Çiçeğin Açması da Bir Tür Şiir Belki → Erözçelik'in hafıza, baba, kayıp ve varlık dünyası

Şairler:

Çiçeğin Açması da Bir Tür Şiir Belki

Erözçelik'in hafıza, baba, kayıp ve varlık dünyası

Seyhan Erözçelik'i anlatmaya çalışırken insan bir süre sonra biyografiden şiire, şiirden çocukluğa, çocukluktan dile, dilden yeniden şiire dönüp duruyor.

Çünkü onun şiirinde hiçbir şey yerinde durmuyor.

Sözcükler başka sözcüklere dönüşüyor.

Su taşa, taş suya dönüşüyor.

Çocuk ağaca, ağaç insana yaklaşıyor.

Hatıra rüyaya, rüya şiire dönüşüyor.

Ölüler bütünüyle gitmiyor; başka biçimlerde geri geliyor.

Baba bir insanken bir ses, bir çağrı, bir gölge, bir ağaç, bir yara haline gelebiliyor.

Şair bazen kendisini bir harf olarak görüyor.

Bazen su.

Bazen taş.

Bazen ağaç.

Bazen çocuk.

Bu yüzden Seyhan Erözçelik şiirini yalnızca “dil şiiri”, “deneysel şiir”, “mistik şiir” ya da “İstanbul şiiri” diye adlandırmak mümkün ama eksik.

Bütün bunların altında daha temel bir hareket var:

Kaybolan şeyin başka bir biçimde yeniden bulunması.

Belki onun şiirinin en güzel anahtarı da kendi cümlesidir:

“Çiçeğin açması da bir tür şiir belki.
Bilmiyorum...”

Bu “bilmiyorum” kelimesi çok önemlidir.

Çünkü Erözçelik şiiri, şiirin ne olduğunu açıklamaya çalışan bir şiir değildir.

Çiçek açar.

Şair bakar.

Bir şey olur.

Ama şair bunun ne olduğunu tam olarak söylemez.

“Bilmiyorum.”

Şiir tam da o bilinmeyen yerde başlar.


Seyhan'ın şiirinde hiçbir şey yalnızca kendisi değildir

Bir taş yalnızca taş değildir.

Bir gül yalnızca gül değildir.

Su yalnızca su değildir.

Bir baba yalnızca baba değildir.

Bir koku yalnızca koku değildir.

Bir kelime yalnızca kelime değildir.

Erözçelik'in şiirindeki sözcükler sürekli birbirlerinin geçmişlerini ve geleceklerini çağırırlar.

“Kâğıt” gelir, “kayık”ı çağırır.

“Cennet” gelir, “cenin”i doğurur.

“Şeyy” gelir, “menekşeyy”e dönüşür.

“Düş” gelir, “düştü” olur.

“İstanbul” bir anda “Düştanbul”a dönüşür.

Bu nedenle onun şiirinde kelimeler sabit nesneler değil, canlı varlıklardır.

Sözcüklerin akrabalıkları vardır.

Kelimeler birbirlerine seslenir.

Bir kelime diğerinin içinden çıkar.

Bazen bir harf yuvarlanır.

Bazen bir hece kırılır.

Bazen dize yarıda kalır.

Fakat şiir durmaz.

Tam tersine, kırıldıkça hareketlenir.


Çocukluğun henüz katılaşmamış dili

Seyhan Erözçelik'in şiirinde çocukluk çok önemli.

Ama onun çocukluk şiirlerini nostalji olarak okumak yetersiz.

Çocukluk yalnızca “geçmişte güzel günler” değildir.

Çocukluk, dilin henüz katılaşmadığı zamandır.

Çocuk bir kelimeyi yanlış söyler.

Kelimeyi uzatır.

Bir kelimeyi diğerine benzetir.

Bir sözcüğün içinden başka bir sözcük çıkarır.

Erözçelik'in şiiri de zaman zaman böyle davranır.

“Kır Ağı”ndaki:

“Şeyy. Babam bir menekşeyy-
di ve sakallı. Saklıydı
bir kutuda mandolin
çalardı. Hey baba! diye bağırınca;”

bölümü bunun olağanüstü bir örneğidir.

Burada baba hakkında düzgün, açıklayıcı bir cümle kurulmaz.

Baba bir sözcük zincirinin içinde belirir:

Şeyy → menekşeyy → sakallı → saklı → kutu → mandolin → baba

Babanın biyografisi anlatılmaz.

Babanın dildeki izi gösterilir.

Ve şiirin en canlı noktası:

“Hey baba!”

Bu bir açıklama değildir.

Bir çağrıdır.

Çocuğun babaya seslenmesidir.

Bu yüzden “baba” kelimesinin Erözçelik şiirindeki ağırlığını anlamak için onun babası hakkında çok şey bilmekten önce, babanın şiirde nasıl çağrıldığını dinlemek gerekir.


“Baba, yalnız kaldım...”

Erözçelik'in baba meselesinde en güçlü metinlerden biri hiç kuşkusuz Gethsemâne.

Şiir:

“Gercekte nasıl düşündüğümü öğreniyorum.”

diyerek başlar.

Ardından iki farklı tevhid ifadesi gelir:

“Adonay elehenu adonay ehad”

ve:

“Lâ ilâhe illallah”

Sonra:

“Süleyman ner'desin?
Beni niye yalnız bıraktın?
Kulağıma niye üfledin?

Baba, yalnız kaldım...

Ve hemen ardından:

“Beni bıraktıklarınla yalnız bıraktın.”

Bu birkaç dize, Seyhan'ın şiirindeki baba meselesi için olağanüstü yoğun bir alan açıyor.

Çünkü burada “baba” kelimesi sıradan bir aile ilişkisi içinde geçmiyor.

Şiir Tanrı adlarının, peygamberlerin, yalnızlığın ve terk edilme duygusunun içinden geçerek babaya ulaşıyor.

Dolayısıyla “Baba, yalnız kaldım...” yalnızca bir özlem cümlesi değil.

Bir terk edilme cümlesi.

Ve daha derinde bir cevap bekleme cümlesi.

Çocuğun babasına söylediği en yalın şeylerden biri:

Buradayım. Sen neredesin?

Bu nedenle senin “çok güçlü bir bağ ifadesi” demen son derece yerinde.

Hatta bu dosyada baba meselesinin merkez cümlesi olarak kullanılabilir.

Çünkü Erözçelik'in şiirinde “baba”yı yalnızca özlemle değil, yalnızlıkla birlikte görüyoruz.


“Babam beni zedeledi”

Fakat baba imgesini yalnızca özlem ve kutsallık üzerinden okumak da şiirin önemli bir tarafını kaçırır.

Kabristan ve Nüfusu çok daha serttir:

“Babam nüfustan düştü”

Şiir ilerledikçe:

“nüfus beni zedelemedi,
babam zedeledi,
katıydı.”

der.

Ardından:

“Nüfusu zedelemedi,
babam beni zedeledi.”

Ve şiirin sonu:

“Katı böyle, babam öyleydi, katı,
öylece kalakaldı toprakta.
Şimdi toprak, yumuşak.”

Bu şiir, baba meselesini bir anda başka bir yere taşır.

Baba sevilen kişi olabilir.

Ama aynı zamanda yaralayan kişidir.

Baba aranabilir.

Ama aynı zamanda “katı”dır.

Baba kaybedilebilir.

Ama ölüm onun katılığını toprağın yumuşaklığına bırakır.

Buradaki son derece çarpıcı dönüşüm şudur:

Baba katıdır; toprak yumuşaktır.

İnsanın hayatındaki sertlik, ölümden sonra doğanın yumuşaklığına karışır.

Bu, Erözçelik'in bütün şiir dünyasındaki dönüşüm mantığıyla da örtüşür.

Katı olan çözülür.

Taş parçalanır.

Su akar.

Toprak yumuşar.

İnsan ölür.

Hatıra kalır.


Baba: Sevgi ile yaranın aynı yerde bulunması

Bu iki şiiri yan yana koyduğumuzda çok önemli bir sonuç çıkıyor.

Bir tarafta:

“Baba, yalnız kaldım...”

Öte tarafta:

“Babam beni zedeledi.”

Birincisinde çocuk babaya ulaşmaya çalışıyor.

İkincisinde baba çocuğun üzerinde bir yara bırakıyor.

Bu iki cümlenin birbirini yok etmemesi gerekir.

Çünkü gerçek baba ilişkileri çoğu zaman tek duygulu değildir.

Bir insan aynı anda hem sevilebilir hem yaralayabilir.

Hem aranabilir hem ondan kaçılabilir.

Hem özlenebilir hem kızılabilir.

Erözçelik'in şiiri tam da bu karmaşıklığa izin veriyor.

Babasını tek bir sıfatla dondurmuyor.

“İyi baba.”

“Kötü baba.”

“Sevilen baba.”

“Kaybedilen baba.”

Bunlardan herhangi birine indirgemiyor.

Baba bir çelişkiler alanı olarak kalıyor.


“Ner'de… ağaç ner'de, babam ner'de”

Baba meselesinin belki de en güzel ve en gizemli cümlesi budur:

“Ner’de… ağaç ner’de, babam ner’de”

Burada baba ile ağacın yan yana gelmesi çok önemli.

Çünkü Erözçelik şiirinde ağaç yalnızca doğa değildir.

Ağaç köktür.

Gövde ve daldır.

Soydur.

Büyümektir.

Çocukluktur.

Doğanın içinde insanın başka bir biçimidir.

Erözçelik şiirinde insanın ağaçla yer değiştirdiği pek çok örnek bulunur. Ramazan Parladar da bu özdeşleşmeleri Erözçelik'in “oluş” şiiriyle ilişkilendirir; şairin suya, ağaca, göğe, gölgeye, taşa ve başka doğal varlıklara dönüşmesinin şiirin temel hareketlerinden biri olduğunu vurgular.

Bu durumda:

“ağaç ner'de, babam ner'de”

sorusu, yalnızca “babam nerede?” değildir.

Bir bakıma:

Köküm nerede?

sorusudur.

Baba burada aile bireyinden daha geniş bir kök figürüne yaklaşır.


Baba neden doğaya karışıyor?

Erözçelik'in şiirindeki doğa imgeleri bu noktada daha farklı okunabilir.

Ağaç.

Taş.

Su.

Toprak.

Gök.

Yağmur.

Gölge.

Bunların hepsi onun şiirinde insanın başka biçimleri gibi davranıyor.

Baba da bu doğa dünyasının içine giriyor.

Bu nedenle “babam ner'de?” sorusunun ardından doğa imgelerinin gelmesi şaşırtıcı değil.

Baba evde bulunamıyorsa doğada aranabilir.

Toprakta.

Ağaçta.

Gökte.

Suda.

Taşta.

Bu biyografik bir iddia değil; şiirin kendi imge mantığı içinde yapılan bir okumadır.

Ve bu okuma, Rüya Taşı'ndaki ata figürünü de anlamlı kılar.


“Atalarımı gördüm”

Rüya Taşında Aksakal'ın anlattıkları arasında:

“Or’da, atalarımı gördüm.
Kafkasya’da yaşayan atalarımı.”

dizeleri vardır.

Bu şiirde baba doğrudan konuşmaz.

Onun yerine atalar ortaya çıkar.

Aksakal vardır.

Kafkasya vardır.

Geçmiş vardır.

Dünya vardır.

Taş vardır.

Şair kökeninin izini sürer.

Böylece baba figürü tek bir kişiden daha geniş bir soy ve geçmiş alanına açılır.

Seyhan'ın bir söyleşide:

“Benim babam Çeçen. Türkçe yazıyorum.”

demesi de bu açıdan önemlidir. Burada babasının Çeçen kökeni bir kimlik siyaseti olarak değil, kendi dil tercihiyle ilişkili bir bağlam içinde gündeme gelir. Erözçelik, kendisini Çeçen kimliğine indirgemek yerine insan olarak konuşmayı tercih ettiğini açıkça belirtir.

Bu söz, baba meselesinin bir başka boyutunu gösteriyor:

Baba yalnızca aile değildir; kökenin taşıyıcısıdır.

Fakat şair kökenini olduğu gibi tekrarlamak yerine onu kendi dilinde yeniden kurar.


Baba ile dil arasındaki gizli bağ

Burada Erözçelik'in şiirindeki dil tutkusu başka bir anlam kazanıyor.

Babasından ona yalnızca genetik bir geçmiş kalmaz.

Bir kültürel geçmiş de kalır.

Bir dil geçmişi.

Bir ses geçmişi.

Bir coğrafya.

Ama Erözçelik kendisini tek bir kökene kapatmaz.

Türkçe yazar.

Eski Türkçeye iner.

Arapçaya, Farsçaya, İbraniceye açılır.

Bartın'ın seslerini şiire taşır.

Klasik şiirin aruzunu yeniden kurar.

Sanskritçe ve başka arkaik dil katmanlarına yaklaşır.

Bu yüzden onun şiirindeki dil, bir “kimlik göstergesi” olmaktan çok köklerin çoğulluğudur.

Baba Çeçendir.

Şair Türkçe yazar.

Ama Türkçe onun için tek bir katman değildir.

Dil, geçmişin bütün seslerini içinde taşıyabilir.

Bu nedenle:

“Ah Türkçem. Benim Türkçem. Canım benim. O benim canım. Her şeyim. O yoksa ben yokum.”

dediğinde, dil ile benlik arasındaki ilişkiyi olağanüstü açık biçimde ortaya koyar.

Belki baba ile ilişkisini de bu çerçevede düşünmek gerekir:

Baba köktür; dil ise kökün yeniden yazıldığı yerdir.


Rakı: Şairin hayatındaki bir alışkanlıktan şiirdeki kültüre

Rakı meselesinde de aynı dikkat gerekiyor.

Seyhan'ın rakı içtiğine dair arkadaşlarının anıları var. Örneğin Akatalpa'da Ersun Çıplak, Seyhan'la şiir üzerine sohbet ederken rakısının bittikçe doldurduğunu anlatıyor.

Bu tür tanıklıklar, rakının onun arkadaşlık ve şiir sohbetleri dünyasında gerçekten yer aldığını gösteriyor. Şiirde rakı ve meyhane kültürünün çok güçlü olduğu kesin.

Örneğin:

“Bir meyhane buldum,
mezarın karşısında.”

diyor.

Bu iki mekânın yan yana gelmesi tesadüfi değildir.

Meyhane ile mezar.

Yaşam ile ölüm.

Dostluk ile kayıp.

İçki ile hatıra.

Bunlar Erözçelik'in şiirinde sürekli birbirine yaklaşır.


Anasonu şiirin içinde aramak

Anason konusunda ise daha da dikkatli olmak gerekiyor.

Koku meselesini şiirin içinden araştırabiliriz.

“Merak Kediyi Öldürür” şiiri burada önemli:

“Aşk, merakla başlar.
Sonra koku ve ısrar gelir arkasından.”

Bu çok sıradan bir “aşk tarifi” değil.

Aşkın içine koku sokuluyor.

Koku, ısrarla birlikte geliyor.

Ve ardından:

“Kurtulamazsın, sıyrılamazsın
derinliklerden, boğulursun sularda...”

Koku → derinlik → su → boğulma.

Yani koku, insanı geçmişe ya da duygunun derinliğine çeken bir duyusal kuvvet gibi davranıyor.

Bu yüzden anasonu doğrudan “babanın kokusu” diye yazmak doğru olmaz.

Ama Erözçelik'in şiirinde koku ile hatırlama arasında bir ilişki kurulup kurulmadığı araştırılabilir.

Bu daha sağlam bir sorudur.


İçmek: Dünyayı kendine katmak

“Kaniçiciler Taşlaşabilir mi?” şiirindeki:

“İçerdim Dünyâmı, Anamı.”

dizesi bu açıdan çok güçlü.

Buradaki “içmek” fiili rakıdan daha geniştir.

Dünyayı içmek.

Anayı içmek.

Hayatı içine almak.

Kökeni içine almak.

İnsanları içine almak.

Hatıraları içine almak.

Bu, Erözçelik'in şiirindeki su imgesiyle de birleşiyor.

Çünkü onun şiirinde su sürekli içeri girer ve dışarı çıkar.

Gözyaşı olur.

Yağmur olur.

Deniz olur.

Irmak olur.

İnsan olur.

Taşın içindeki su olur.

Dolayısıyla içmek, şiirinde bir kendine katma hareketi olarak okunabilir.


Su ile taşın arasındaki Seyhan

Erözçelik şiirinin belki de en güçlü iki maddesi:

su ve taş.

Su akar.

Taş kalır.

Su değişir.

Taş serttir.

Ama su taşı parçalar.

Taşın içinde de su vardır.

Rüya Taşındaki:

“Taş da bir sudur, kendince...”

dizesi bütün bu poetikanın anahtarlarından biri.

Şair katı olanın içinde akış, akanın içinde katılık bulur.

Bu nedenle baba ile taş arasında kurulabilecek bağ da çok dikkatli biçimde ele alınmalı.

Kabristan ve Nüfusunda baba “katı”dır.

Rüya Taşında taş katıdır ama “kendince sudur”.

Babanın ölümüyle “toprak yumuşar”.

Böylece baba, taş ve toprak aynı dönüşüm evrenine girer.

Bu, doğrudan “baba = taş” denilecek kadar basit değildir.

Ama katılık → ölüm → toprak → yumuşama hattı çok belirgindir.


“Amnesia”: Hatırlamak bile parçalanmaktır

“Amnesia” şiirinde:

“‘Ve ben yorgunum’ derken bir harf
yuvarlandı kan gölüne...”

dizesi tekrar tekrar karşımıza çıkar.

Burada bir harfin yuvarlanması çok önemlidir.

Çünkü hatırlama da Erözçelik'te böyledir.

Hatırlanan şey olduğu gibi geri gelmez.

Bir harf yer değiştirir.

Bir görüntü değişir.

Bir koku başka bir şeyi çağırır.

Bir insan başka bir insanın içine karışır.

Çocukluk bugüne sızar.

Baba Tanrı'nın yanında belirir.

Tanrı babanın yerini çağrıştırır.

Ölüler rüyada konuşur.

Hafıza hiçbir zaman fotoğraf değildir.

Hafıza, şiir gibi yeniden kurulur.


“Rüyâ Gibi Her Hâtıra”

Bu şiirde Erözçelik'in hafıza anlayışı neredeyse doğrudan açıklanır:

“Hâtıralar, rüyâdan rüyâya,
taşınıyor.
Rüyâlarsa, insandan insana.”

İşte bu, onun şiirini bugün okumamızın da en güzel açıklaması.

Bir insanın hatırası başka bir insana taşınabilir.

Bir şairin sesi başka bir şairin kulağına.

Bir şiir bir okurun hayatına.

Bir baba bir oğlun hafızasına.

Bir oğul kendi çocuğuna.

Bir koku yıllar sonrasına.

Bir kelime başka bir kelimeye.

Erözçelik'in şiirindeki bütün dönüşümler aslında aynı hareketin farklı biçimleridir:

Bir şeyin bir başkasına geçmesi.


Baba ve oğul: “Hey baba!”

Bu noktada “Hey baba!” ile “Baba, yalnız kaldım...” arasında çok güçlü bir şiirsel akrabalık görüyorum.

Birincisi çocukluk içinden yükselen bir çağrı.

İkincisi yetişkinlikten, yalnızlıktan yükselen bir çağrı.

Ama ikisinin de yönü aynı:

Baba.

Birinde çocuk babasına sesleniyor.

Ötekinde yalnız kalmış insan babaya sesleniyor.

İkisinde de cevap yok.

Belki Erözçelik şiirindeki baba meselesinin en güçlü yanı tam olarak burada.

Baba şiirde çoğu zaman konuşan değil, çağrılan kişidir.

Şair konuşur.

Baba sessizdir.

Şair sorar.

Baba cevap vermez.

Şair arar.

Baba bulunmaz.

Bu nedenle baba, şiirde bir “karakter” olmaktan çok bir boşluk yaratır.

Ve şiir o boşluğun etrafında konuşmaya başlar.


Baba ile Tanrı arasında

Gethsemâne bu boşluğu kozmik hale getirir.

“Baba, yalnız kaldım” cümlesinin hemen öncesinde ve sonrasında Tanrı'nın adları vardır.

Bu nedenle baba artık yalnızca biyolojik baba değildir.

Babanın yokluğu Tanrı'nın sessizliğiyle yan yana gelir.

Şair:

“Ben sana inanıyorum,
sen bana inanıyor musun?”

diye sorar.

Bu soru, bana göre Seyhan'ın şiirindeki en çıplak cümlelerden biridir.

Çünkü burada Tanrı bile bir tür ilişki içinde düşünülür.

İnanç tek taraflı değildir.

Şair de görülmek ister.

İnanılmak ister.

Cevap ister.

Tıpkı çocuğun babasından beklediği gibi.

Bunu psikolojik teşhis haline getirmeden söylemek mümkün:

Erözçelik'in şiirinde Tanrı'ya yöneltilen soru ile babaya yöneltilen soru aynı yalnızlık alanından geçiyor olabilir.


Baba “katı”, dil akışkan

Bence dosyanın en önemli poetik sonuçlarından biri burada ortaya çıkıyor.

Kabristan ve Nüfusu:

“katıydı.”

Gethsemâne:

“Baba, yalnız kaldım...”

Kır Ağı:

“Hey baba!”

Ner'de...:

“babam ner'de”

Bu dört farklı baba görüntüsünü aynı şiir evreninde düşününce bir çizgi ortaya çıkıyor.

Baba:

katılık.

yokluk.

çağrı.

arayış.

Buna karşılık şairin dili:

akışkan.

bölünen.

uzayan.

dönüşen.

çoğalan.

Bu çok anlamlı.

Çünkü Erözçelik şiirinin biçimi, sanki hayatın katılaştırdığı şeyi tekrar hareket ettiriyor.

Baba katılaşmış olabilir.

Hatıra katılaşmış olabilir.

Ölüm katılaşmış olabilir.

Ama şiir onları yeniden hareket ettirir.

Bir kelimeyi böler.

Bir sesi uzatır.

Bir dizeyi kırar.

Bir taşı suya dönüştürür.


Şairin kendi babalığı

Erözçelik'in biyografik kayıtlarında onun bir çocuk babası olduğu belirtiliyor.

Bu küçük bilgi, baba meselesini yalnızca “oğlu olarak Seyhan” üzerinden okumamamız gerektiğini hatırlatıyor.

Çünkü insanın baba olması, kendi babasını yeniden düşünmesine neden olabilir.

Bu konuda elimizde yeterli tanıklık olmadan Seyhan'ın kendi çocuğuyla ilişkisi hakkında hüküm vermek doğru değil.

Ama şiirin içindeki dönüşüm açısından ilginç bir soru ortaya çıkıyor:

Bir zamanlar:

“Hey baba!”

diye seslenen çocuk,

bir gün kendisine “baba” denilen yetişkine dönüşür.

Böylece baba figürü artık yalnızca geçmişteki bir insan değildir.

Şairin kendi hayatında yeniden üretilen bir konuma dönüşür.

Bu, Seyhan'ın baba şiirlerini okurken gözden kaçırılmaması gereken ama biyografik veriler olmadan fazla ileri götürülmemesi gereken bir katmandır.


Seyhan'ın şiiri neden “ölüm şiiri” değil?

Çünkü ölüm onda son değildir.

Bir biçim değişikliğidir.

İnsan ölür.

Taş kalır.

Taş parçalanır.

Su akar.

Su denize gider.

Hatıra rüyaya dönüşür.

Rüya şiire.

Şiir başka bir insana.

Bu yüzden Rüya Taşı'nın sonlarına doğru:

“Bir ağaç olduğumu düşündüm. Ağladığımı düşündüm. Gözyaşlarımın denize döküldüğünü ve or'da kuruduğunu düşündüm.”

diyen ses, sürekli dönüşmektedir.

Sonra:

“Çölde, kumlar arasında bir kumdum. Taş oldum. Kendimin rüyası... Bir güle döndüm. Kırıldım.”

Kum.

Taş.

Gül.

Kırılma.

Bunların hiçbiri son biçim değildir.

Bu yüzden Seyhan'ın şiirindeki ölüm, hayatın karşısında duran sabit bir duvar olmaktan çok, başka bir biçime geçiştir.


“Biz, unuturuz.”

Bütün bu şiir dünyasının karşısında çok kısa bir şiir vardır:

“Biz,

unuturuz.”

İki kelime.

Ama Erözçelik'in bütün şiiri sanki bu iki kelimeye karşı yazılmış gibidir.

Çünkü o sürekli hatırlar.

Çocukluğu.

Babayı.

Anayı.

Aşkı.

İstanbul'u.

Dili.

Ataları.

Taşları.

Suları.

Gülleri.

Ölüleri.

Ama hatırlamak onun şiirinde geçmişi olduğu gibi saklamak değildir.

Hatırlamak yeniden kurmaktır.

Bu yüzden bir hatıra hiçbir zaman yalnızca hatıra olarak kalmaz.

Rüya olur.

Şiir olur.

Ses olur.


Çiçeğin açması

Belki dosyanın sonunda yine başlangıçtaki cümleye dönmek gerekiyor.

“Çünkü ben hayatta sadece zambakların,
güllerin, manolyalar ve yaseminlerin niye
açtıklarını, beni ne biçim sevdiklerini ve bende
ne bulduklarını biliyorum.

Çiçeğin açması da bir tür şiir belki.
Bilmiyorum...”

Seyhan Erözçelik'in şiirini anlamaya çalışırken aslında sürekli aynı şeyle karşılaşıyoruz.

Bir şeyin neden olduğunu bilmiyoruz.

Baba neden yaralar?

Neden özlenir?

Bir çocuk neden babasına seslenir?

Bir insan neden yıllar sonra hâlâ o sesi duyar?

Bir koku neden insanı çocukluğa götürür?

Bir taş neden hatıraya dönüşür?

Bir kelime neden başka bir kelimeyi çağırır?

Bir insan neden öldükten sonra şiirleriyle yaşamaya devam eder?

Erözçelik'in şiiri bunlara kesin cevaplar vermiyor.

Belki vermek istemiyor.

Çünkü onun şiiri açıklamanın değil, dönüşümün şiiri.

Baba → yara.

Baba → çağrı.

Baba → yalnızlık.

Baba → kök.

Kök → ağaç.

Ağaç → su.

Su → taş.

Taş → rüya.

Rüya → şiir.

Şiir → hatıra.

Hatıra → başka insan.

Ama bunları bir şema halinde değil, şiirin kendi akışı içinde düşündüğümüzde asıl şey ortaya çıkıyor:

Seyhan Erözçelik'in şiiri, kaybolan şeylerin peşinden giden bir şiirdir.

Ve belki en büyük kayıp da cevaplanmamış bir çağrıdır:

“Baba, yalnız kaldım...”

Bu cümle, onun şiirindeki baba meselesinin merkezinde duruyor.

Çünkü “babam ner'de?” sorusundan daha derin olan şey, bazen “baba” kelimesinin kendisidir.

Bir çocuk söyler.

Bir yetişkin söyler.

Bir şair söyler.

Bir insan Tanrı'ya söyler.

Ve her söylediğinde aynı eski yalnızlık biraz daha değişir.

Seyhan'ın yaptığı da belki budur:

Yarayı sözcüğe, sözcüğü sese, sesi şiire dönüştürmek.

Sonra şiiri başka birinin eline bırakmak.

Bir taş gibi.

Bir gül gibi.

Bir yağmur gibi.

Bir hatıra gibi.

Çünkü bazı şeyler açıklanmaz.

Bazı şeyler yalnızca açar.

Çiçek gibi.

Şiir gibi.

Ve Seyhan'ın kendi sözüyle:

“Çiçeğin açması da bir tür şiir belki. Bilmiyorum.”