İki Büyük Zihin Karşı Karşıya: Cemil Meriç’in Hüsamettin Arslan Röportajında Aşk, Zaaf, Kitap, Şiir, İslâm ve Sosyalizm
23 Eylül 2026
Cemil Meriç’in Hüsamettin Arslan’la 1986 yılında yaptığı röportajı yalnızca Cemil Meriç’in düşüncelerini anlattığı bir söyleşi olarak okumak, bu metnin asıl değerini küçültmek olur. Çünkü burada aynı zamanda iki ayrı düşünce dünyası karşı karşıya gelir. Bir tarafta hayatının son dönemine yaklaşmış, geriye dönüp kendi düşünce serüvenine bakabilecek bir Cemil Meriç vardır; diğer tarafta onu yakından tanıyan, kitaplarını bilen, önceki sözlerini hatırlayan, söylediklerinin arkasındaki düşünceyi merak eden ve gerektiğinde onu kendi ifadeleriyle yüzleştiren genç bir Hüsamettin Arslan.
Röportajın bugün bize bıraktığı en önemli şeylerden biri de budur. Meriç'i konuşurken Meriç'i gerçekten dinleyen bir zihnin sorularını da görüyoruz. Sorular rastgele değildir. Arslan, Meriç'in geçmişteki sözlerini bugünkü düşünceleriyle karşılaştırır; “Ben Müslüman sosyalistim” sözünü önüne getirir, kadın ve kitap benzetmesinin kaynağını sorar, Nietzsche'yi kadın konusundaki sözünden yakalar, şiiri neden bıraktığını sorar, zaaflarını doğrudan gündeme getirir. Böylece Meriç'in kendisi hakkında kurduğu portre ile Arslan'ın onun hakkında merak ettiği portre arasında sürekli bir gerilim oluşur.
Bu yüzden bu röportaj, yalnızca Cemil Meriç'i anlatan bir metin değil, Cemil Meriç'i sorgulayan bir metindir.
Ve belki bugün bu kadar kıymetli olmasının bir başka sebebi de budur: Türk düşünce hayatının iki önemli ismi aynı metinde, aynı masada, aynı zihinsel yoğunluk içinde buluşmaktadır. Bu buluşmanın bir daha aynı biçimde gerçekleşemeyecek olması, röportajın tarihî değerini daha da artırır.
Bir düşünürü rahat bırakmayan sorular
Hüsamettin Arslan'ın röportajdaki en önemli özelliği, Meriç'i hayranlıkla dinlemekle yetinmemesidir. Onun kitaplarını okumuş olması, soruların derinliğine doğrudan yansır.
Arslan bazen Meriç'in bir kitabındaki cümleyi hatırlatır, bazen daha önceki bir konuşmasındaki düşüncesini karşısına koyar. “Daha önce şöyle demiştiniz” diyerek onu geçmişteki kendisiyle karşılaştırır. Bu, sıradan bir röportajcının tavrı değildir. Burada sorulan soru çoğu zaman cevabı öğrenmek için değil, Meriç'in düşüncesinin sınırını görmek için sorulur.
Bu nedenle röportajın asıl kahramanlarından biri de sorulardır.
Arslan'ın soruları Meriç'in biyografisinden çok zihinsel biyografisini ortaya çıkarır.
“Zaaflarınız neler?”
“Aşka inanıyor musunuz?”
“Kadınlara bakış açınız nedir?”
“Nietzsche hakkında ne düşünüyorsunuz?”
“Daha önce kendinizi Müslüman sosyalist olarak tanımladınız; bugün ne düşünüyorsunuz?”
“Şiiri neden bıraktınız?”
“Kitapları neden kadınlara benzetiyorsunuz?”
Bunlar bir düşünürün yalnızca fikirlerini değil, insan tarafını ortaya çıkarmaya yönelik sorulardır.
Ve Meriç bu soruların önemli bir bölümünden kaçmaz.
“Baştan aşağı zaafım”
Röportajın en çarpıcı anlarından biri belki de en kısa cevaplardan biridir.
Arslan doğrudan sorar:
“Zaaflarım diyebileceğiniz özellikleriniz neler efendim?”
Meriç'in cevabı şaşırtıcı derecede açıktır:
“Çok. Baştan aşağı zaafım.”
Ardından kendisini tarif eder: Fazlasıyla hassastır; çabuk kızar, çabuk darılır, çabuk sevinir. Okumaya düşkündür. Kadınlara karşı da zaafı olduğunu söyler. Çocukluğunda ailenin yaşayan tek erkek evladı olması nedeniyle biraz şımarık büyüdüğünü de kabul eder.
Bu cevap, Meriç'in kendisini kusursuz bir düşünür olarak sunmak istemediğini gösterir.
Tam tersine, düşünür kimliğinin arkasındaki insanı açığa çıkarır.
“Baştan aşağı zaafım” sözü, belki de röportajın en samimi cümlelerinden biridir. Çünkü büyük düşünür imgesinin en tehlikeli tarafı, insanın kendi zaaflarını görünmez kılmasıdır. Meriç ise kendisini zayıflıklarından arındırılmış bir akıl olarak sunmaz.
Hassastır.
Kırılgandır.
Çabuk öfkelenir.
Çabuk sevinir.
Kadınlara zaafı vardır.
Kitaplara bağımlı denebilecek kadar düşkündür.
Bütün bunlar onun düşünce hayatının dışında değildir. Tam tersine, düşüncesinin içine sızmıştır.
Meriç'in düşüncesini anlamak için yalnızca ne okuduğuna bakmak yetmez; nasıl bir insan olarak okuduğuna da bakmak gerekir.
Onun dünyasında akıl ile duygu birbirinden ayrılmış iki bölge değildir.
Aşk: İnsanı insan yapan şey
Arslan'ın bir sonraki sorusu bu yüzden son derece yerindedir:
“Aşka inanıyor musunuz?”
Meriç'in cevabı kısa ama çok güçlüdür:
“Elbette. İnsanlar arasındaki biricik insanî his aşk. İnsanı insan yapan aşktır.”
Bu cümle, Meriç'in aşkı yalnızca romantik bir ilişki olarak görmediğini gösterir.
Aşk onun için insanın başka bir insana yönelme kapasitesidir.
İnsanı kendisinin dışına çıkaran, başka bir insanı önemsemesini sağlayan, onu kendi sınırlarının ötesine taşıyan bir duygudur.
Bu nedenle Meriç'in aşk anlayışı ile müsamaha anlayışı arasında da gizli bir bağ vardır.
Müsamaha, başka bir insanın varlığına tahammül edebilmektir.
Aşk ise başka bir insanın varlığını kendi varlığının içine alabilmektir.
Biri toplumsal alanda, diğeri özel hayatta gerçekleşen bir insanlaşma biçimi gibi görünür.
Kadın: Meriç'in dünyasında yalnızca kadın değildir
Meriç'in kadınlara bakışı, röportajın en uzun ve en tartışmalı bölümlerinden biridir.
“Kadınlara bakış açınız nedir?” sorusuna verdiği cevapta kadına “büyük bir saygı ve sonsuz bir sevgi” duyduğunu söyler. Kadını erkekten “daha yüksek” gördüğünü, eşitlikten ziyade “vazife taksimi” düşüncesini benimsediğini ve kadının fedakârlığı ile sadakati üzerinden üstün olduğunu savunduğunu belirtir.
Bu sözler bugün ayrıca tarihsel bağlamı içinde okunmalıdır. Burada Meriç'in kendi dönemine ait toplumsal cinsiyet anlayışı açık biçimde görülür. “Kadın erkek eşitliği yoktur” cümlesi, onun kadınları yüceltirken eşitlik fikrini reddeden yaklaşımını ortaya koyar. Bu düşünceyi bugünkü kavramlarla yeniden yazmak yerine, Meriç'in kendi düşünce dünyası içinde ne söylediğini görmek daha değerlidir.
Çünkü Meriç'in kadın anlayışında kadın yalnızca biyolojik veya toplumsal bir kimlik değildir.
Kadın onun için insanın karşısındaki en büyük aynalardan biridir.
Ve hemen ardından kitap gelir.
Kadın ve kitap.
Meriç'in hayatındaki iki önemli varlık.
Bu ikisinin yan yana getirilmesi rastlantı değildir.
Kadın ile kitabın aynı cümlede buluşması
Arslan, Meriç'in kitapları kadınlara benzettiğini hatırlatır:
“Her kitapta kendimizi okuruz, kendimizle yatarız her kadında.”
Ve bunun nedenini sorar.
Meriç'in cevabı olağanüstü derecede yoğun bir insan tasavvuru içerir:
“Hayvanlar çiftleşir; insanlar birleşir, tekleşir.”
Ardından her insanda binlerce insan bulunduğunu söyler. Kadın ile erkeğin bir araya gelmesinde bu binlerce insanın yalnızca birer tarafının birbirleriyle kaynaştığını ve aynileştiğini anlatır.
Burada Meriç'in insan anlayışının önemli bir tarafı ortaya çıkar:
İnsan tek bir insandan ibaret değildir.
Her insan kendi içinde geçmişini, ailesini, okuduklarını, arzularını, korkularını, çocukluğunu, kültürünü ve hatıralarını taşır.
Dolayısıyla aşk iki bedenin birleşmesi değildir.
İki kalabalığın karşılaşmasıdır.
Bu düşünce, Meriç'in kitaplarla kadınları aynı düzlemde düşünmesini de anlaşılır hâle getirir. Çünkü kitap da insan gibi insanın içine girer. İnsan kitap okurken yalnızca kitabı okumaz; kendisini de okur.
Bu yüzden:
Kitap bir başkasını tanıma aracı olduğu kadar insanın kendisine dönme aracıdır.
“Hayatımda iki önemli varlık: Kadın ve kitap”
Meriç'in bu cümlesi, onun bütün röportajını anlamak için kullanılabilecek anahtarlardan biridir.
Çünkü bir düşünür olarak Meriç'in hayatında iki temel ilişki vardır:
İnsan ve kitap.
Kadın burada insanla ilişkinin en yoğun biçimi olarak ortaya çıkar; kitap ise düşünceyle ilişkinin en yoğun biçimidir.
Biri sevgiye, diğeri bilgiye açılan kapıdır.
Fakat Meriç bunları birbirinden ayırmaz.
Çünkü onun için kitap da insanî bir varlıktır. İnsan da okunması gereken bir kitaptır.
Bu yüzden “Her kitapta kendimizi okuruz” cümlesi yalnızca güzel bir aforizma değildir. Meriç'in bütün entelektüel hayatını özetleyen bir düşüncedir.
Okumak, başkasını tanımak kadar kendini tanımaktır.
Nietzsche: “Budala”
Röportajın en unutulmaz anlarından biri Nietzsche üzerine gelen sorudur.
Arslan, Nietzsche'nin kadın hakkında son derece meşhur ve provokatif sözünü hatırlatır:
“Bir kadınla yemeğe mi çıkıyorsunuz… kırbacınızı yanınıza almayı ihmal etmeyin.”
Meriç'in cevabı tek kelimedir:
“Budala.”
Fakat bu tek kelimenin ardından Meriç uzun bir Nietzsche portresi çizer. Nietzsche'nin kadın karşısındaki tavrını bir “küçüklük duygusu” ile açıklar; kadın konusunda tatmin olmadığını, düğünde geline evlenme teklif etmesini hatırlatır ve Nietzsche için “Dâhi bir salak” gibi son derece sert bir tanımlama kullanır. Ardından onu “tam bir insan” olmamakla suçlar ve kadın karşısındaki zaafının farkında olmadığını söyler.
Burada Meriç'in düşünce tarzının çok karakteristik bir yönü ortaya çıkar.
Bir düşünürü bütün büyüklüğüyle kabul etmek zorunda değildir.
Nietzsche'nin dehasını teslim ederken onun insan olarak zaafını acımasızca eleştirebilir.
Bu, Meriç'in başka düşünürlere yaklaşımında da görülür: hayranlık ile eleştiri aynı anda var olabilir.
Ama Nietzsche bölümü aynı zamanda Meriç'in kendisi hakkında da düşündürücü bir ayna oluşturur.
Çünkü birkaç soru önce Meriç kendi zaaflarını itiraf etmiştir.
Kadınlara zaafını kabul etmiştir.
Şimdi Nietzsche'yi kadın karşısındaki zaafı nedeniyle eleştirmektedir.
Bu nedenle burada yalnızca Nietzsche'nin portresi yoktur; Meriç'in kendi zaaflarıyla Nietzsche'nin zaafı arasındaki görünmez karşılaştırma da vardır.
Meriç, Nietzsche'de gördüğü şeyi kendisinde de görür mü?
Röportaj bunu açıkça söylemez.
Fakat soru burada kalır.
Ve iyi bir röportajın gücü biraz da budur: Cevap bittikten sonra düşünce devam eder.
Müslüman sosyalist: Bir düşünceyi tek kelimeye sığdırmamak
Röportajın en önemli siyasal ve düşünsel bölümlerinden biri sosyalizm ve İslâm üzerine konuşulan kısımdır.
Arslan, Meriç'in geçmişte kendisini “Müslüman sosyalist” olarak tanımladığını hatırlatır. Bunun üzerine mülkiyet konusundaki tavrını sorar. Meriç ise sosyalizmin Türkiye'de yaşayabilmesi için “İslâmî bir veçheye bürünmek zorunda” olduğunu söyler. Mülkiyet konusunda Saint-Simon'a yakın düşündüğünü, mülkiyetin toplum yararıyla sınırlandırılması gerektiğini savunur. Ona göre mülkiyet yalnızca yaşayan kişinin özel zevki için tüketebileceği bir şey değildir; toplumun ve gelecek kuşakların da onda hakkı vardır.
Burada Meriç'in düşünce dünyasının tek bir ideolojik kutuya sığmadığını yeniden görüyoruz.
İslâm ile sosyalizmi birbirinin mutlak karşıtı olarak görmez.
Tam tersine, ikisinde de bir “devrim” görür.
“İslâmiyet de sosyalizm gibi düşüncede bir devrimdir.”
Bu cümle, Meriç'in düşüncesinin önemli özelliklerinden birini gösterir:
O, düşünceleri yalnızca ait oldukları siyasi kamplar üzerinden okumaz.
Bir düşüncenin hangi soruya cevap verdiğiyle ilgilenir.
Mülkiyet nedir?
Toplumun hakkı nedir?
Bireyin sınırı nedir?
İnsan neden paylaşmalıdır?
Adalet nasıl sağlanır?
Bu soruların cevaplarını farklı geleneklerde arar.
Dolayısıyla Meriç için İslâm ile sosyalizm arasındaki ilişki, basit bir siyasi sentez değildir. Daha derinde, toplum, mülkiyet ve adalet üzerine ortak bir düşünme alanı arayışıdır.
Bu noktada röportajın başındaki “Ben bir parça eklektiğim” sözü yeniden anlam kazanır.
Meriç'in zihni tek bir kaynaktan beslenmez.
Batı'dan okur.
Doğu'dan okur.
Marksizmden etkilenir.
İslâm düşüncesini önemser.
Saint-Simon'a bakar.
Nietzsche'yi okur.
Ama hiçbirini bütünüyle kendisi hâline getirmez.
Okur, karşılaştırır, benimser, reddeder ve yeniden kurar.
İslâm'a bakışı: Dinin düşünsel ve toplumsal tarafı
Meriç'in İslâm'a yaklaşımını yalnızca kişisel inanç meselesi olarak değerlendirmek de yetersizdir.
Bu röportajda İslâmiyet onun için aynı zamanda bir medeniyet, toplum ve düşünce meselesidir.
Özellikle mülkiyet tartışmasında İslâm'ı sosyal adaletle ilişkilendirmesi bunu gösterir.
Fakat burada önemli olan bir başka şey daha vardır:
Meriç, İslâm'ı savunurken düşünce hayatını tek bir dinî çerçeveye kapatmaz.
Aksine İslâm'ı, sosyalizmle, Saint-Simon'la, Batı düşüncesiyle ve başka kültürlerle karşılaştırarak düşünür.
Bu nedenle onun İslâm'a yaklaşımında medeniyetler arası karşılaştırma temel yöntemlerden biridir.
Şiiri gerçekten bırakmış mıydı?
Röportajın edebiyat açısından en değerli sorularından biri şiir hakkındadır.
Arslan sorar:
“Şiiri bırakışınızın tarihini hatırlıyor musunuz?”
Meriç'in cevabı şaşırtıcıdır:
“Acaba bıraktım mı? Söyleyemem ki bunu. Nesri şiir haline getirmeye çalıştım.”
Bu birkaç kelime, Meriç'in edebiyat anlayışını çok güzel açıklar.
Şiiri bırakmış değildir.
Sadece şiiri başka bir biçimde sürdürmüştür.
Şiir artık mısralarda değil, nesrin içinde aranır.
Bu yüzden Meriç'in düzyazısının neden zaman zaman şiirsel bir yoğunluk taşıdığını anlamak için bu cümle son derece önemlidir.
O, nesri yalnızca bilgi aktaran bir araç olarak görmez.
Nesri şiirleştirmek ister.
Bu yüzden onun kitaplarında düşünce ile metafor, kavram ile imge, bilgi ile duygu sürekli birbirine yaklaşır.
Cümleleri yalnızca bir şeyi açıklamaz; aynı zamanda bir duygu yaratır.
Belki de Meriç'in büyük okur kitlesine ulaşmasının sebeplerinden biri budur.
Çünkü o, düşünceyi yalnızca akla değil, dile ve hayale de taşır.
“Acılar insan ruhunu biliyor”
Arslan, büyük yazar olmak için Meriç'in hayat çizgisine benzer bir yolu kat etmek gerekip gerekmediğini sorar.
Meriç'in cevabı:
“Gerekir. Acılar insan ruhunu biliyor. Acı çekmeyen, insan olamaz.”
Bu cümle, onun edebiyat anlayışının başka bir temelini ortaya çıkarır.
Yazar için bilgi yetmez.
İnsan bilgisi gerekir.
Ve insan bilgisi yalnızca kitaplardan öğrenilmez.
Acı, insanı başka insanların acılarına açar.
Burada Meriç'in hayatı ile yazarlığı yeniden birleşir.
Onun kitaplara düşkünlüğü, yalnızca entelektüel meraktan kaynaklanmaz.
İnsan ruhunu anlamak ister.
Bu nedenle kendi acısını da bir tür bilgiye dönüştürür.
Dil: Bir yazarın hayatının anlamı
Röportajın daha kısa ama çok önemli bir başka bölümü dil üzerinedir.
“En belirgin özelliklerinizden biri dil konusundaki hassasiyetiniz değil mi?” sorusuna Meriç:
“Bir yazar olarak dili muhafaza etmeye çalışırım. Bu konuda titizim. Hayatımın mânası bu.”
cevabını verir.
Bu cümle Meriç'in neden yalnızca fikirleriyle değil, diliyle de hatırlandığını açıklar.
Onun için dil bir süs değildir.
Bir düşüncenin varlık biçimidir.
Dil bozulduğunda düşüncenin de bozulacağını düşünür.
Bu yüzden kelime seçimi onun için estetik bir tercih olmaktan çıkar; entelektüel bir sorumluluk hâline gelir.
Belki de bu yüzden röportaj boyunca kısa cevaplarda bile yoğun bir dil vardır.
“Baştan aşağı zaafım.”
“İnsanı insan yapan aşktır.”
“Dâhi bir salak.”
“Bedbahtlık içinde bahtiyarım.”
“Şiiri bıraktım mı, bilmiyorum.”
Bunların her biri neredeyse bir denemenin başlığı olabilecek yoğunluktadır.
“Gerçek bir demokratım”
Meriç'e demokrat denilip denilemeyeceği sorulduğunda cevabı nettir:
“Elbette evladım. Gerçek bir demokratım. Liberal ve demokratım.”
Ardından liberal kelimesini “hürriyet” anlamında kullandığını belirtir.
Bu cevabı hemen ardından gelen “En kötü yanımız müsamahakâr olamayışımız” sözüyle birlikte okumak gerekir.
Çünkü Meriç'in demokrasi anlayışının merkezinde başkasının düşüncesine tahammül vardır.
Düşüncenin “kuduz köpek gibi kovalandığı” bir ülkede asıl sorun, insanların aynı fikirde olmaması değildir.
Asıl sorun, farklı fikirlerin varlığına tahammül edilememesidir.
Meriç'in “müsamaha” kelimesini tercih etmesi de önemlidir. Sonraki yorumlarda bu kelimenin yalnızca basit bir “hoşgörü” karşılığından daha geniş bir anlam taşıdığı özellikle vurgulanmıştır.
Dolayısıyla röportajın başlığındaki “müsamaha”, bütün söyleşinin anahtar kelimelerinden biridir.
“Türkiye'de aydın yoktur”
Meriç'in aydınlara yönelik hükmü serttir:
“Türkiye'de aydın yoktur. Çünkü mesuliyet yoktur.”
Burada “aydın” olmak, çok kitap okumak veya çok yazmak değildir.
Aydın olmak bir sorumluluk taşımaktır.
Bilgi ile sorumluluk arasındaki bağ kopmuşsa, entelektüel faaliyet de Meriç açısından anlamını kaybeder.
Bu düşünce, onun kendi hayatına bakışıyla da birleşir.
Röportajın başında “ilmî namusumu az çok muhafaza etmişimdir” derken kendisini siyasi bir hareketin içinde yer almamış, yükselme arzusundan uzak bir insan olarak tarif eder.
Burada kendi hayatını da bir tür ahlaki ölçüye vurur.
Düşünür olmak, önce kendine karşı dürüst olmayı gerektirir.
Kitaplar onun çocuklarıdır
Meriç'e kitaplarına çocukları gibi bakıp bakmadığı sorulduğunda cevabı çok güzeldir:
“Onlar da çocuğum. Kafamın, gönlümün çocukları.”
Bu ifade onun kitapla ilişkisini bütün çıplaklığıyla ortaya koyar.
Kitap, onun için yalnızca yazılmış bir eser değildir.
Kendisinden doğmuş bir şeydir.
Zihninden ve gönlünden çıkmıştır.
Bu yüzden kitap ile insan arasında bir akrabalık kurar.
Meriç'in kitaplarıyla kurduğu ilişkiyi anlamadan onun yazarlığını anlamak zordur.
Çünkü onun için yazmak, bilgi üretmekten çok kendinden bir parça bırakmaktır.
Bedbahtlık İçinde Bahtiyar: Düşünürün Arkasındaki İnsan
Röportajın ilerleyen bölümlerinde Cemil Meriç'in dili değişir. Başlangıçta Türkiye'den, aydından, düşünceden, demokrasiden, sosyalizmden ve İslâm'dan söz eden düşünürün sesi bir anda kişiselleşir. Hüsamettin Arslan'ın soruları Meriç'i büyük fikirlerden kendi hayatına, kendi hayatından da en yakınındaki insanlara götürür. Lamia Hanım'dan ve kızı Ümit Meriç'ten söz etmeye başladığında karşımızdaki kişi artık yalnızca bir düşünür değildir; seven, sevilen, borçlu hisseden, minnet duyan ve hayatındaki mutlulukları kayıplarının yanında tartan bir insandır.
Lamia Hanım için kullandığı ifadeler bu açıdan çok önemlidir. Onu yalnızca eşi olarak tarif etmez; “hayatının en mükemmel arkadaşı” ve “talihi” olarak görür. Kızı Ümit Meriç'ten söz ederken de onu “mükemmel ve emsalsiz bir evlat” olarak niteler. Bu ifadeler, Meriç'in hayatındaki aile ilişkilerinin yalnızca özel hayatın bir ayrıntısı olmadığını gösterir. Onlar, onun bütün zorluklarına rağmen hayata bağlanmasını sağlayan temel dayanaklardır.
Tam bu noktada söylediği “Bedbahtlık içinde bahtiyarım” cümlesi, röportajın belki de en dokunaklı ifadelerinden biri hâline gelir.
Çünkü Meriç hayatını ne bütünüyle mutlu ne de bütünüyle mutsuz olarak anlatır. Hayatında büyük acılar vardır; hastalık, yalnızlık, kırgınlık, dışlanmışlık ve kayıplar vardır. Fakat bunların yanında Lamia Hanım vardır, kızı vardır, kitapları vardır, düşüncesi vardır, okumaları vardır ve bütün bunların oluşturduğu büyük bir hayat zenginliği vardır. Meriç bu iki tarafı birbirinden ayırmaz. Bedbahtlığı yok ederek bahtiyarlığa ulaşmaz; ikisini aynı hayatın içinde birlikte taşır.
Bu nedenle “Bedbahtlık içinde bahtiyarım” sözü basit bir teselli cümlesi değildir. Meriç'in insan anlayışının da bir özeti gibidir. İnsan yalnızca acılarından oluşmaz. Aynı şekilde yalnızca mutluluklarından da oluşmaz. Bir insanın hayatında birbirine zıt görünen duygular aynı anda bulunabilir.
Meriç'in daha önce söylediği “İnsan çok meçhullü bir problemdir” cümlesi burada özel hayatında somutlaşır.
İnsan tek bir duygu değildir.
İnsan yalnızca mutsuz değildir.
Yalnızca mutlu da değildir.
Aynı anda hem kırgın hem minnettar, hem yalnız hem sevilen, hem acı içinde hem de bahtiyar olabilir.
Meriç'in kendi hayatı bu düşüncenin canlı örneğidir.
Üstelik bu söz, röportajın daha önceki bölümleriyle de güçlü biçimde birleşir. Meriç kendisinden söz ederken “Baştan aşağı zaafım” demiştir. Hassas olduğunu, çabuk kızdığını, çabuk darıldığını, çabuk sevindiğini, kadınlara ve kitaplara zaafı bulunduğunu açıkça kabul etmiştir. Yani kendisini yalnızca akıl ve fikirden oluşan bir varlık olarak sunmaz. Duyguları olan, incinen, seven, bağlanan ve bağımlılıkları bulunan bir insandır.
Ardından aşka ilişkin söylediği “İnsanı insan yapan aşktır” cümlesi gelir.
Sonra Lamia Hanım ve Ümit Meriç'ten söz eder.
Bütün bunların ardından “Bedbahtlık içinde bahtiyarım” demesi artık çok daha anlamlıdır.
Çünkü Meriç'in hayatındaki mutluluk, acının yokluğundan doğmamıştır. Tam tersine, acıyla birlikte var olmuştur.
Belki de bu yüzden “bahtiyarım” kelimesinden önce “bedbahtlık içinde” demek ihtiyacı duyar.
Sanki kendi hayatına dürüst davranmak ister. “Mutluyum” demek, yaşadığı acıları inkâr etmek olacaktır. “Mutsuzum” demek ise sahip olduğu sevgileri, ailesini, kitaplarını ve düşünce dünyasını inkâr etmek anlamına gelecektir. O ise ikisini de reddetmez.
“Bedbahtlık içinde bahtiyarım.”
Bu cümle, iki zıtlığın aynı anda korunmasıdır.
Burada Meriç'in düşünce dünyasının önemli bir özelliği yeniden ortaya çıkar: İnsanları ve hayatı tek bir hükme indirmemek.
Onun insanı “çok meçhullü bir problem” olarak görmesi tam da bundan kaynaklanır. İnsan bir etikete, bir duyguya, bir ideolojiye veya tek bir hayat hikâyesine sığmaz. Meriç'in kendisi de sığmaz.
Bu açıdan Lamia Hanım ve Ümit Meriç hakkında söyledikleri, röportajın önceki bölümlerindeki büyük fikirlerden kopuk değildir. Aksine onları tamamlar.
Çünkü Meriç'in demokrasi anlayışında müsamaha, başka insanların farklılığını kabul etmektir.
Aşk anlayışında insanı insan yapan şey, başka bir insanla kurulan derin bağdır.
Kitap anlayışında okumak, insanın hem başkasını hem kendisini tanımasıdır.
Acı anlayışında ıstırap, insan ruhunu tanımanın yollarından biridir.
Kendi hayatında ise bütün bunların karşılığı bedbahtlık içinde bahtiyar olmaktır.
Böyle bakıldığında röportajın farklı bölümleri birbirinden kopuk değildir. Zaaflarından söz eden Meriç ile eşinden ve kızından söz eden Meriç aynı kişidir. Nietzsche'yi insanî zaafları üzerinden eleştiren Meriç ile kendi zaaflarını itiraf eden Meriç de aynı kişidir. Şiirin acıdan doğduğunu söyleyen Meriç ile kendi acılarının içinden yazan Meriç de aynı kişidir.
Bu yüzden röportajın en değerli taraflarından biri, Cemil Meriç'i düşüncelerinden ayırmadan insan olarak göstermesidir.
Hüsamettin Arslan'ın soruları sayesinde düşünürün özel hayatına açılan kapı, aslında onun düşünce dünyasının da kapısıdır.
Meriç'in Lamia Hanım'ı “talihi” olarak görmesi ve kızından bu kadar güçlü bir sevgiyle söz etmesi, bütün sertliğiyle tanıdığımız düşünürün içinde çok başka bir taraf bulunduğunu gösterir. Düşünce hayatında sertleşen, polemiklerde keskinleşen, Nietzsche'yi tek kelimeyle “Budala” diye niteleyebilen adam, ailesinden söz ederken son derece yumuşak ve minnettar bir dile geçer.
Bu karşıtlık bir çelişki olmak zorunda değildir.
Tam tersine, Meriç'in insan olarak bütünlüğüdür.
Bir insan düşüncede sert, özel hayatında yumuşak olabilir. Bir konuda öfkeli, başka bir konuda minnettar olabilir. Bir düşünürü acımasızca eleştirirken kendi zaaflarını açıkça itiraf edebilir. İnsan dediğimiz varlık tam da böyle çok katmanlıdır.
Bu nedenle “Bedbahtlık içinde bahtiyarım” cümlesi, röportajda küçük bir aile hayatı ayrıntısı olarak bırakılmamalıdır. Bu cümle, Meriç'in kendisini anlatırken ulaştığı en yoğun özete dönüşür.
Çünkü sonunda bütün kitaplar, ideolojiler, tartışmalar, Doğu-Batı meselesi, İslâm, sosyalizm, demokrasi, Nietzsche, şiir ve dil tartışmalarının arkasında aynı insan vardır:
Seven ve incinen bir insan.
Ve belki Meriç'in düşünce dünyasını anlamanın en doğru yolu da buradan geçer. Onu yalnızca ne düşündüğünü sorarak değil, neyi sevdiğini, neyden incindiğini, neye bağlandığını ve bütün bunlarla birlikte nasıl yaşamaya devam ettiğini sorarak anlamak gerekir.
“Bedbahtlık içinde bahtiyarım” bu nedenle bir hayat özetidir.
Meriç, kendi hayatını tek kelimeyle tanımlamayı reddeder.
Tıpkı insanı tek kelimeyle tanımlamayı reddettiği gibi.
Ve röportajın başında söylediği “İnsan çok meçhullü bir problemdir” cümlesi, sonunda kendi hayatında karşılığını bulur:
Cemil Meriç de çözülmüş bir insan değildir.
Acılarıyla ve sevinçleriyle, zaaflarıyla ve tutkularıyla, yalnızlığıyla ve sevgileriyle, kitaplarıyla ve ailesiyle birlikte anlaşılmayı bekleyen çok katmanlı bir insandır.
Belki de Hüsamettin Arslan'ın bu röportajı değerli kılan en önemli taraflarından biri budur: Meriç'i bir “fikir adamı” olarak dondurmaz. Onu yeniden insanlaştırır.
Ve bu insanın kendi hayatı hakkında söylediği en güzel cümlelerden biri, geriye bütün düşünce tartışmalarından daha sıcak bir iz bırakır:
“Bedbahtlık içinde bahtiyarım.”
“Bedbahtlık içinde bahtiyarım”
Röportajın sonunda aile hayatından söz edildiğinde Meriç'in düşünce adamı kimliği biraz daha geri çekilir ve karşımıza bir koca, bir baba, bir evlat çıkar.
Kızından söz ederken:
“Kızım mükemmel ve emsalsiz bir evlattır. Talihim bu. Bedbahtlık içinde bahtiyarım.”
der.
Bu cümle, Meriç'in bütün hayatını özetleyen cümlelerden biridir.
Çünkü onun hayatında mutsuzluk vardır ama mutluluk da vardır.
Acı vardır ama sevgi de vardır.
Yalnızlık vardır ama aile de vardır.
Hastalık vardır ama düşünce de vardır.
Kaybın yanında bağlılık vardır.
Bedbahtlık içinde bahtiyar olmak, Meriç'in insan anlayışının özüdür.
İnsan tek bir duygudan oluşmaz.
İnsan çelişkilerin toplamıdır.
Hüsamettin Arslan neden bu kadar önemli?
Bütün bunlar bizi röportajın ikinci büyük meselesine getiriyor: Hüsamettin Arslan.
Arslan yalnızca soru soran kişi değildir.
Meriç'in kitaplarını bilen bir okurdur.
Onun önceki cümlelerini hatırlayan bir tanıktır.
Düşüncelerinin arasındaki bağlantıları görebilen bir araştırmacıdır.
Bu yüzden Meriç'in bazı cevapları ancak Arslan'ın sorusuyla mümkün olur.
Nietzsche konusu örneğin, başka bir röportajda belki hiç açılmayabilirdi.
“Zaaflarınız?” sorusu birçok röportajcı tarafından sorulmayabilirdi.
“Müslüman sosyalist” sözünü geçmişteki hâliyle karşısına koymak da ciddi bir hazırlık gerektirir.
Şiiri bırakıp bırakmadığını sormak ise Meriç'in edebiyatçı tarafını yeniden gündeme getirir.
Arslan bunların hepsini yapar.
Bu nedenle röportajı yalnızca “Meriç'in söyledikleri” şeklinde okumamak gerekir.
Meriç'in söylediklerinin ortaya çıkmasını sağlayan zihinsel emeği de görmek gerekir.
Bu açıdan metin iki düşünürün ortak eserine yaklaşır.
Biri cevaplarıyla, diğeri sorularıyla metni kurar.
İki farklı kuşağın değil, iki farklı düşünme biçiminin buluşması
Meriç'in düşüncesi büyük ölçüde edebiyat, medeniyet, dil, Doğu-Batı, İslâm, sosyalizm, insan ve kitap etrafında şekillenir.
Arslan ise sosyoloji, bilgi, düşünce toplulukları ve modern sosyal bilimlerin meseleleriyle yetişen bir isimdir.
Dolayısıyla bu röportajda yalnızca iki insan değil, iki farklı entelektüel gelenek de karşılaşır.
Meriç'in yoğun, aforizmatik, edebî dili ile Arslan'ın araştırıcı ve sorgulayıcı soruları birbirini tamamlar.
Bu nedenle röportajın bugün yeniden okunmasının özel bir anlamı vardır.
Çünkü burada düşünce yalnızca anlatılmıyor.
Düşünce üretiliyor.
Ve geriye “Her cevap noksan” kalıyor
Röportajın sonunda Arslan'ın sorduğu soru, bütün söyleşinin üzerine bir perde indirir:
Söylemek istediği, kendisine sorulmayan bir şey var mıdır?
Meriç'in cevabı:
“Her cevap noksan. Cevaplamak ayıklamaktır.”
Bence röportajın en önemli cümlesi budur.
Çünkü bütün söyleşi boyunca Meriç'i anlamaya çalıştık.
Ama sonunda Meriç bize, insanı bütünüyle anlatmanın mümkün olmadığını söyler.
Bir insan hakkında soru sorarsınız.
Cevap verir.
Sonra başka bir soru gelir.
Başka bir tarafı ortaya çıkar.
Biraz önce Nietzsche'yi konuşan adam, birkaç dakika sonra karısından söz eder.
Sosyalizmi konuşan adam, ardından şiirden söz eder.
Demokrasiyi konuşan adam, zaaflarını anlatır.
İslâm'ı konuşan adam Saint-Simon'dan söz eder.
Kadınlardan söz eden adam kitaplardan söz eder.
Kitaplardan söz eden adam annesini hatırlar.
Ve bütün bu farklı insanlar aynı kişinin içinde yaşar.
İşte Meriç'in “insan çok meçhullü bir problemdir” düşüncesi burada kendi üzerinde gerçekleşir.
Sonuç: Bir röportajdan daha fazlası
Cemil Meriç ile Hüsamettin Arslan'ın 1986 tarihli röportajı, bugün geriye dönüp bakıldığında bir dönem belgesi olmanın ötesine geçer. Çünkü burada Türkiye'nin düşünce hayatında ayrı ayrı iz bırakmış iki ismin aynı metinde karşılıklı olarak birbirini açtığı bir an vardır.
Hüsamettin Arslan'ın soruları olmasaydı Meriç'in zaaflarını bu açıklıkla konuşup konuşmayacağını, Nietzsche'yi tek kelimelik “Budala” hükmünden başlayarak bu kadar sert değerlendireceğini, aşkı “insanı insan yapan” duygu olarak tanımlayacağını, kadın ile kitabı aynı insanî denklem içinde nasıl düşündüğünü, “Müslüman sosyalist” sözünü nasıl temellendirdiğini, sosyalizm ile İslâm arasında nasıl bir ilişki kurduğunu, şiiri aslında bırakmadığını ve nesri şiir hâline getirmeye çalıştığını belki bu yoğunlukta göremeyecektik.
Meriç'in cevapları kadar Arslan'ın sorularının hafızası da bu metni değerli kılar.
Arslan, Meriç'i pohpohlamaz.
Onu geçmişte söyledikleriyle karşılaştırır.
Zaaflarını sorar.
Aşkını sorar.
Kadınları sorar.
Nietzsche'yi sorar.
İslâm'ı sorar.
Sosyalizmi sorar.
Şiiri sorar.
Kitapları sorar.
Ve sonunda bütün bu cevapların eksik kalacağını Meriç'in kendi ağzından duyarız:
“Her cevap noksan. Cevaplamak ayıklamaktır.”
Belki bu yüzden bu röportajı bir “Cemil Meriç portresi” olarak değil, Cemil Meriç'in kendi kendisini açmak zorunda kaldığı bir düşünce karşılaşması olarak okumak gerekir.
Çünkü burada iki insan yalnızca konuşmamıştır.
Biri diğerinin zihnine sorularla girmiştir.
Diğeri, hayatının son döneminde, kendi düşüncelerini, zaaflarını, tutkularını, aşklarını, kitaplarını, inançlarını ve çelişkilerini o soruların karşısında yeniden kurmuştur.
Ve bugün elimizde kalan şey, yalnızca Cemil Meriç'in söyledikleri değildir.
Cemil Meriç'i gerçekten tanımaya çalışan Hüsamettin Arslan'ın soruları da metnin bir parçası olarak yaşamaktadır.
Bu yüzden bu röportaj, Türk düşünce hayatının iki ismini aynı sayfada buluşturan nadir belgelerden biridir. Meriç'in 1987'deki ölümünden, Arslan'ın da daha sonraki yıllardaki kaybından sonra bu karşılaşmanın aynısını yeniden kurmak artık mümkün değildir.
Bir daha aynı insanlar, aynı yaşlarda, aynı tarihsel atmosferde ve aynı soruların karşısında oturmayacaklardır.
Belki de bu yüzden röportajın sonundaki cümle, yalnızca Meriç'in bütün cevaplarını değil, bu buluşmanın kendisini de anlatır:
“Her cevap noksan.”
Evet; bu röportaj da noksandır.
Meriç'i bütünüyle anlatamaz.
Arslan'ı da bütünüyle anlatamaz.
Ama tam da bu noksanlık yüzünden değerlidir.
Çünkü geriye tamamlanmış bir portre değil, iki büyük zihnin kısa bir süreliğine aynı masada birbirini yokladığı canlı bir düşünce anı bırakır.
Ve belki de asıl kayıp budur:
Türk düşünce dünyasında böyle bir soruyu soracak Hüsamettin Arslan ile böyle bir cevabı verecek Cemil Meriç'in bir daha aynı masada buluşamayacak olması.