Yolculuğun İçinde Bekleyen Bir Beden
Yolcu
giz, çoğaltır karanlığı, işte
tekliğimi hazırlıyan yüzüm
beklemenin en duruk durağı
gelir gelir geçer karıncalar, yüzüm
yolcu gelir geçer
güzü aşkımın, ya beni
kim alır yüreğimden sabrımı
kaçırtır bir eşkıya akşam
birikmiş tortusunu hüznümün
durulsa gök
ince bir güneş düşse durağa
yolcu yüzüm hiç güneş görmemiş
bir yanları bir yanları vücudumun
hiç güneş görmemiş
sırtım kollarım bacaklarım memelerim
karnımın altı ve gerim
üşümüş acıları toplarım vücudumda
suratımda irin dolu bir yara
yanaklarım patlamıya korkulu iki çıban
beklerim bir şeyleri
koparıcak sökücek alıp götürecek beni
beklerim bir şeyleri
yolcu yüzüm
yüzümü koparın duraktan
üşümüş acıları vücudumdan
alın götürün beni güneşe
bu benim kendikendimi
avuntumdur. akşamüstleri ve şarap
çünki çok eskitilmiş birer mısradır.
çünki her yorgun günün sonunda
yarın biraz daha uzaktır
beklemek biraz daha
vücudum
sabırlı sevgilim benim
bu hüznü senin için biriktiriyorum
sana gelicem beklemelerin bu acılı durağından
bu giz bu karanlık bitecek
güneşin çıkmasını bekliyorum
(Yordam, Eylül 1968)
Yolculuğun İçinde Bekleyen Bir Beden
Bu şiirde “yolcu” aslında yola çıkmış olan kişi değil, yola çıkmayı bekleyen kişidir. Şiirin bütün duygusal gerilimi de bu bekleyişten doğar. Bir yere gitmek isteyen, karanlıktan kurtulmak isteyen, güneşe ulaşmak isteyen bir insan vardır; fakat hâlâ bir **“durak”**ta beklemektedir. Bu yüzden yolculuk, fiziksel bir hareketten çok acıdan, yalnızlıktan ve iç karanlıktan kurtulma arzusu hâline gelir.
Şiirin ilk kelimesi bile bu ruh hâlinin anahtarını verir:
“giz, çoğaltır karanlığı, işte”
Buradaki “giz”, yalnızca saklanan bir sır değildir. Söylenemeyen, paylaşılmayan, insanın içinde biriktirdiği her şeydir. İnsan sustukça, sakladıkça, kendisini dışarıya açamadıkça karanlık çoğalır. Bu nedenle şiirdeki karanlık dış dünyanın karanlığı olmaktan önce içeride büyüyen bir karanlıktır.
Hemen ardından gelen:
“tekliğimi hazırlıyan yüzüm”
dizesi ise çok güçlü bir yalnızlık duygusu taşır. Yüz normalde insanın dünyaya açılan tarafıdır; başkalarının bizi gördüğü, bizim de başkalarına göründüğümüz yerdir. Fakat burada yüz, insanı başkalarına bağlamak yerine “tekliğini” hazırlayan bir şeye dönüşmüştür. Yani şairin yüzü bile artık yalnızlığının taşıyıcısıdır.
Ardından gelen “beklemenin en duruk durağı” şiirin bütün yapısını belirler. “Durak” normalde geçici bir yerdir. Yolcu orada bekler ve ardından hareket eder. Fakat Özger'in şiirinde beklemek uzamış, geçicilik kalıcılığa dönüşmüştür.
“gelir gelir geçer karıncalar, yüzüm
yolcu gelir geçer”
Burada çok önemli bir hareketlilik vardır. Karıncalar gelir geçer, yolcular gelir geçer; zaman akar. Fakat şiirin öznesi yerinden ayrılamaz.
Dış dünya hareket hâlindedir; o ise beklemektedir.
Bu nedenle “yolcu” kelimesinin şiir boyunca tekrar edilmesi yalnızca bir adlandırma değildir. Şair kendisini yolcu olarak görür ama henüz yolculuğa başlayamamıştır. Yolcu olmanın kendisi ile yola çıkamamanın acısı aynı anda yaşanır.
Güneş Görmemiş Bir Beden
İkinci bölümde şiirin soyut hüznü doğrudan bedene dönüşür:
“yolcu yüzüm hiç güneş görmemiş
bir yanları bir yanları vücudumun
hiç güneş görmemiş”
Buradaki güneş, şiirin en önemli simgesidir. Güneş yalnızca aydınlık değildir. Yaşamı, sevgiyi, sıcaklığı, dış dünyaya açılmayı ve kurtuluşu temsil eder.
Buna karşılık “hiç güneş görmemiş” beden, uzun süredir karanlıkta kalmış bir hayatın görüntüsüdür.
Şair daha sonra bedenini tek tek sayar:
“sırtım kollarım bacaklarım memelerim
karnımın altı ve gerim”
Bu ayrıntılı beden sayımı şiirin duygusal ağırlığını artırır. Çünkü artık yalnızca ruhsal bir sıkıntıdan söz etmiyoruz. Hüznün bedene yerleştiğini görüyoruz.
Bedenin güneş görmemesi, aslında yaşamın belirli alanlarının sevgiden, sıcaklıktan ve temasın iyileştirici gücünden mahrum kalmasıdır. Şair kendi bedenine baktığında bir bütün olarak aydınlanmamış, yaşamla tam olarak buluşamamış bir beden görmektedir.
Bu yüzden şiirin karanlığı yalnızca psikolojik değildir; bedenselleşmiş bir karanlıktır.
Acının Bedende Birikmesi
Üçüncü bölüm şiirin en sert ve çarpıcı yeridir:
“üşümüş acıları toplarım vücudumda
suratımda irin dolu bir yara
yanaklarım patlamıya korkulu iki çıban”
Burada Özger hüznü güzelleştirmiyor. Tam tersine onu yara, irin, çıban ve üşümek gibi rahatsız edici imgelerle anlatıyor.
“Acıları toplamak” çok önemli bir ifadedir. İnsan acıyı yalnızca yaşamamaktadır; onu biriktirmektedir. Her yaşanan kırgınlık, yalnızlık ve bekleyiş bedende bir tortu hâline gelir.
İlk bölümde geçen:
“birikmiş tortusunu hüznümün”
ifadesiyle buradaki “üşümüş acıları toplarım vücudumda” arasında güçlü bir bağ vardır.
Hüzün bir tortudur.
Acı bir birikimdir.
Beden ise bu birikimin saklandığı yerdir.
Bu nedenle şiirde beden, yalnızca fiziksel varlık değildir; yaşanmış bütün acıların arşividir.
Ve bu noktada bekleyiş artık dayanılması zor bir hâle gelir:
“beklerim bir şeyleri
koparıcak sökücek alıp götürecek beni”
Şair neyi beklediğini açıkça söylemez. Bir insan olabilir, bir aşk olabilir, bir kurtuluş olabilir, güneş olabilir. Fakat önemli olan şudur: Kendisini bulunduğu yerden çıkaracak bir şey beklemektedir.
Üstelik bunu kendisi yapamamaktadır.
“Alıp götürecek beni” demesi, çaresizliğin derecesini gösterir. Kurtuluş isteği vardır ama kurtuluşu gerçekleştirecek güç henüz onda değildir.
Bu nedenle:
“yüzümü koparın duraktan”
dizesi şiirin en güçlü imgelerinden biridir.
Burada duraktan ayrılmak, sıradan bir kalkıp gitme değildir. “Koparılmak” gerekir.
İnsan bazen acısından kurtulmak istediği hâlde, o acının içinde o kadar uzun süre yaşamıştır ki ondan ayrılmak bile bir kopuşa dönüşür.
Ve ardından şiirin en açık dileği gelir:
“alın götürün beni güneşe”
Bu, doğrudan bir kurtuluş çağrısıdır.
Beklemek: Hem Umut Hem İşkence
Dördüncü bölümde şair kendi kendisini avutma biçimlerini açıklar:
“bu benim kendikendimi
avuntumdur. akşamüstleri ve şarap”
Akşamüstü ve şarap, yalnızlığın klasik sığınaklarıdır. Fakat şair bunların da artık eskidiğini söyler:
“çünki çok eskitilmiş birer mısradır.”
Burada çok ince bir şiirsel ironi vardır. Şairin elindeki teselli araçları bile “eskitilmiş mısralar” hâline gelmiştir. Yani artık yeni bir avuntu üretememektedir.
Ve şiirin belki de en hüzünlü dizeleri gelir:
“çünki her yorgun günün sonunda
yarın biraz daha uzaktır
beklemek biraz daha”
Burada zaman, insanın lehine çalışmaz.
Normalde her geçen gün insanı beklediği geleceğe yaklaştırması gerekir. Fakat burada tam tersi olur:
Gün geçtikçe yarın uzaklaşır.
Bu çok güçlü bir hayal kırıklığı duygusudur. İnsan “yarın” diyerek dayanır; fakat her yeni gün, beklenen yarını biraz daha uzağa taşır.
Bu yüzden şiirde beklemek hem umut hem de işkencedir.
İnsan beklediği için dayanır.
Ama bekledikçe yorulur.
Beklemek biterse umut da bitecektir; fakat beklemek uzadıkça acı da büyümektedir.
Şiirin asıl gerilimi tam olarak burada ortaya çıkar.
“Sabırlı Sevgilim Benim”
Son bölüm şiirin bütün atmosferini bir anda değiştirir:
“vücudum
sabırlı sevgilim benim”
Bu iki kelimelik hitap, şiirin en dokunaklı yerlerinden biridir.
Şair kendi bedenine “sevgilim” diye seslenir.
Bunca acıyı taşıyan, güneş görmeyen, yaralarla dolu olan, bekleyen beden artık yalnızca bir beden değildir. O, bütün bu yaşantıya rağmen şairi terk etmeyen **“sabırlı sevgili”**dir.
Burada bedene karşı güçlü bir şefkat ortaya çıkar.
Şair bedeninden nefret etmez. Tam tersine, onun bütün acılara rağmen dayanmasını takdir eder.
Ardından çok önemli bir itiraf gelir:
“bu hüznü senin için biriktiriyorum”
Bu dize şiirin önceki bütün bölümlerini yeniden anlamlandırır.
Hüzün artık yalnızca taşınan bir yük değildir.
Biriktirilen bir şeydir.
Ve bir şeyin biriktirilmesi, onun bir gün birine verileceğini düşündürür.
Şair hüznünü sevgili için saklamaktadır. Yani yaşadığı bütün karanlığın içinde hâlâ bir ilişki ihtimali, bir kavuşma ihtimali vardır.
Sonra ilk kez geleceğe doğru açık bir hareket belirir:
“sana gelicem beklemelerin bu acılı durağından”
Şiirin başında yolcu yalnızca bekleyen kişiydi. Burada ise ilk kez gideceğini söylemektedir.
Henüz gitmemiştir.
Ama artık yön bellidir.
Karanlık duraktan sevgiliye doğru bir hareket ihtimali doğmuştur.
Güneş Henüz Doğmadı
Şiirin son iki dizesi bütün şiirin anahtarını verir:
“bu giz bu karanlık bitecek
güneşin çıkmasını bekliyorum”
Şiirin başında:
“giz, çoğaltır karanlığı”
denilmişti.
Sonunda ise:
“bu giz bu karanlık bitecek”
deniliyor.
Böylece şiir kendi başlangıcına dönerek onu tamamlıyor.
Ama burada dikkat edilmesi gereken önemli bir şey var: Güneş henüz çıkmamıştır.
Şair “güneş çıktı” demiyor.
“Güneşe ulaştım” da demiyor.
Sadece:
“güneşin çıkmasını bekliyorum”
diyor.
Bu nedenle şiirin umudu kolay, parlak ve coşkulu bir umut değildir. Yorgun, yaralı ve uzun süre beklemiş bir insanın umududur.
Şair karanlığın içinde hâlâ güneşin geleceğine inanmak istiyor.
Ve belki de şiirin en güzel yanı burada: Umut, mutluluğun kendisinden değil, bekleyişin içinden doğuyor.
“Yolcu” bu nedenle yalnızca bir ayrılık ya da yalnızlık şiiri değildir. İnsanın kendi bedeninde taşıdığı acılardan çıkıp sevgiye, güneşe ve yaşama doğru ilerleme isteğinin şiiridir. Fakat bu ilerleme hemen gerçekleşmez. Önce uzun bir bekleyişten geçmek gerekir.
Şiirde yolcu yola çıkmadan önce kendi bedenini, hüznünü ve yalnızlığını taşımaktadır. “Durak” yalnızca bulunduğu yer değil, hayatının sıkışıp kaldığı noktadır. “Güneş” ise henüz ulaşılmamış ama bütün bekleyişin yönünü belirleyen kurtuluşun simgesidir.
Bu yüzden şiirin sonundaki “bekliyorum”, baştaki bekleyişten farklıdır.
Başlangıçtaki bekleyiş çaresizdir:
“beklemenin en duruk durağı”
Sonundaki bekleyiş ise yön kazanmıştır:
“güneşin çıkmasını bekliyorum.”
İlkinde insan yalnızca durmaktadır.
Sonunda ise neyi beklediğini bilmektedir.
Ve şiirin bütün karanlığı içinde kalan en küçük ışık da budur: Güneş henüz çıkmamıştır; ama artık şair onun çıkmasını beklemektedir.