Leylâ'ya
Ey artık terk etmek zorunda olduğum ev! Ne seni unutabiliyorum, ne de yeniden sana uğrayabiliyorum.
Bir gece Leylâ bana geldi. Oysa ayağım, demir çivilerle sımsıkı perçinlenmiş ağır bir prangaya vuruluydu.
Eğer kurtulursam, ey Leylâ, nice yiğitler de ölümden kurtulmuştur. Yok eğer kaderin öteki yüzü gerçekleşirse, işte asıl korktuğum budur.
Bizim için ötüp duran kuş ne kadar da doğru söylemiş! Ateşle fal bakan kâhin ise ne kadar da yanılmıştır; Allah onun yardımcısını aziz etmesin.
Bir karga gördüm; bir ağacın dalına konmuştu. Üst tüylerini gagalıyor, sonra silkelenip havalandırıyordu.
Sanki karga, "Uzak diyarlara sürgün var." diyordu. Ağaç ise, "Sevgiliden ayrılık var; sakın bundan." diye fısıldıyordu.
Gerçekten de kargada sürgünün işareti vardı; Niyetimde de gurbet... Ağaçta ise apaçık bir ayrılık vardı; bunu haber veren de uçup giden kuştu.
Es-Semehrî el-Ukaylî
أَلا أَيُّها البَيتُ الَّذي أَنا هاجِرُهُ
فَلا البَيتُ مَنسِيٌّ وَلا أَنا زائِرُه
أَلا طَرَقَت لَيلى وَرِجلي رَهينَةٌ
بِأَشهَبَ مَشدودٍ عَلَيَّ مَسامِرُه
فَإِن أَنجُ يا لَيلى فَرُبَّ فَتىً نَجا
وَإِن تَكُنِ الأُخرى فَشَيءٌ أُحاذِرُه
وَما أَصدَقَ الطَيرَ الَّتي بَرَحَت بِنا
وَما أَعيَفَ اللهبي لا عَزَّ ناصِرُه
رَأَيتُ غُراباً ساقِطاً فَوقَ بانَةٍ
يُنَشنِشُ أَعلى ريشِهِ وَيُطايِرُه
فَقالَ غُرابٌ بِاِغتِرابٍ مِنَ النَوى
وَبانٌ بِبَينٍ مِن حَبيبٍ تُحاذِرُه
فَكانَ اِغتِرابٌ بِالغُرابِ وَنِيَّةٌ
وَبِالبانِ بَينٌ بَيِّنٌ لَكَ طائِرُه
Bu parça, yalnızca bir aşk şiiri değildir; aynı zamanda esaret altında yazılmış bir bekleyiş şiiridir. Şairin dış dünyayla bağı kopmuştur. Leylâ artık ulaşılabilecek bir sevgili değil, hatırlanabilen, düşlerde görülebilen ve alametlerle varlığı hissedilen bir gölgedir.
Şiiri birkaç katmanda okuyabiliriz.
1. Terk edilen ev: Mekânın yas tutması
أَلا أَيُّها البَيتُ الَّذي أَنا هاجِرُهُ
فَلا البَيتُ مَنسِيٌّ وَلا أَنا زائِرُه
"Ey terk etmek zorunda kaldığım ev; ne seni unutabiliyorum ne de sana dönebiliyorum."
İlk bakışta bu sıradan bir gurbet yakınması gibi görünür. Fakat burada ev yalnızca taş duvarlardan oluşan bir mekân değildir. Ev, Leylâ'nın bulunduğu, geçmiş mutluluğun yaşandığı, kimliğin kök saldığı yerdir.
En acı olan ise şu paradokstur:
• Ev unutulamıyor.
• Ama ziyaret de edilemiyor.
Yani hafıza ile gerçeklik birbirini sürekli yaralıyor.
2. Zindanın ortasında gelen Leylâ
أَلا طَرَقَت لَيلى وَرِجلي رَهينَةٌ...
Bu beyit önceki şiirde de karşımıza çıkmıştı.
Ayağı prangalıdır.
Demir çivilerle sabitlenmiştir.
Fakat Leylâ yine de gelir.
Nasıl?
Hayalde.
Rüyada.
Hatırada.
Burada çok önemli bir psikolojik gerçek anlatılır:
İnsan bedenini hapsedebilirsiniz.
Fakat zihnini hapsedemezsiniz.
Aşkın ilk sığındığı yer artık dış dünya değil, hayal dünyasıdır.
3. Umut ile ölüm arasındaki tek cümle
فَإِن أَنجُ... وَإِن تَكُنِ الأُخرى...
"Eğer kurtulursam...
Ama öteki olursa..."
Şair "ölürsem" demiyor.
Bunun yerine "öteki ihtimal" diyor.
Arap şiirinde ölümün adını doğrudan söylemek yerine böyle dolaylı ifadeler sık görülür.
Bu dolaylılık aslında korkuyu büyütür.
Çünkü adı söylenmeyen şey daha ürkütücüdür.
4. Kuşlar neden bu kadar önemlidir?
Şiirin ikinci yarısı tamamen kuşlara ayrılmıştır.
Modern okur bunu gereksiz sanabilir.
Oysa Cahiliye ve erken İslam döneminde insanlar doğadaki işaretleri sürekli yorumlardı.
Bir kuşun sağdan uçması,
sola konması,
ötüşü,
uçuş biçimi...
hepsi kader hakkında ipucu sayılırdı.
Şair burada eski Arapların alamet okuma kültürünü kullanıyor.
5. Karga
رَأَيتُ غُراباً...
Karga tesadüfen seçilmez.
Arapçada
غراب (ġurāb)
ile
اغتراب (iġtirāb)
aynı kökten gelir.
İkisi de yabancılaşmayı çağrıştırır.
Bu yüzden karga sadece bir kuş değildir.
Kaderin habercisidir.
Şair onu görünce zihni hemen gurbete gider.
6. Bân ağacı
Sonraki sembol ise بان (bân) ağacıdır.
Şair bunu
بين (beyn)
yani "ayrılık" kelimesiyle ilişkilendirir.
Bu inanılmaz zarif bir kelime oyunudur.
Türkçede tamamen kaybolur.
Çünkü
بان
ile
بين
ses bakımından birbirine çok yakındır.
Yani doğadaki iki nesne,
karga ve ağaç,
bir anda iki psikolojik hâle dönüşür:
• karga → gurbet
• bân → ayrılık
Artık doğa konuşmaktadır.
7. Son beyit neden güçlü?
Bu şiirin düğüm noktası, son üç beyitte karşımıza çıkan tefe'ül geleneğidir. Klasik Arap kültüründe insanlar bazen doğadaki bir görüntüden, bir kuşun uçuşundan, bir ağacın adından ya da duydukları bir kelimeden kendi kaderlerine dair işaretler çıkarırlardı. Ancak şairin yaptığı şey, körü körüne bir uğur veya uğursuzluk arayışı değildir; o, dış dünyayı kendi ruhunun aynasına dönüştürür.
Bir ağacın dalına konmuş karga (غراب) görür. Ardından zihni, bu kelimenin gurbet (اغتراب) sözcüğüyle olan ses yakınlığına kayar. Aynı şekilde bân ağacı (بان), Arapçada ayrılık anlamındaki beyn (بين) kelimesini çağrıştırır. Böylece iki sıradan doğa unsuru, şairin iç dünyasında iki büyük hakikatin sembolüne dönüşür: karga sürgünün, bân ağacı ise sevgiliden kopuşun habercisi olur.
Bu, şiirin en ince sanatlarından biridir. Çünkü şair doğayı konuşturmaz; aslında konuşan kendi yaralı ruhudur. Karganın sesi, onun içindeki gurbet duygusudur. Bân ağacının sessizliği ise ayrılığın sessizliğidir. Doğa, şairin acısını söyleyen ikinci bir dile dönüşür.
Türkçede bu etkiyi bütünüyle hissetmek güçtür. Çünkü Arapçada غراب / اغتراب ve بان / بين arasında kulağa çarpan ses akrabalığı, anlam çağrışımını da güçlendirir. Şair, anlamı yalnızca kurduğu imgelerle değil, kelimelerin sesleriyle de inşa eder. Okur, daha kelimeyi işitir işitmez gurbeti ve ayrılığı sezebilir. Çeviride ise bu ses örgüsü kaybolur; geriye yalnızca anlam kalır.
Bu yüzden şiirin son üç beyti, yalnızca bir kelime oyunu olarak görülmemelidir. Onlar, klasik Arap şiirinin ses, anlam ve ruhu aynı anda işletebilen estetiğinin örneklerindendir. Şair için dünya artık tarafsız değildir. Gördüğü her kuş, her ağaç, her rüzgâr; içinde taşıdığı özlemin ve mahpusluğun diline dönüşmüştür. Bu nedenle şiirin gerçek konusu Leylâ'dan çok, ayrılığın insanın bakışını nasıl değiştirdiğidir. Seven insan artık doğayı olduğu gibi görmez; kendi kaderini her varlığın üzerine yazılmış gibi okumaya başlar.
Şiirin temel düşüncesi
Bu şiir, dışarıdan bakıldığında Leylâ'ya yazılmış bir aşk şiiridir. Fakat daha derinde, esaretin insanın dünyayı algılayışını nasıl değiştirdiğini anlatır. Ev artık dönülemeyen bir geçmişe, Leylâ erişilemeyen bir umuda, karga gurbete, bân ağacı ayrılığa dönüşür. Böylece dış dünyadaki her nesne, şairin iç dünyasının bir aynası hâline gelir.
Bu yüzden şiirin en güçlü yönü, aşkı doğrudan anlatması değil; yalnızlık, sürgün ve mahpusluk duygusunun bütün evrene yayılmış gibi hissedilmesini sağlamasıdır. Şairin içinde başlayan ayrılık, sonunda kuşların kanadına, ağaçların dallarına ve terk edilmiş evin sessizliğine kadar siner. Bu, klasik Arap şiirinin en etkileyici başarılarından biridir.