Bejan Matur – “Rüzgâr Dolu Konaklar”: Bir Aile Hikâyesinden Bir Coğrafyanın Hafızasına
Bir Ailenin İçinde Biriken Tarih
“Rüzgâr Dolu Konaklar”ı, Bejan Matur’un “otobiyografik bir şiir; babaannemin hikâyesi” açıklaması ve şiirin tarihsel arka planına ilişkin söyledikleriyle birlikte okuduğumuzda, şiirin yapısı çok daha belirginleşiyor. Burada anlatılan yalnızca bir ailenin başından geçe nler değildir; fakat anlatılan tarih de herhangi bir tarih kitabındaki gibi belirli bir olayın kronolojisi değildir. Matur, aile hafızasını tarihsel hafızanın içine yerleştirir. Bu yüzden şiirde farklı zamanlar birbirinin üzerine gelir: babaannenin çocukluğu, Matur’un kendi çocukluk hafızası, Maraş coğrafyasının savaş ve şiddet geçmişi, daha eski göç ve iskân hafızaları ve bu coğrafyada Ermeni ve Kürt deneyimlerinin birbirine değen izleri.
Şiirin asıl konusu bu nedenle “şu olay” değil, bir coğrafyada kuşaktan kuşağa aktarılan yerinden edilme ve kayıp duygusudur.
Matur’un söyleşisinde şiirin çıkış noktasını açıkça belirtmesi belirleyicidir: Babaannesi Elbistanlıdır; Sinemilli aşiretindendir; çocukken dört kız kardeş yetim kalmış, erkek kardeşlerini bir çığda kaybetmiş ve küçük yaşlarda birbirlerinden ayrılıp dağılmak zorunda kalmışlardır. Şiirin dört kız kardeşinin, kayıp erkek kardeşinin ve dağılma hikâyesinin arkasında bu gerçek aile hikâyesi vardır. Fakat Matur bunu olduğu gibi aktarmak yerine, kişisel hikâyeyi masalsı ve tarihsel bir zamansızlığın içine yerleştirir.
Çeyiz sandığından hafıza sandığına
Şiirin başlangıcı son derece önemlidir. Anne, çocukları doğduğunda onlar için sandık hazırlamaktadır:
“Gümüş aynalar
Lacivert taşlar
Ve Halep'ten kaçak gelen kumaşlar
Dolduran annemiz”
Bu, geleneksel bir anne-kız dünyasının görüntüsüdür. Sandık geleceğin hazırlığıdır. İçine konulanlar kız çocuklarının büyüdüklerinde kuracakları hayatın, kadınlıklarının ve ait oldukları kültürün parçalarıdır.
Fakat Matur hemen ardından bu beklentiyi bozar:
“Bizi koyup o sandıklara
Yol
Rüzgâr
Ve konakları fısıldayacaktı kulağımıza.”
Çocukların geleceğinde artık yuva değil yol vardır. Sandık, gelecekte kurulacak evin hazırlığı olmaktan çıkar; çocukların taşıyacağı geçmişin sembolüne dönüşür.
Buradaki “Halep” de bu yüzden sıradan bir coğrafya adı gibi okunmamalıdır. Halep, Maraş-Elbistan-Pazarcık coğrafyasının tarihsel bağlantılarından biridir; aynı zamanda Osmanlı'nın son dönemindeki büyük zorunlu göçlerin hafızasında son derece yüklü bir yerdir. Fakat Matur “Ermeni” demez, “tehcir” demez. Tarihi doğrudan söylemek yerine bir kumaşın içine yerleştirir.
Bu şiirin yöntemidir: Tarih, tarih adıyla değil, eşya ve hafıza olarak gelir.
Çocukluğun sandığına savaş giriyor
Anne çocukların yalnız kalmaması için yanlarına çocukluklarını da koyacaktır:
“Yalnız kalmayalım diye karanlıkta
Çocukluğumuzu ekleyecek
Avunmamızı isteyecekti
O çocuklukla.”
Burada “çocukluk” taşınabilir bir nesneye dönüşüyor. Çünkü çocukların biraz sonra yaşayacakları şey, çocukluklarını onlardan koparacaktır.
Şiirin trajedisi burada başlıyor: İnsanlar evlerini kaybetmekle kalmıyor; çocukluklarını da yanlarında taşımak zorunda kalıyorlar.
Sonra kan geliyor:
“Sırtımızdan jiletle akıtılan kanın
Karıştığı uzun ırmağa
Bırakıldığımızda”
Bu görüntünün hangi tarihsel olaya ait olduğunu kesinleştirmek mümkün değildir. Matur'un yöntemi zaten bu değildir. Fakat kan, ırmak, çocuklar, ayrılık ve yol imgeleriyle şiir bir anda aile hikâyesinden çıkarak toplu tarihsel şiddetin hafızasına açılır.
Anne bunu istemezdi.
Bu nedenle çocuklar:
“O uyurken
Uzaklaştık”
der.
Burada çok acı bir ayrıntı vardır: Çocuklar annelerinden uyanıkken ayrılmıyorlar. Anne uyurken gidiyorlar. Bu, çocukların ayrılığı seçmediğini, kendi iradeleri dışında bir dünyaya sürüklendiklerini gösteriyor.
Baba, kardeş ve dağ: kişisel tarih ile şiirsel tarih arasındaki ilk kırılma
Şiirin II. bölümünde erkek kardeş:
“Hepimizden büyük olan
Ve uzaktaki savaştan korkan
Erkek kardeşimiz”
olarak çıkar.
Fakat hemen ardından:
“Ama savaş değildi onu bırakmayan.”
Bu dize, şiirin tarih anlayışını açıklayan anahtarlardan biridir.
Çünkü Matur'un söyleşisinde gerçek aile hikâyesini biliyoruz: erkek kardeş çığda ölmüştür. Şiirde ise bu gerçek, “savaş”ın gölgesine yerleştirilir.
Yani Matur gerçeği değiştirmiyor; gerçeğin hafızadaki anlamını genişletiyor.
Bir kişinin çığda ölümü, şiirde savaşların, ölümlerin ve kayboluşların oluşturduğu daha büyük tarihsel travmanın içine giriyor.
Bu yüzden:
“Atıyla uyumuş
Babamızın karşısındaki karlı dağda”
dizesi hem aile tarihidir hem de bir halkın dağlarla kurduğu tarihsel ilişkinin imgesidir.
Dağ şiirde yalnızca doğa değildir. Kayıpların saklandığı yerdir.
Baba bir dağdadır.
Kardeş dağda ölür.
Anne dağlara benzer.
Kız çocukları dağlardan yuvarlanan taşlara dönüşür.
Böylece dağ, şiirde hafızanın coğrafyası haline gelir.
Anne giderek insandan coğrafyaya dönüşüyor
III ve IV. bölümlerde anne çok olağanüstü bir dönüşüm geçirir:
“Annemiz benziyordu baktığı dağlara.”
Sonra:
“Bir ağaç oldu annemiz”
Ve:
“Dövmeleri olan bir meşeydi o”
Fakat bu meşenin:
“Kökleri olmayan”
bir meşe olması şiirin belki de en güçlü paradokslarından biridir.
Anne köktür.
Aileyi bir arada tutandır.
Evdir.
Geçmişin taşıyıcısıdır.
Ama kendisinin kökü yoktur.
Çünkü bu dünyada yerinden edilmiş bir insanın kök olması beklenmektedir.
Böylece anne yalnızca gerçek bir kadın olmaktan çıkar; yurdundan edilmiş topluluğun sembolüne dönüşür.
Bu nedenle annenin ölümü de sıradan bir ölüm değildir:
“Ölüyordu
Bu defa gerçekten eriyordu”
“Bu defa gerçekten” sözü çok önemlidir. Anne daha önce dağa, ağaca, gölgeye dönüşmüştür. Ölüm geldiğinde ise bu dönüşüm gerçek olur.
İnsan, hafızada yaşamaya devam eden bir coğrafyaya dönüşür.
Sofa: yok olmak üzere olan dünyanın son özgür alanı
V. bölümde çocuklar annenin gölgesine toplanır:
“Tanrım n'olur bağışla
Evimizi bağışla tanrım n'olur
Dokunma sofamıza”
Burada şiirin “ev” kavramı ortaya çıkar.
Sofa:
“Orada gülebiliyoruz ancak
Orada adamakıllı susuyoruz
Orada ağzımız bizim oluyor”
“Ağzımız bizim oluyor” dizesi özellikle güçlüdür. Ev yalnızca barınma alanı değildir; kimliğin, dilin ve kişiliğin korunabildiği son mekândır.
Dışarıda çocuklar başkalarının belirlediği bir hayatın içine sürüklenecektir.
Bu nedenle sofaya dokunulması, aslında hafızaya ve kimliğe dokunulmasıdır.
“Konaklara götüreceklerdi bizi”: şiirin en kritik kapısı
Bence senin özellikle işaret ettiğin dize, şiirin merkezindeki düğümlerden biri:
“Bakmadan ellerimizin küçüklüğüne
Konaklara götüreceklerdi bizi”
Artık bunun yalnızca “göç” olmadığını düşünüyorum.
Çünkü çocuklar:
- dört kız kardeştir,
- yetim kalmışlardır,
- küçük yaşlardadır,
- birileri tarafından “alınmaktadır”,
- ailelerinden ayrılmaktadır,
- konaklara götürülmektedir,
- daha sonra her biri farklı bir yola ayrılmaktadır.
Matur'un kendi anlatısında dört kız kardeşin küçük yaşlarda ayrılmak ve dağılmak zorunda kaldığını biliyoruz.
Şiir ise bu dağılmanın mekanizmasını “atlılar” ve “konaklar” üzerinden anlatıyor.
Burada yetim çocukların başka hanelere verilmesi, evlatlık/besleme olarak alınması veya ailelerden koparılıp başka konaklarda büyütülmesi gibi tarihsel pratikleri hatırlatan çok güçlü bir imge alanı oluşuyor.
Ama şiirin ve Matur'un söyleşilerinin bize izin verdiği sınırın ötesine geçmemek gerekir: Matur'un “babaannem ve kardeşleri evlatlık verildi” dediğine dair elimizde doğrudan bir açıklama yok.
Dolayısıyla bunu biyografik gerçek değil, şiirin oluşturduğu kuvvetli bir tarihsel çağrışım olarak değerlendirmek gerekir.
“Konak” artık evin karşıtı oluyor
Şiirin başında ev vardır.
Sofa vardır.
Anne vardır.
Sandık vardır.
Sonra konaklar gelir.
Ama konakların büyüklüğü güvenlik getirmez:
“Geldiğimde rüzgâr dolu iki konağa
Günlerce uyudum
Kilimler ve bakırlar arasında.”
Ardından:
“On yılım geçti rüzgârla
Üşüdüm her konakta”
Bu çok çarpıcıdır.
Ev sıcak olabilir; konak soğuktur.
Çünkü konak büyük olsa da anlatıcının değildir.
Buradaki “konak”, artık başkasının hayatında yaşamak anlamına gelir.
Sonunda:
“Suskun konaklar gibiydim
Kapıları gittikçe çoğalan”
dediğinde insanın kendisi konağa dönüşür.
Ama bu konağın kapıları çoğalmaktadır. Her kapı başka bir ayrılığa açılır.
Böylece “konak” şiirde aidiyetsizliğin mimarisi haline gelir.
Dört kız kardeşin ayrılması: kolektif acıdan bireysel yalnızlığa
VIII. bölüm:
“Dağlardan yuvarlanan taşlar gibiydik.
Dört kızkardeş”
Buradaki “taş” çok anlamlıdır. Taşın yönü kendisine ait değildir.
Sonra:
“Kaç dağ gittiysek
O kadar uzaktık birbirimizden
O kadar yalnız kendimizle”
Ortak felaket, kardeşleri sonsuza kadar birlikte tutmaz.
Tam tersine, tarih insanları parçalar.
Bu nedenle şiirde “biz” giderek “ben”e dönüşür.
Bu dönüşüm aynı zamanda otobiyografik şiirin doğuşudur: Aile hikâyesinden bireysel sese geçilir.
“Ben kalmıştım sona”: kişisel tarihin doğuşu
X. bölümde:
“Ben kalmıştım sona”
diyor.
Burada anlatıcının “ben”i belirginleşiyor.
Ama bu “ben”, yalnız değildir. Arkasında dört kız kardeşin hikâyesini, annenin gölgesini, babanın kaybını ve erkek kardeşin ölümünü taşır.
Bu nedenle şiirdeki “ben” bireysel bir benlik değil, hafıza taşıyan bir benliktir.
“Acılarından güç alan
Bir yolcuydum artık hayatta”
dizesi bunu açıklar.
Anlatıcı hayatta kalmıştır ama hayatta kalmak, geçmişten kurtulmak değildir.
Hayatta kalmak, geçmişi taşımaktır.
Rüzgâr: tarihsel hafızanın kendisi
Başlıktaki rüzgârı da bu noktada yeniden düşünmek gerekiyor.
Rüzgâr sürekli hareket eder.
Bir yerde durmaz.
Bir konağın içine girer, sonra çıkar.
Geçmişi bir yerden başka bir yere taşır.
Tıpkı anlatıcının hayatı gibi.
Ama rüzgâr aynı zamanda hafızanın biçimidir: Elle tutulamaz, kaynağı belirlenemez, fakat varlığı hissedilir.
Matur'un tarih anlayışında da tam olarak böyle bir şey var.
Belirli olayların ayrıntıları unutulmuş olabilir.
Ama:
korku kalmıştır,
ayrılık kalmıştır,
dağ kalmıştır,
konak kalmıştır,
kan kalmıştır.
Tarih belgelerden silinse bile rüzgâr gibi dolaşmaya devam eder.
Sonraki kuşak: anlatıcı annesine dönüşüyor
XIV–XV. bölümlerde şiir yeni bir zamana geçiyor.
Anlatıcı aşkı buluyor.
Yeşil gözlü adamla çocukları oluyor.
Böylece şiirin başındaki anne-kız ilişkisi yeniden kuruluyor.
Artık anlatıcı annedir.
Fakat tarih tekrar eder.
Kızıl saçlı oğul ölür.
Yağmur onu çağırır:
“Saçlarını bana bırak”
ve anlatıcı oğlunu bulmak için suya, çamura, karanlığa iner.
Bu sahne, şiirin başındaki çocukların annelerinden koparılmasının tersidir.
Başta anne çocuklarını kaybediyordu.
Şimdi çocuk anneye rağmen ölüm tarafından alınıyor.
Böylece travma kuşak değiştirerek devam ediyor.
Oğlun saçları ve annenin saçları
Şiirde saçlar çok önemli.
Anne:
“Saçlarını düşürerek bakışlarına”
Anlatıcı:
“Saçlarım uzun
Oğlumun kızıl saçlarından.”
Oğlun ölümünde:
“Saçlarını taşıdım ellerimde.”
Saç burada biyolojik bir ayrıntı değildir. Kuşaklar arasındaki bağı temsil eder.
Anne kızına geçer.
Kız oğluna geçer.
Oğul öldüğünde geriye saç kalır.
Başlangıçta anne çocukların geleceği için sandıklara eşyalar koyuyordu.
Sonunda anne, oğlunun saçlarını ellerinde taşır.
Bu, şiirin en güçlü simetrilerinden biridir:
Başlangıçta anne çocuğunun geleceğini saklar; sonunda çocuk annenin ellerinde geçmişe dönüşür.
“Anneminki kadar uzun eteklerim”: tarihin bedenleşmesi
XVI. bölümde:
“Artık
Anneminki kadar uzun eteklerim.”
Bu dizeyi yalnızca yaşlılık olarak okumak şiirin en önemli katmanlarından birini kaçırır.
Anlatıcı artık annesine dönüşmüştür.
Ama yalnızca görünüşte değil.
Annesinin kayıplarını yaşamıştır.
Çocuğunu kaybetmiştir.
Konaklarda yaşamıştır.
Yalnız kalmıştır.
Dolayısıyla annenin hayatı kızının bedeninde yeniden yazılmıştır.
Biyografi burada soy hafızasına dönüşür.
Son mezar: konakların karşısında küçücük bir yer
Şiirin son isteği:
“Daracık bir mezar istiyorum ondan
Konakların büyüklüğünü
Uğultusunu unutturan.”
Bu son, şiirin bütün mimarisini tersine çevirir.
Başlangıçta büyük dünya vardır:
konaklar, dağlar, yollar, rüzgârlar.
Sonunda ise anlatıcı küçücük bir yer ister.
Çünkü hayat boyunca sorun yer bulamamak olmuştur.
Çocukken evden alınmıştır.
Konaklara götürülmüştür.
Konaktan konağa taşınmıştır.
Kardeşlerinden ayrılmıştır.
Oğlunu kaybetmiştir.
Sonunda istediği tek şey, artık kimsenin onu yerinden edemeyeceği bir yerdir.
Mezar, şiirde ilk kez kesin bir mekândır.
Şiirin asıl trajedisi: tarih tekerrür etmiyor, hafızada yeniden yaşanıyor
Burada “tarih tekerrür ediyor” demek bile biraz yetersiz kalıyor.
Çünkü aynı olay gerçekleşmiyor.
Babaannenin yaşadığıyla torunun yaşadığı aynı değil.
Biri çocukken kardeşlerinden ayrılıyor.
Diğeri yetişkin olduğunda oğlunu kaybediyor.
Ama duygusal yapı aynı kalıyor:
Bir yakının elinden alınması.
Bir evin kaybedilmesi.
Bir ailenin parçalanması.
Bir yere ait olamama.
Geride kalan kişinin acıyı taşıması.
İşte tarih, şiirde bu şekilde kuşaktan kuşağa geçiyor.
Sonuç: Otobiyografi ile tarih arasında bir şiir
Bu bilgiler ışığında “Rüzgâr Dolu Konaklar”ı artık şöyle tanımlamak bana daha doğru geliyor:
Bu, bir aile hikâyesinden yola çıkan fakat kendisini aile hikâyesiyle sınırlamayan bir hafıza şiiridir.
Matur'un babaannesinin hayatı şiirin biyografik çekirdeğidir. Fakat bu çekirdeğin etrafına Maraş-Elbistan-Pazarcık coğrafyasının farklı dönemlere ait acıları yerleşir. Osmanlı'nın son döneminden Cumhuriyet'e, savaşlardan göçlere, iskânlardan toplumsal çatışmalara ve 1915'in bölgesel hafızasına kadar uzanan tarih, şiirde doğrudan anlatılmaz; imgelere dönüşerek aile hafızasına karışır.
Bu yüzden “Ermeni tehcirini anlatıyor” demek fazla dar; “yalnızca Kürt ailesinin hikâyesi” demek ise fazla kapalı kalıyor.
Daha doğru olan:
Matur, kendi ailesinin hafızasını, yaşadığı coğrafyanın tarihsel hafızasına açıyor. Böylece babaannesinin hikâyesi, yalnızca bir ailenin değil, yerinden edilmiş insanların ortak hafızasının hikâyesine dönüşüyor.
Ve senin “tarihlerin üst üste binmesi” ifaden tam burada karşılığını buluyor. Şiirin zamanı tek bir tarih değildir. Babaannenin zamanı, Matur'un çocukluğunun zamanı ve coğrafyanın daha eski tarihleri aynı şiirsel zamanda yaşamaktadır.
Bu yüzden şiirde “atlılar”ın kim olduğunu kesin olarak bilmeyiz. “Konaklar”ın hangi gerçek evler olduğunu da bilmeyiz. “Savaş”ın hangi savaşa ait olduğunu da bilmeyiz.
Ama şiirin amacı zaten bunları tek tek adlandırmak değildir.
Çünkü Matur tarihin adlarını değil, tarihin insanın içinde bıraktığı sesi yazıyor.
Ve başlıktaki “rüzgâr”, belki de tam olarak bu yüzden oradadır: İnsanlar, evler ve hatta olayların adları kaybolur; fakat onların uğultusu konakların içinde kalır.