MARTHA'DAN MEKTUPLAR

Şair: Anne Michaels

Zarfı yırtıyorum, Bangkok'tayım.
Zarfı yırtıyorum, Varanasi'de,
Allahabad'da, Agra'da, Delhi'deyim.
Katmandu Oteli'nden Noel kutlamaları.
Zarfı yırtıyorum.
safran kokusu yayılıyor mutfağıma,
sarili bir kalabalığın içindeyim pis kokulu bir sokakta,
çekçekler, pazarcı tezgahlarıyla.
Sen masamdasın, gözlerin faltaşı gibi açık şaşkınlıktan,
sıska kahveci çıraklan, ellerinde çay fincanlan,
sebzelerden ıslanmış mukavva kutuyla geviş getiren
bir ineğin ardından ikiye ayrılan sokaklar.
Tarihlerine göre sıraya koymaya çalışıyorum
mektuplarını, evliliğinin savaş alanını - bir mektubunda
"her zamankinden daha iyiyim, tepeden tırnağa aşığım yeniden",
bir başkasında "uzaklık ve istekler arasında
parçalanıyorum."
Racistan'da annenden gelen bir mektubu okuyorsun,
bir çocukluk arkadaşın evleniyor, bir kız kardeşin evden ayrılıyormuş.
Sen de, tutkuyla bağlısın bir yere.
Hindistan'ın her köşesinden gelenlerin doluştuğu
develerin hayvan pazarlanna çıkış yeri
Nagaur'u terk etmeyi düşünmek bile istemiyorsun.
İpekli renklerinin alacakaranlığında
çürüyen gecekondulan betimliyorsun.
Nagaur'u terk etmekten nefret ediyor, istekle ayrılık
arasında bin parça oluyorsun.
Mavi zarfı yırtıyor, bileziklerin şangırtısını duyuyorum
ve allı pullu pazarda kimin bileğinden bunlar diye
düşünüyorum,
göz kamaştıran gün ışığı
ve orada, o Hint nehrinin üzerinde,
senin batılı yüzün ve kızıl saçların.
Bu karelerden, bu mavi habercilerden sen çıkıyorsun.
Ve dünyada seni tam yitirdiğimi sandığım sırada,
kendimi tutamazken,
"beni bekle" sözleriyle çıkageliyor
posta kartın.

Anne Michaels
Çeviren: Cevat Çapan

Evliliğin Savaş Alanında: Mektuplar Arasında Parçalanan Bir Aşk

Bu bölüm, şiirin en önemli düğüm noktalarından biri. Çünkü burada mektuplar artık yalnızca Martha’nın Hindistan’daki yaşamını anlatan belgeler olmaktan çıkıyor; evliliğinin iç dünyasına açılan parçalı tanıklıklara dönüşüyor. Asıl çarpıcı olan, anlatıcının bu mektupları “tarihlerine göre sıraya koymaya” çalışması. Bu çaba, yalnızca mektupları düzenleme isteği değil; Martha’nın değişken duygularına bir neden-sonuç düzeni bulma çabasıdır.

“Tarihlerine göre sıraya koymaya çalışıyorum
mektuplarını, evliliğinin savaş alanını”

Savaş alanı” ifadesi burada belirleyici. Evlilik, huzurlu ve güvenli bir birliktelik olarak değil, tarafların sürekli yara aldığı, ilerleyip geri çekildiği bir mücadele alanı olarak görülüyor. Fakat şiir “savaş”ın ayrıntılarını vermiyor. Kimin haklı olduğunu, kimin suçlu olduğunu, evlilikte ne yaşandığını açıklamıyor. Çünkü anlatıcının elinde yalnızca mektuplar var.

Bu çok önemli: Anlatıcı evliliğin kendisine değil, evlilikten geriye kalan yazılı izlere sahip.

Dolayısıyla mektupları tarihlerine göre sıralamak, aslında yaşananları zihninde yeniden kurma girişimi. “Önce ne oldu, sonra ne oldu?” sorusuna cevap arıyor. Fakat Martha’nın duyguları kronolojik bir düzene uymuyor.

Bir mektupta:

“her zamankinden daha iyiyim, tepeden tırnağa aşığım yeniden”

Başka bir mektupta:

“uzaklık ve istekler arasında
parçalanıyorum.”

İki cümle arasındaki mesafe şiirin asıl gerilimini yaratıyor.

İlkinde Martha yeniden bütünleşmiş görünüyor. “Her zamankinden daha iyiyim” diyerek iyileştiğini söylüyor. Üstelik “tepeden tırnağa” ifadesi bedensel bir bütünlüğü çağrıştırıyor. Martha yalnızca ruhsal olarak değil, sanki bütün bedeniyle aşka dönmüş durumda.

Daha önemlisi, “aşığım” değil:

“aşığım yeniden”

diyor.

“Yeniden” kelimesi evliliğin daha önce de kırıldığını veya aşk duygusunun kaybolup tekrar bulunduğunu düşündürüyor. Demek ki Martha’nın ilişkisinde aşk sürekli ve kesintisiz bir hâl değil; kaybedilen ve yeniden kazanılan bir şey.

Fakat başka bir mektupta bu bütünlük tamamen parçalanıyor:

“uzaklık ve istekler arasında
parçalanıyorum.”

Buradaki “parçalanıyorum”, ilk mektuptaki “tepeden tırnağa” bütünlüğün tam karşısında duruyor. Bir mektupta Martha bütün bedeniyle âşık; diğerinde parçalanmış.

Bu iki ifade arasındaki karşıtlık, şiirin psikolojik derinliğini oluşturuyor.

Üstelik Martha’nın parçalandığı iki şeyden biri “uzaklık”, diğeri “istek”.

Uzaklık yalnızca coğrafi mesafe değil. Hindistan ile evliliği arasındaki mesafe olabilir; bulunduğu yer ile ait olduğu yer arasındaki mesafe olabilir; hatta istediği hayat ile yaşadığı hayat arasındaki mesafe olabilir.

“İstek” ise bunun karşı tarafında duruyor. Martha bir şeyi arzuluyor, fakat bu arzu bulunduğu koşullarla uyuşmuyor. Böylece insan, istediği şey ile bulunduğu yer arasında sıkışıyor.

Buradaki trajedi şu: Martha’nın acısının nedeni yalnızca uzaklık değil; uzaklığın arzuyu daha da güçlendirmesi.

İnsan sevdiği kişiden uzaktaysa özlem doğar. Fakat Martha aynı zamanda bulunduğu yere de tutkuyla bağlıdır. Şiirin ilerleyen bölümünde Nagaur’u terk etmek istemediğini söylemesi bu bölümü geriye dönük olarak daha da anlamlı hâle getiriyor:

“Nagaur'u terk etmekten nefret ediyor, istekle ayrılık
arasında bin parça oluyorsun.”

Buradaki “bin parça”, az önceki “parçalanıyorum”un genişletilmiş hâli. Demek ki Martha’nın çelişkisi geçici bir ruh hâli değil; iki ayrı bağlılığın arasında kalmış olmanın süreklilik kazanan bir durumu.

Bir tarafta evlilik ve sevdiği insan; diğer tarafta Nagaur ve orada kurduğu hayat.

Bu nedenle “evliliğinin savaş alanı” ifadesini yalnızca eşler arasındaki bir çatışma olarak okumak eksik kalır. Evlilik, Martha’nın birden fazla aidiyetinin çatıştığı alan hâline gelmiştir.

Daha da önemlisi, şiirde anlatıcı Martha’nın mektuplarını sıralamaya çalışırken bu çelişkiyi çözemez. Çünkü mektupların her biri kendi anının gerçeğini taşır.

Bir mektupta Martha gerçekten mutludur.

Başka bir mektupta gerçekten parçalanmıştır.

Bu iki durumdan birinin “yalan”, diğerinin “gerçek” olduğunu söylemek şiirin psikolojisini basitleştirmek olur. İkisi de gerçektir.

İnsan aynı ilişki içinde hem “tepeden tırnağa âşık” hem de “uzaklık ve istekler arasında parçalanıyor” olabilir.

Burada Michaels’ın çok incelikli bir insan anlayışı ortaya çıkıyor: Duygular birbirini dışlamaz. Sevgi ile mutsuzluk, bağlılık ile kaçma isteği, kalmak ile gitmek arzusu aynı anda var olabilir.

Bu nedenle “tarihlerine göre sıraya koymak” imkânsızlaşır. Anlatıcı zaman sırasına koyarak Martha’nın duygusal hikâyesini anlamaya çalışıyor, fakat duygular kronolojik değildir.

Dahası, mektuplar arasındaki bu çelişki anlatıcının Martha’ya olan yakınlığını da etkiliyor. O, Martha’yı doğrudan yaşamıyor; Martha’nın kendisine gönderdiği versiyonlar aracılığıyla tanıyor. Her mektup başka bir Martha getiriyor.

Birinde yeniden âşık olmuş kadın.

Birinde özlemle parçalanan kadın.

Birinde Nagaur’dan ayrılamayan kadın.

Böylece Martha tek bir portre olmaktan çıkıyor; mektupların arasında çoğalan bir kimliğe dönüşüyor.

Bu yüzden şiirde mektupların “mavi haberciler” olarak adlandırılması daha sonra çok anlamlı hâle geliyor. Her mektup Martha’yı getiriyor ama onu tamamlamıyor. Aksine her yeni mektup onun başka bir yüzünü açıyor.

Ve belki bu bölümün en güçlü tarafı şu: Martha’nın evliliğinin savaş alanı hakkında kesin bir hükme ulaşamıyoruz. Şiir bunu özellikle yapmıyor. Çünkü anlatıcı da bilmiyor. Elinde yalnızca mektuplar var; mektuplar ise bir evliliğin bütün gerçeğini değil, o evliliğin farklı zamanlarda yaşanmış duygusal parçalarını taşıyor.

Bu nedenle:

“her zamankinden daha iyiyim, tepeden tırnağa aşığım yeniden”

ile

“uzaklık ve istekler arasında parçalanıyorum”

arasında bir çelişki olduğu kadar bir ilişkinin gerçeği de var.

Martha’nın aşkı düz bir çizgi değil. Yaklaşma ve uzaklaşma, bütünleşme ve parçalanma, kalma ve gitme arasında gidip gelen bir hareket.

Şiirin sonraki bölümlerinde Martha’nın Nagaur’a bağlılığı ortaya çıktığında bu hareket tamamlanıyor. O, yalnızca kocasından uzakta değildir; kendi arzularının da içinde bölünmüştür.

Bu yüzden “evliliğinin savaş alanı” ifadesi şiirin belki de en güçlü ifadelerinden biri. Çünkü savaş burada iki insanın birbirine karşı savaşı değil, aynı insanın kendi içinde birbirinden ayrılan arzularının savaşıdır.

Mektupları tarihlerine göre dizmek isteyen anlatıcı sonunda şunu öğrenir: Bir insanın hayatını kronolojik olarak sıralamak, onun duygularını açıklamaya yetmez. Çünkü bazen dün söylediğimiz şey ile bugün söylediğimiz şey birbirini çürütmez; ikisi de o anın gerçeğidir.

Martha’nın mektupları da tam olarak bunu yapıyor: Bir evliliğin hikâyesini anlatmaktan çok, aşkın insanı nasıl aynı anda hem bütünleştirip hem parçalayabildiğini gösteriyor.

Mektubun İçinden Çıkan Dünya: Uzaklığın Aşka Dönüşmesi

Anne Michaels’ın “Martha’dan Mektuplar” şiiri, mektubu yalnızca haber taşıyan bir araç olarak değil, uzaklığı aşan ve sevilen kişiyi yeniden var eden bir nesne olarak ele alıyor. Şiirde mektup açıldıkça Martha’nın bulunduğu coğrafya yalnızca anlatılmıyor; anlatıcının mutfağına, duyularına ve belleğine taşınıyor. Böylece fiziksel uzaklık ile duygusal yakınlık arasında çok ilginç bir ilişki kuruluyor.

Şiirin ilk dizeleri bu dönüşümü hemen kuruyor:

“Zarfı yırtıyorum, Bangkok'tayım.
Zarfı yırtıyorum, Varanasi'de,
Allahabad'da, Agra'da, Delhi'deyim.”

Buradaki “zarfı yırtıyorum” ifadesinin tekrar edilmesi şiirin ana hareketidir. Zarf yalnızca açılmıyor; adeta uzaklığın kendisi yırtılıyor.

Martha dünyanın başka bir yerindedir, fakat mektup açıldığı anda anlatıcı da onun bulunduğu yere geçer. Bangkok, Varanasi, Allahabad, Agra ve Delhi artık haritadaki şehirler olmaktan çıkar; mektubun içinden anlatıcının yaşadığı mekâna dönüşür.

Bu nedenle şiirde mektup, fiziksel bir taşıyıcıdan çok mesafeyi ortadan kaldıran bir geçit işlevi görür.

Daha sonra bu geçiş yalnızca görsel olmaktan çıkar:

“safran kokusu yayılıyor mutfağıma”

Mektuptan koku çıkmaktadır.

Bu fiziksel olarak mümkün değildir ama şiirsel olarak son derece gerçektir. Martha'nın anlattığı Hindistan, anlatıcının duyularında yeniden kurulmaktadır. Safran kokusu mutfağa ulaştığında Hindistan artık uzakta değildir.

Hemen ardından:

“sarili bir kalabalığın içindeyim pis kokulu bir sokakta,
çekçekler, pazarcı tezgâhlarıyla.”

Görüntü, koku ve hareket aynı anda devreye girer. Şair mektubu okumaz sadece; mektubun içinde yaşamaya başlar.

Bu noktada şiirin çok önemli bir cümlesi gelir:

“Sen masamdasın, gözlerin faltaşı gibi açık şaşkınlıktan”

Martha artık Hindistan'da değildir; anlatıcının masasındadır.

Bu fiziksel imkânsızlık, şiirin aşk anlayışının temelidir. Sevilen kişi uzakta olabilir ama onun mektubu, yüzünü ve yaşadığı dünyayı taşıdığı için anlatıcının yanında yeniden ortaya çıkar.

Üstelik bu görüntü idealize edilmiş bir Hindistan değildir. “Sıska kahveci çırakları”, çay fincanları, sebzelerden ıslanmış mukavva kutu, geviş getiren inek, ikiye ayrılan sokaklar... Şiir seyahat broşüründeki egzotik Hindistan'ı değil, dokunulabilir, koklanabilir, kalabalık ve karmaşık bir Hindistan'ı kuruyor.

Bu ayrıntıların önemli olmasının nedeni, Martha'nın yalnızca bulunduğu yeri değil, orada nasıl yaşadığını anlatmasıdır.

Fakat şiir burada yavaşça coğrafyadan evliliğe geçer:

“Tarihlerine göre sıraya koymaya çalışıyorum
mektuplarını, evliliğinin savaş alanını”

Bu ifade şiirin ikinci katmanını açıyor.

Martha'nın mektupları yalnızca seyahat mektupları değildir. Aynı zamanda evliliğinin iç dünyasının parçalarıdır. Anlatıcı bu parçaları kronolojik olarak sıralamaya çalışır; fakat mektuplar birbirleriyle çelişir:

“her zamankinden daha iyiyim, tepeden tırnağa aşığım yeniden”

ve başka bir mektupta:

“uzaklık ve istekler arasında
parçalanıyorum.”

Birinde aşk yeniden kurulmuştur; diğerinde uzaklık insanı parçalamaktadır.

Burada şiir çok önemli bir şey söylüyor: İnsan duyguları kronolojik değildir. Bugün çok âşık olan biri ertesi gün özlemden parçalanabilir. Bir mektup bir ruh hâlini, başka bir mektup başka bir ruh hâlini taşır.

Anlatıcı bu yüzden Martha'nın mektuplarını sıralamaya çalışırken aslında Martha'nın değişken benliğini anlamaya çalışmaktadır.

Şiirin daha sonra aileye yönelmesi bu parçalanmayı genişletiyor:

“bir çocukluk arkadaşın evleniyor, bir kız kardeşin evden ayrılıyormuş.
Sen de, tutkuyla bağlısın bir yere.”

Martha'nın hayatında sürekli ayrılıklar vardır: arkadaşı evlenir, kız kardeşi evden ayrılır, Martha'nın kendisi de bulunduğu yere bağlanır.

Burada “bir yere bağlanmak” ile bir insana bağlanmak arasında örtük bir ilişki kuruluyor.

Martha yalnızca bir ülkeye veya şehre değil, bir yaşantıya tutkuyla bağlanmıştır.

Bunun en güçlü örneği Nagaur'dur:

“Nagaur'u terk etmeyi düşünmek bile istemiyorsun.”

Martha artık yabancı bir ülkede geçici olarak bulunan gezgin değildir. Oraya duygusal olarak bağlanmıştır. Nagaur, onun için bir aidiyet mekânına dönüşmüştür.

Fakat bu aidiyet de rahatlatıcı değildir:

“Nagaur'u terk etmekten nefret ediyor, istekle ayrılık
arasında bin parça oluyorsun.”

Şiirin temel gerilimlerinden biri burada çok açık biçimde ortaya çıkar: İnsan bir yere, bir insana ya da bir hayata bağlandıkça ayrılık daha acı verici olur.

Martha'nın mektuplarındaki parçalanma artık yalnızca evlilikle ilgili değildir. İstek ile ayrılık arasında kalan insanın genel trajedisidir.

Şiirin en güzel dönüşlerinden biri, mavi zarfta gerçekleşir:

“Mavi zarfı yırtıyor, bileziklerin şangırtısını duyuyorum”

Yine zarf açılır ve yine fiziksel mesafe ortadan kalkar. Fakat bu kez yalnızca Hindistan'ın görüntüsü değil, sesi gelir.

Bileziklerin şangırtısı duyulur.

Anlatıcı artık Martha'nın dünyasını görmüyor sadece; onu işitiyor.

Ve sonra çok güzel bir belirsizlik ortaya çıkar:

“orada, o Hint nehrinin üzerinde,
senin batılı yüzün ve kızıl saçların.”

Martha'nın Batılı yüzü ve kızıl saçları Hint coğrafyasının içinde belirir. Bu görüntüde Martha ile Hindistan arasında hem bir yabancılık hem de bir bütünleşme vardır.

O, o dünyanın tamamen yerlisi değildir. Fakat artık o dünyadan da ayrı değildir.

Bu görüntü aynı zamanda Martha'nın kendi kimliğinin de bir tür fotoğrafıdır: Bir yere ait olmakla yabancı kalmak arasındaki gerilim.

Sonraki iki dize şiirin bütün yapısını özetler:

“Bu karelerden, bu mavi habercilerden sen çıkıyorsun.”

“Kareler” fotoğrafı, “mavi haberciler” ise zarfları ve mektupları çağrıştırıyor. Martha artık doğrudan karşımızda değildir; görüntülerden ve mektuplardan yeniden kurulmaktadır.

Burada Michaels'ın daha önceki şiirlerinde gördüğümüz önemli bir düşünce yeniden karşımıza çıkıyor: Yokluk, bazen görüntüler ve nesneler aracılığıyla bir tür varlığa dönüşür.

Martha uzaktadır ama mektuplar onun varlığını anlatıcının yanında yeniden üretir.

Fakat son bölümde şiir asıl duygusal ağırlığına ulaşır:

“Ve dünyada seni tam yitirdiğimi sandığım sırada,
kendimi tutamazken,”

Buradaki “dünyada seni tam yitirdiğim” ifadesi yalnızca fiziksel uzaklık değildir. Anlatıcı bir an için Martha'nın artık kendi dünyasının dışında olduğunu hisseder.

Ve tam bu kayıp duygusunun içinde posta kartı gelir:

“beni bekle”

Bu iki kelime şiirin bütününü değiştirir.

Başlangıçta mektuplar anlatıcıyı Martha'nın dünyasına götürüyordu. Finalde ise Martha'nın tek bir isteği anlatıcıyı yeniden Martha'ya bağlar.

“Beni bekle” aynı anda hem umut hem de belirsizlik taşır. Çünkü beklemek, buluşmanın kesin olduğunu söylemez. Sadece bağın henüz kopmadığını söyler.

Bu nedenle şiirin sonunda mektup, yalnızca geçmişten gelen bir haber değildir; geleceğe dönük bir sözdür.

Şiirin başında zarf açıldığında anlatıcı Bangkok'a, Varanasi'ye, Delhi'ye gider. Sonunda posta kartı geldiğinde ise Martha'nın kendisi anlatıcının dünyasına geri döner.

Böylece şiir dairesel bir hareket oluşturur: Uzaklık mektupla aşılır, mektupla yeniden yaratılır, fakat sonunda tek bir cümle o uzaklığın içinden bir bağ çıkarır.

“Martha'dan Mektuplar”ın asıl gücü de burada. Şiir, aşkı sürekli bir yakınlık olarak değil, yokluk içinde sürdürülen bir bağ olarak ele alıyor. Martha başka bir kıtadadır, evliliğinin sorunlarıyla boğuşmaktadır, bir şehre bağlanmıştır, ayrılmak istememektedir. Anlatıcı ise onun mektuplarını açarak onun dünyasına girmektedir.

Fakat mektuplar Martha'yı bütünüyle anlatamaz. Tam tersine, her mektup onun başka bir yüzünü getirir. Birinde âşıktır, diğerinde parçalanmıştır; birinde bir yere bağlanmıştır, diğerinde ayrılık acısı vardır.

Dolayısıyla mektuplar Martha'yı anlatmaktan çok, onun yokluğunu görünür kılar.

Ve şiirin sonunda “beni bekle” sözü bu yokluğu bir anda sevgiye dönüştürür.

Belki de şiirin en güzel düşüncesi şu: Sevdiğimiz kişi yanımızda olmadığında onu bize geri getiren şey yalnızca hatıra değildir; onun bize bıraktığı küçük işaretlerdir. Bir zarf, bir koku, bir ses, bir görüntü, bir posta kartı... İnsan bazen bir insanı bütün olarak değil, ondan dünyaya dağılmış parçalar aracılığıyla sever. Anne Michaels'ın şiiri de tam olarak bu parçaları bir araya getirerek Martha'yı yeniden kuruyor.