Naif Bir Şairin Karşısında Sert Bir Otorite: İlhami Çiçek ve Nuri Pakdil
“Atını uçurumlara süren çocuk”: İlhami Çiçek
Latif Çiçek ile söyleşi
İ. Eryiğit: Evet sayın Çiçek, tabii şu anda duygularınızı geçmişe yöneltiyoruz ama biz de o duyguları üzülerek paylaşıyoruz. İsterseniz rahmetli İlhami Çiçek’i tüm yönleriyle tanıyan bir insan olarak görüşlerinizi alalım.
L. Çiçek: Öncelikle teşekkür ederim; vefatının üzerinden 16 yıl geçti, 17. yıla giriyoruz. Dostları olarak hatırlanması, anımsanması beni çok memnun etti. Efendim şimdi, ağabeyim İlhami Çiçek, ortaokul ve lise yıllarında şiire başlamış, ölünceye kadar da bu emeğini titiz, ince bir yapı ustası gibi işlemiş bir şairdir.
Yaşadığımız bölge, (Erzurum, Oltu, Söğütlü) halk edebiyatının güçlü dayanakları olan bir bölge. Zaten birazcık aşk geleneği var. Ağabeyim bunların etkisinde kalmıştı o yaşlarda. Şiire ilgi duyması aşk edebiyatına ilgi duymasıyla başladı, denilebilir. Bunu eğitimiyle belirli noktalara getirmeye çalıştı.
Üniversitedeyken Adımlar dergisinin açtığı bir şiir yarışmasında birinci oldu. Dergâh yayınları bünyesindeki Hareket dergisinde, daha sonra da Nuri Pakdil’in yönettiği Edebiyat dergisinde ürünleri yayınlandı. Yani bunlar bilinen şeyler.
Bunlara ek olarak; bir defa şiire, sanata bakışı mevcut anlayışların dışındaydı. “Şiirin yüzde doksan sekizi bilgi, emek, işçilik; yüzde ikisi ilhamdır.” derdi.
Dikkat edilirse şiirlerindeki kişiler özne değildir. Böyle birer hâkim anlayışa göre aşk, sevda şiirleri değildir. Kişiler üstü yani tamamen toplumsal, toplumu özne olarak alan şiirlerdir.
Tabii en verimli olması gereken dönemlerinde bir hastalığa düçar oldu. O hastalık iflah etmedi, 83 yılının Haziranında 29 yaşında vefat etti. Allah rahmet eylesin...
Rahmetli Cahit Zarifoğlu ağabeyi severdi, sayardı, sanatına saygı duyardı. Çünkü biraz önce Rasim ağabeyin anlattıklarından bir eşleştirme yapmaya çalıştım; kafamdan, mizaç olarak benziyorlar birbirlerine. O da içine kapanık, içinde sürekli gelgitler yaşayan, okuduklarını, yaşadığı çevreyi sürekli sorgulayan bir mizacı işin daha da kötüsü dış dünyaya bunu dış dünya ile paylaşamayan...
Bilgi donanımı çok iyiydi. Divan edebiyatına hâkimdi. Zaten şiirlerini de divan edebiyatının günümüzdeki söylemi olarak tarif ediyor, bazı eleştirmenler.
İ. Eryiğit: Edebiyat dergisi?
L. Çiçek: Evet, Edebiyat dergisine o dönemde de ürünler vermeye başladı. Çok yoğundu o dönemde. Hem öğretmenlik yapıyordu hem de dergiye yazmaya çalışıyordu. Tabii bu hastalık yakasını bırakmıyordu.
Az önce Rasim ağabeyin belirttiği gibi, şiirini içindeki adam olduğundan, şiirlerini ve yazılarını takip eden dikkatli bir okuyucu ağabeyimin karakterini, şemasını ortaya çıkarabilir.
Nitekim bu yalnızlığın, yoğunluğun son yazdığı “Temalar” başlıklı şiirde ipuçları vardı. Diğer şiirlerinde de vardır ama bu şiirde ruh hâlini, bu ruh hâlinin seksen üçlü yıllardaki toplumun ruh hâliyle örtüştüğünü anlatmaya çalışıyor. Yani hem kendi ruh hâlini hem de çevreyi olabildiğince süzülmüş cümlelerle ifade etmeye çalışıyor.
Yalnızlık ana tema... Duygularını paylaşamama, emsalini bulamama ve beraberinde toplumun önem vermesi gereken değerlere kayıtsız kalışı, bunun içindeki yankısı, bu yankıyı içinde bütün ağırlığıyla hissetmesi ancak en yakınlarına dahi bunu ifade edememesi, bir yandan da rahatlayamaması... İşte bunlar taşıyamayacağı bir yük oluşturdu bedeninde.
“Beni anlamıyorlar, anlamaya çalışmıyorlar; anlamaları için donanmaları lazım, bunu da sevda ile yapmaları lazım.” derdi. Şiirlerinde de vardır; sevda çok önemli yer tutar.
Satrançı çok severdi, çok iyi oynardı. Üniversitede şampiyonluğu vardı. Satranç oyununun insanın dramını anlatan en iyi oyun olduğunu söylerdi.
İ. Eryiğit: Hatta kitabının ismi Satranç Dersleri...
L. Çiçek: Dört isim koymuştu kitaba, birisi Düş Gören Atlar, ikincisi Kabuklar Beyaz Bir Su, üçüncüsü Bu Hüzün Mesnevisi, dördüncüsü de Satranç Dersleri.
Satranç Dersleri. Satranç Dersleri’ni uygun gördüler. Çünkü şiir bu isimle dizi olarak yayınlanmıştı. Biz ölümünden sonra Göçeki’ni hazırlarken bu dört isimden birini koyalım dedik. Ancak Necdet Konak dostumuz, “Yunus Emre’nin bir dörtlüğü var, aynen onu anlatıyor; onu koyalım.” dedi.
“Bu dünyada bir nesne / Yanıyor içim, gönül gözüm / Yiğit iken ölenlere / Gök ekini biçmiş gibi.”
Biz de Göçeki’nin adı olarak karar verdik.
İ. Eryiğit: İlhami Çiçek’e, şair olarak bir çerçeve çizecek olursak Ahmet Oktay’dan C. Süreya’ya, Ahmet Telli’ye kadar farklı kesimlerce tanınıyor. Fakat ben İlhami Çiçek’in bizim kesimce hem şiirinin hem de şahsiyetinin yeterince tanınmadığı kanaatindeyim. Siz çok yakını olarak neler söylersiniz?
L. Çiçek: Ağabeyimin mizacı olarak içine kapalı, gelgitler yaşayan, dış dünyaya karşı duyarlı ancak bu duyarlılığını yansıtamayan bir mizacı vardı.
Mesela çok okur ancak en iyi bildiği konularda bile ukalalık ederdi zannıyla konuşmazdı. Sorulmazsa bir şey söylemezdi. Hatta çok sık kullandığı bir söz vardır:
“Hayatta lüzuksuz sorulara lüzumsuz cevaplar vermek zorunda kalmayacaksın. Çünkü insan ömrü boş konuşacak kadar uzun değil.”
Nitekim kendisi de sanki genç yaşta öleceğini biliyormuş. Bilgiye çok önem verirdi. Hiçbir sanat dalının sadece ilhamla, bilgiye yaslanmadan evrensel anlamda ortaya konamayacağını söylerdi.
Hastalık derecesinde mala önem vermezdi. Diyelim ki maaşı aldı, birileri de maaşı kadar para istedi; çıkarır verirdi. Bir insan benden para istiyorsa bana değer vermiştir, diye düşünürdü. Ancak kimseden para isteyemezdi.
Kendine, bedenine korkunç derecede yük yükleyen bir irade. Zaten yaşamı boyunca duygularının bedelini hep iradesiyle ödemek zorunda kaldı.
Çevresindeki insanların birden fazla yüzlü olmasından şikâyet ederdi. Şiirlerinden birinde de “azaldı halk içinde / yüzdeki ben gibiler” diyordu nitekim.
Kendi inandığı, uyguladığı şeyi çevresinde göremeyince çok üzülürdü, çok kahrederdi. Vefaya çok önem verirdi. Onun için dostluk, arkadaşlık kitaplarda anlatılanların ötesinde anlamlar yüklüydü.
Çok sevindiren vazgeçmiştir. Özellikle Edebiyat dergisinde çalışırken o dergi içerisinde yer aldığı dönemlerde çok şeyini feda etmiştir. Söylemekte bir beis yok; epey babam bir bardak su istese buna ihmalkâr davranan ağabeyeyim Edebiyat dergisi için çok olağanüstü fedakârlıklarda bulunmuştur.
Oradaki o kolektif bilincin, dayanışmanın evrensel boyutta olduğuna inandığı için.
R. Özdenören: Sizinle münasebetleri nasıldı, kardeşlik ilişkileriniz...
L. Çiçek: Biz beş kardeş büyüdük. Aramızda bir buçuk yaş olduğu için çok yakındık. Bana sık sık sırlarını açardı. Mesela babamdan para istemezdi, beni aracı koyardı.
Özellikle Ankara’da Edebiyat dergisinde olduğu dönemlerde de maaşını Edebiyat dergisine yatırırdı, gelirdi benden borç isterdi. Bekârdı o dönemlerde, kitaplarını satar götürür dergiye verirdi.
Hatta bir kooperatife yazdırmıştı babam bizi, ben ödenirdim taksitleri alırdım ondan; yatırırdım. İlerde evleneceksin, çoluk çocuğa karışacaksın diye, ama o defalarca burayı sat, dergiye para lazım derdi.
Ben direndim, sattırmadım. Bana ölmeden önce vekâlet vermişti ve çocuğuna kaldı. O zamanlar lafını ederdi, ben öbür dünyaya mal ile mi gideceğim diye.
Tabii Edebiyat dergisinin o günkü anlayışı da etkili oluyordu; zaten kendi mizacı da o yönde.
İ. Eryiğit: Peki, ölümüne neden olan hastalığı Edebiyat dergisine girmeden önce var mıydı, girdikten sonra mı yakalandı?
L. Çiçek: Girdikten sonra...
İ. Eryiğit: Yani olumsuz bir etki mi yaptı?
L. Çiçek: Evet, dergideki yoğunluk olumsuz etkiledi hastalığını. Maalesef çok üzgünüm, burada itiraf etmekte sakınca görmüyorum, Edebiyat dergisindeki arkadaşlar ağabeyimi çok seviyorlardı ama maalesef hastalığını anlamadılar, anlamakta güçlük çektiler.
İ. Eryiğit: Onun dünyasına giremediler mi?
L. Çiçek: Evet, o anlamda... Dolayısıyla ölümüne kadar çevreyle, dergiyle olan ilişkilerinde sanki sağlıklı bir insanmış gibi bir baskı oldu üzerinde.
Tabii o arkadaşlarına fazla bir şey söyleyemem, onlar da iyi niyetliydi ancak... anlayamadılar. Özellikle Nuri Pakdil beye bu konuda gönlüm hâlâ çok buruktur. Hiç anlamadı.
Hastalığını dahi anlamadı. Ki Nuri Bey çok duyarlı bir insan... Ayda iki üç mektup yazarak dayanışma için hanımının bileziklerini dahi talep ederdi o zamanlar. Ağabeyim de bozdurup götürmüştür.
İ. Eryiğit: Peki siz 1991’de İlhami Çiçek’in şiirlerini, onun üzerine yazılan yazıları Göçeki adlı kitapta topladınız. İlhami Çiçek’le ilgili şu anda elinizde hangi dokümanlar var, bu dokümanları ilerde edebiyat çevrelerine açmak, gün ışığına çıkarmak gibi bir çabanız var mı?
L. Çiçek: Efendim, Göçeki’ni 1991 yılında hazırladık. O güne kadar hakkında yazılanlar, dergide yayınlanıp kitaba girmeyen veya dergide de yayınlanmamış, kitaba da girmemiş şiirleri, öykü denemeleri, bir de şiir ve sanatı üzerine yapılmış söyleşi var.
Sonradan bir takım yeni kaynaklar bulduk. Asıl ölmeden önce bir güncesi vardı, onu çok dikkatli tutuyordu. Bu günceyi elimize geçiremedik. Ölmeden önce arkadaşları görmüşler, sonra ne oldu bilmiyoruz. Çok soruşturduk ancak bulamadık; kayboldu.
O günce çok önemliydi. Çünkü onun ruh dünyasını ele verir ipuçları olduğunu sanıyorum. Sağlığında da okutmazdı. Aslında şiirlerinden yola çıkarak portresini çıkarmak mümkün; Rasim ağabeyin dediği gibi merhum Zarifoğlu gibi şiirinin içinde olan bir insandı.
Ölümünden önce Ali Karaçalı arkadaşının anlattığına göre onun evine gidiyor ve eşime mektup yazacağım diyerek daktilonun başına oturuyor. Ali Karaçalı eşine mektup yazıyor diye rahatsız etmemek için başka bir odaya geçiyor. Sayfayı bitirince çağırıyor, “Ali, içeriğim, şiir çıktı ortaya” diyor.
O şiir de okunduğunda görülecektir; ruh hâlini, melankolisini çok yoğun bir şekilde hissettiriyor. Yani kendisini anlatan bir şiir.
Temalar II şiiri...
İ. Eryiğit: Dünya malına önem vermeyişi yakın çevresince de en çok eleştiri alan özelliğiydi. Devlet ya da bürokraside adı olanlara karşı çok mesafeliydi.
Mesela üniversiteden mezun oldu, öğretmen olarak atanacak fakat o dönemde korkunç bir siyasi hava hâkim, atamasını yapmıyorlar. Bakanlığa bir genel müdürün mektubunu götürdük, görüşüp atamasını talep edeceğiz. Ağabeyim gelmek istemiyordu, sonunda razı ettim ve gittik.
Genel müdürlüğün özel kaleminde bekliyoruz; bu oradaki iki yüzlü tavırlardan, riyakârlıklardan rahatsız oldu. Tam genel müdür bizi içeri kabul edecekken ben girmem dedi. Bunlar bu kadar riyakârlık yapıyorlar, ben gidip ne söyleyeceğim adama. Ben girmem, dedi. Atamamı da yapmasınlar. Etme, bizim onlarla bir alakamız yok, onları yol gösterecek de değiliz... Müthiş derecede onurlu, gururlu, girmedi. Sonunda ben çaresiz girdim içeri, kendimi onun adına tanıttım. Yaptılar işimizi. Yani böyle gururuna düşkün bir insandı. Babamız ağabeyimle konuşurken – kendisi de itiraf ediyor – kendine çeki düzen vermiş, konuşmasına dikkat edermiş.
İ. E.: Edebiyat dergisi sürecini ve Nuri Pakdil ile diyaloglarını biraz açmanız istem...
L. Ç.: Burada, Edebiyat dergisinin yöneticisi ve sahibi Nuri Pakdil’in bu konudaki tavrını izin verirseniz biraz açmak istiyorum; çünkü o dönemin tarihi ileride yazıldığında Edebiyat dergisi yazarlarının, şairlerinin eserlerini hangi etkilerle kalarak kaleme aldıklarını, varlıklarını bağladıkları “Başöğretmen” veya “İmam”larını (Bu deyimler Nuri Pakdil’e aittir.) hangi ruh halinde olduğunun bilinmesi gerekir.
Örneğin, Nuri Pakdil ağabeyime bazı aylar iki üç ama en az ayda bir olmak üzere mektuplar gönderirdi. Bunların içeriği çok yoğun baskı kuracak cümlelerle doluydu.
Hastalığının normal seyrettiği (şunu belirtmeliyim ki, zayıf bünyesine rağmen çok ağır sinir ilaçları kullanmak durumunda kalıyordu) bünyesinin tedaviye yanıt vermeye başladığı dönemlerde bir mektup gelmişse alıak bulurdu; hemen her şey sıfırlanırdı yaşamında. Çünkü o mektupları son gün ondan sonra ben salim kafayla okurken bile kendimi onun yerine koyduğumda ruhum tacize uğramış gibi sarsılıyorum.
Bu mektuplar ileride kısmet olursa okurlara, edebiyat tarihçilerine sunulacak ancak birkaç örnek olması için
1 Mart 1981 tarihli (hastalığının üçüncü yılı) bir mektupta; (mektup 1)
“Bilinçlendirme Notları(1):
Kitapları – istediğimiz ‘düzey’de – devindiriyoruz, gözlemliyoruz. Unutmayınız ki, imam’ın her yerde gözü, her yerde kulağı olur. Sürekli ileri; daha, daha!”
Şimdi efendim, aldığı ilaçlarla (çoğu uyuşturucu oranı yüksek ilaçlar bunlar) vücudu yarım gün devre dışı kalan bir insanın İstanbul Pendik’te ikamet edip Cağaloğlu’nda, Taksim’de, Kadıköy’de ve benzeri yerlerdeki kitapçıları dolaşıp, satılmayan Edebiyat dergilerini kendi parasıyla satın alacak, dolayısıyla o kitapçı o dergi satılıyor diye yeniden Edebiyat dergisi siparişi verecek.
Tabii, sağlığı sebebiyle ve maddi durumunun yetersiz oluşundan dolayı gidemezdi; çok üzülürdü, evde huzursuz olurdu ama Nuri Pakdil mektuplarındaki ifadeleri daha da sertleştirerek, taleplerini artırarak yazmaya devam ederdi (mektup-2)
Dayanışma talepleri (hatta talimatları diyebiliriz) öyle bir noktaya varmıştı ki babamın otuz yıllık emeğinin karşılığı olan ortaklı mobilya mağazasının mallarını (ki babam hem ağabeyime yardım ederdi, hem Edebiyat dergisine) ve yengemin evlenirken koluna takılan dört bileziği bile kendi hakkı görüyordu.
(Şunu belirtmeliyim ki ağabeyim Kaynarca’da iki odalı gecekonduda kalırken Nuri Pakdil’in ve Erenköy’deki dairesinin giderlerini karşılamaya çalışıyordu...)
Sonuç olarak, o günleri bu ve benzeri anlayışla geçiren, davranışlarının kendileri ile çevrelerine maliyet olarak yansımasını ve yoğun olarak yaşadıkları geçmişlerini, yaptıklarını, yapamadıklarını ülkemizin sosyal koşullarını da dikkate alarak yeniden masaya yatırmalarını; önce kendilerine sonra sorumluluk duydukları yeni kuşaklara itiraf etmelerini bekliyoruz.
Solda romancı Alev Alatlı ile başlandı, Hasan Cemal “Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım” kitabında dürüstçe itiraf ediyor.
Efendim, belki biraz haddimi aşıyorum ama bizim kuşağımız hasarlı bir kuşaktır. Onarımımızı da yine kendi içimizle gerçekleştireceğimize inanıyorum.
Son söz merhum Cahit Zarifoğlu’nun:
“Bir kalbinizin olduğunu unutmayın.”
Ona itiraf etmekten kaçınmayın...
Derginizin bu vefakâr tavrına teşekkür ediyorum.
EDEBİYAT
aylık dergi
p. 60
İstanbul – Cağaloğlu
1 Mart 1981
Sayın İlhami Çiçek,
3 lira – (Mart 1981)
Devrimci selamla.
Belgenin altında Nuri Pakdil’in imzası bulunuyor.
İkinci belgede:
EDEBİYAT
aylık dergi
p. 60
İstanbul – Cağaloğlu
1 Mayıs 1981
Sayın İlhami Çiçek,
Dikkat, dikkat!
Teknik bir arıza nedeniyle alçalıyoruz. Lütfen, kemerlerinizi inişe kadar çözmeyiniz. Kaptanınız duruma hâkimdir.
Ne ki, uçak birden irtifa alabilir, sizi yeniden uyarıyorum Sayın İlhami Çiçek! Bizde şaka yoktur, ciddiyiz. 'Mobilya Mağazasıyla', o Mobilya Mağazasının 'Sahiplerinin' -ne sahibi be?- 'ilişkili' olduklarıyla, yoğun 'temazlar'ınızı sürekli yapınız. Çünkü, uçak irtifa almaya başlayınca', en az, birkaç koltukla -lüks cinsten- birkaç masa da havalanabilir; daha, paraya tahvil edilmesi gereken altınları, ziynetleri günde getirmiyoruz! Ve daha birçok şeyi de.
Nuri Pakdil'in İlhami Çiçek'e yazdığı
1 Mayıs 1981 tarihli mektup. (mektup 2)
Röportajı ChatGPT'nin Değerlendirmesi
Bu röportaj, İlhami Çiçek’in yalnızca şiirini değil, şiirinin arkasındaki ruhu ve onu kuşatan ilişki biçimlerini anlamak açısından çok önemli bir belge. Özellikle Latif Çiçek’in anlatımı, İlhami Çiçek’in naif, içine dönük, hassas ve kendisine karşı son derece talepkâr kişiliği ile Nuri Pakdil’in buyurgan, hiyerarşik ve baskı kuran ilişki biçimi arasındaki çarpıcı karşıtlığı görünür hâle getiriyor.
İlhami Çiçek: Dışarıdan suskun, içeride son derece yoğun
Röportajın en belirgin taraflarından biri, İlhami Çiçek’in sessizliğinin aslında bir boşluk değil, yoğunluk olduğunu göstermesi.
Latif Çiçek onu;
“içine kapalı, gelgitler yaşayan, dış dünyaya karşı duyarlı ancak bu duyarlılığını yansıtamayan”
bir insan olarak tarif ediyor.
Bu cümle, İlhami Çiçek’in şiirini anlamak için de anahtar niteliğinde. Çünkü anlatılan şair, duygularını doğrudan dışarıya aktaran biri değil; yaşadıklarını içinde biriktiren, süzen ve şiire dönüştüren biri.
Onun “Hayatta lüzumsuz sorulara lüzumsuz cevaplar vermek zorunda kalmayacaksın” sözü de aynı mizacın başka bir yüzünü gösteriyor. İlhami için konuşmak, sıradan bir iletişim aracı değil. Söylenecek sözün bir ağırlığı olması gerekiyor.
Bu nedenle onun suskunluğunu çekingenlikten çok seçicilik olarak okumak daha doğru.
“Şiirin yüzde doksan sekizi bilgi...” sözü çok şey anlatıyor
İlhami’nin,
“Şiirin yüzde doksan sekizi bilgi, emek, işçilik; yüzde ikisi ilhamdır.”
sözü onun sanat anlayışını oldukça açık biçimde ortaya koyuyor.
Burada romantik anlamda “ilham bekleyen şair” anlayışının tam karşısında duran bir sanatçı görüyoruz. Şiir onun için çalışma, bilgi, disiplin ve işçilik meselesidir.
Bu yaklaşım, kişiliğiyle de örtüşüyor. Kendisine sürekli yüklenen, okuyan, araştıran, bildiği konuda bile konuşmadan önce çekinen bir insanın şiirden de kolaycılık beklememesi şaşırtıcı değil.
Dolayısıyla İlhami Çiçek'in trajedisi yalnızca genç yaşta ölmesi değil; kendisine ve çevresine karşı taşıdığı sorumluluğun ağırlığı altında yaşaması.
“Sevda” kelimesinin arkasındaki yalnızlık
Röportajdaki en önemli cümlelerden biri şu:
“Beni anlamıyorlar, anlamaya çalışmıyorlar; anlamaları için donanmaları lazım, bunu da sevda ile yapmaları lazım.”
Buradaki “sevda” yalnızca aşk anlamında kullanılmıyor.
İlhami'nin dünyasında anlamak için emek vermek ve sevgi duymak gerekiyor.
Bu nedenle onun yalnızlığı fiziksel bir yalnızlıktan çok anlaşılmama yalnızlığı.
Kendisini çevresindekilere açmakta zorlanıyor; çevresindekiler de onun iç dünyasına ulaşmak için gerekli sabrı ve donanımı gösteremiyor. Böylece şair kendi içinde giderek daha yoğun bir dünyaya kapanıyor.
“Temalar” şiirinin bu ruh hâlini taşıdığına dair Latif Çiçek’in açıklamaları da bu açıdan son derece önemli.
İlhami’nin en belirgin özelliği: Hassasiyet
Röportaj boyunca tekrar tekrar karşımıza çıkan kelimeler aslında bir portre oluşturuyor:
vefa, gurur, yalnızlık, duyarlılık, fedakârlık, suskunluk, onur, hassasiyet...
Özellikle riyakârlığa tahammül edememesi dikkat çekici.
Genel müdürün odasına girmek istememesi bunun çok somut bir örneği. İşi görülsün diye makamın kapısında beklemektense, oradaki davranış biçimini “riyakârlık” olarak gördüğü anda geri çekiliyor.
Bu, onun otorite karşısındaki tavrının da önemli bir göstergesi.
İlhami'nin paraya yaklaşımı da aynı yapının parçası. Para isteyen insana vermesi, “Benden para istiyorsa bana değer vermiştir” diye düşünmesi; buna karşılık kendisinin kimseden para isteyememesi, olağanüstü bir hassasiyete işaret ediyor.
İşte tam burada Nuri Pakdil'le ilişkisinin trajik tarafı ortaya çıkıyor.
Nuri Pakdil: “Dayanışma”dan talimata
Röportajın en sarsıcı bölümü, Latif Çiçek’in Nuri Pakdil’in mektuplarına ilişkin anlattıkları.
İlk mektuptaki:
“imam’ın her yerde gözü, her yerde kulağı olur.”
ifadesi, ilişkinin eşitler arası bir dostluk ilişkisinden ziyade hiyerarşik bir yapı olarak algılandığını düşündürüyor.
Daha da önemlisi, Latif Çiçek’in “Başöğretmen” ve “İmam” ifadelerinin Pakdil’e ait olduğunu özellikle belirtmesi.
Burada yalnızca bir dergi yöneticisinden söz etmiyoruz. Kendisini merkeze alan, çevresindekilerden belirli bir davranış ve sadakat bekleyen bir otorite figürü ortaya çıkıyor.
Bu durum İlhami'nin karakteriyle çarpıcı bir karşıtlık oluşturuyor.
Bir tarafta:
İçine kapanan, kırılgan, kimseyi incitmemeye çalışan, gururlu, kendisinden çok şey bekleyen İlhami.
Diğer tarafta:
Emir veren, takip eden, talep eden, yaptığı işin ve kurduğu düzenin gerektirdiği fedakârlığı başkalarından bekleyen Pakdil.
Bu karşıtlık, röportajın en önemli damarı.
1 Mayıs 1981 mektubu neden çok daha ağır?
İkinci mektup, birincisindeki “otorite” dilini daha ileri taşıyor.
“Dikkat, dikkat!”, “Kaptanınız duruma hâkimdir”, “Bizde şaka yoktur, ciddiyiz” gibi ifadeler, ilk bakışta ironik bir mizah olarak görülebilir. Fakat mektubun devamında mobilya mağazası, masa, koltuk, altın ve ziynet eşyaları üzerinden yapılan talepler bu mizahı oldukça rahatsız edici bir noktaya taşıyor.
Burada özellikle önemli olan, talebin kendisinden önce talep etme biçimi.
Pakdil, İlhami'nin ailesinin ekonomik kaynaklarını da derginin ihtiyaçları açısından değerlendiriyor gibi görünüyor.
Üstelik Latif Çiçek'in anlattığına göre İlhami zaten:
- maaşını dergiye yatırıyor,
- kitaplarını satıyor,
- maddî imkânlarını dergi için kullanıyor,
- ailesinin imkânlarını da bu yönde zorlamaya çalışıyor.
Dolayısıyla mesele yalnızca “bir dergiye yardım etmek” değil. İlhami'nin kendisini adadığı kolektif yapının, onun kişisel sınırlarını da aşması.
En acı nokta: Hastalığının anlaşılmaması
Bence röportajın en ağır cümlesi şu:
“Özellikle Nuri Pakdil beye bu konuda gönlüm hâlâ çok buruktur. Hiç anlamadı.”
Buradaki “hiç anlamadı” çok basit görünen ama son derece ağır bir cümle.
Çünkü Latif Çiçek'in anlattığına göre İlhami, hastalığı nedeniyle zaten ağır ilaçlar kullanıyor. Buna rağmen derginin taleplerini yerine getiremeyince yetersizlik ve suçluluk duygusuna sürükleniyor.
Yani hastalık yalnızca bedenini etkileyen bir şey olmaktan çıkıyor; çalışma kapasitesi ile kendisinden beklenen fedakârlık arasındaki çatışmaya dönüşüyor.
Daha da önemlisi, İlhami'nin zaten kendisine karşı acımasız derecede disiplinli olması.
Böyle bir insanın karşısına sürekli daha fazlasını isteyen bir otorite çıktığında, baskı dışarıdan gelmekle kalmaz; kişinin kendi içindeki baskıyla birleşir.
Bence İlhami Çiçek'in trajedisini anlamak açısından en önemli noktalardan biri bu.
“Kendi mizacı da o yönde” cümlesi özellikle önemli
Latif Çiçek'in bir yerde söylediği:
“Zaten kendi mizacı da o yönde.”
cümlesi üzerinde ayrıca durmak gerekiyor.
Çünkü röportaj Pakdil'i tek başına suçlayan basit bir anlatı kurmuyor. Aynı zamanda İlhami'nin kendi fedakârlık anlayışının da bu ilişkinin oluşmasına zemin hazırladığını gösteriyor.
İlhami dergiyi yalnızca bir yayın organı olarak görmüyor. Oradaki dayanışmaya inanıyor. Kendisini o yapının bir parçası olarak görüyor.
Bu yüzden sınır koyamıyor.
Dolayısıyla burada tek yönlü bir “zorba–mağdur” ilişkisi kadar, aşırı fedakârlığa yatkın bir kişilik ile aşırı talepkâr bir otoritenin birbirini besleyen ilişkisi de var.
“Atını uçurumlara süren çocuk” başlığı şimdi daha anlamlı
Röportajın başlığı olan “Atını uçurumlara süren çocuk”, bu açıdan çok güçlü.
Çünkü İlhami'nin hayatında sürekli aynı hareketi görüyoruz:
Daha fazla okuma → daha fazla çalışma → daha fazla fedakârlık → daha fazla sorumluluk → daha fazla yük.
Ve sonunda bedeninin taşıyamayacağı noktaya kadar kendisini zorluyor.
Bu nedenle “çocuk” kelimesi de önemli. Çünkü burada yalnızca gençlik değil, masumiyet, saf bağlılık ve kendisini adama çağrışımı var.
Atını uçuruma süren biri, tehlikeyi görmeyen biri olmak zorunda değil. İlhami'nin durumunda daha trajik olan şu olabilir:
Uçurumu görüyor; fakat durmayı bilmiyor.
Röportajın edebiyat tarihi açısından değeri
Bu söyleşi, İlhami Çiçek'in biyografisine birkaç yeni katman ekliyor:
- Şiirinin arkasındaki psikolojik yapıyı kardeşinin tanıklığıyla gösteriyor.
- Edebiyat dergisi çevresiyle ilişkisini idealize edilmiş bir dostluk anlatısının dışına çıkarıyor.
- Nuri Pakdil'in İlhami üzerindeki etkisini somut mektuplarla belgelemeye imkân veriyor.
- İlhami'nin hastalığı ile dergi faaliyetleri arasındaki ilişkinin aile tarafından nasıl görüldüğünü ortaya koyuyor.
- En önemlisi, İlhami'nin naifliği ile Pakdil'in otoriterliği arasındaki gerilimi görünür kılıyor.
Fakat burada önemli bir editoryal ayrım yapmak gerekir: Latif Çiçek'in anlatımı bir tanıklık ve yorumdur; mektuplar ise birincil belgedir. Bu ikisini yazıda birbirinden ayırarak sunmak metnin güvenilirliğini artırır.
Bence yazının asıl meselesi burada
Bu röportajdan hareketle İlhami Çiçek'i yalnızca “genç yaşta ölen büyük şair” olarak anlatmak eksik kalır.
Daha derindeki hikâye şu:
İlhami Çiçek, dünyayı ve insanları olağanüstü bir hassasiyetle algılayan; kendisine, sanatına, dostluğa ve inandığı değerlere karşı ağır bir sorumluluk duyan bir şairdi. Fakat tam da bu hassasiyeti, onu dışarıdan gelen taleplere karşı savunmasız bırakıyordu.
Nuri Pakdil'le ilişkisindeki trajedi de burada başlıyor.
İlhami'nin zaafı sevgisizliği değil, sınır koyamayan bir sadakat anlayışıydı. Pakdil'in gücü ise bu sadakatin sınırlarını zorlayabilecek kadar güçlü bir otorite kurabilmesiydi.
Bu nedenle önceki başlık arayışınız açısından, bu röportajı okuduktan sonra benim tercihim biraz değişiyor:
“İnce Bir Ruhun Üzerine Çöken Sertlik”
Bence bu başlık, hem İlhami Çiçek'in naifliğini hem de Nuri Pakdil'in baskıcı üslubunu, doğrudan hüküm veren bir başlıktan daha edebî ve etkili biçimde taşıyor.