Opera

Şair: Enis Batur

Kimse yoktu yanında önce
ete kemiğe bürünmüş bir imge
Kadın ve kurumuş kanları,
eprimiş kaslarıyla söz atalarım
hariç: Kırmamıştım henüz
eski kalemlerimi hayatımın
üstünde belki, belki açıp
sivriltmemiştim yenilerini de:
Ama salgılıyordu derim işte
tıpkı Bergamalı cüce gibi
bütün gözeneklerinden
acı bir özsuyu. Kimdim
ben, neden şimdiden kurduğum
tapınakta yakarıyordum
kendimden boşalan bir yere?
Bir yer: Bilmiyordum nereden
geldiğimi. Bir yer: Bilmiyordum
nereye gideceğimi. Gidiyor muydum.
gidecek miydim, var mıydı
gidebileceğin bir yer: Bundandı
şüphesiz kurup bozduğum
onca ayrıntılı paftaya
yansıyan vâhalar ve çöller.
Saat çözüldü sonra
bir gün ve çıktım aramaya
yüzyıllar önce yitirilmiş
ağrılı levhaları.
Biliyordum,
sanıyordum,
düşlüyordum
tayf gibi binlerce kuruntunun
arasında dolaşırken
görüyor, içgörüyordum ki
kazılıydı en eski harflerle
en eski,
en doğru.
en derin kurtuluş yasaları
onların maskesiz yüzünde.
Hazırlandım yıllar yılı
zamanın ve mekânın
koridorlarında zaaflarımı
ve içimde gelişen cüret
temposunu ölçtüm:
Yükseliyordu kan basıncım,
sonsuza ayarlanıyordu
kulağımın dibindeki korkusuz
tını, sinirlerim erişilmez
bir kasılma ritmine doğru
ayar tutuyordu ağır ağır.
gözlerim tütsü
dilim çıngıraklı yılan
topluyordu gevşemez bir sabırla.
Hazırlandım yıllar yılı
ve çıktım sonra çadırımdan
koyu bir sesle geceye yakardım.
Bendim öldüren
herkesin önünde atasını.
Bendim tohumlayan
kızkardeşlerinden
devrilmez arayış tutkularıyla
yanlış çocuklarını. Bendim:
Kör edici ışık, karanlık
köredici: Bendim: Eşiğine
gelip tabletlerin
yitiren izlerini.
Kimse farketmedi oysa
bir tek benim yakıcı büyüyü
kavradığımı, kimse farketmedi
durduğum yerde
durup dururken yola çıktığımı.
Kaldım burada
ve uzaklaştım her gün çıkış
noktamdan: Sayıldı herkes de
farkedilmedi yokluğum.
Sanıldı ki gibiydim,
sanıldı ki aynıydım,
eşit ve benzerdim,
sanıldı ki kadından doğma
bir safra ve sevda alaşımı,
kan ve kasnak bütünüydüm:
Kimse farketmedi ayrıldığımı.
Karıştırıyorum takvim yapraklarını,
katediyorum hızla fücur ve
bahtsızlık çağlarını, tek tek
anımsıyorum dikilen anıtlarla
yıkılan şehirleri, kurutulan
soyları ve serpilen arsız kavimleri,
birkaç hasan abdal şairle
birkaç çileli derviş geliyor
gözümün önüne: Uğultulu kalabalığı
delip geçiyor inanç dolu
inançsızlıkları. Bir tek onlar mıydı
bir deri bir kemik kalmış
gövdeme direnme gücü aşılayan,
yalnız onlar mıydı
çöller boyu ve yalçın kayalıklarda
çırpınıp kamaşan uyumsuz tenimin
yenilmeyişini kutsayan?
Değeri kalmadı bütün bunların
artık: Kırımlar ve kıyımlar,
bozuk hasatlar ve kan göllerinde
pıhtılaşmış cesetler. siyasal vebalar
ve toprağın herbir yanına bulaşmış
trahom edâsı kuruttu
içinden sökülüp geldiğim geçmişte
insanları. Bir ben varım: Suç
ve ceza. tanık ve özne. tehlike
ama dirim süzdü beni ötekilerden.
Aklımda yetkin matematik.
yüreğimde gelişkin tansık kipleri
geçtim arasından tuzakların
ve söz mayınlarının: Geçtim
ve buraya büyük bir şiirin
eşiğini yazmaya geldim.
Yanımda bir soru: Kimim
           hâlâ
           ben?
Kimim hâlâ ve neden yakıyor
canımı beni kendimden
ayıran ana etken?
Sanıyorum, biliyorum, görüyorum ki
geçip gidiyor önümden
cansızlıkla dolu evren
ve uzaklaşıyorum gitgide beynimi
zonklatan soruya
karşılık olabilecek kör nedenden.
Ve suretler geçiyor hızla
suratımdan, bir hattan bir başkasına
dönüyor birdenbire ifadem:
Yırtıcı, dingin, masum,
iliklerine kadar suçlu
maskeler geçiriyor gözlerime
zaman. Zaman: En katıksız
cellâd. Zaman: Bir kuyunun
dibine gerilmiş ayna. Zaman
ki boşalıp duruyor durmadan:
Bir kaynaktan ötekine.
Ne yapabilirim şimdi
burada? Ne yapabilirdim dün
enlem ve boylam dinlemeden
peşisıra fırtınanın yol alırken?
Soruyorum ama yapıyorum
dünden kopan, inatçı bir inanç ile:
Karıştırıyorum sararmış evrakları,
bir bir eliyorum
makaralara sarılmış kayıtları,
bilerek silinmiş satırların
bıraktığı loş boşlukta
unutulmuş kardeşlerimi okuyorum.
Biliyorum: Duyarkatım zedelenmiş,
merceklerim güvenilmez,
retinamda derin çizikler,
gene de bakıyorum dimdik
bizden esirgenmiş bölgelerine
olayların. Görüyorum orada:
Görünmez kılınmak istenmiş insanlar
ve onları doğrulayan dik kafalılık:
Kırılamayan onurun alçıyla sıvanmış
yüzü, diz çökmeyen vakur için
çarpık lehçeler kurulmuş.
Özel isimler mi, evet çok özel
isimler bu darmadığın yeraltı
imparatorluğun sakinleri. İsimler
ki bizi kum saatinin bir yakasından
ötekine darboğazdan geçiren
imbik uçları: Taktığımız, takındığımız
kilitli küpeler: Sanat, hüner, mühür
için diktiğimiz ikonalar.
Böyle mi açıklanır
sarpa sarmış anlam ilişkileri,
özenle devşirilmiş parçaların
bir türlü kuramadığı bütünün
yılgı verici çehresi böyle mi
hayırlanır? Çehre: Yani hayat
ve içine doldurduğumuzu
umduğumuz kristal birikim.
Benim işim sorular sormak
ve çekilip gitmek –demiştim–
tam durdutacakken içimde
çarpışan iki treni. İşte gizil
avuncum, işte boşaldıkça beni
dolduran katışıksız mürekkep.
Benim işim sorular sormak
ve çekip gitmekken
yakamı bırakmayan eğinim üslûbu
ile yenik
her soruya yeni bir soruyla
karşılık arıyorum: Kurduğum işar
sanki yollarından dönüp
beni izliyorlar umarsızca. İşte
duyularımı durmadan ikiye bölen
kör makas, işte buluşurken kendimle
aklımı delifişek karanlığa sıkan şimşek.
Grammatika! Açtığım her parantez,
çattığım cümleler, bir harften
ötekine sıçrayan kederli hücre,
kelimeleri dondurup kaynatan
parmak vurgusu ve içiçe, üstüste,
yanyana burgularla ilerleyen,
dönüşen ve sorgulayan Anlam:
Gökyüzünden
yeryüzünden değil de
bir kara inanç yüzünden
herkesin aynasına yansımış
ve orada taşlaşmış
bulanık, bazen silik, sık sık
yitik âyet adresleri
ki hayattan hayata geçtiler
akıp gizli nehirlerin içinden.
Ve topluyorum usul usul,
derişiyorum binlerce usûlde,
katlanıyor içimde
dışımda açılan anlam varakları.
Ayetler: Yol göstermiyor.
Ayetler: Çağırmıyor hiçbiri
hiç kimseyi hiçbir ibadete.

Enis Batur
Opera - 6.45 Yayınları
(sayfa 19-26)

Yayınlanma: 19.07.2026