Eğer Ben Öldükten Sonra Yazmak İsterlerse Yaşamöykümü
Eğer ben öldükten sonra yazmak isterlerse
yaşamöykümü,
Bundan daha kolayı yoktur.
Yalnızca iki tarih konmalı: doğum günümle ölüm
günüm.
Bu ikisi arasındaki bütün günler benimdir.
Kolayca tanımlanabilirim.
Görmek yedi bitirdi beni.
Duygusallığa hiç kapılmadan sevdim eşyayı.
Gözüm hiç dönmediği için karşılıksız kalan
hiçbir isteğim olmadı.
İşitmek bile görmeme eşlik eden bir destek
olmaktan öteye gitmedi.
Her şeyin gerçek ve tümüyle birbirinden ayrı
olduğunu anladım.
Bunu gözlerimle anladım, asla kafamla değil.
Bunu kafamla anlamak hepsini aynıymış gibi
görmeme yol açardı yoksa.
Günler uykumu getirirdi çocuklar gibi.
Gözlerimi kapar uyurdum.
Tek Doğa şairiydim ben, bunun dışında
Fernando Pessoa
Yaşanmamış Bir Hayatın Sessizliği
Şiir ilk bakışta şaşırtıcı derecede sakin başlıyor:
“Eğer ben öldükten sonra yazmak isterlerse
yaşamöykümü...”
Fakat daha ilk cümlede ölüm vardır. Üstelik şair ölümünü uzakta, belirsiz bir ihtimal olarak değil, başkalarının kendisi öldükten sonra yapacağı bir işlemin başlangıç noktası olarak düşünür. Bu nedenle şiirin daha ilk anında tuhaf bir mesafe oluşur: Şair kendi yaşamöyküsünü sanki kendi ölümünden sonra başkalarının yazacağı bir metinmiş gibi seyrediyor.
Ve hemen ardından gelen:
“Bundan daha kolayı yoktur.”
dizesi, şiirin hüznünü gizleyen o kuru, sakin tonu kuruyor. Sanki ölüm karşısında yapılabilecek tek şey, işi kolaylaştırmaktır.
“Yalnızca iki tarih konmalı: doğum günümle ölüm günüm.”
Bu son derece sade görünen önerinin içinde büyük bir hayal kırıklığı var. Çünkü bir insanın yaşamöyküsü normalde onun başardıkları, sevdikleri, kaybettikleri, tutkuları, ilişkileri, acıları ve umutlarıyla anlatılır. Burada ise bütün bunlar siliniyor. Geriye yalnızca iki tarih kalıyor.
Ama hemen sonra gelen dize şiirin kalbini açıyor:
“Bu ikisi arasındaki bütün günler benimdir.”
Burada hem bir sahiplenme hem de derin bir yalnızlık var.
Şairin hayatını başkalarının yazmasına itirazı yoktur; çünkü onlar en fazla iki tarihi yazabilirler. Aradaki günlerin ne olduğunu ise yalnızca kendisi biliyor. O günler anlatılabilir şeyler olmaktan çıkmış, yaşanmışlığın kendisine dönüşmüştür.
Ve bu yüzden şiirde çok ince bir “beni gerçekten kim bilebilir?” duygusu seziliyor.
Şair, ölümünden sonra hakkında yazılacak biyografinin aslında kendisini anlatamayacağını biliyor.
Görmekle tükenmek
Sonraki bölüm daha da ilginç:
“Kolayca tanımlanabilirim.
Görmek yedi bitirdi beni.”
Buradaki “görmek”, sıradan bir görme eylemi değil. Dünyayı bütün çıplaklığıyla görmek aynı zamanda onun ağırlığını taşımaktır.
Görmek yedi bitirdi beni.
Bu dizeyi yalnızca “gözlemci bir şairdim” diye okumak şiirin duygusal ağırlığını kaybettiriyor. Çünkü burada görmenin bir bedeli var. Dünya görülmüş, fakat bu görüş şaire huzur vermemiş; onu tüketmiş.
Ardından:
“Duygusallığa hiç kapılmadan sevdim eşyayı.”
diyor.
Bu cümle ilk bakışta soğuk. Fakat bence şiirin en hüzünlü yerlerinden biri tam da burası. Çünkü “eşyayı sevmek”, insan ilişkilerinin yerine geçmiş gibi okunabilir.
Eşyalar güvenlidir. Eşyalar terk etmez. Eşyalar ihanet etmez. Eşyalar senden bir karşılık istemez.
Şairin “duygusallığa hiç kapılmadan” eşyayı sevmesi, dünyayla kurduğu ilişkinin ne kadar mesafeli olduğunu gösteriyor. Burada duygusuzluk değil, belki de duygunun kendisini korumaya alma biçimi var.
Sonra daha açık bir cümle geliyor:
“Gözüm hiç dönmediği için karşılıksız kalan
hiçbir isteğim olmadı.”
Bu, şiirin ilk bakıştaki sakinliğinin altında gizlenen beklentiyi ortaya çıkarıyor.
“Karşılıksız kalan hiçbir isteğim olmadı” derken şair aslında arzularının peşinden gitmiş biri olduğunu söylüyor. Fakat bunun içinde bir meydan okuma kadar, hayatla yapılmış sessiz bir hesaplaşma da var.
Sanki şöyle diyor:
Ben istemekten korkmadım. İstediğim şeylerin peşinden gitmekten korkmadım. Ama hayatın bana ne verdiği, ne vermediği başka bir mesele.
Bu nedenle şiirdeki hüzün pasif bir hüzün değil. Daha çok hayatın karşısında direnmiş, fakat sonunda yorulmuş bir insanın hüznü.
“İşitmek bile...” — dünyaya ulaşamamanın duygusu
Şu iki dize özellikle önemli:
“İşitmek bile görmeme eşlik eden bir destek
olmaktan öteye gitmedi.”
Burada duyular bile hiyerarşik bir biçimde sıralanıyor. Görmek merkezde; işitmek ise ona eşlik eden yardımcı bir unsur.
Fakat bunun altında başka bir yalnızlık hissediliyor.
İnsan dünyaya duyularıyla ulaşır. Görür, işitir, dokunur, koklar. Şair ise bütün bunları neredeyse dışarıdan gözleyen biri gibi anlatıyor.
Bu nedenle şiirin “ben”i dünyaya tamamen karışmış bir insan değil. Dünyayı görüyor ama ona tam olarak katılmıyor.
Ve bu ayrılık daha sonra açıkça söylenecek:
“Her şeyin gerçek ve tümüyle birbirinden ayrı olduğunu anladım.”
Buradaki “ayrı” kelimesi çok önemli.
Çünkü şiirin en derin duygularından biri bence ayrılık.
Her şey gerçek; ama her şey birbirinden ayrı.
İnsan da dünyadan ayrı.
Şair de başkalarından ayrı.
Görülen şey, gören kişiden ayrı.
Yaşanan günler, onları sonradan yazacak insanlardan ayrı.
Ve belki en acı biçimde, bir insanın iç dünyası onun dışarıdan yazılabilecek yaşamöyküsünden ayrı.
“Gözlerimle anladım, asla kafamla değil”
Şiirin belki de en güçlü düşünsel-duygusal noktası:
“Bunu gözlerimle anladım, asla kafamla değil.”
Burada şair akla karşı duyuların üstünlüğünü savunuyor gibi görünse de bunun altında çok daha kırılgan bir şey var.
Çünkü kafayla anlamak, dünyayı kategorilere ayırmak demektir. Bir şeyi “şu” diye adlandırmak, onu başka şeylerle karşılaştırmak, anlamlandırmak demektir.
Oysa gözle görmek, nesnenin kendisiyle karşılaşmaktır.
Bu yüzden:
“Bunu kafamla anlamak hepsini aynıymış gibi
görmeme yol açardı yoksa.”
diyor.
Şair dünyayı birbirinden ayrı şeyler olarak görmeyi seçiyor.
Bu aynı zamanda onun yalnızlığını da açıklıyor.
Çünkü birbirinden ayrı şeylerden oluşan bir dünyada insanın başka bir varlıkla bütünüyle birleşmesi mümkün değildir.
Şiirin hüznü burada daha da belirginleşiyor:
Dünyayı doğru gördüğünü düşünüyor ama bu doğru görüş onu dünyaya yaklaştırmıyor; tam tersine, şeylerin arasındaki mesafeyi görünür kılıyor.
Çocuk gibi uyumak: Ölümün küçük provası
Son bölüm şiirin bütün sertliğini birden yumuşatıyor:
“Günler uykumu getirirdi çocuklar gibi.
Gözlerimi kapar uyurdum.”
“Çocuklar gibi” sözü burada çok dokunaklı.
Çünkü çocuk için uyumak doğal, güvenli ve sorgulanmayan bir şeydir. Şair de günlerin sonunda gözlerini kapatıp uyur.
Fakat şiirin başından beri ölümün gölgesini bildiğimiz için “gözlerimi kapar uyurdum” artık yalnızca uyku değildir.
Bir anlığına ölümle yan yana gelir.
Üstelik şair bunu dramatikleştirmez. Ölümden korktuğunu söylemez. Ağlamaz. Yakınmaz.
Tam tersine, ölümün karşısında da şiirin başındaki o sade sesle konuşur.
Bu sakinlik şiiri daha hüzünlü yapıyor.
Çünkü bazı şiirler acıyı bağırarak anlatır; bu şiir ise acıya alışmış bir insanın sessizliğiyle konuşuyor.
“Tek Doğa şairiydim ben, bunun dışında.”
Son dize, bütün şiiri geriye doğru yeniden okutuyor:
“Tek Doğa şairiydim ben, bunun dışında.”
“Bunun dışında” sözü çok önemli.
Sanki şair kendisine ait bütün sıfatları reddediyor.
Ben şuydum, buyum, şöyle yaşadım, böyle başardım demiyor.
Ben yalnızca Doğa şairiydim. Bunun dışında anlatılacak pek bir şey yok.
Fakat bu “pek bir şey yok” duygusu aslında şiirin en büyük hüzünlerinden biri.
Çünkü şiirin başında “yaşamöykümü yazmak isterseniz” diyen kişi, sonunda kendisini tek bir cümleye indiriyor.
Oysa o iki tarih arasındaki bütün günler gerçekten yaşandı.
Bütün arzular, bütün görmeler, bütün uykular, bütün eşyalar, bütün yalnızlıklar, bütün karşılaşmalar o günlerin içindeydi.
Ama bunların hiçbirini dışarıdan biri bütünüyle bilemez.
Dolayısıyla şiirin altında çok güçlü bir “yaşadım ama beni anlatamazsınız” duygusu var.
Ve bu, ölüm fikrini daha da hüzünlü hale getiriyor.
Ölüm yalnızca hayatın bitmesi değil; insanın kendi yaşadıklarının tanığı olmaktan da çıkmasıdır.
Başkaları iki tarih yazacaktır.
Oysa şair için gerçek hayat, o iki tarih arasında kalan ve yalnızca kendisinin bildiği sonsuz sayıdaki gündür.
Bu nedenle şiir bana göre bir yaşamöyküsü şiiri olmaktan çok, ölümden sonra geriye kalacak anlatının yetersizliği üzerine yazılmış sessiz bir ağıt.
Hüzün burada açıkça “üzgünüm” şeklinde söylenmiyor. Tam tersine, şiirin sakinliği hüznün kendisi oluyor. Beklenti var, çünkü bir gün yaşamöyküsünün yazılacağını düşünüyor; hayal kırıklığı var, çünkü yazılacak olanın gerçek hayatını anlatamayacağını biliyor; yalnızlık var, çünkü “bütün günler benimdir” diyerek o hayatın tanıklığını kendisinde tutuyor; ölüm var, çünkü sonunda artık o tanıklığı taşıyan kişi olmayacak.
Ve belki şiirin en acı tarafı şu:
Şair hayatının anlatılmasını istemiyor gibi görünürken, aslında birilerinin o hayatın gerçekten yaşandığını anlayabilmesini istiyor.
Bu yüzden “iki tarih yeter” demesi bir kayıtsızlık değil; biraz da “Beni anlatmaya kalkmayın; çünkü benim yaşadığım şeyi siz bilemezsiniz” diyen kırgın bir kabulleniş gibi okunabilir.