiirin, bir filozofun ve yarım kalan son sözün hikâyesi

Şairler:

3 Ekim 2026

Kassandra

Bunlar ne, ellerinde tuttuğun
bu kara güvercinler, Kassandra?
Nasıl bir kurban hazırlıyorsun,
böylesine tuhaf, böylesine görülmemiş?
Bu yaslı kuşlar birazdan kargalara dönüşecek
ve içini, bakışlarını
parçalayıp dağıtacaklar.
Bırak onları, bırak kollarından uzaklaşsınlar,
bırakıp gitsinler uzağa.
Hiçbir iyi, hiçbir neşeli şey müjdelemiyorlar
böylesine huzursuz ruhumuza.
Üzerinden it onları, ey kralın kızı,
sana tutunmasınlar,
o vahşi kara kuşlar.

Hangi Sebepleri gördün, Kassandra,
da böyle kaygılanıyor, böyle kahroluyorsun?
Bir hayalet gibi dolaşıyorsun aramızda,
başka dünyanın hayaletleri eşliğinde.
Bizi ne kadar korkutuyorsun, ne kadar korkutuyorsun...
Sanki artık sen söyleyeceksin her şeyi,
sanki hayatın sırlarını biliyorsun
ve ölüm hakkında gerçekten ne olduğunu.
Neden ağır sözlerinle rahatsız ediyorsun bizi,
kaderlerden ve bunlardan, şunlardan söz ederek?
Sen ne söylersen söyle,
hiçbir şey değişmeyecek.

Biz bile duyuyoruz
kaderin gizli adımlarını;
sanma ki bizde yok
ruhun böylesi önsezileri.
Ama biz her şeyi unutmak istiyoruz.
Kayıp bakışlı kız,
yüzünde derin bir melankoliyle,
aynı zamanlarda, aynı çağlarda
yeniden dönüp duran senin varlığından yorulduk;
çünkü insanlar hiçbir zaman değişmez.
Bir sabah uyanırlar,
genç, güzel,
tıpkı kardeşin gibi,
tıpkı o yabancı Akhalar gibi;
hani o düşüncesiz genç adamın
aşağıladığı Akhalar.
İnsanlar uyanır ve hisseder
hayatın bütün hazzını,
hayatın gücünü;
hayatın dersini unuturlar.

Sen ne dolaşıyorsun şimdi aramızda
ve bizi rahat bırakmıyorsun?
Yoksa güzelliğin görkemi
içinde başka duyguları mı uyandırdı
ve sen bunların tadını çıkarmayı mı bilmiyorsun?
Başka bir hayatın sözlerini buluyorsun
gücünün sarhoşluğuna kapılmış insanlara söylemek için.

Ne söylemek istiyorsun, ne istiyorsun?

Biz, biz, biz
bu gücü hissediyoruz
ve başka bir şeyi seçmeye de gücümüz yetmiyor.
Acıdan yorulduk
ve sinsi iyiliklerden,
sabırdan ve insanların
kendi değerlerini bütünüyle kabul etmedikleri
öteki davranışlarından.
Biz şunu da söyleyebiliriz:
ölüm başka bir hayattır, daha görkemli bir hayat.
Teselli bulmak için neler uydurmuyoruz ki.
Sen ise durmadan aynı şeyleri söylüyorsun:
yıkım, ceza, yıkım.

Bunlar ne, ellerinde tuttuğun
bu kara kargalar,
Kypris’in güvercinleri yerine?
Kurbanlar, kurbanlar...
Ne zamana kadar kurban vermek zorundayız?
Neyi koruyacağız?
Hiç değilse şimdi yaşayacağız biz.
Priamos’a da kimse
bunca çocuk yap demedi ki,
Hekabe’nin sesleri
dünyanın dört bir yanından,
dönüş yıllarında bile duyulsun diye.
Bırak yıkımın alevleri gelsin.
Hayatın adımları içinde her şey vardır.
Hem biz herhangi bir şeyi seçiyor muyuz ki!

Kassandra, Kassandra,
senin sözlerin gereksiz bir bilgeliğin sözleri,
irademiz yetmiyor.
Talihsizliğimizi ilan edip durma.
Öyle ya da böyle öleceğiz.
Kimse seni dinlemeyecek.

Yalnızlığın geri dönülmez.
Çölün ortasında konuşanın
erişilmez mekânında yaşıyorsun.
Bizi kaderimize bırak.
Hiç kimse hiçbir zaman bilemeyecek,
hangimizin kaderinin daha iyi olduğunu.

Sahip olabileceğin bütün kâhinlik armağanları arasından
dinle,
şimdi ihtiyacımız olan şeyi dinle:
zevkin gülümsemesini.
Bize gereken budur.
İkiyüzlü erdemleri unutabilmek için,
hayaletler görmemek için,
garip farklılıkları düşünmemek için,
ıstırapta, çabada, bekleyişte
aynı değişimleri, aynı dönüşleri görmemek için,
zamanın dizginlenemez akışı içinde
hep aynı şeyleri yaşamamak için.

O hüzünlü, korkunç gözlerini değil,
gidip de kim bilir hangi gelecekleri gören gözlerini değil;
kadınların güzel dudaklarını istiyoruz,
aralarında serin bademler gibi
bembeyaz dişlerin parladığı dudakları.

Hayat bizimdir,
gelecek tanrıların.
Biz onları aşabilecek miyiz?

Hayatın tatlı günahını
bütün doluluğuyla yaşamamak günahtır.
Ne bekliyorsun?
Hangi anlamın ortaya çıkmasını bekliyorsun?

Ey kral kızı, bugün sabah
görmedin mi
güzel, genç kölelerden oluşan alayı,
bolluğu baba sarayına taşıyanları?
Geniş, altın sarısı sepetlerde,
yeşil yaprakların üzerine serilmiş,
bahçenin en seçkin meyvelerini,
derin gölgeli, sessiz köşelerden getirdiklerini?

Orada, şafağın o en güzel saatinde,
şafağın güneş tarafından kovalanıp
geri çekildiği,
ağaçların arasında peçelerinin
pembe ve mavi nefeslerini bıraktığı saatte,
güzel gençler, sessizce,
hoş ezgiler fısıldayarak,
çok yapraklı dalların aşağıya eğilmiş
meyvelerinden ağaçların armağanlarını topladılar.

Meyveler güzel ve sevinçli
vaatler gibi parlıyordu.
Zarif köleler,
sabah serinliğinde
memnuniyetle gülümsüyorlardı.

Görmedin mi sonra
geniş ağızlı toprak testilerde
köpüklü sütü,
bembeyaz ve yoğun,
ama gizlice pembe,
çok güzel bir kadının bedeni gibi;
onu, derin altın rengindeki
buğday ekmeğiyle birlikte taşıdıklarını?

O sevimli,
çiçeklerle taçlandırılmış buzağıları,
tatlı kurbanlıkları,
uysalca sürüp
Priamos’un hazırladığı kurbana götürdüklerini
görmedin mi?

İlkbaharın günü güzelce doğduğunda,
hayatın tatlı, berrak şarkısını dinleyelim.

Hatırla ey kadın,
tapınağın görevi içine kapanıp kaldığını hatırla;
göklerin, hayatın en güzel tanrısı
Apollon’un görkemiyle aydınlandığını hatırla.

Neden onun aşkını reddettin?

İç çekme, düşünme,
yüzünü Phoibos’un parıldayan bakışından
çevirme.

Altın sesli sesi dinle,
ışınlarından gelen aşk okşayışını kabul et;
tıpkı uyanan ve kendisini
bütün canlı güzelliklerle süsleyen toprak gibi.

Aşk tanrıçasının kırmızı güllerine bak.
Açgözlü bir cömertlikle kendilerini sunuyorlar,
altın ve kıpkırmızı kalplerini
serinlik içinde gösteriyorlar.

Yaprakların o eşsiz titremesine bak;
hayatın gücü karşısında açılıyorlar,
itaat ederek,
eşsiz bir sunu ve sevinç içinde.

Toprağın yeşil saçları
değerli, parıldayan çiyi damlatıyor,
kokular yayıyor.

Kapalı odaların kokuları geliyor;
insanların tutkularından
işkence görmüş görüntüler,
boğucu ve tehlikeli soluklar.

Sibyl’in tütsülerini bırak,
işkence görmüş ruhuna işkence eden
o tütsüleri.

Savaşları haber veren
ve hareketsiz bedenlere açlık duyan
vahşi kuşların seslerini kov.

Yalnızca Persephone’nin
korkuyla yükselen çığlıklarını dinleme;
Plüton’un karanlık, gizemli,
gizli ve yenilmez aşkını düşünme.

Toprak sonsuza kadar
titreyen ayaklarımızın altında açılmayacak.
Yeraltı güçlerinin korkunç gürültülerini
sonsuza kadar duymayacağız.

Kassandra, korkunun meleklerini kov;
o anlaşılmaz yüzlü,
zorba âşığı, korkuyu kov.

İnsanlar içindir hayat,
yaşamak istediklerinde.

Gençlere, çocuklarımıza
ölümün anlamını öğretme.

Hayatın görkemine inanmamak
asıl günahtır.

Troya yıkılacak.

Kendi hayatından emin
bir dünyayı koruyan
o görkemli surlar yıkılacak.

Neden güçlü Akhalar
geliyor bizi yok etmeye?

Neden her zaman düşmanlar var?

Bütün güzellikleri içinde
ölecek olanların yasını tutuyorum.
Hekabe’nin çocuklarının ölümleri
sona ermiyor.

Ruhları ve düşünceleri
benim yanıma geliyor
ve korkunç, tuhaf sözler söylüyor;
gördüğüm felaket görüntüleri,
duyduğum korkunç haberler.

İnsanların geçiciliği
acımasız, sert bir ders değil mi?

Hayatın gücüne, güzelliğine
aç kalmış ve aç kalanları görüyorum;
hayat yolundan geçerken
bir türlü doymayacak olanları,
açıklanamaz, hüzünlü bir görüntü gibi.

Çaresizce arzulayanları da görüyorum,
azgın arzunun damgasını vurduğu
o gerçekleşmemiş armağanla
işaretlenmiş olanları.

Yaşamış ve yaşayacak olanları,
yaşamadan yaşayanları görüyorum;
gelenleri ve geçecek olanları,
gelip de hayatın olağanüstü güzelliğinden
hiçbir sevinç tatmadan geçenleri.

Onları hissediyorum;
sabahın güzel rüzgârını tatmamış olanları,
öğle vaktinin görkemli sıcaklığını
görmemiş olanları,
günbatımının morunu seyredemeyenleri,
seyretmeyi öğrenememiş olanları.

Sürünerek yaşayanları
ve bir daha ayağa kalkamayacak olanları;
eğilenleri
ve insan bedenlerini
bir daha doğrultamayacak olanları.

Sabah başladığında,
güzel bir delikanlının adımlarıyla,
işkence görenleri görüyorum.

İşkencelerde ölen ve ölmekte olanlardan
yükselen korkunç iniltileri duyuyorum;
yarın da, tıpkı dün olduğu gibi,
aynı çığlıklar yankılanacak.

Ah, insan kaderinin
yıkılmaz sırrı!

Acı çekenler yalnızca burada değil,
yalnızca Akhaların arasında da değil.

Hayatın her yerinde ve her zaman
haksızlığa uğrayanlar vardır;
ve zalimler aynıdır,
insan kuşaklarına hükmedenler
her zaman hem tanınmaz
hem tanıdıktır.

Ve felaketler gelir
büyük, ateşten adımlarla.

Zeus’un şimşekleri
ve insanların lanetli alevleri.

Haksız buyruklar gelir,
kanunsuz intikamlar;
bedelini güçsüzlerin ödediği intikamlar.

Barbarca sesler gelir,
tutkunun boğuk seslerinin
ardından.

Duyuyor musun,
sürekli, açıklanamaz Erinysler nasıl ilerliyor?

Ölümlerin gölgeleri,
tanrıların yüzleri örtülü melekleri
bilinmeyen korkuları uyandırıyor,
hazırlanıyorlar.

Kötü güçleri durdurun.

Uzaklardan gelen
ve böylesine ısrarla yaklaşan
yas seslerini durdurun.

Yaklaşan o korkunç gücü,
yıkımı durdurun da
hayatın güçlü şarkısını duyabileyim.

Adalet, ey muhteşem, bilinmeyen güç,
ve ey tanrıların eşsiz soyu,
sana ait hangi bilgi
insanların yüreklerinde yuvalanıyor;
acı verici ve görkemli
bir eğitim olarak?

Erdemin erişilmez güzelliğin,
ölçülemez biçimin,
güneşin en parlak arabasından bile
daha aydınlık olan görkemin
sevinçle dolduruyor
ve insanı kör edecek kadar parlayabiliyor.

Hep birlikte yaşayalım.

Ama aşk yetmiyor,
aşk görünmüyor.

Neden gençler bizi,
güçlü olanlar bizi savaşıyor?

Neden görkemli Troya
yok edilmek zorunda?

Ah, güzel insanların katledilişi!

Gün, pembe ve altın rengiyle yaklaşırken
onun o muhteşem armağanından
sevinç duyan insanların katledilişi.

Ne korkunç gece,
insanların ateşinin
yeraltından yükselen bir ışıkla
parlamasına neden olan!

Artık yeter.

İnsanların savaşı artık yeter.

Bunca acı
acımasızlıktan doğmadı mı?

İnsanların yaraları
yeterince acımadı mı?

Ey tanrılar, acımasız ve sessiz tanrılar,
belki siz de bize yakın olduğunuz için,
bize doğru gelirken
buyruğun nereye kadar uzandığını
bilmiyorsunuz;
acımasız ve sert buyruğun.

Güçsüz insanlar
yeterince ağlamadı mı,
yeterince yalvarmadı mı?

Kötülüğün saldırısı dinsin diye
yeterince acı çekmediler mi?

Çölde konuşanın
boşuna yükselen sesi
içimde yeniden yankılanıyor,
içimi kemiriyor.

İçimde bir lanet taşıyorum.

Hangi beklentiyi taşıyorum içimde?

Sesim yalnızca bir teselli mi,
yoksa yalnızca bir felaket mi?

Acı veren varlığımın anlamı nedir?

Ey insanlar,
Troyalılar ya da Akhalar,
benim anlamımı inkâr etmeyin.

Zoe Karelli


İoanna Kuçuradi’nin Son Borcu: Zoe Karelli’nin Kassandra’sı

Bir şiirin, bir filozofun ve yarım kalan son sözün hikâyesi

İoanna Kuçuradi’nin adını ilk duyduğumda, 25 yıl önceydi.

Çağdaş Tekindemir’in, Kuçuradi’nin vefatının ardından X’te paylaştığı bu cümleyle başlayan anlatısı, yalnızca yarım kalmış bir biyografi çalışmasının hikâyesini anlatmıyor. Aynı zamanda bir insanın hayatının son günlerine kadar taşıdığı bir sözü, bir şiire karşı duyduğu sorumluluğu ve ölümün hemen eşiğinde bile sürdürdüğü işi anlatıyor.

Tekindemir, 2015 yılında İoanna Kuçuradi’nin biyografisini yazmak istemişti. Kuçuradi kabul etmedi.

“Daha zamanı vardı.”

Yıllar geçti. Geçen yıl bu kez kendisi, “Tamam, yapalım,” dedi. Tekindemir biyografiyi onun 90 yaşına kadar tamamlamayı düşünüyordu. Planını gösterdiğinde Kuçuradi ona şu soruyu sordu:

“90’a kadar yaşayacağımı nereden biliyorsun?”

Doksan yaşına girmesine yalnızca iki gün vardı.

Giremedi.

Günlerce, saatlerce, defalarca konuştular. Hayatının, düşüncelerinin, hatıralarının ve çok özel meselelerin üzerinden geçtiler. Kuçuradi bazı sorularda Tekindemir’i “fazla meraklı” buldu; fakat onu kırmadı. Yazılmamak kaydıyla cevapladı.

Biyografi taslağı tamamlanmıştı. Dört profesör dostu ve öğrencisi metni okuyordu.

Fakat bütün bunların yanında, Kuçuradi’nin zihnini meşgul eden başka bir çalışma daha vardı.

Zoe Karelli’nin “Kassandra” şiiri.

Kuçuradi yıllardır bu şiiri Türkçeye çevirmek konusunda kendisini borçlu hissediyordu. Bu, dışarıdan bakıldığında sıradan bir çeviri işi gibi görünebilir. Oysa onun için öyle değildi. Şiiri çevirmek, yerine getirilmesi gereken bir söz gibiydi. Veda etmeden önce bu borcu ödemek istiyordu.

Ölümünden bir gün önce hastane odasında Çağdaş Tekindemir yanındaydı.

Kuçuradi’nin aklında yine Kassandra vardı.

Kulağına,

“Şiiri getir, bir de kalem,”

diye fısıldadı.

Tekindemir ona artık Kassandra’yı çevirmeyi düşünmemesini söyledi.

Kuçuradi'nin cevabı şöyleydi:

“Benim borcum, ölmezsem, ben çevireceğim.”

Bir süre sessiz kaldılar.

Sonra Kuçuradi şeftali istedi ve afiyetle yedi.

Tekindemir, onun yanından ayrılırken bu hâlinin kendisine huzur verdiğini söylüyor. İyi olacağına inanmış.

Meğer o an son sahneleriymiş.

Şimdi geriye tamamlanmış bir biyografi taslağı, öğrencileri ve dostları, ardında bıraktığı düşünceler ve bir de tamamlanıp tamamlanmadığını henüz bilmediğimiz bir Kassandra çevirisi kalıyor.

Fakat burada insanın zihnini asıl meşgul eden şey, yalnızca yarım kalmış bir çeviri değildir.

Bir filozofun ölümünden bir gün önce hâlâ bir şiiri çevirmeyi düşünmesi, o şiirin onun için ne anlama geldiğini de düşündürüyor.

Kassandra, geleceği gören fakat söylediklerine kimsenin inanmadığı kadındır.

Kuçuradi'nin hayatı ise insanı, insan onurunu, adaleti, etiği ve insan haklarını düşünmeye adanmış uzun bir çabaydı.

Biri şiirin içinden, diğeri felsefenin içinden insana sesleniyordu.

Biri insanların görmek istemediği felaketi söylüyordu.

Diğeri insanın değerini unutmuş bir dünyaya insanın değerini yeniden hatırlatmaya çalışıyordu.

Bu iki hikâyenin birbirine nasıl bağlandığını kesin olarak Kuçuradi'nin kendi ağzından söyleyemeyiz. Fakat Kassandra'nın insan, savaş, adalet, zulüm ve yaşama hakkı üzerine kurduğu büyük soruların, Kuçuradi'nin düşünce dünyasına yabancı olmadığı da açıktır.

Bu nedenle Zoe Karelli'nin şiirini bugün yeniden okumak, yalnızca bir Antik Yunan mitinin modern bir yorumunu okumak değildir.

Aynı zamanda bir filozofun hayatının son günlerinde çevirmeye çalıştığı şiirin karşısında durmaktır.


Zoe Karelli ve Kassandra

Zoe Karelli (1901–1998), modern Yunan edebiyatının önemli şairlerinden biridir. Şiirlerinde insanın varoluşsal yalnızlığını, ölüm düşüncesini, aşkı, inancı, bedeni, kaderi ve insanın hayatla kurduğu karmaşık ilişkiyi işler. Yunan mitolojisi onun şiirinde geçmişte kalmış hikâyelerin basit bir malzemesi değildir. Mitolojik kişiler, modern insanın meselelerini dile getiren canlı figürlere dönüşür.

Kassandra, 1955 yılında yayımlanmıştır. Şiirin merkezinde Troya'nın geleceğini gören Kassandra vardır. Ancak Karelli'nin amacı Troya'nın yıkılışını yeniden anlatmak değildir. O, Kassandra'nın sesini kullanarak çok daha büyük bir soruyu sorar:

İnsan, yaklaşan felaketi gördüğü hâlde neden yaşamaya devam eder?

Daha da önemlisi:

İnsanların görmek istemediği bir gerçeği söylemenin anlamı nedir?

Şiirin trajedisi burada başlar.

Kassandra geleceği gördüğü için yalnız değildir.

Gördüğü şeyi başkaları görmek istemediği için yalnızdır.


Kassandra’nın Kehaneti: Görmek, Bilmek ve Yalnız Kalmak

Karelli'nin şiirinde Kassandra'nın trajedisi, yalnızca geleceği bilmek değildir. Asıl trajedi, bilginin insanı kurtarmaya yetmemesidir.

Kassandra Troya'nın yıkılacağını bilir. Fakat bunu bilmesi, yıkımı durdurmasına imkân vermez. Üstelik çevresindeki insanlar onun bilgisini paylaşmak yerine ondan uzaklaşırlar.

Bu nedenle şiirde bilgi ile güç arasındaki ilişki özellikle acımasızdır. Kassandra gerçeğe sahiptir ama güce sahip değildir.

İnsanlar ise güce sahiptir ama gerçeği duymak istemezler.

Bu karşıtlık şiirin temel gerilimlerinden birini oluşturur.

Kassandra'nın sözleri insanları rahatsız eder; çünkü onların hayatla kurduğu rahatlatıcı düzeni bozar. İnsanlar ölümün geleceğini bilmek istemez. Savaşın yaklaşmasını düşünmek istemez. Güzelliğin yok olabileceğini hatırlamak istemez.

Onlar yaşamaya devam etmek ister.

Ve Karelli burada insanı suçlamaz.

Tam tersine, insanın yaşama arzusunu şiirin en güçlü değerlerinden biri hâline getirir.

“Biz her şeyi unutmak istiyoruz”

Şiirdeki “biz”, son derece önemlidir.

Bu “biz”, yalnızca Troya halkı değildir.

İnsanlığın “biz”idir.

Çünkü insan, felaket ihtimali karşısında çoğu zaman unutmayı seçer. Sabah kalkar, gençliğini yaşar, âşık olur, sofraya oturur, meyve yer, çocuk sahibi olur, bahçesine bakar.

Kassandra ise bütün bunların arkasında yaklaşan ölümü görür.

Fakat Karelli'nin şiiri burada Kassandra'yı mutlak biçimde haklı, diğerlerini mutlak biçimde yanılmış göstermiyor.

Çünkü hayatı yaşamak istemek de hakikatin bir parçasıdır.

Belki şiirin en derin paradoksu budur:

Ölümü bilmek, hayatı değersizleştirmemelidir.

Tam tersine, ölüm bilgisi hayatın değerini daha da artırmalıdır.

Kara güvercinlerden kara kargalara

Şiirin başlangıcındaki kuş imgesi bu bakımdan çok güçlüdür.

Güvercin, barışın ve sevginin kuşudur. Fakat Kassandra'nın ellerindeki güvercinler karadır. Sonra kargalara dönüşürler.

Bu dönüşüm, Troya'nın kaderini daha şiirin başında sezdirir.

Fakat kuşların Kassandra'nın “içini” ve “bakışlarını” parçalayacak olması daha önemlidir.

Kehanet önce Kassandra'yı yaralar.

Çünkü geleceği görmek, geleceğin acısını bugünde yaşamaktır.

Kassandra'nın yalnızlığı biraz da bundan doğar. O, henüz yaşanmamış bir ölümün yasını şimdiden tutmaktadır.

Hayatın savunusu

Şiirin önemli bir bölümü Kassandra'ya karşı konuşan insanların ağzından gelir.

Onlar hayatı isterler.

Güzelliği isterler.

Aşkı isterler.

Bedenin hazzını isterler.

Baharı isterler.

Meyveleri, sütü, ekmeği, gençliği ve sabahı isterler.

Bu yüzden şiirin ortasında son derece uzun bir bahar ve bolluk tasviri vardır.

Meyvelerin sepetlere doldurulması, süt, ekmek, genç köleler, çiçeklerle süslenmiş buzağılar, sabah ışığı...

Bütün bunlar yalnızca dekor değildir.

Karelli, Troya'yı yıkılmadan önce yaşayan bir dünya olarak gösterir.

Çünkü bir şehrin yıkımını anlatmanın en güçlü yolu, önce onun hayatını anlatmaktır.

Savaş bir haritayı değiştirmez yalnızca.

Savaş, insanların sabahlarını yok eder.

Sofralarını yok eder.

Bahçelerini yok eder.

Gençliklerini yok eder.

Aşklarını yok eder.

Çocuklarını yok eder.

Bu yüzden şiirde savaşın karşısında savunulan şey soyut bir “barış” kavramından daha büyüktür:

Hayatın kendisidir.

“Hayatın tatlı günahı”

Şiirin en çarpıcı düşüncelerinden biri, hayatın “tatlı günahı”dır.

Karelli burada yaşamaktan utanmayı reddeder.

İnsanın güzelliği, bedeni, aşkı ve hazzı istemesini küçümsemez.

Tam tersine, hayatın bütünlüğünü kabul eder.

Çünkü ölüm karşısında hayatın güzelliklerini küçümsemek, ölümü hayatın içine gereğinden fazla sokmak anlamına gelebilir.

Kassandra'nın çevresindekiler bu yüzden ona karşı çıkar:

Bize ölümü öğretme.

Bu söz, şiirin çok önemli bir ahlâkî merkezidir.

Çünkü çocuklara ve gençlere yalnızca ölümün, savaşın ve felaketin dünyasını anlatmak, onların hayatla kurduğu ilişkiyi de yaralayabilir.

Karelli'nin söylediği şey şudur:

Hayatın değerini korumak, ölümü inkâr etmek değildir.

Apollon ve reddedilen güzellik

Kassandra'nın Apollon'un aşkını reddetmesi de bu bağlamda önem kazanır.

Apollon burada yalnızca mitolojik bir tanrı değildir. Güzelliğin, ışığın, aşkın ve hayatın temsilcilerinden biri hâline gelir.

Kassandra'nın karşısına gül, toprak, yaprak, beden ve bahar çıkarılır.

Hayat bütün duyularıyla konuşur.

Koku vardır.

Işık vardır.

Ten vardır.

Çiçek vardır.

Meyve vardır.

Aşk vardır.

Kassandra bunların hiçbirini göremeyen biri değildir.

Tam tersine, bütün bunların ne kadar değerli olduğunu bildiği için onların yok oluşunu daha korkunç görür.

Persephone'nin karanlığından insanın karanlığına

Persephone, Plüton ve yeraltı imgeleri şiirin karanlık damarını güçlendirir.

Fakat Karelli'nin asıl meselesi mitolojik yeraltı dünyası değildir.

Yeraltından yükselen korkunç sesler, aslında insanlığın kendi içindeki karanlığı da temsil eder.

Kassandra'ya “korkunun meleklerini kov” denmesi bu nedenle önemlidir.

Şair ölümü inkâr etmez.

Fakat ölümün hayat üzerindeki hâkimiyetini reddeder.

“Gençlere, çocuklarımıza ölümün anlamını öğretme” çağrısı bu yüzden şiirin en insancıl bölümlerinden biridir.

“Troya yıkılacak”

Sonunda bütün itirazlar susar.

Kassandra'nın bildiği gerçek söylenir:

Troya yıkılacak.

Şiirin bu noktasında Troya artık yalnızca Antik Çağ'daki bir şehir değildir.

Troya, insanlığın tekrar tekrar kurduğu ve tekrar tekrar yıktığı bütün dünyaların sembolüdür.

Bir şehir kendisini güvende zanneder.

Surlar yükselir.

İnsanlar hayatlarını sürdürür.

Çocuklar büyür.

Gençler âşık olur.

Sonra düşman gelir.

Savaş başlar.

Ve insanlar, daha önce defalarca yaşanmış bir felaketin yeniden yaşanabileceğine inanmak istemezler.

Kassandra ise bilir.

Şiirin asıl dönüşümü: Mitten tarihe

Şiirin sonlarına doğru Karelli'nin sesi belirgin biçimde değişir.

Artık yalnızca Troya'dan söz edilmez.

“Her zaman ve her yerde” haksızlığa uğrayanlardan söz edilir.

Bu, şiirin mitolojik çerçeveyi kırdığı andır.

Akhalar ve Troyalılar artık tarihsel taraflar olmaktan çıkar.

Onların yerini bütün çağların güçlüleri ve güçsüzleri alır.

Haksız emirler gelir.

Kanunsuz intikamlar gelir.

Bedelini güçsüzler öder.

Barbarca sesler yükselir.

Ölümler çoğalır.

Ve insanlık aynı döngünün içinde yeniden yeniden kendisini bulur.

Karelli'nin şiiri burada şaşırtıcı biçimde günümüze yaklaşır.

Çünkü şiirin asıl sorusu artık:

“Troya neden yıkıldı?”

değildir.

Asıl soru:

“İnsanlar neden her çağda birbirlerini yok edecek düşmanlar buluyor?”

sorusudur.

Kassandra'nın savaşa itirazı

Şiirin doruklarından biri, savaşın artık yeterli olduğunu söyleyen bölümdür.

Kassandra burada artık kâhin değildir.

Bir insan sesi olur.

Bir anne sesi.

Bir yas sesi.

Bir vicdan sesi.

“İnsanların savaşı artık yeter” düşüncesi, şiirin bütün mitolojik dekorunu aşar.

Artık Zeus'un, Apollon'un, Persephone'nin, Plüton'un ötesinde insan vardır.

Ve insan acı çekmektedir.

Karelli tanrıları bile sorgular.

Güçsüzlerin yeterince ağlayıp ağlamadığını sorar.

Yeterince yalvarıp yalvarmadıklarını sorar.

Yeterince acı çekip çekmediklerini sorar.

Bu soruların kendisi bile bir başkaldırıdır.

Çünkü savaşın kaçınılmaz olduğunu söyleyen bütün söylemlerin karşısına insanın çektiği acıyı koyar.

Adalet

Şiirin en önemli kavramlarından biri de adalettir.

Kassandra sonunda “adalet”i çağırır.

Fakat adalet burada yalnızca mahkeme salonlarının veya yasaların kavramı değildir.

İnsanların birlikte yaşayabilmesinin temel şartıdır.

“Hep birlikte yaşayalım” düşüncesi, şiirin belki de bütün ağırlığını taşıyan cümlesidir.

Çünkü Troya'nın yıkımının temelinde yalnızca kader yoktur.

İnsanların birbirlerine uyguladığı güç vardır.

Buyruk vardır.

İntikam vardır.

Tahakküm vardır.

Ve bunların bedelini çoğu zaman güçlüler değil, güçsüzler öder.

Bu yüzden Karelli'nin Kassandra'sı yalnızca geleceği bilen bir kadın değildir.

O, insan hayatının değerini savunan bir vicdandır.

Kassandra neden yalnız?

Kassandra'nın yalnızlığı, insanların ona inanmamasından ibaret değildir.

Daha acı bir yalnızlık söz konusudur:

İnsanlar onun yanılmasını değil, susmasını ister.

Çünkü Kassandra'nın söylediği şey rahatsız edicidir.

Hakikat, insanın hayatını değiştirmesini gerektiriyorsa, insan çoğu zaman hakikati söyleyene öfkelenir.

Bu nedenle Kassandra, bütün çağlarda tekrar eden bir figüre dönüşür.

O, felaketi önceden görenlerin;

savaşa karşı çıkanların;

güçsüzlerin uğrayacağı zulmü haber verenlerin;

insanın değerini hatırlatanların;

ve bütün bunlar karşısında “abartıyorsun” denilerek susturulanların sembolüdür.

“Benim anlamımı inkâr etmeyin”

Şiirin son cümlesi bu yüzden olağanüstü önemlidir:

“Ey insanlar, Troyalılar ya da Akhalar, benim anlamımı inkâr etmeyin.”

Kassandra artık “Bana inanın” dememektedir.

Bu çok önemli bir ayrımdır.

O, anlaşılmak istemektedir.

Çünkü onun anlamı yalnızca Troya'nın yıkılacağını bilmek değildir.

Onun anlamı, insanın bütün felaketlere rağmen hayatı savunmasıdır.

İnsanın kendi elleriyle yarattığı yıkımı görmesidir.

Güçsüzlerin acısını fark etmesidir.

Adaletin mümkün olduğuna inanmasıdır.

Ve en önemlisi, insan hayatını hiçbir siyasal, askerî veya tarihsel gerekçenin altında ezdirmemesidir.


İoanna Kuçuradi'nin Ardından Kassandra'yı Okumak

Şimdi şiirin başına dönmek gerekiyor.

Çünkü Kuçuradi'nin bu şiiri yıllarca çevirmek istemesi, şiirin anlamını değiştirmese de, bizim şiire bakışımızı değiştiriyor.

Bunu Kuçuradi'nin adına yorumlamak, onun “Kassandra'yı şu sebeple çevirdiğini” iddia etmek doğru olmaz. Böyle bir hüküm ancak onun kendi sözlerinden çıkarılabilir.

Fakat şiirin taşıdığı sorularla Kuçuradi'nin ömrü boyunca üzerinde durduğu meseleler arasında güçlü bir akrabalık olduğu inkâr edilemez.

Karelli'nin şiirinde insanın hayatı değersizleştirilir.

Savaş, insanların hayatını ellerinden alır.

Güçlü olanlar buyurur.

Güçsüzler bedel öder.

Adalet görünmezleşir.

Kassandra ise insanın anlamını savunur.

Kuçuradi'nin felsefesinde de insanın değerinin, insan haklarının ve etik sorumluluğun merkezî bir yer tuttuğunu biliyoruz.

Belki bu nedenle Kassandra, onun için yalnızca çevrilecek güzel bir şiir değildi.

Belki bir çevirmenin karşısındaki metne duyduğu sorumluluk duygusundan daha fazlası vardı.

Belki yalnızca şiire verilmiş bir söz vardı.

Bunu bilmiyoruz.

Bildiğimiz ise şudur:

Ölümünden bir gün önce bile Kuçuradi Kassandra'yı düşünüyordu.

“Şiiri getir, bir de kalem.”

Bu cümle, artık şiirin çevresinde dolaşan hikâyenin bir parçasıdır.

Ve hemen ardından gelen:

“Benim borcum, ölmezsem, ben çevireceğim.”

sözü, insanın ölümün karşısında bile yaptığı işe, verdiği söze ve üstlendiği sorumluluğa nasıl tutunabildiğini gösteren dokunaklı bir son sahnedir.

Sonra şeftali ister.

Afiyetle yer.

Hayat, ölümün hemen yanında bir kez daha kendisini gösterir.

Bu ayrıntının şiirin kendisiyle kurduğu bağ insanı ister istemez düşündürüyor.

Karelli'nin Kassandra'sı boyunca insanlar ölümün yaklaşmasına rağmen hayatı isterler.

Meyveleri.

Sütü.

Ekmeği.

Baharın sabahını.

Güzelliği.

Aşkı.

Ve Kuçuradi'nin hikâyesinin son sahnesinde de hayatın küçücük ama gerçek bir ayrıntısı vardır:

Bir şeftali.

Belki bu yalnızca bir tesadüftür.

Ama şiiri şimdi okuyan biri için unutulması güç bir tesadüftür.

Çünkü Kassandra, ölümün karşısına hayatı koyan bir şiirdir.

Ve Kuçuradi, hayatının son gününde bile onu çevirmeye çalışıyordu.


Son Söz: Bir Borcun Ardından

İoanna Kuçuradi'nin Kassandra çevirisini henüz görmüyoruz.

Belki tamamlanmıştı.

Belki yarım kaldı.

Belki bir yerde, bir dosyanın içinde, onun el yazısıyla veya son düzeltmeleriyle birlikte bizi bekliyor.

Eğer çeviri bulunur ve yayımlanırsa, burada yer alan çeviri elbette onun yerini tutmayacaktır.

Çünkü bu metin, Kuçuradi'nin çevirisi değildir.

Bu metin yalnızca onun tamamlamaya çalıştığı şiiri Türkçede yeniden okumak ve onun hatırasını yaşatmak için hazırlanmıştır.

Asıl dileğimiz, bir gün İoanna Kuçuradi'nin Kassandra'sını okuyabilmektir.

O gün geldiğinde bu şiiri bir kez daha, başka bir gözle okuyacağız.

Çünkü Kassandra'nın son sözleri artık yalnızca Troya'ya değil, bize de sesleniyor:

“Ey insanlar, Troyalılar ya da Akhalar,
benim anlamımı inkâr etmeyin.”

Belki İoanna Kuçuradi'nin ardından yapılabilecek en güzel şeylerden biri de budur:

Onun bıraktığı soruları susturmamak.

İnsan için verdiği mücadeleyi unutmamak.

Öğrencilerinin, dostlarının ve eserlerinin taşıdığı izleri yaşatmak.

Ve onun ölümünden bir gün önce bile elinden bırakmadığı o şiire yeniden kulak vermek.

Kassandra konuşmaya devam ediyor.

Çünkü bazı sesler, kendilerine inanılmadığında bile susmaz.

Bazı borçlar, insanın ömrünü aşar.

Bazı şiirler ise bir kez çevrilmek üzere değil, bir ömür boyunca yeniden okunmak üzere insanın peşine düşer.

İoanna Kuçuradi'nin Kassandra'ya olan borcu böyle bir borçtu.

Şimdi sıra bizde:

Kassandra'yı dinlemekte.


Not: Zoe Karelli'nin “Kassandra” şiiri 1955 yılında Atina'da yayımlanan Kassandra ve Diğer Şiirler (Κασσάνδρα και άλλα ποιήματα) adlı kitabında yer almaktadır. Şiirin kaynak metni Yunanistan Dil Merkezi'nin “Νόστος: Ο Αρχαιοελληνικός Μύθος στην Παγκόσμια Λογοτεχνία” arşivinde yer almaktadır.

Bu yazıdaki Türkçe şiir çevirisi İoanna Kuçuradi'nin çevirisi değildir. Kuçuradi'nin bu şiiri çevirmiş olabileceği ve çevirinin tamamlanıp tamamlanmadığı konusunda kesin bilgi edinildiğinde, metin buna göre güncellenmelidir.