Sözcüklerin İçindeki Şair → Erözççelik'in Poetikası ve Dili

Şairler:

Seyhan Erözçelik'i anlatmaya nereden başlanır?

Şiirlerinden mi, kelimelerinden mi, Bartın'dan İstanbul'a taşıdığı seslerden mi, divan şiirinden ve aruzdan mı, şamanik imgelerinden mi, tasavvuftan mı, Kavafis ve Mandelstam'dan mı, Asaf Hâlet Çelebi'den mi, yoksa onun şiiri konuşurken bile şiir yazıyormuş gibi duran kendine özgü dilinden mi?

Belki hiçbirinden.

Çünkü Seyhan Erözçelik şiirini bir "konu" üzerinden kuran şairlerden değildir. Onun şiirinde anlam, önceden belirlenmiş bir düşüncenin üzerine sözcüklerin giydirilmesiyle oluşmaz. Şiir, daha çok dilin kendi içinde hareket etmesinden, bir sesin başka bir sesi çağırmasından, bir sözcüğün parçalanıp başka bir sözcüğün içine sızmasından, suyun taşa, taşın ağaca, ağacın çocuğa, çocuğun hatıraya dönüşmesinden doğar.

Bu nedenle Erözçelik'in şiirinde kelime yalnızca anlam taşıyan bir araç değildir. Kelimenin kendisi olaydır.

Bazen kelime kırılır.

Bazen uzar.

Bazen iki kelime birbirine karışır.

Bazen bir sözcüğün içinden başka bir sözcük çıkar.

Bazen bir hece, şiirin bütün anlamını değiştirir.

Bazen de hiçbir şey açıklanmaz; yalnızca bir taş bırakılır.

Ve okurdan o taşı elinde tutması istenir.

Belki de Seyhan Erözçelik şiirinin en doğru anahtarlarından biri, senin blogunun başlığına dönüşen şu cümlededir:

“Çiçeğin açması da bir tür şiir belki.
Bilmiyorum...”

Bu “bilmiyorum” son derece önemlidir.

Çünkü Erözçelik şiiri, şiirin ne olduğunu bildiğini iddia eden bir şiir değildir. Tam tersine, şiiri açıklamaya başladığımız anda ondan bir şey kaybedebileceğimizi bilen bir şiirdir. Çiçeğin neden açtığını bilen şair, şiiri açıklamış olurdu. Oysa Erözçelik çiçeğin açmasını şiire benzetiyor ve ardından geri çekiliyor:

“Bilmiyorum...”

Şiir orada başlıyor.


Bir şairin hayatı değil, bir dilin hayatı

Seyhan Erözçelik 13 Mart 1962'de Bartın'da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi'nde psikoloji, İstanbul Üniversitesi'nde Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları öğrenimi gördü; eğitimini tamamlamadı. 1982'de yayımlanan “Düştanbul” ilk şiiri oldu. 1986'da arkadaşlarıyla Şiir Atı Yayıncılık'ı kurdu ve Şiir Atı dergisinin yönetiminde yer aldı. 24 Ağustos 2011'de hayatını kaybetti.

İlk kitabı Yeis ile Tabanca 1986'da yayımlandı. Ardından Hayal Kumpanyası (1990), Kır Ağı (1991), Gül ve Telve (1997), Şehir'de Sansar Var! (1999), Yeis (2002), Kitaplar (2003), Yağmur Taşı (2004), Vâridik, Yoğidik (2006) ve Pentimento (2011) geldi. Kitaplar, 1980-2003 arasındaki şiirlerini toplarken daha önce yayımlanmamış Kitap, Bitti. ve Kara Yazılı Meşkler kitaplarını da içeriyordu.

Bu bibliyografya bile onun şiir serüveninin sıradan bir doğrusal gelişim olmadığını gösteriyor.

Erözçelik bir kitaptan ötekine yalnızca "daha olgun" bir şair olarak geçmez. Dilin başka bir katmanına geçer. Bir yerde şehir ve aşk vardır; başka bir yerde çocukluk, su ve taş; başka bir yerde eski Türkçe, Bartın ağzı, Arapça, Farsça, İbranice çağrışımlar; başka bir yerde aruz; başka bir yerde fal; başka bir yerde rüya.

Ama bütün bu farklılıkların altında aynı merak vardır:

Dil nasıl yaşar?

Ve daha önemlisi:

Bir insan, dilin içinde kendisini nasıl yeniden bulur?


Sözcükle uğraşmak değil, sözcüğün içine girmek

Erözçelik hakkında yazılmış en isabetli tespitlerden biri, onun “sözcüklerle aşırı meşgul bir şair” olduğudur.

Bu yalnızca güzel bir niteleme değildir. Şiirlerine bakıldığında bunun teknik anlamda da doğru olduğu görülür.

“Kır Ağı” şiirlerinde sözcükler birbirlerinden ayrılmak istemezler.

“kâğıt” gelir, “kayık”ı çağırır.

“cennet” gelir, “cenin”i çağırır.

“şeyy” bir anda “menekşeyy”e dönüşür.

Sözcükler anlamlarından önce sesleriyle akraba olurlar.

Erözçelik'in yaptığı şey burada klasik anlamdaki kelime oyunundan daha derindir. Çünkü amaç yalnızca şaşırtmak değildir. Dilin oluşum sürecini görünür hale getirmektir.

Bir kelimenin içinde başka bir kelime saklıdır.

Bir ses, başka bir sesin başlangıcıdır.

Bir hece, bir çocuk gibi başka bir heceyi doğurur.

Bu yüzden onun şiirindeki dize kırıkları yalnızca görsel bir oyun değildir. Sözcükler gerçekten parçalanır; fakat parçalandıkça yok olmazlar. Başka bir anlam kazanırlar.

Bu noktada Erözçelik'in şiiriyle çocukluk arasında güçlü bir bağ kurulur.

Çocuk dili henüz kelimelerin sınırlarını kesin olarak bilmez. “Cennet” ile “cenin” arasındaki farkı yetişkin zihni kadar önemsemez. Ses benzerliğini duyar. Bir kelimeyi başka bir kelimenin içine geçirir. Bir sözcüğün sonunu değiştirip başka bir sözcük yaratır.

Erözçelik'in şiiri de zaman zaman böyle davranır.

Ama burada çocukça olan, şiirin kendisi değil; dilin henüz katılaşmamış halidir.

Bu nedenle onun şiirindeki çocukluk yalnızca nostaljik bir tema değildir. Şiirin çalışma biçimlerinden biridir.


“Yana Sızıla”: Sözcüğün akışkan hale gelmesi

Yana Sızıla şiirindeki uzun yapı bu açıdan çok önemlidir.

Şiirin başındaki:

“Yontular, hepsi dağılıyorlar. Ağ
olup dağılıyorlar. Öptüğün an.”

dizeleri, daha ilk anda Erözçelik'in şiirsel dünyasını kurar.

Yontu vardır.

Ağa dönüşür.

Ağa dönüşen yontu yeniden dağılır.

Ve bütün bu dönüşüm “öptüğün an”a bağlanır.

Şiir ilerledikçe kıyı, ırmak, deniz, ağaç, çocuk, güneş, dalga, piyano, Bach, denizci ve çiçekler aynı görüntünün içine girer.

Ama bunlar bir manzara şiirindeki gibi yan yana dizilmez.

Birbirlerine dönüşürler.

Irmak denize dökülür.

Çocuk ağacı toplar.

Ağaç yontuya dönüşür.

Yontu ağ olur.

Denizcinin kırdığı içki şişeleri dalgakırana doğru gider.

Piyanonun kapağı kapanır.

Akşam kırılır.

Ve sonunda:

“Öp-
öptüğün an. o yerde, o yerdeyiz.”

Sözcüğün ortadan bölünmesi burada yalnızca biçimsel bir tercih değildir. “Öp” tamamlanmamıştır. “Öptüğün” sözcüğüne doğru kayar.

Şiirin anlamı da böyledir.

Hiçbir şey bütünüyle tamamlanmaz.

Bir görüntü başka bir görüntünün içine akar.

Bu nedenle Erözçelik'in şiirini “kapalı” şiir diye nitelemek kolay ama eksik olur. Onun şiiri kapalı olmaktan çok akışkandır.

Anlamın tek bir yere sabitlenmesine izin vermez.


Su: Erözçelik şiirinin ana maddesi

Elindeki şiirlerin neredeyse tamamına birlikte bakıldığında çok güçlü bir unsur ortaya çıkıyor:

Su.

Ama su yalnızca bir doğa imgesi değil.

Su, Erözçelik'te dönüşümün maddesidir.

İkinci Yada:

“Ey su! Yâ su! Taş ma, taş!”

diye başlar.

Burada suya seslenilirken aynı zamanda taşmaya seslenilir.

“Taş” sözcüğü hem taşmak fiilinin başlangıcını hem de katı maddeyi çağırır.

Ardından:

“Ak ı ver göğ. Sâk!”

gelir.

Gökyüzü akar.

Gözyaşı akar.

Su yağar.

İçerisi dışarıya dönüşür.

İnsanın içindeki sıkıntı suya çevrilir.

Erözçelik'te su çoğu zaman duygunun fiziksel biçimidir.

Aşk su olur.

Gözyaşı su olur.

Hatıra suya taşınır.

Taş bile sonunda suyla parçalanır.

Rüya Taşı'nda Aksakal'ın söylediği:

“Taş da bir sudur, kendince . . .”

cümlesi bu yüzden dosyanın merkezindeki cümlelerden biri sayılabilir.

Çünkü burada Erözçelik'in şiir evreninin büyük dönüşümü tek cümlede gerçekleşir.

Katı olanın içinde akış vardır.

Taşın içinde su vardır.

İnsanın içinde taş vardır.

Gözyaşı taşa dönüşebilir.

Taş yeniden suya dönüşebilir.

Şair de bu dönüşümlerin arasında dolaşır.


Taş: Hatırlamanın sertleşmiş hali

Erözçelik'te suyun karşısına taş koymak mümkün değildir. Çünkü taş ve su birbirinin karşıtı olmaktan çok birbirinin devamıdır.

Rüya Taşı bunun en yoğun örneğidir.

Aksakal'ın anlattığı rüyada taşlar yalnızca nesne değildir. Taş, hafızadır. Atadır. Ölümün kendisidir. Birinden diğerine geçen şeydir. Kutsaldır.

“Bir taş vereceksin.”

“O taş, onun elinde kalacak.”

Bu iki cümle, Erözçelik şiirindeki aktarım fikrini çok güçlü biçimde ortaya çıkarır.

İnsan ölür.

Ama taş kalır.

İnsan gider.

Bir başkasının elinde onun taşı kalır.

Şiir de belki tam olarak budur.

Şairin kendisi kalmaz.

Sesi kalır.

Bir sözcüğü kalır.

Bir kitabı kalır.

Bir başkasına verdiği taş kalır.

Bu nedenle Rüya Taşı'nın sonunda taş, insanın karşısında duran bir nesne olmaktan çıkar:

“Çölde, kumlar arasında bir kumdum. Taş oldum. Kendimin rüyası... Bir güle döndüm. Kırıldım.”

Taş olmak burada sertleşmek değildir.

Taş olmak, başka biçimlere dönüşebilecek bir varlık olmaktır.

Kum taş olur.

Taş güle dönüşür.

Gül kırılır.

Kırılan şey yeniden dağılır.

Şiir de tam bu hareketin içinde ortaya çıkar.


“Yağmur Taşı”: Kehanet, hafıza ve şiir

Esra Yalazan'ın Seyhan'ın cenazesi etrafında kurduğu anlatıda Yağmur Taşı'ndan uzun bir bölüm seçmesi tesadüf değildir.

Çünkü Yağmur Taşı, Erözçelik'in şiirinde ölüm ile yaşam arasındaki en güçlü metinlerden biridir.

Aksakal geleceği söyler:

Bir arkadaş ölecek.

Bir insanla karşılaşılacak.

Bir taş verilecek.

Bir taş alınacak.

Kutsal bir taş görülecek.

Sonra şair kendisini ağaca, suya, taşa, güle dönüştürür.

Burada kehanet aslında ölümün önceden bilinmesi değildir.

Kehanet, insanın kendi hayatını bir bütün olarak henüz yaşanmamış olanla birlikte taşımasıdır.

Bu nedenle Erözçelik'in rüya dünyasında geçmiş ve gelecek birbirinden ayrılmaz.

Rüyada çocukluk vardır.

Ata vardır.

Ölüm vardır.

Dünya vardır.

Su vardır.

Taş vardır.

Ve sonunda:

“Su, ateş, hava ve toprak, kardeştiler,
insanlar, onları ayırmadan önce...”

Buradaki düşünce, yalnızca mistik bir imge değildir. Erözçelik'in bütün şiirini anlamak için önemli bir anahtardır.

İnsan dünyayı parçalara ayırır.

Şair ise parçaları yeniden birbirine bağlamaya çalışır.

Taş ile suyu.

Çocuk ile ölümü.

Geçmiş ile şimdiyi.

İstanbul ile rüyayı.

Bartın ile İstanbul'u.

Eski Türkçeyi bugünkü Türkçeyle.

Divan şiirini modern şiirle.

Dini söylemi kişisel deneyimle.

Ve nihayet kelimeyi sesle.


Çiçek: Şiirin açıklanamadığı yer

“Çiçeğin açması da bir tür şiir belki. Bilmiyorum...” cümlesi bu yüzden yalnızca güzel bir söz değildir.

Çiçek Erözçelik'te yaşamın en sade biçimlerinden biridir.

Yangın Gülü'nde ise çiçek bambaşka bir yere gider:

“Gülde yangın var.
Aşklar yanıyor.
Şehir yanıyor.”

Gül artık yalnızca güzellik değildir.

Yanmanın da biçimidir.

Aşkın da.

Şehrin de.

İç dünyanın da.

Şair:

“Bütün güller, kalbimde büyüyor.”

derken dışarıdaki gülle içerideki gül arasındaki sınırı kaldırır.

Ardından:

“Bir aşk yanıyor. (Su yok.)
Yangının ta kendisiyim ben.”

der.

Burada suyun yokluğu özellikle önemlidir.

Çünkü Erözçelik'in şiirinde su çoğu zaman iyileştirici, dönüştürücü bir unsurken burada yangın suya ulaşamaz.

Şair yangının kendisine dönüşür.

Ama hemen ardından:

“Çalılar büyütüyorum içimde,
güller çoğaltıyorum.”

der.

Yani yangın da üretir.

Yıkım da doğurur.

Bu, Erözçelik şiirindeki temel hareketlerden biridir: Yok oluşun içinden yeniden oluş.


“Aşk, Kalpte Birikir ve Taşlaşır”: Aşkın maddesi

“Aşk, Kalpte Birikir ve Taşlaşır” başlıklı kısa şiir, Erözçelik'in büyük şiir evreninin küçük bir modeli gibidir.

“Benim kalbimde lotos var.”

Lotos, ardından gelen dinsel tekrarlarla birlikte birdenbire başka kültürlerin, başka inançların, başka sembolik dünyaların içine açılır:

“Adonay elehenu adonay ehad!”

Ardından:

“Lâ ilâhe illâllah...”

Ve nihayet:

“Ben,
seni arıyorum.
Ner'desin?”

Burada farklı dinsel söylemler birbiriyle yarıştırılmaz.

Tam tersine, aynı arayışın farklı dilleri haline gelirler.

Tanrı'nın adı değişir.

Arayış değişmez.

Lotos değişir.

Kalp değişmez.

Sözcükler değişir.

Yokluk değişmez.

Erözçelik'in şiirindeki tasavvufî damar da burada ortaya çıkar. Fakat bu, hazır bir tasavvuf terminolojisinin şiire taşınması değildir. Daha kişisel ve daha kırılgan bir arayıştır:

Ben sana inanıyorum; sen bana inanıyor musun?

Gethsemâne'de bu soru daha da çıplaklaşır:

“Ya Râb!

Ben sana inanıyorum,
sen bana inanıyor musun?”

Bu, klasik bir iman cümlesi değildir.

Bir terk edilme cümlesidir.

Tanrı ile insan arasındaki ilişkinin içine yalnızlığı sokar.

“Baba, yalnız kaldım...” dediğinde şiir dinsel olmaktan çıkıp çocukluğun derinliklerine iner.

Baba, Tanrı, geçmiş ve çocukluk aynı boşluğun çevresinde toplanır.


Çocukluk: Şairin geri dönmek istediği yer değil, şiirin kaynağı

Erözçelik'in çocuklukla ilişkisi nostaljik değildir.

O çocukluğa “geri dönmek” istemez.

Daha derindeki bir şeyi arar:

Dilin henüz bölünmediği zamanı.

Hece ve Ölüm bu nedenle son derece önemlidir:

“Neyi unuttum? Bir örgü.
Annem örüyor, ben çözülüyordum.”

Bu iki dize, Erözçelik'in şiir anlayışının neredeyse tamamını taşır.

Anne örer.

Çocuk çözer.

Dil örer.

Şair çözer.

Şiir de yeniden örer.

“Hâtıra kutumu kırdım ben” dediğinde ise hatıra artık korunacak bir nesne değildir.

Kırılmıştır.

Ama içindeki sesler dışarı çıkmıştır.

“Kulyağımda dönen çılgın dil” ifadesi de çok önemlidir.

Dil yalnızca sayfada değildir.

Kulaktadır.

Bedendedir.

Hatıradadır.

Şairin içinde dönmektedir.

Bu nedenle Erözçelik'in şiirini yalnızca okuyamayız.

Bir ölçüde duymamız gerekir.


“Amnesia”: Hatırlamanın içinde unutmak

Amnesia şiiri, başlığından itibaren hafıza sorununu ortaya koyar.

“Rüzgâr suyun üzerinde durdu, ve ben yorgunum.”

Bu cümle şiirde tekrarlandıkça değişir.

Bir harf yuvarlanır.

Kan gölüne düşer.

“Ve ben yorgunum” derken harf yer değiştirir.

Akşam iner.

Çocukluk tortuları ortaya çıkar.

Gül yaprakları dağılır.

Ve sonunda:

“‘Rüzgâr, gülün üzerinde durdu-ve ben yorgunum.’”

Su, kan, gül, akşam, çocukluk ve harf aynı döngünün içine girer.

“Amnesia” burada unutmakla ilgili olduğu kadar, hatırlamanın nasıl gerçekleştiğiyle ilgilidir.

Hatırladığımız şey hiçbir zaman ilk haliyle geri dönmez.

Bir harf yerinden oynar.

Bir görüntü değişir.

Bir ses başka bir sese dönüşür.

Bir anı, şiirin içinde yeniden kurulur.

Bu nedenle Erözçelik'in şiirindeki hafıza, arşiv değildir.

Canlı bir organizmadır.


“Rüyâ Gibi Her Hâtıra”: Hafızanın insandan insana geçmesi

Bu küçük şiirde Erözçelik'in hafıza anlayışı son derece açık biçimde görünür:

“Hâtıralar, rüyâdan rüyâya,
taşınıyor.
Rüyâlarsa, insandan insana.”

Buradaki “taşınmak” fiili önemlidir.

Hatıra içeride saklanan bir şey değildir.

Başkasına geçer.

Bir insanın hatırası diğer insanın rüyasına girer.

Bu düşünce, senin Seyhan dosyanın merkezine yerleştirilebilecek çok güçlü bir önerme doğuruyor:

Bir şair öldüğünde şiiri bitmez; hatırası başka insanların içinde rüya görmeye devam eder.

Seyhan Erözçelik'in ölümünden sonra onun şiirlerinin yeniden gün ışığına çıkması da bu bakımdan anlamlıdır.

Esra Yalazan'ın anlatısında Seyhan'ın kitaplarının yeniden yayımlanmasından duyulan sevinç, yalnızca bibliyografik bir ayrıntı değildir.

Şairin şiirleri yeniden dolaşıma girer.

Başka insanların ellerine geçer.

Başka insanların rüyalarına taşınır.


“Gül ve Telve”: Fal olarak hayat

Erözçelik'in Gül ve Telve kitabı bu şiir evrenini başka bir biçimde kurar.

Kitabın “fal” yapısı önemlidir. Kitaptaki fallar yalnızca kahve telvesinin geleceği söylemesi değildir. Fal, hayatın parçalı görüntülerini anlamlandırma biçimidir. Kitabın şiir dünyasında gül ile telve, güzellik ile tortu, görünen ile gizli, hayat ile kader yan yana gelir.

Esra Yalazan'ın yazısında söylediği:

“‘Gül ve Telve’deki her fal birer hayattır ve bir hayatın değişik dönemleri’ demiş.”

cümlesi bu nedenle çok değerlidir.

Fal geleceği söylemez yalnızca.

Geçmişi de yeniden düzenler.

İnsan hayatına sonradan bakarak ona bir biçim verir.

Erözçelik'in şiirinde de aynı şey olur.

Şair yaşanmış olanı olduğu gibi anlatmaz.

Onu bir “fal” gibi yeniden açar.

Bir görüntü çıkar.

Bir taş.

Bir gül.

Bir kadın.

Bir şehir.

Bir ölüm.

Bir çocuk.

Ve okur bunların neye işaret ettiğini kendi hayatıyla birlikte düşünür.


İstanbul: Bir şehir değil, hafıza makinesi

Düştanbul bu dosyada mutlaka ayrı bir yere konmalı.

Çünkü İstanbul, Erözçelik'in şiirinde dekor değildir.

İstanbul şiirin içine girer ve şiirin dilini değiştirir.

Kadıköy, Mühürdar, Üsküdar, Pera, Taksim, Çukurbostan, İstanbul Boğazı...

Bunlar yalnızca coğrafi noktalar değildir.

Her biri başka bir hatıranın kapısıdır.

Düştanbul'da İstanbul aynı anda düş, şehir, ölüm, aşk, sinema, müzik ve hatıra haline gelir.

Şair bir yerde:

“Sokaklarında bu şehrin, ölüm
Denizi bu şehrin, ölüm
Göğü ölüm.”

der.

Ama başka bir yerde:

“Üsküdar—dirilince”

diyebilir.

Bu iki uç aynı şiir evreninde bulunabilir.

Çünkü şehir ölür ve dirilir.

Tıpkı hatıra gibi.

Tıpkı şiir gibi.

Tıpkı şair gibi.

İstanbul Erözçelik'te sürekli yeniden kurulan bir şehirdir.

Bu nedenle “Düştanbul” yalnızca bir İstanbul şiiri değildir.

İstanbul'un hatırlanma biçiminin şiiridir.


Aşk: Bedenden hafızaya

“Soyunma Odası'nda” şiiri, Erözçelik'in aşk şiirinin önemli bir örneğidir.

“Benini gördüm. Sendeki beni.
Sende beni gördün.”

Buradaki “ben” ve “beni” tekrarları basit bir romantik karşılaşmayı aşar.

Aşk, iki insanın birbirinde kendisini görmesi haline gelir.

Yıllar sonra karşılaştıklarında:

“birbirimizi gördük.”

Ama hemen ardından:

“Ben, sendeki beni hatırladım hep.”

gelir.

Aşk böylece bedenden hafızaya geçer.

İnsan artık karşısındaki kişiyi yalnızca olduğu kişi olarak değil, kendi içindeki eski haliyle birlikte görür.

Erözçelik'in şiirinde aşkın sık sık taşlaşması, yanması, suya karışması veya hatıraya dönüşmesi bu yüzden şaşırtıcı değildir.

Aşk onun şiirinde sabit bir duygu değil, madde değiştiren bir şeydir.


“Jestlerin Ölümü”: Erözçelik'in şiirindeki hayat bilgisi

“Jestlerin Ölümü”nün dili diğer bazı şiirlerinden daha sade.

Ama belki de bu nedenle çok çarpıcı.

“Gülleri de eskittik.”

Bütün bir hayat duygusu bu cümlede toplanır.

Gül artık yalnızca aşkın simgesi değildir.

Bir alışkanlığın, bir jestin, bir dönemin simgesidir.

Sonra:

“Gül zamanları geçti. Rüzgar esti. Sert esti. Jestler bitti.”

Ve nihayet:

“Net olmak lazım.”

Bu cümle, Esra Yalazan'ın Seyhan anlatısındaki kişilik portresiyle şiiri birbirine bağlar.

“Net olmak lazım” yalnızca gündelik bir huy değildir.

Erözçelik'in şiirinde de bir estetik ilkeye dönüşür.

Sözcük neyse odur.

Duygu neyse odur.

Aşk neyse odur.

Ölüm neyse odur.

Ama bu “netlik”, şiirin kolay anlaşılması anlamına gelmez.

Tam tersine.

Erözçelik'in şiiri bazen son derece kapalıdır ama duygusal olarak son derece nettir.

Ne hissettiğini saklamaz.

Nasıl hissettiğini ise kelimelerin içinde yeniden kurar.


“Kaniçiciler Taşlaşabilir mi?”: Ölümün karşısında meyhane

Erözçelik'in ölümle ilişkisini yalnızca mistik şiirlerinde aramak yanlış olur.

“Kaniçiciler Taşlaşabilir mi?” bunun çok farklı bir örneğidir:

“Bir meyhane buldum,
mezarın karşısında.”

Meyhane ve mezar.

İçki ve ölüm.

Aşk ve taş.

Dünya ve anne.

Şiirin sonunda:

“Taşın suyu yok.

Sıktım,

biliyorum.”

dediğinde şiir yeniden taşa döner.

Fakat bu kez taşın suyu yoktur.

Şair taşı sıkar.

Su çıkmaz.

Yani ölümün karşısında şiirin her şeyi dönüştürebileceğine dair romantik bir güven yoktur.

Bazı şeyler gerçekten kurudur.

Bazı ölüler gerçekten dönmez.

Bazı taşlardan su çıkmaz.

Erözçelik'in şiirini güçlü kılan da budur.

Mistik bir dünyaya açılır ama ölümü kolayca teselli etmez.


“Biz, unuturuz.”

Bazen bütün Erözçelik şiirini tek bir cümleye indirmek mümkündür:

“Biz,
unuturuz.”

Bu kadar.

Fakat onun şiirlerinin tamamı düşünüldüğünde bu cümle paradoksal hale gelir.

Çünkü Erözçelik şiiri sürekli hatırlar.

Çocukluğu.

Anayı.

Babayı.

Şehirleri.

Aşkları.

Ölüleri.

Taşları.

Gülleri.

Müzikleri.

Dilleri.

Eski Türkçeyi.

Divan şiirini.

Şamanik geçmişi.

İstanbul'u.

Ama sonunda:

“Biz, unuturuz.”

Belki de şiirin görevi tam burada başlar.

İnsan unutur.

Şiir hatırlatır.

Ama şiir de unutulmuş olanı aynen geri getiremez.

Onu dönüştürür.

Bir harfi değiştirir.

Bir sesi uzatır.

Bir kelimeyi böler.

Bir taş verir.

Bir gül açtırır.


“Yatılı = Şair”

“Yatılı = Şair” şiiri yalnızca iki satırdır:

“Kusa kusa, kusmamayı öğrendim.”

Fakat bu iki satırda Erözçelik'in poetikasının bir başka yüzü vardır.

Şair, söylemeyi öğrenerek değil, söyleyememeyi öğrenerek de şair olur.

Kusmak ve kusmamak.

Sözü dışarı atmak ve içeride tutmak.

Şiirin fazlalığını azaltmak.

Son dönem şiirlerindeki söz ekonomisi burada hatırlanabilir.

Erözçelik'in son kitaplarında sözcüğün azaltılması, şiirin fakirleşmesi değildir.

Tam tersine, kelimenin ağırlığının artmasıdır.

Bu yüzden onun şiirinde bazen uzun bir şiir kadar iki kelime de önemlidir.


Aruzdan Bartın ağzına: Geleneğin yeniden icadı

Seyhan Erözçelik'i yalnızca “deneysel” bir şair olarak okumak büyük bir eksiklik olur.

Çünkü deneyinin arkasında çok güçlü bir gelenek bilgisi vardır.

Aruzla yazdığı şiirler, klasik şiirin biçimlerini yeniden kullanması, Divan şiirine ilgisi, eski Türkçe ve farklı dil katmanlarını şiire taşıması onun modern şiirle geleneği karşı karşıya koymadığını gösterir.

Kara Yazılı Meşkler bunun en açık örneklerinden biridir.

Aruz burada müzede duran bir biçim değildir.

Yeniden çalıştırılır.

Meşk edilir.

Sınanır.

Seslendirilir.

Buna bir de Bartın ağzı, farklı Türkçe katmanları ve eski sözcükler eklenince ortaya çok özel bir dil çıkar.

Bu dil “eski” değildir.

Aynı zamanda yalnızca “yeni” de değildir.

Zamanların birbirinin içine geçmesiyle oluşmuş bir dildir.

Bu açıdan Erözçelik'in şiirindeki dil anlayışı, “geçmişi bugüne taşımak”tan daha karmaşıktır.

Geçmiş bugünün içinde zaten vardır.

Şair yalnızca onu görünür hale getirir.


“Gethsemâne”: Bütün diller aynı soruya çıkabilir mi?

Erözçelik'in dinsel ve kültürel kaynakları birbirinden ayrı kutular halinde düşünülmemeli.

İbranice dua.

İslami zikir.

Tasavvuf.

Hıristiyanlığın Gethsemâne imgesi.

Eski Türkçe.

Şamanik dönüşüm.

Sanskritçe ve başka arkaik dil katmanları.

Bunların hepsi onun şiirinde aynı araştırmanın farklı yüzleri haline gelir:

İnsan yalnız kaldığında kime seslenir?

“Gethsemâne”de:

“Baba, yalnız kaldım...”

diyen sesle,

“Ya Râb!”

diyen ses,

“Ben sana inanıyorum,
sen bana inanıyor musun?”

diye soran ses aynı kişidir.

Burada dinsel söylem bir cevap sistemi olmaktan çıkar.

Bir soru alanına dönüşür.

Erözçelik'in şiirindeki mistisizm de tam olarak buradadır.

Cevap bulduğu için değil, soruyu kaybetmediği için mistiktir.


Şiirin sesi: Tıkırtı, çıtırtı, hışırtı

Esra Yalazan'ın “tireli, kesik heceli, tıkırtılı, çıtırtılı, hışırtılı” diye tarif ettiği şiir sesi çok önemli.

Çünkü Erözçelik'in şiiri yalnızca anlamla okunamaz.

Ses şiirin anlamının bir parçasıdır.

“Amnesia”da tekrar eden “ve ben yorgunum” yalnızca bir cümle değildir.

Bir ritimdir.

“Yana Sızıla”da sözcüklerin bölünmesi yalnızca görsel değildir.

Ağızda hissedilir.

“İkinci Yada”da:

“Yağ dur su!
Yağ dur su!”

bir dua ile çocuk tekerlemesi arasında gidip gelir.

“Düştanbul”da:

“düş—”

sözcüğü tekrar tekrar parçalanırken düşmek ile düş arasında bir akrabalık kurulur.

Bu, Erözçelik'in şiirindeki temel işlemlerden biridir:

Sözcüğün anlamını değil yalnızca, sesini de şiirin konusu haline getirmek.


“Düştanbul”: Şehir düşerken kelime de düşer

“Düştanbul”un adı bile bunu gösterir.

İstanbul.

Düş.

Düşmek.

Düşlemek.

Düştanbul.

Şehrin adı bir fiile dönüşür.

Şehir bir düşe dönüşür.

Düş de yeniden şehre dönüşür.

Şiirin tamamında bu oyun devam eder:

“Akşamdüştü.”

“Düşe-kalka.”

“düş/ince.”

“düş—tü.”

Bunlar yalnızca kelime oyunları değildir.

İstanbul'un kendisi de şiirde düşmektedir.

Hatıralara.

Aşklara.

Ölümlere.

Sinemaya.

Müziğe.

Eski İstanbul'a.

Ve şairin kendi geçmişine.

Bu yüzden Düştanbul, Erözçelik'in şiirindeki dil ile şehir arasındaki ilişkinin en yoğun örneklerinden biridir.


Seyhan'ın şiirindeki “ben”

Erözçelik'in şiirlerinde “ben” vardır.

Ama bu ben, modern şiirdeki alışıldık anlamda sabit bir özne değildir.

Bir şiirde “ben” sudur.

Başka bir şiirde taş.

Bir yerde ağaç.

Başka bir yerde çocuk.

Bir yerde İstanbul.

Bir yerde ölünün karşısında duran insan.

Bir yerde Tanrı'ya seslenen kişi.

Bir yerde bir harf.

Yaza Sızıla şiirindeki:

“Şimdi biliyorum yalnız bir
harf olduğumu.”

dizesi bu nedenle son derece önemlidir.

Ben, önce eski çağların içinden gelen bir varlık gibi konuşur.

Sonra kendisinin yalnızca bir harf olduğunu fark eder.

İnsan küçülür.

Mit küçülür.

Tarih küçülür.

Koca bir uygarlığın içinden geriye bir harf kalır.

Ama şiirin paradoksu da burada ortaya çıkar:

Bir harf küçüktür; fakat şiirin bütün dünyasını taşıyabilir.


Ölüm: Son değil, biçim değiştirme

Seyhan Erözçelik'in ölümünden sonra onun şiirlerini okurken en kolay yapılabilecek hata, şiirlerini yalnızca bir “ölüm şairi” olarak yorumlamaktır.

Oysa ölüm onun şiirinde sürekli vardır ama sürekli aynı değildir.

“Amnesia”da ölüm çocukluğun içine sızar.

“Rüya Taşı”nda kehanete dönüşür.

“Gül ve Telve”de falın içinden çıkar.

“Gethsemâne”de Tanrı ile yalnızlık arasındaki ilişkiye dönüşür.

“Jestlerin Ölümü”nde jestlerin kaybolmasıdır.

“Biz, unuturuz”da hafızanın karşısındaki güçtür.

“Yana Sızıla”da yontuların dağılmasıdır.

“Yangın Gülü”nde yanmadır.

“İkinci Yada”da taşmaktır.

Dolayısıyla ölüm, Erözçelik'te yalnızca yaşamın karşısında duran şey değildir.

Bir biçimin başka bir biçime geçmesidir.

İnsan ölür.

Hatıra kalır.

Hatıra rüyaya dönüşür.

Rüya şiire dönüşür.

Şiir başka bir insanın içinde yeniden yaşar.

Belki de Esra Yalazan'ın Seyhan'ın ölümünden sonra onun şiirlerini “fal bakar gibi” açması tam da bu yüzden anlamlıdır.

Şair artık yoktur.

Ama şiir hâlâ cevap vermektedir.


“Son konuşma” neden şiirin içinde kalır?

Esra Yalazan'ın anlatısının en sarsıcı yerlerinden biri, son telefon konuşmasının sıradanlığıdır.

Barbunya aranırken yapılan konuşma.

“Sonra konuşalım.”

Ve gerçekten de sonra konuşulamaması.

Burada hayatın trajedisi, büyük cümlelerle değil, gündelik bir ayrıntıyla ortaya çıkar.

Bir insanın son sözünün ne olduğunu bilemeyiz.

Çünkü son konuşmanın son konuşma olduğunu bilmeyiz.

Seyhan'ın vedalaşmayı sevmediğini söyleyen Esra Yalazan'ın “Olsun, ‘son’ yok ki!” demesi bu yüzden yalnızca teselli değildir.

Erözçelik'in şiir dünyası açısından bakıldığında neredeyse poetik bir önermedir.

Çünkü onda hiçbir şey gerçekten son değildir.

Taş suya döner.

Su yağmura.

Yağmur hatıraya.

Hatıra rüyaya.

Rüya şiire.

Şiir başka bir insanın sesine.

Şairin kendisi gitmiştir.

Ama dili kalmıştır.


Seyhan Erözçelik'in şiiri neden bugün hâlâ canlı?

Çünkü onun şiiri bir dönemin şiiri değildir.

1980'lerin şiir ortamından çıkmıştır ama 1980'lerde kalmamıştır.

İstanbul şiiridir ama yalnızca İstanbul şiiri değildir.

Modern şiirdir ama geleneği dışlamaz.

Mistik şiire yaklaşır ama hazır cevaplar vermez.

Deneysel şiirdir ama deney için deney yapmaz.

Dili parçalar ama dili yok etmez.

Aksine, parçalanan dilin içinden daha eski, daha derin, daha çok katmanlı bir Türkçe çıkarır.

Bu yüzden onun şiirini yalnızca “anlamaya” çalışmak yanlış bir başlangıç olabilir.

Önce kulağa yaklaşmak gerekir.

Sonra sözcüğe.

Sonra sözcüğün içindeki sese.

Sonra o sesin çağırdığı başka sözcüğe.

Ve ancak ondan sonra anlama.

Seyhan Erözçelik'te anlam çoğu zaman sözden sonra değil, sesin içinde doğar.


Çiçeğin açması

Belki de sonunda yeniden o cümleye dönmek gerekiyor:

“Çünkü ben hayatta sadece zambakların,
güllerin, manolyalar ve yaseminlerin niye
açtıklarını, beni ne biçim sevdiklerini ve bende
ne bulduklarını biliyorum.

Çiçeğin açması da bir tür şiir belki.
Bilmiyorum...”

Bu şiirin güzelliği, şairin şiiri tanımlamayı reddetmesinde.

Çiçek açar.

Şair bakar.

Bir şey olur.

Ama ne olduğunu tam olarak söylemez.

“Bilmiyorum.”

Erözçelik'in bütün şiiri biraz da bu “bilmiyorum”un etrafında dolaşır.

Taşın ne olduğunu tam olarak bilmiyoruz.

Rüyanın ne olduğunu bilmiyoruz.

Ölümün ne olduğunu bilmiyoruz.

Aşkın neden başladığını bilmiyoruz.

Hatıranın neden geri döndüğünü bilmiyoruz.

Bir kelimenin neden başka bir kelimeyi çağırdığını bilmiyoruz.

Bir insanın neden başka bir insanın hayatında bu kadar uzun süre kalabildiğini bilmiyoruz.

Ama taş var.

Su var.

Gül var.

Çocuk var.

Şehir var.

Aşk var.

Ölüm var.

Şiir var.

Ve bütün bunların arasında bir ses dolaşıyor.

Seyhan'ın sesi.

Belki de onu yaşatan şey tam olarak budur.

Şairin kendisi artık konuşmuyor.

Fakat şiir, onun bıraktığı yerden konuşmaya devam ediyor.

Bir kitap açılıyor.

Bir şiir düşüyor içinden.

Bir harf yuvarlanıyor.

Bir taş elde kalıyor.

Bir gül açıyor.

Bir rüzgâr tülü havalandırıyor.

Ve bir okur, yıllar sonra o şiiri yeniden okurken birdenbire şunu hissediyor:

Bazı şairler ölmez; dillerini başka insanların içinde sürdürürler.

Seyhan Erözçelik de onlardan biri.

Çünkü onun şiirinde “son” diye bir şey yok.

Yalnızca biçim değiştiren şeyler var.

Su taş oluyor.

Taş su oluyor.

Hatıra rüya oluyor.

Rüya şiir oluyor.

Şiir ses oluyor.

Ses, yeniden insana dönüyor.

Ve belki bir gün, hiç beklemediğimiz bir anda, bir çiçek açıyor.

Biz de onun neden açtığını bilmiyoruz.

Ama biliyoruz:

Çiçeğin açması da bir tür şiir belki.

Bilmiyoruz.

Kategori: Türk Şiiri
Etiketler: ChatGPT Biyografi