ALACATLI, GÜZEL ADAM BİZİ BIRAKIP NEREYE?

Şair: Nazir Akalın

ALACATLI, GÜZEL ADAM
BİZİ BIRAKIP NEREYE?

kaçarken yakalar bir el amansız
tâ yüreğine iner insanın

Hüseyin Alacatlı

23 Mayıs akşamı yorgun argın ve üzüntülü bir hâlde işten çıktım. Dışarıda yağmurlu ve hüzünlü bir “ihtilâl şehri” havası vardı. Trene binmeyip ıslana ıslana eve gitmek istedim. Yağmurlu havalar beni hep Erzurum’a götürür. Yolda hâtıram ve hayâlim Erzurum hasretiyle doldu taştı. Rahmetli Hasan Ali Kasır’ı, Emin Alper’i, Nurullah Genç’i, Rıdvan Canım’ı, Hüseyin Alacatlı’yı, Tacettin Şimşek’i, Hanifi İspirli’yi, Selami Ece’yi ve onlarla inşa ettiğimiz hayatımızın bir daha geri gelmez, Palandöken ve Karçiçeği kokulu mâzisini hasret ve hicrânla yâd ede ede eve vardım.

Üstümü değiştirip yemek hazırlanana kadar bilgisayar başında oyalanmak istedim; internete girdim. Erzurumlular Grubu’ndan Nihat Can, “Bir vefat haberi” diye bir mesaj atmış. Yüreğimin cızırtısını duya duya mesajı açtığımda, Kâzım Karabekir Eğitim Fakültesi hocalarından Hüseyin Alacatlı’nın şofben zehirlenmesi sûretiyle intihar ettiğini belirten uğursuz satırlarla karşılaştım.

Dünyam başıma yıkıldı, tansiyonum düştü, gözlerim karardı. İçimden “İnşallah doğru değildir.” temennisinde bulunarak haberin doğruluğunu tahkik için Erzurum’daki arkadaşları aradım.

Çılgına dönmüştüm. Başım dönüyor, gözlerim kararıyordu. Çevirdiğim telefon numaralarını yanlış çeviriyor, bir an önce aldığım haberin doğru olmadığını söyleyecek bir ses arıyordum. Rıdvan hocayı, Tacettin abiyi, Turgut Karabey’i, Emin Alper’i, Hanifi İspirli’yi defalarca aradım. Meşgul çalan telefonlar ya da “şu anda evde yok” cevapları öldürüyordu beni.

Selami Ece’yle görüşebildik. Selami haberi doğrulayınca beynimden vurulmuşa döndüm. Daha sonra Rıfat Kütük’ten olayın detaylarını ve trajik boyutlarını öğrendim. Yıkıldım, kaldım.

Sonra Şerif Aktaş hocayı aradım. Hocanın bitkin ve üzgün sesiyle karşılaştım. Hoca haberi benden önce almıştı. Bir evladını kaybetmiş olmanın yıkıklığını yaşıyordu. Konuşurken dudaklarımız titriyordu. Cankuşumuz uçmuş, çaresiz ve bîtap kalmıştık.

Teskin edecek birkaç söz arıyordum. Ömer Lekesiz’i aradım. Ömer abi, ölüm karşısındaki insanî ve imanî hassasiyetleri hatırlattı. “Ağla,” dedi, “Ağla, ancak evdekilere hissettirme!”

Sabaha kadar kan kustum. Gözüme uyku girmedi. Hafif daldığımda rüyalarım Hüseynî bir hüzne boyandı.

Hüseyin’in mevcut şiirlerini başucuma koyup, en nâdide hâtıralarımı okşarcasına gece boyu okuyup durdum. “Sonrasız Albümler” başlıklı şiirinde Hüseyin sanki benim de ecelimi elime tutuşturmuştu:

arsız ölüm caddelerde
sessiz gölgemi kolluyor
arsız ölüm her adımda
tam karşımda duruyor

nil’den mısır’dan geçtim
yaklaştım aynalara
arsız ölümün bakışı
yerleşmiş pusulara

arsız ölüm geceleri
duvarlara siniyor
arsız ölüm penceremde
gözlerime iniyor

arsız ölüm ellerimi
durmadan çoğaltıyor
kuşlarımı öldürüyor
arsız ölüm her nefeste
sessiz gölgemin peşinde

Batılılar “ferd”in tek başına “insan ırkı”nı temsil ettiğine inanırlar. Ben de varlığımı idrak ettiğimden beri Hüseyin’in akıbetine mütemayil bir insan olarak inanmaya başladım ki, Hüseyin benim hayatıma ve sonuma da “ayna” tutmuştur.

Evet, hem “kendi”si hem de aynı anda “herkes” olan Hüseyin’in açtığı kapıdan bir gün ben de gireceğim. Çünkü bu olayla bir basamak daha çıktığımı hissettim, elinden tutmak için çaresizliğimin. Şimdi kendimi daha korkusuz, daha cesur hissediyorum.

Hüseyin’le 1992 yılında Erzurum’da tanışmıştık. Kâzım Karabekir Eğitim Fakültesi’ne yeni asistan olmuştu. Yakışıklı, sevecen, mütevazı, utangaç, güzel ve güleç yüzlü, muhatabına emniyet telkin eden ve kendisine saygı duygusu uyandıran pırlanta gibi bir gençti. Şana, şöhrete metelik vermeyen bir delikanlıydı. Vitrine oynayanları gördükçe ona olan sevgim ve saygım gittikçe artıyordu.

Maddî hiçbir tutkusu yoktu. Arkadaş canlısıydı. Cömertti. Vefâlıydı. Çalışkandı, iyi bir ilim adamıydı. Edebiyata âşinâ, şiire âşık bir hilkat harikasıydı. Şâirdi; hüzünlü ve ince bir sesi vardı.

Teksir kâğıdına kırmızı tükenmez kalemle yazdığı iki şiirini okutmuştu bana tanıştığımız gün. Rahat ve kendinden emin bir söyleyişi vardı. Ne yaptığının ve neyi dillendirdiğinin farkındaydı. “Gül Nağmeleri”nden bahsediyordu. O şiirindeki “yanımdan geçen ırmaklar beni alıp giderler” mısraı hâlâ hafızamda canlılığını koruyor.

Tacettin Şimşek’le aynı odayı paylaşıyorlardı. Birbirlerinde öylesine fânileşmişlerdi ki, her yerde birlikte görülürlerdi. Yiyip içtikleri ayrı gitmeyecek denli samimiydiler. Ayrısı gayrısı olmayan ikiz kardeş gibiydiler.

Tacettin abiyi tâ öğrenciliğinden ben de çok severdim. Hemen hemen her cuma öğleden sonraları fakülteye giderdim. Rıdvan Canım hoca, Tacettin abi ve Hüseyin’le tadına doyum olmaz, şiir ve sanat eksenli sohbetler yapardık. Rıdvan hoca Lâtifi Tezkiresi’nden, Tacettin abi Fedâyî Dede’nin Ferîdüddin-i Attâr’dan tercüme ettiği Mantıku’t-Tayr mesnevisinden bahsederdi. Hüseyin de bol bol Behçet Necatigil’den...

Necatigil’i çok sever ve önemserdi. Bu yüzden yüksek lisans tezi olarak Behçet Necatigil’in radyo oyunlarını seçmiş, hocası Banıçiçek Kırzıoğlu’nun günlerce koltuğunun altında gezdirip başarılı bir tez yaptırmakla övüneceği önemli bir inceleme ortaya koymuştu.

Ben bu dönemimde aşırı derecede umutsuz ve çok karamsardım. Karamsar metinler çok hoşuma gidiyordu. Hüseyin bu sohbetlerimizden birinde bana;

erken geldi cinnetim
ram olurdum sözlerine
dalıp dalıp giderdim
erken soldu çiçekler
mihenk­siz kalakaldım

diye başlayan bir şiirini okutmuştu. Perişan zamanlarımda hep bu mısraları kendi kendime mırıldanır dururdum.

Bugün Hüseyin’in o mısraları daha bir şiddetle uğulduyor kulaklarımda:

erken geldi cinnetim
yıktım duvarları üstüme
sessiz çığlıklara döndüm
anlaşılmaz şifrelerle
fısıldadım uzaklara

Ben her zaman gamlı olurdum. Hüseyin ise hayat dolu biriydi. Benim hep iç kararttığımı söylerdi. Ama kendisi o gencecik yaşında “Lilliputlar Ülkesinde” diye bir şiir yazmıştı.

aynalar dolusu gemiler
cansız bedenimi getirdiler

diyordu.

Ben bu sözleri ona yakıştıramıyor, gözümün önünde ölümden bahseden bu genç yüreği deşelemiyordum.

hiçbir mevsim dolmadı
bir günde geçtiğim kuyular
küçük küçücük resimler
uygun adım soluyorlar

diyordu. Bütün bu sözlerin bedelini bir gün böyle ödeyeceği aklımın ucundan bile geçmiyordu.

Hüseyin’in kelimeleri elbiselerini giydi; yakışıklı bir tabut biçimine girdi, ardında ölümcül bir türkü var şimdi:

bir ateşin incelen
son dumanı bu
upuzun tüter
bacalardan bir zaman

Yayın yönetmenliğini yaptığım Karçiçeği’nde yayınlamak üzere Tacettin abiden “Şâlı” başlığını taşıyan nefis bir hikâye, Hüseyin’den de “Duvar Yazıları” başlıklı güzel bir şiir almıştım. Tacettin abi benden iki yaş büyük, Hüseyin ise üç yaş küçüktü.

“Abi, benim şiirimi mutlaka Tacettin abinin hikâyesinin yanına koy,” demişti.

Ben de öyle yapmıştım. Dergi (Karçiçeği, 10) yayınlandıktan sonra isteğinin yerine getirildiğini görünce fevkalâde memnun olmuştu. Bu şiirini Hüseyin şu mısralarla bitiriyordu:

bilmece şiirler söylenir
geceye ait
med vakti ırmaklar taşar
adını koymadığım bu resimlerden
akla sığmayan işaretler

anlatılmaz
kıyametler kopar

“Ayna” imajına aşırı bir tutkunluğu vardı Hüseyin’in. Çıkaracağı kitabın adını Ayna Şiirleri koyacaktı. Ama aynı günlerde Hilmi Yavuz’un Ayna Şiirleri çıkmıştı. Hüseyin daha sonra İstanbul’da bir kitap fuarında Hilmi Yavuz’a kitabını imzalatırken,

“Üstat, benim kitabımın adını çalmışsınız,” diye takılacaktır.

Tacettin abi de çıkaracağı kitabın adını Tenha Şiirler koymayı düşünüyordu. Yazık ki kısa bir zaman sonra merhum Akif İnan’ın Tenha Sözler’i yayınlandı. Güzel şeyleri ellerinden alınan talihsiz çocuklar gibi bağrımıza taş bastık.

Daha sonra Palandöken dergisini çıkarmaya başladık ve birlikteliklerimiz gün geçtikçe arttı. Hoş sohbet, cana yakın, kardeşten daha yakın, temiz, masum ve samimi bir kişiliği vardı Hüseyin’in.

Palandöken’in 4. sayısına “Yaşarken” başlığını taşıyan bir deneme vermişti. Bu denemede, “Yaşayan bir şeyle bölünüyorsa hayat, bu zayıflık nereden kaynaklanıyor?” diye soruyordu. Soruyu, “Çizginin bu yanında biz, tam ortasında bütün soğukluğuyla ve görünmezliğiyle o duvar.” şeklinde cevaplayarak asıl problematiğini bizim gibi körelmişlere ima ediyordu.

Düzenlediğimiz şiir şölenlerinden birinde, Palandöken dergisinde yayınladığımız “Masal Çocukları” başlıklı şiirini, hiç dikkat çekmeyecek biçimde nahif, sessiz ve hüzünlü bir ses tonuyla okumuştu. Murat Kapkıner, şiiri dikkatle dinlemiş ve kulağıma eğilerek, “Kim bu çocuk, içimizdeki en sahici şair bu,” demişti.

Şölenden sonra Kapkıner Hüseyin’le özel olarak ilgilenmiş, yayınlanmış olan şiirini kendi dergisi Varide’de de yayınlamak için izin istemiş ve ikinci defa yayınlamıştı.

Hüseyin “Masal Çocukları”nda Hz. Yusuf imgesini, sezdirme üslûbuyla işlemişti:

tıfıl kollarıyla çekip masal çocukları
attılar kör bir kuyuya
bana hiç sormadılar

Bu şiirde iç dünyasını, yalnızlığını, sahipsizliğini, dış dünyayla paylaşamadıklarını ve daha da önemlisi asıl problematiğini dışa vurduğu bugün daha iyi anlaşılıyor. Hüseyin kelimelere o yanık ruhunu üflüyor:

uykuyla uyanıklık arasında
uçurumlar geçtim, yaralanmadım
durdum bir vadide, yorulmuştum
birden karardı renkler, masal çocukları
sardılar her yanımı, kılıçlarım
korumadı yağmalardan, korumadılar
tıfıl kollarıyla pazar pazar
sattılar beni, bana hiç sormadılar

Gösterişsiz, pürüzsüz ve sâde bir söyleyişi vardı Hüseyin’in.

Kelimelerinden acı ve ıstırap sızıyordu. Kendisi de bir karasevdalı olan Murat Kapkıner bunu fark etmiş ve şiirin son bölümüne vurulmuştu:

birden açıldı gözlerim
harflere alıştım sonra
o kadar alıştım ki kurşundan
harfler döktüm kendime
ürperdim, göğe baktım; yıldızlara
her birinin hikâyesi vurdu yüzüme
bir kelimeyle dönen bela çemberine
attılar beni bana hiç sormadılar

Palandöken’in 9. sayısına Hüseyin “Eylülün Aynasında” başlıklı bir şiir vermişti. Bu şiirde, isyankâr ve fırtınalı ruh dünyasını kelimelerin dar ve kifayetsiz kâinatına şöyle nakşediyordu:

geceyi ve duvarları ve bütün suları yumruklayacağım
(...)
bütün duvarları ve suları
ve bütün notaları yakacağım
kanımı tutuşturan kibritle

Yanı başımızda kaynayan, içine sığmayan bir volkan vardı. Sessiz, sakin ve mütevazı duruşu gözlerimize perde olmuştu. Hiçbir şeyi göremiyor, yaptığı “edebiyat”ın özüne inemiyorduk.

Hüseyin, Palandöken’in 13. sayısına Esra Zeynep’in Yaşanmıştır adlı şiir kitabı hakkında bir tanıtım yazısı vermişti. Bu yazıda şöyle bir vurgu yapmıştı:

“Ben niçinim?”

“Ölümün hamallığı için!”

İkinci bir vurgusu da şöyleydi:

“Negatiflerimi ben sanmayın, küserim!”

Burada hemen hatırlatmalıyım ki, son derece kırılgandı Hüseyin. Siz hiçbir kastınız olmadan bir cümle sarfetseniz, Hüseyin ondan kendine hisseler çıkarır, alınacaksa alınır, şairin eldivenleri ancak içine atar, hiçbir şey sezdirmezdi. Birçok insana, birçok şeyden nem kaparak kırıldığını, incindiğini çok gördüm. Ancak o, kimseye kendisine reva görülen tavırla mukabele etmez, efendiliğini hep muhafaza ederdi.

Hüseyin, Esra Zeynep’in kitabından şöyle bir alıntı daha yapmıştı:

Sağında felç
Sol eli kapatacak
Bir çeyrek sonra ocağı

Şimdi bakıp bakıp bize sezdirmek istediği anlamı rahatlıkla çıkarabiliriz. Demek ki bir şeyleri ima eden bu terkip, Hüseyin’in öteden beri temel problematiği imiş; sezememişiz.

Anlaşılıyor ki Hüseyin, yazıp çizdiği metinlerde şimdiye kadar hep ölüm temrinleri yapmış, çevresindekileri ölüme teslim olduğuna alıştırmaya çalışmış.

Nitekim vefatından kısa bir süre önce canlı bir balık almış; suya koyduğu allı pullu balığı oğlu Can’a çok sevdirmiş; ancak balık bir müddet sonra ölmüş. Can’la birlikte toprağı kazıp balığı gömmüşler.

Can’a, “Bak oğlum, bu balığı biz çok sevmiştik, ama öldü. Bir gün biz de böyle öleceğiz, bizi de böyle toprağın altına gömecekler. Ben ölürsem sakın ağlama!” demiş.

Vefat ettiği sabahın akşamında da hanımıyla oturup uzun uzun konuşmuş, dertleşmiş ve kendinden geçercesine doyasıya ağlamış. Hayatla olan irtibatını kesen bütün bağları, sezdire sezdire çevresine göstermeye çalışmış...

1992’nin Bosna’yı yakıp yıkan kanlı günlerinde Hüseyin, “Ben de Bosnalı bir güzele şiir yazacağım,” diyordu. Çünkü herkes kandan, baruttan söz ediyor; bir türlü kaybolan güzelliklere dikkat etmiyordu.

Sözünde durdu, şiirini yazdı ve Palandöken’de yayınladık. Rıdvan Canım hoca da bu şiiri Bosna, Ah Bosna adlı antolojisine aldı. Hüseyin bu şiirinde;

Ansızın çırpındı zaman
Bosna’da sular taştı
Bu gülün sevdasına
Bülbüller türkü yaktı

diyordu.

Bosna üzerine yazan hemen hemen herkes hamaset yaparken, Hüseyin’in dikkati böylesi bir zarafetin fotoğrafını çekiyordu.

Gün geldi, biz Erzurum’dan ayrıldık; uzun yıllar telefonlaşmalar dışında görüşemedik. 1998’de Kahramanmaraş’ta Dolunay Şiir Şöleni vesilesiyle Rıdvan Canım, Tacettin abi ve Hüseyin’le tekrar bir araya gelmiş ve “Erzurum ekibi” olarak tadına doyum olmaz bir gün geçirmiştik.

Bahattin Karakoç, “Ben şiir ikliminin padişahı, sizler de benim uç beylerimsiniz,” demişti ve çok keyiflenmiştik.

Bu görüşmemizde doktora tez konusunun Servet-i Fünûn dönemi hikâyeciliği olduğunu söylemişti. Servet-i Fünûncuların hayat ve sanat anlayışları üzerine konuşmuş, marazîlikleri etrafındaki problematiği tartışmıştık.

Hüseyin bu son görüşmemizde, İstanbul’da askerliğini yaparken sık sık Dergâh dergisine uğradığını ve hemşehrisi Mustafa Kutlu’yu ziyaret ettiğini anlatmıştı. Bu sıralarda Dergâh’ta şiirleri de yayınlanmaya başlamış; askerliği bitince Kutlu, Kâzım Karabekir Eğitim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Şerif Aktaş’a Hüseyin’in asistan olarak alınması için bir tavsiye mektubu yazmış.

Kaliteden iyi anlayan ve taviz vermeyen, hangi ağacın yemiş vereceğini iyi bilen Şerif hoca, Hüseyin’i tereddütsüz asistan olarak almış. Bu yüzden hocaya son derece minnet duyguları besliyor; hocanın aşk ve şevkle ders işleyişini hasretle yâd ediyordu.

Hüseyin ve Tacettin abi, Erzurum’da Şerif hocanın en çok güvendiği, değer verdiği, öz evladı gibi sevdiği asistanlarıydı. Hoca ikisini de sağ ve sol kolu gibi telakki ediyordu. Kırıkkale’ye geldiğinde ikisini de yanına almak istedi. Hattâ çağırdı ve ikisiyle de görüştü. Ama şartlar hocanın isteğinin gerçekleşmesine imkân vermedi.

Hüseyin’le Tacettin abi hocaya son derece bağlı ve saygılı, sadık iki evlat gibiydi. İkisi de şiir kitaplarını yayına hazır hâle getirdikleri hâlde, hoca “icâzet” vermediği için yayınlamıyorlardı. Hocanın öğrencisi olmakla ikisi de iftihar ediyorlardı. Hoca onlar için hakiki bir “şeyh”ti. Hocayı çok severlerdi.

Hocayla bir araya geldiğimizde söz bir şekilde Erzurum’dan açılır ve ikisinin de adını mutlaka anardık. Çünkü Hüseyin güzel bir çocuktu. Biz onunla “üç yüz sene beş yüz gün / bir dağın tepesinden / uçurtmalar uçurduk.”

Nazir Akalın
Şairin Eldivenleri


Nazir Akalın'ın Hüseyin Alacatlı'nın ölümünün ardından kalema aldığı bu yazıya dair bir anekdotu buraya ekleyelim:

Yazıyı daha sonra dostu Mehmet Aycı’ya okutan Nazir Akalın, Aycı’nın, söz konusu cümleleri dergiye göndermeden önce çıkarıp çıkarmayacağını sorması üzerine acı bir gülümsemeyle cevap verir. Mehmet Aycı, yıllar sonra bu ânı şöyle anlatacaktı:

“Öyle gülümsedi ki, bu satırları yazarken bile bütün acılığıyla gözlerime yansıyor.”

Alacatlı’dan altı buçuk ay sonra, onun yazıda sözünü ettiği kapıdan girerek intihar eden Nazir Akalın’ın ardından Mehmet Aycı’nın söyleyecekleri ise, bu metnin bütününü ürperten bir başka anlam katmanına taşıyacaktı:

“Keşke şaraba sığınsaydı, uzak kadınlara sığınsaydı, dağıtsaydı, onu sokaklardan toplasaydım; keşke günah dediğimiz denizin uç noktalarını yoklasaydı, içinde uç veren ölüm yangınlarına dalgınlık çadırları çekseydi günahın her renginden, kendi dalgınlığını dağıtmak için tabii, veya uyanıklığını…”

Böylece Akalın’ın Hüseyin Alacatlı için yazdığı cümleler, yalnızca bir dostun ölümünün ardından söylenmiş sözler olmaktan çıkar; altı buçuk ay sonra yazarının kendi hayatına ve ölümüne doğru ürpertici biçimde dönen bir metne dönüşür.

Bir zamanlar Hüseyin için söylenen “açtığı kapıdan bir gün ben de gireceğim” cümlesi, artık geriye dönüp bakıldığında yalnızca bir ölüm düşüncesi değil, Akalın’ın kendi yazgısına dokunan trajik bir cümle gibi okunacaktır.


“Alacatlı, Güzel Adam Bizi Bırakıp Nereye?” – Bütünlüklü Bir Değerlendirme

Bu metin, yalnızca Hüseyin Alacatlı’nın ardından yazılmış bir vefat yazısı değildir. Aynı zamanda bir şairin, ölümünden sonra kendi şiirleriyle yeniden okunması; bir dostluğun, bir gençlik döneminin ve nihayet insanın kendi faniliğiyle karşılaşmasının hikâyesidir.

Nazir Akalın’ın metindeki asıl başarısı burada ortaya çıkar: Hüseyin’in ölümünü anlatırken, onun şiirlerindeki ölüm imgesini geriye doğru okuyarak bütün bir hayatı yeniden anlamlandırır. Fakat bu yeniden okuma yalnız Hüseyin’i açıklamaz; anlatıcının kendisini de açığa çıkarır.

Bu nedenle metnin gerçek konusu bir bakıma Hüseyin’den daha geniştir:

Hüseyin’in ölümü üzerinden insanın kendi ölümünü fark etmesi.

Hatırlamadan ölüme

Metin çok güçlü bir sarsıntıyla başlar.

23 Mayıs akşamı yağmur altında yürüyen anlatıcı, Erzurum’u hatırlar. Palandöken, Karçiçeği, eski dostlar ve gençlik yılları zihninde yeniden canlanır. Hasan Ali Kasır’dan Emin Alper’e, Nurullah Genç’ten Rıdvan Canım’a, Tacettin Şimşek’ten Hüseyin Alacatlı’ya kadar bir arkadaşlık dünyası zihninde yeniden kurulur.

Tam da bu nostaljik atmosferin içinde ölüm haberi gelir.

Bu kurgu çok önemlidir. Çünkü Hüseyin’in ölümü, anlatıcının zihninde geçmişi hatırlatan bir akşamın içine düşer.

Başlangıçta anlatıcı yalnızca geçmişi hatırlamaktadır. Birkaç dakika sonra ise o geçmişin içinden bir insanın artık bulunmadığını öğrenir.

Dolayısıyla metnin duygusal hareketi şöyledir:

hatırlama → haber → inkâr → doğrulama → yıkım → yas → geçmişi yeniden okuma → ölümle yüzleşme

Bu süreç boyunca yalnız Hüseyin değişmez; anlatıcının Hüseyin’e bakışı da değişir.

“Güzel adam” ne demektir?

Başlıktaki “güzel adam” ifadesi, metnin tamamını anlamak için anahtar niteliğindedir.

Nazir Akalın Hüseyin’i önce bir şair olarak değil, bir insan olarak anlatır:

“Yakışıklı, sevecen, mütevazı, utangaç, güzel ve güleç yüzlü...”

Ardından:

“Maddî hiçbir tutkusu yoktu. Arkadaş canlısıydı. Cömertti. Vefâlıydı.”

Sonra:

“Edebiyata âşinâ, şiire âşık bir hilkat harikasıydı.”

Buradaki “güzellik” yalnız fiziksel değildir. Ahlâkî, insanî ve estetik bir güzelliktir.

Dolayısıyla “güzel adam”, Hüseyin’in dış görünüşünden çok karakterini ve varoluş biçimini ifade eder.

Başlığın ikinci kısmı ise bütün bu güzelliğin karşısına ölümün anlaşılmazlığını koyar:

“Bizi bırakıp nereye?”

Böylece daha başlıkta iki büyük karşıtlık kurulmuş olur:

güzellik / ölüm

dostluk / ayrılık

hayat / yokluk

Şiirleri ölümden sonra yeniden okumak

Metnin asıl edebî ağırlığı burada ortaya çıkar.

Nazir Akalın, Hüseyin’in ölümünden sonra eski şiirlerine döner. Fakat artık şiirler, yazıldıkları zamandaki anlamlarından farklı görünmeye başlar.

“Sonrasız Albümler”deki:

“arsız ölüm caddelerde
sessiz gölgemi kolluyor”

dizeleri, ölümden önce okunduğunda bir ölüm imgesidir.

Ölümden sonra ise anlatıcının zihninde neredeyse bir işaret, bir önsezi, hatta bir vasiyet gibi görünmeye başlar.

Aynı durum:

“cansız bedenimi getirdiler”

“hiçbir mevsim dolmadı”

“bir ateşin incelen / son dumanı bu”

gibi dizelerde de görülür.

Burada önemli olan, Hüseyin’in gerçekten gelecekteki ölümünü şiirlerinde “bildirmiş” olması değildir. Metnin edebî gücü, ölümden sonra geriye dönüp bakıldığında bu dizelerin başka türlü okunabilmesinden kaynaklanır.

Bu, yasın zihinsel hareketlerinden biridir:

İnsan kaybettiği kişinin geçmişte söylediği her şeyi yeniden anlamlandırır.

Akalın da tam olarak bunu yapmaktadır.

Ayna: Metnin merkezindeki imge

Yazının en önemli sembolü aynadır.

Hüseyin’in şiirlerinde zaten “ayna” vardır:

“yaklaştım aynalara”

Fakat ölümden sonra ayna, şiirin içindeki bir imge olmaktan çıkar ve Hüseyin’in kendisine dönüşür:

“Hüseyin benim hayatıma ve sonuma da ‘ayna’ tutmuştur.”

Burada son derece güçlü bir dönüşüm vardır.

Hüseyin’in şiirinde ayna vardır.

Sonra Hüseyin’in kendisi aynaya dönüşür.

Anlatıcı Hüseyin’e baktığında ise kendi sonunu görür.

Yani:

Hüseyin → ayna → ben → ölüm

Bu zincir, metnin varoluşsal merkezidir.

Nazir Akalın artık Hüseyin’in ölümüne yalnızca dışarıdan bakmamaktadır. Kendi ölümünü Hüseyin’in ölümünün içinde görmektedir.

“Ferd” ve “herkes”

Bu noktada şu bölüm metnin felsefî merkezine dönüşür:

“Batılılar ‘ferd’in tek başına ‘insan ırkı’nı temsil ettiğine inanırlar.”

Burada anlatılmak istenen düşünce, tek bir insanın başına gelenin insanın başına gelen olmasıdır. Hüseyin yalnız Hüseyin değildir. Onun ölümü, anlatıcının kendi faniliğini görünür hâle getirir.

“Batılılar” ifadesi elbette akademik bir genelleme olarak ele alınmamalıdır; burada daha çok modern birey düşüncesine gönderme yapan bir çerçeve vardır.

Asıl güçlü ifade ise hemen ardından gelir:

“Evet, hem ‘kendi’si hem de aynı anda ‘herkes’ olan Hüseyin...”

Bu, metnin en başarılı felsefî cümlelerinden biridir.

Hüseyin son derece özel, benzersiz bir kişidir:

Hüseyin Alacatlı.

Ama ölüm karşısında bir anda:

insan

olur.

Böylece Hüseyin hem tekil hem evrensel hâle gelir.

Bu düşünce “ferd” fikrinin de devamıdır:

Bir insan, bütün insanlığın kaderini kendi varlığında taşıyabilir.

“Açtığı kapıdan bir gün ben de gireceğim”

Bu cümle metnin en ürpertici ve en güçlü ifadelerinden biridir:

“Hüseyin’in açtığı kapıdan bir gün ben de gireceğim.”

Buradaki “kapı” ölümün metaforudur.

Fakat ölüm bir “duvar” olarak değil, kapı olarak düşünülmektedir.

Bu çok önemlidir.

Duvar sonlandırır.

Kapı ise geçiş sağlar.

Dolayısıyla ölüm burada yalnızca yok oluş değil, bilinmeyene geçiş olarak sezilir.

Bu düşünce anlatıcının ölümle ilişkisini de değiştirir. Başlangıçta ölüm haberi onu yıkar; sonunda ise ölümün kaçınılmazlığını kabul eden bir tavra ulaşır.

Bu yüzden:

“Şimdi kendimi daha korkusuz, daha cesur hissediyorum.”

cümlesi anlam kazanır.

Buradaki cesaret, ölümden kurtulmak değildir.

Ölümün kaçınılmazlığını kabul edebilme cesaretidir.

Anlatıcı ölüm karşısında yenilmediğini değil, artık ölümden eskisi kadar korkmadığını söyler.

“Hem kendi’si hem herkes”

Bu ifade aynı zamanda metnin bütününe yayılan temel paradokstur.

Hüseyin:

tek bir insan

ama aynı zamanda:

her insan.

Onun yalnızlığı bizim yalnızlığımızdır.

Onun faniliği bizim faniliğimizdir.

Onun ölümü bizim de bir gün karşılaşacağımız ölümün aynasıdır.

Bu nedenle metin, biyografik bir portreden yavaş yavaş varoluşsal bir metne dönüşür.

Sessiz volkan

Nazir Akalın’ın Hüseyin portresindeki en güzel ifadelerden biri şudur:

“Yanıbaşımızda kaynayan, içine sığmayan bir volkan vardı. Sessiz, sakin ve mütevazı duruşu gözlerimize perde olmuştu.”

Bu cümle Hüseyin’in kişiliği ile şiiri arasındaki görünür çelişkiyi yakalar.

Dışarıdan:

sessiz
mütevazı
nazik
güleç
efendi

İçeride:

volkan
ölüm
yalnızlık
isyan
acı

Hüseyin’in şiiri ile kişiliği arasında görünürde bir çelişki vardır. Fakat bu çelişki aslında onun şiirsel derinliğinin bir parçasıdır.

Şair içindeki fırtınayı gündelik hayatta insanlara karşı saldırganlığa dönüştürmez. Onun fırtınası şiire sızar.

“Masal Çocukları” ve kuyu

“Masal Çocukları” bölümü bu açıdan özellikle önemlidir.

Hüseyin:

“attılar kör bir kuyuya
bana hiç sormadılar”

der.

Buradaki kuyu, Hz. Yusuf imgesini taşır. Fakat ölümden sonra şiire bakıldığında kuyu artık yalnızca bir edebî imge değildir.

Yalnızlık, dışlanma, sahipsizlik, çaresizlik ve sonunda ölümün metaforuna dönüşür.

Özellikle:

“sattılar beni, bana hiç sormadılar”

ve:

“attılar beni bana hiç sormadılar”

dizelerindeki “bana hiç sormadılar” tekrarı çok çarpıcıdır.

İnsanın kaderi üzerinde söz sahibi olamaması, ölüm karşısındaki insanın temel durumuna bağlanır.

Ölüm bize sorulmaz.

“Eylülün Aynasında”: sessizliğin içindeki isyan

“Eylülün Aynasında”dan alınan:

“geceyi ve duvarları ve bütün suları yumruklayacağım”

ve:

“bütün notaları yakacağım
kanımı tutuşturan kibritle”

dizeleri, sakin Hüseyin’in içinde başka bir Hüseyin olduğunu gösterir.

Burada:

yumruklamak, yakmak, kan, kibrit, duvar

gibi sert kelimeler vardır.

Nazir Akalın’ın “sessiz volkan” benzetmesi tam da buradan doğar.

Bu bölüm okuyucuya şu soruyu sordurur:

Bir insanın sessizliği gerçekten huzur anlamına gelir mi?

Metnin örtük cevabı şudur:

Hayır.

Bazen en sessiz insanın içinde en büyük gürültü vardır.

“Ölüm temrinleri” ve geriye dönük okuma

Nazir Akalın bir noktada:

“Anlaşılıyor ki, Hüseyin yazıp çizdiği metinlerde şimdiye kadar hep ölüm temrinleri yapmış...”

der.

Edebî açıdan bu çok güçlü bir yorumdur; ancak psikolojik açıdan kesin bir hüküm olarak alınmamalıdır.

Şiirde ölümden söz etmek, tek başına kişinin kendi ölümüne karar verdiğini göstermez.

Hüseyin’in şiirlerindeki ölüm;

yalnızlık, fanilik, yabancılaşma, zaman, varoluş ve çaresizlik

gibi daha geniş meselelerin şiirsel karşılığı da olabilir.

Dolayısıyla Akalın’ın burada yaptığı şey daha çok yas sonrasında geriye dönük anlamlandırmadır.

Bu ayrım önemlidir.

Çünkü metin bir psikolojik vaka analizi değil; bir dostun ölümünden sonra yazılmış yas, hatırlama ve yüzleşme metnidir.

“Ben niçinim? Ölümün hamallığı için!”

Bu ifade metnin karanlık merkezlerinden biridir.

Burada ölüm artık yalnızca şiirsel bir motif olmaktan çıkar ve varoluş sorusuna dönüşür:

Ben niçin varım?

Cevap:

“Ölümün hamallığı için!”

Bu son derece karamsar bir varlık anlayışıdır.

Fakat Hüseyin’in şiirlerinde bunun karşısında sürekli başka bir şey de vardır:

güzellik.

Bu nedenle Hüseyin’in şiir dünyasını yalnızca “ölüm şiiri” olarak okumak eksik olur.

Daha doğru bir ifade şudur:

Hüseyin’in şiiri, ölümün gölgesinde güzelliği arayan bir şiirdir.

Bosna şiiri: ölümün içindeki güzellik

Metnin Bosna bölümü bu açıdan çok önemlidir.

1992’de herkes savaşın kanından ve barutundan söz ederken Hüseyin:

“Ben de Bosnalı bir güzele şiir yazacağım.”

der.

Ve:

“Bu gülün sevdasına
Bülbüller türkü yaktı”

diye yazar.

Burada Hüseyin’in şairliği çok açık biçimde ortaya çıkar.

Herkes:

kan

barut

ölüm

görürken Hüseyin:

gül

bülbül

güzellik

görür.

Bu, onun poetikasının önemli bir anahtarıdır.

Ölüm onun şiirinin karanlığıdır; fakat güzellik o karanlığın içindeki ışıktır.

Şerif Aktaş ve hayatın yeniden kurulması

Metnin sonlarına doğru anlatı tekrar Hüseyin’in akademik ve edebî hayatına döner.

Mustafa Kutlu, Şerif Aktaş, Dergâh, doktora çalışması, akademik hayat...

Bu bölüm ilk bakışta ölüm temasından uzaklaşıyor gibi görünür. Aslında tam tersine, metnin önemli bir işlevini yerine getirir.

Nazir Akalın Hüseyin’i yalnızca ölen kişi olarak bırakmak istemez.

Onu yeniden:

öğrenci,
akademisyen,
şair,
arkadaş,
evlat,
meslektaş

olarak kurar.

Bu, yasın önemli bir biçimidir.

Ölüler hakkında yazarken onları yalnızca “ölü” hâline getirmek kolaydır. Akalın ise Hüseyin’i ölümün içinden çekip çıkararak yaşadığı hayatın içine geri yerleştirir.

Son cümle: tabuttan uçurtmaya

Metnin son cümlesi bütün yazının anlamını değiştirir:

“Çünkü Hüseyin güzel bir çocuktu. Biz onunla ‘üç yüz sene beş yüz gün / bir dağın tepesinden / uçurtmalar uçurduk.’”

Başlangıçta:

ölüm haberi

vardır.

Ortada:

ölüm şiirleri

vardır.

Sonunda ise:

uçurtmalar.

Bu çok güçlü bir karşıtlıktır:

ölüm → çocukluk

tabut → uçurtma

ağırlık → gökyüzü

yokluk → hatıra

Metin ölümle bitmez.

Hatırayla biter.

Bu yüzden yazının nihai duygusu ölümden çok özlemdir.

Genel değerlendirme

“Alacatlı, Güzel Adam Bizi Bırakıp Nereye?”, biyografiden çok yasın edebî biçime dönüşmüş hâlidir.

Nazir Akalın’ın asıl meselesi Hüseyin’in nasıl öldüğünü anlatmak değildir. Asıl mesele şudur:

“Biz bu insanı yaşarken gerçekten görebilmiş miydik?”

Ve metnin acı cevabı büyük ölçüde:

Hayır.

Hüseyin’in sessizliğinin içindeki volkanı, şiirlerindeki ölüm duygusunu, kırılganlığını, yalnızlığını ve “ayna”ya dönük tutkusunu ancak ölümünden sonra daha iyi görürler.

Fakat metin yalnızca “onu neden göremedik?” sorusunda kalmaz.

Bir noktadan sonra soru değişir:

Hüseyin’in ölümünde kendimizi neden gördük?

Cevap, “ferd” düşüncesinde ve “ayna” metaforunda saklıdır.

Hüseyin hem kendi’sidir hem herkes.

Onun ölümü, anlatıcının kendi sonuna açılan bir kapıdır.

Ve bu kapının önünde anlatıcı önce yıkılır, sonra düşünür, sonra kendi faniliğini kabul eder ve sonunda:

“Şimdi kendimi daha korkusuz, daha cesur hissediyorum.”

der.

Dolayısıyla metnin en derin hareketi şudur:

Hüseyin’in ölümü → kendi ölümünün farkına varma → ölümle yüzleşme → korkunun azalması → hayatın yeniden kavranması.

Bu bakımdan yazının en güçlü cümlesi belki de şudur:

“Yanıbaşımızda kaynayan, içine sığmayan bir volkan vardı. Sessiz, sakin ve mütevazı duruşu gözlerimize perde olmuştu.”

Çünkü bu cümle yalnız Hüseyin’i değil, insanları yaşarken ne kadar eksik gördüğümüzü anlatır.

Ve metin sonunda Hüseyin’i ölümün içinden çıkarıp yeniden “güzel adam” hâline getirir.

Onu tabutuyla değil, uçurtmalarıyla hatırlar.

İşte yazının kalıcı edebî değeri de burada yatar: ölümü anlatırken hayatı; bir insanı anlatırken insanı; Hüseyin’i anlatırken kendimizi gösterir.

Yayınlanma: 04.08.2026