Nazir Akalın: Şiirle Ödenen Bir Hayat
Nazir Akalın: Şiirini Hayatının Bedeliyle Yazan Şair
Nazir Akalın, Türk şiirinde uzun süre gerektiği kadar konuşulmamış, fakat şiirine ve hayatına birlikte bakıldığında kendi döneminin dikkat çekici şairlerinden biri olduğu görülen isimlerden biridir.
1 Şubat 1964'te Erzurum'da doğdu. 12 Aralık 2002'de, henüz otuz sekiz yaşındayken Ankara'da hayatını kaybetti. Ardında iki şiir kitabı, bir poetika/deneme kitabı, araştırmaları, gazete ve dergi yazıları, çevirileri ve tamamlanamayan akademik çalışmaları kaldı.
Fakat Nazir Akalın'ı yalnızca “otuz sekiz yaşında ölen bir şair” olarak anmak, onun asıl hikâyesini kaçırmak olur.
Çünkü Akalın'da şiir, hayatın dışından seyredilen bir sanat değildir.
Şiir, yaşanan hayatın içinden çıkar.
Hatta kendisi bunu çok açık biçimde söyler:
“Ben yaşadığımı yazdım, yazdığımı yaşadım.”
Bu cümle, onun şiirini anlamanın anahtarlarından biridir.
Erzurum'dan şiire
Akalın'ın yetiştiği Erzurum, onun şiir dünyasının yalnızca doğduğu şehir değildir. Klasik Türk-İslam kültürünün, medrese ve tasavvuf geleneğinin, yakın tarih hafızasının ve modern Türkiye'nin siyasal çatışmalarının birbirine değdiği bir kültür ortamıdır.
Aziziye İlkokulu ve Erzurum Ticaret Lisesi'nin ardından Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Doğu Dilleri ve Edebiyatları Bölümü Fars Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı'ndan 1991'de mezun olur. Ardından Nizâmî-i Gencevî üzerine yüksek lisans yapar. Daha sonra Kırıkkale Üniversitesi'nde Yeni Türk Edebiyatı alanında ikinci yüksek lisansını tamamlar.
Bu eğitim hayatı önemlidir.
Çünkü Akalın'ın şiirindeki İran edebiyatı, Divan şiiri, klasik mazmunlar ve İslam medeniyeti göndermeleri rastlantı değildir.
Sadi, Hafız, Mevlânâ, İkbal ve Ebu'l-Kasım Hâlet'in yanı sıra Brecht, Hölderlin ve Nietzsche'den çeviriler yapması da onun dünyasının yalnızca tek bir kültür çevresine kapanmadığını gösterir.
Bir tarafta klasik Doğu şiiri vardır.
Diğer tarafta modern Batı düşüncesi.
Bir tarafta Nef'î, Fuzûlî, Nizâmî, Mevlânâ.
Diğer tarafta Nietzsche, Brecht ve Hölderlin.
Akalın'ın şiiri bu iki dünyanın birbirine çarpmasından doğar.
Şairden önce mücadele eden insan
Nazir Akalın'ın hayatında şiir kadar önemli bir kelime vardır:
bedel.
Daha genç yaşlarında yazdığı yazılar nedeniyle soruşturmalar, tutukluluklar ve davalar yaşar. Akademik hayatında da 28 Şubat sürecinin sonuçlarından etkilenir; 1998'de üniversitedeki görevinden uzaklaştırılır ve doktora çalışmasını kendi imkânlarıyla sürdürür.
Akademik çalışmada bu dönem anlatılırken Akalın'ın kendi ifadesine de yer verilir. Çocukluk ve gençlik yıllarından itibaren yaşadıklarını bir “bedel ödeme” zinciri içerisinde görür. 1980'lerin siyasi atmosferinden, tutuklanmasından, fişlenmesinden, yazılarının mahkemelik olmasından ve daha sonra işinden ve ekmeğinden edilmesinden söz eder.
Bu yüzden “bedel” kelimesi onun şiirinde basit bir mecaz değildir.
Yaşanmışlığın karşılığıdır.
Ve sonunda bunu doğrudan şiirin kendisine taşır:
“şairsem bedelini ödedim”
Bu dize, onun poetikasının özeti gibidir.
Gerilla'dan simyacıya
Akalın'ın iki şiir kitabının isimleri bile onun şiirindeki dönüşümü gösterir:
Gerilla Türküleri (1993)
Kanayan Simya (1998)
İlk kitapta “gerilla” vardır.
Gerilla, harekettir. Mücadeledir. İtirazdır. Karşı koymadır.
İkinci kitapta ise “simya” vardır.
Simya, dönüştürmektir.
Akademik çalışmanın çok isabetli biçimde ortaya koyduğu gibi, ilk dönemin daha atak, kavgacı ve saldırgan sesi zamanla daha dingin ve bilge bir söyleyişe dönüşür.
Bu değişim, yalnızca üslup değişikliği değildir.
Akalın'ın dünyayı değiştirme arzusundan, yaşadığı acıyı şiire dönüştürme çabasına geçişidir.
İlk döneminde kalem bir silahtır.
İkinci döneminde şiir bir dönüştürme aracıdır.
Bu nedenle “gerilla” ile “simyacı” arasında Akalın'ın bütün şiir serüveni gizlidir.
Şiirin silaha dönüşmesi
Gerilla Türküleri'nde dünya yaşanabilir bir yer değildir.
Şairin karşısında zulüm, haksızlık, işkence, savaş, yoksulluk ve medeniyet kaybı vardır.
Afganistan, Filistin, Bosna, Endülüs...
Şair yalnızca kendi acısını yazmaz.
Başkasının acısını da kendi kalbine taşır.
Bu yönüyle Akalın'ın şiiri bireysel bir şiir olmaktan çıkar ve medeniyet fikrine ulaşır. Akademik çalışma da onun Afganistan, Filistin ve Bosna gibi coğrafyalardaki acıları şiirine taşıdığını; şehirler üzerinden Türk-İslam medeniyetinin kaybolan dünyasının izini sürdüğünü belirtir.
Fakat Akalın'ın asıl silahı gerçekten silahtan çok sözdür.
Kendisinin poetikasında şiirin görevi doğrudan “tebliğ” etmek değil, “telkin” etmektir. Düşünceyi düzyazının, duyguyu ise şiirin taşıması gerektiğini savunur.
Burada önemli bir çelişki ortaya çıkar:
Akalın'ın dünya görüşü son derece belirgindir.
Fakat iyi şiirin slogan olmaması gerektiğini de bilir.
Bu yüzden düşüncesini imgeye dönüştürmeye çalışır.
“Limon Çiçeği”: Akalın'ın şiir dünyasının küçük bir haritası
Gönderdiğiniz “Limon Çiçeği”, Akalın'ın şiirini anlamak bakımından en önemli metinlerden biri.
Şiirin daha ilk kelimelerinde kalbin fiziksel bir nesne gibi yaralandığını görürüz:
“mil çektiler kalbime”
Sonra gönül “parsellenir”.
Şehir karanlığa gömülür.
Güneş “kadere kefen” olur.
Ve şair kendi adını hüzne bağlar:
“nazir akalın diye
hüzne künye biçtiler”
Bu çok önemli.
Şair artık yalnızca hüzün yaşayan kişi değildir.
Hüzün, onun kimliğinin künyesine dönüşmüştür.
Akademik makalenin de özellikle üzerinde durduğu nokta budur: “Limon Çiçeği”nde Akalın'ın kendi adını hüzünle birlikte anması, melankolinin kişisel bir ruh hâlinden çıkıp şair kimliğinin bir parçası hâline gelmesini gösterir.
Ama şiir yalnızca karanlık değildir.
Sonunda şöyle der:
“her dikenli çalıdan
gül koparır
şiirlerde ağlarım”
İşte burada Akalın'ın şiir anlayışı ortaya çıkar:
Acıyı ortadan kaldıramaz; onu şiire dönüştürür.
Diken kaybolmaz.
Ama dikenin içinden gül çıkar.
Hüzün: Bir tema değil, bir varoluş biçimi
Akalın'ın şiirlerinde hüzün bir konu değildir.
Bir atmosferdir.
Hatta daha ileri gidilebilir:
Hüzün, onun şiirinin iklimidir.
“Gözlerime Yağmur Yağıyor Anne” bunun en güçlü örneklerinden biridir.
Şehirler rehin alınır.
İnsanlar zamanı boğar.
Kelimeler tükenir.
Evler ihanete uğrar.
Beynin “izbe” yerlerine körelme girer.
Ve şiir tekrar tekrar aynı cümleye döner:
“gözlerime yağmur yağıyor anne”
Buradaki “anne”, yalnızca biyolojik anne değildir.
Dünyanın sertliğine karşı son sığınaktır.
Akademik inceleme de Akalın şiirindeki anne imgesini özellikle “sığınak” olarak değerlendirir. Hayat tarafından yaralanan şiir öznesi dış dünyanın yıkıcılığı karşısında anneye döner.
Bu nedenle Akalın'ın şiirindeki erkek sesi ne kadar sertleşirse sertleşsin, içinde çocuklaşan bir taraf vardır.
“Gerilla” bağırır.
Ama sonunda anneye döner.
“Tül-Hayâl”: Kavganın içinden hatıraya
Gönderdiğiniz “Tül-Hayâl”, Akalın'ın daha başka bir yüzünü gösteriyor.
Burada “gerilla” yoktur.
Kavga geri çekilmiştir.
Zaman şarkıya dönüşür.
Yıldızlar saçlara dökülür.
Eski şarkılar yeniden duyulur.
“Kadim incesaz” geçmişi bugüne taşır.
Ve insan kendi içinde sakladığı sırrı artık saklayamaz:
“Kalbindeki sırrı gizleyemezsin!”
Bu şiir, Akalın'ın ikinci dönemindeki dinginleşmenin önemli örneklerinden biri olarak okunabilir.
Şair dünyayla kavga etmekten çok, zamanla ve kendi içiyle konuşmaya başlamıştır.
Gerilla'nın dışarıya dönük öfkesi, simyacının içeride yaptığı dönüşüme dönüşür.
“Yakışıklı Ütopya”: Ölümün gölgesindeki gençlik
“Yakışıklı Ütopya”da ise çok daha kişisel bir ölüm duygusu vardır.
“Yirmi beşlik yaş” bir tabuta konur.
Ayaklar artık sevgiliye doğru koşamaz.
Koyunda “kement” vardır.
Şiirin adı “ütopya” olduğu hâlde şiirin içi bir yıkıntıdır.
Bu da Akalın'ın önemli özelliklerinden biridir:
Güzellik ile yıkımı aynı görüntünün içinde buluşturması.
Bahçede zambaklar vardır ama bahçe tarumardır.
Güneş vardır ama ufuk kararmaktadır.
Aşk vardır ama şair kendisini bir tabutun içinde görmektedir.
Bu nedenle Akalın'da estetik, acının karşıtı değildir.
Acının içinden çıkar.
“Şairin Ölümü”: Ölümün şiire dönüşmesi
“Şairin Ölümü” daha kısa ama çok çarpıcı bir metindir.
Dört insan bir tabut taşır.
Sözcükler ölümün içinden gelir.
Yüzü kanlı çocukların gözlerinden anlam süzülür.
Ve şiir “dönülmez serüven” ifadesine tekrar tekrar döner.
Burada ölüm yalnızca biyolojik son değildir.
Şairin dünyayla ilişkisinin son aşamasıdır.
Şair ölürken bile şiir üretmektedir.
Bu nedenle Akalın'ın ölüm teması üzerine konuşurken yalnızca son gününe bakmak doğru olmaz.
Ölüm düşüncesi şiirlerinde çok daha önce vardır.
“Yürekte Büyüyen Eylem”: En önemli anahtar
Bence gönderdiğiniz metinler arasında Akalın'ın hayatını anlamak için en önemli şiirlerden biri “Yürekte Büyüyen Eylem”.
Çünkü şiir neredeyse bir vasiyet gibi okunabilir:
“şairsem bedelini ödedim”
Sonra:
“yokluğun kandilini yakıp astım
zindandaki mihraba”
Ve sonunda:
“elbet günü gelir a gülüm
çeker gider de ruhum
gölgem kalır dünyada”
Akademik makalenin vardığı sonuç da tam burada önem kazanıyor: araştırmacılar bu şiirin Akalın'ın otuz sekiz yıllık hayatının bir izdüşümü olduğunu, “bedel ödeme, kaybetme, yokluk, zindan, özlem, gitme ve dünyada gölge bırakma” gibi kavramların onun hayatıyla örtüştüğünü belirtiyorlar.
Bu şiiri bugün, Akalın'ın ölümünden sonra okuduğumuzda ister istemez başka bir anlam kazanıyor.
Fakat burada dikkatli olmak gerekiyor.
Bir şiirin sonradan gerçekleşen bir ölümle örtüşmesi, şiirin gelecekteki ölümü kesin biçimde haber verdiğini kanıtlamaz.
Ancak şiirin ölüm, gitme ve dünyada yalnızca “gölge” bırakma düşüncesi etrafında ne kadar yoğunlaştığını gösterir.
Hüseyin Alacatlı ve kırılma noktası
Nazir Akalın'ın ölümünü anlamaya çalışırken Hüseyin Alacatlı meselesini dışarıda bırakmak mümkün değil.
Alacatlı, Akalın'ın yakın dostlarından biriydi ve 2002'de intihar etti. Akalın, onun ardından yazdığı metinde ölümün kendisi üzerindeki etkisini olağanüstü açık biçimde dile getirdi.
Mehmet Aycı'nın aktardığına göre Akalın, Alacatlı'nın açtığı kapıdan bir gün kendisinin de gireceğini söylüyordu. Aycı bu sözleri açıkça “intiharını taahhüt ediyordu” şeklinde yorumladı.
Bu ayrıntı, Akalın'ın ölümü konusunda elimizdeki en önemli tanıklıklardan biridir.
Çünkü bu kez elimizde ölümden sonra yapılan bir şiir yorumu değil, ölümden yaklaşık altı ay önce söylenmiş ve yazılmış bir düşünce vardır.
Daha da önemlisi, Aycı'nın tanıklığına göre Akalın'ın eşi ölüm günü onu evden ayrıldıktan sonra aramış ve “Nazir Bey evden çok kötü ayrıldı” demiştir. Aycı, gece saat üçe kadar uyumayan üç yaşındaki oğluna sarılarak ağladığını anlatır.
Bu tanıklık, Akalın'ın ölümünü sıradan bir tren kazası anlatısının ötesine taşır.
Kaza mı, intihar mı?
Burada özellikle temkinli olmak gerekiyor.
Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü, 12 Aralık 2002'de Ankara'da evine giderken tren kazası sonucu öldüğünü yazıyor.
Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın biyografisinde de ölüm “train accident” olarak aktarılıyor; ancak aynı kaynak, ölümünden önce uzun süre işsiz kaldığını ve bu süreçte depresif bir ruh hâli yaşadığını da belirtiyor.
Buna karşılık Mehmet Aycı'nın dost tanıklığı, Akalın'ın Alacatlı'nın ölümünden sonra kendi ölümünü önceden düşünmüş olduğunu ve ölüm günü evden “bir daha dönmemek üzere” ayrıldığının eşinden aktarıldığını söylüyor.
Daha yakın tarihli akademik bir çalışmada ise olay doğrudan intihar olarak yorumlanmış ve Akalın'ın Hüseyin Alacatlı'nın ölümünden etkilenerek trenin önüne atladığı ileri sürülmüş.
Dolayısıyla bugün elimizde iki ayrı anlatı bulunuyor:
Resmî/biyografik anlatı: tren kazası.
Tanıklık ve bazı akademik yorumlar: intihar.
Bu nedenle “Nazir Akalın kesin olarak trenin önüne atlayarak intihar etti” cümlesini, tartışmasız bir resmî bilgiymiş gibi kurmak doğru olmaz.
Fakat mevcut tanıklıklar nedeniyle intihar ihtimalini de yalnızca bir söylenti olarak görmek mümkün değildir.
Asıl mesele: Ölümünden önceki şiir
Bence Akalın'ın ölümü üzerine yapılacak en verimli çalışma, “intihar etti mi, etmedi mi?” sorusuna saplanmak değil.
Asıl soru şu:
Ölüm düşüncesi onun şiirinde ne zamandan beri vardı?
Gönderdiğiniz şiirlere baktığımızda cevap oldukça çarpıcı.
“Limon Çiçeği”nde:
“cuma cumartesi pazar
üç kez intihar”
vardır.
“Yakışıklı Ütopya”da tabut ve kement vardır.
“Şairin Ölümü”nde ölüm şiirin merkezindedir.
“Yürekte Büyüyen Eylem”de ruhun çekip gitmesinden ve dünyada yalnızca gölgenin kalmasından söz edilir.
“Tül-Hayâl”de zaman, sır, kahır, kabir ve ölüm birbirine yaklaşır.
Bunların hiçbirini tek başına “intihar hazırlığı” olarak yorumlamak doğru değildir.
Ama hepsini bir arada okuduğumuzda ölümün Akalın şiirinin dışından gelen bir olay değil, şiirin uzun zamandır taşıdığı bir imge alanı olduğu görülür.
İşte bu, üzerinde daha çok çalışılması gereken noktadır.
Akalın'ın şiirindeki ölüm neden bu kadar erken geliyor?
Burada psikolojik bir teşhis koymak doğru olmaz.
Fakat edebî açıdan bir şey söyleyebiliriz:
Akalın'ın şiirindeki dünya ile olması gerektiğine inandığı dünya arasında çok büyük bir mesafe vardır.
O, dünyayı düzeltmek ister.
Mazlumların acısını kendi acısı sayar.
Medeniyet kaybını kendi kişisel kaybı gibi yaşar.
İşsizliği, dışlanmayı, davaları, haksızlıkları ve yalnızlığı “bedel” kavramıyla anlamlandırır.
Ve bütün bunları şiirine taşır.
Bu nedenle onun şiirindeki “ben”, sıradan bir lirik ben değildir.
Kendisine, çağın bütün yükünü taşıma görevi vermiş bir benliktir.
Bu benlik büyüdükçe şiir de ağırlaşır.
Gerilla neden simyacıya dönüştü?
Akalın'ın şiirindeki en önemli değişim burada ortaya çıkar.
İlk kitapta:
“Dünyayı değiştirmeliyim.”
İkinci kitapta:
“Dünyanın açtığı yarayı dönüştürmeliyim.”
Bu çok önemli bir farktır.
Gerilla, dışarıdaki düşmanla savaşır.
Simyacı, elindeki maddeyi dönüştürür.
Akalın'ın ikinci döneminde şiir artık yalnızca bağırmak değildir.
Acıyı alır.
Hüznü alır.
Yalnızlığı alır.
Özlemi alır.
Medeniyet kaybını alır.
Ve bunlardan şiir üretmeye çalışır.
Bu yüzden akademik çalışmanın “gerilla”dan “simyacı”ya geçiş tespiti, yalnızca iki kitap arasındaki üslup farkını değil, Akalın'ın hayata karşı tavrındaki dönüşümü de açıklıyor.
Gelenekle modernlik arasında
Akalın'ı yalnızca “İslami duyarlıklı bir şair” diye tanımlamak da eksik kalır.
Çünkü onun şiirinde klasik şiirin biçimleri gerçekten yeniden işlenir.
Gazel, kaside ve mersiye gibi biçimleri kullanır; heceyi ve serbest şiiri de aynı şiir dünyasına sokar. Akademik araştırma, onun klasik nazım biçimlerini çağdaş söyleyişle birleştirdiğini ve Nef'î'den Şeyh Galib'e uzanan bir çizgi içinde okunabileceğini belirtir.
Üstelik Akalın gelenek konusunda yalnızca uygulayıcı değildir.
Geleneği şiirin geleceğe kalabilmesi için gerekli bir temel olarak görür.
Onun için şair, geçmişi bilmeden yeni bir şiir kuramaz.
Bu düşünce, şiirinin yapısında da görülür.
Bir tarafta “musalla taşı”, “mihrab”, “kaside”, “gazel”, “Leyla”, “Mavera” vardır.
Diğer tarafta “borsa”, “metropol”, “gökdelen”, “tefeci”, “madalyon”, “rölans” gibi modern çağın kelimeleri.
Eski sözlük ile modern dünyanın sözlüğü aynı şiirin içinde karşılaşır.
Akalın'ın özgünlüğü biraz da buradan gelir.
Şairin hayatı şiirine neden bu kadar yakındır?
Çünkü Akalın'ın poetikası ile şiiri arasında olağanüstü bir uyum vardır.
Şiirin hayatla ilişkisini teorik olarak açıklamış ve sonra bunu kendi şiirinde uygulamıştır.
“Şairsem bedelini ödedim” der.
Gerçekten de hayatında bedeller vardır.
“Zindan” der.
Gerçekten tutuklanmıştır.
“Kaybetmek” der.
Gerçekten iş, akademik gelecek ve dost kayıpları yaşamıştır.
“Çekip gitmek” der.
Sonunda gerçekten gider.
“Gölge” der.
Ardında gerçekten şiirleri kalır.
Bu yüzden Akalın'ı okurken biyografiyi tamamen dışarıda bırakmak mümkün değildir.
Ama biyografiyi şiirin yerine koymak da doğru değildir.
Şiir, hayatın belgesi değildir; hayatın dönüştürülmüş biçimidir.
Akalın'ın başarısı da burada yatar.
Az eser, yoğun bir dünya
Akalın'ın kitaplı şiir macerası iki kitapta kaldı:
Gerilla Türküleri — 1993
Kanayan Simya — 1998
Daha sonra Şairin Eldivenleri 2003'te yayımlandı. Ayrıca Sadullah Paşa üzerine hazırladığı çalışma da ölümünden sonra kitaplaştı.
Bu bakımdan Akalın'ın külliyatı hacim olarak büyük değildir.
Ama şiirlerinin yoğunluğu dikkat çekicidir.
Üstelik ölümünden sonra yayımlanan Şairin Eldivenleri, onun yalnızca şiir yazan biri değil, şiir üzerine ciddi biçimde düşünen bir şair olduğunu gösterir. Kitap 288 sayfalık bir çalışma olarak yayımlanmıştır.
Bu durum Akalın'ı “şiir yazan genç bir şair” tanımının dışına çıkarır.
O, şiirin ne olması gerektiğini de düşünmüştür.
Neden yeterince bilinmiyor?
Belki de Akalın'ın en büyük talihsizliği burada.
Otuz sekiz yaşında öldü.
İkinci şiir kitabından sonra yeni şiir kitapları yayımlanamadı.
Akademik kariyeri tamamlanamadı.
Çalışmaları yarım kaldı.
Hayatının son yılları ekonomik ve mesleki sıkıntılarla geçti.
Ve ölümünden sonra eserlerinin önemli bir kısmı dağınık kaldı.
Oysa ölümünden sonra bile adına ilişkin çalışmalar bütünüyle yok değil.
Varlık Yayınları'nın İntihar Şairleri kitabında Akalın'a ayrı bir bölüm ayrılmış olması, yakın dost tanıklığının edebî açıdan önemsendiğini gösteriyor.
Ayrıca 2020 tarihli “Gerilla'dan Simyacı'ya Nazir Akalın'ın Şiiri” makalesi, onun şiirini başlı başına inceleyen önemli çalışmalardan biri.
Ancak bütün bunlar Akalın'ın edebiyat tarihindeki yerini yeterince görünür kılmaya yetmiyor.
Nazir Akalın'ı bugün yeniden okumak
Nazir Akalın'ı yalnızca ölümünden dolayı hatırlamak haksızlık olur.
Onu yalnızca “intihar eden şair” kategorisine yerleştirmek daha da büyük bir haksızlık olur.
Çünkü ölümünden önce zaten kendine özgü bir şiir dünyası kurmuştu.
Bu dünyanın dört temel direği var gibi görünüyor:
hüzün, mücadele, gelenek ve dönüşüm.
Bunların ortasında ise insan vardır.
Yaralanan insan.
Kaybeden insan.
Sevdiğini özleyen insan.
Medeniyetini kaybettiğini düşünen insan.
Annesine sığınan insan.
Dünyayla kavga eden insan.
Ve sonunda kendi içine dönen insan.
Akalın'ın şiirindeki “gerilla” aslında yalnızca politik bir figür değildir.
Kendi hayatının anlamını savunmaya çalışan insandır.
“Simyacı” da yalnızca ikinci kitabın adı değildir.
Bütün bu acıları başka bir şeye dönüştürme çabasıdır.
Son söz: Şair gitti, şiir kaldı
Nazir Akalın'ın hayatı üzerine bugün geriye dönüp baktığımızda insanın aklına ister istemez “Yürekte Büyüyen Eylem”in son dizeleri geliyor:
“elbet günü gelir a gülüm
çeker gider de ruhum
gölgem kalır dünyada”
Bu dizeleri ölümünden önce yazılmış sıradan bir şiir sonu olarak okumak mümkündür.
Ama ölümünden sonra artık başka bir anlam kazanıyor.
Ruhu gitmiştir.
Fakat gölgesi kalmıştır.
O gölge, bugün şiirleridir.
“Limon Çiçeği”ndeki yorgun isyandır.
“Gözlerime Yağmur Yağıyor Anne”deki çocuklaşmış yalnızlıktır.
“Tül-Hayâl”deki geçmişe dönen hafızadır.
“Yakışıklı Ütopya”daki gençlik ve ölüm duygusudur.
“Şairin Ölümü”ndeki dönülmez serüvendir.
Ve “Yürekte Büyüyen Eylem”deki bedel duygusudur.
Nazir Akalın'ın şiirini bugün değerli kılan şey, yalnızca erken ölmesi değildir.
Erken ölmeden önce de ölümün, yalnızlığın, haksızlığın, medeniyet kaybının ve insanın içindeki yaraların şiirini yazmış olmasıdır.
Belki de onun şiirini yeniden okumamız gereken yer tam burasıdır:
Ölümünün trajedisinden değil, hayatını şiire nasıl dönüştürdüğünden başlayarak.
Çünkü Akalın'ın kendi sözüyle, şiir ile hayat arasında bir mesafe yoktu.
Yaşadığını yazdı.
Yazdığını yaşadı.
Ve geriye, kısa ömründen çok daha uzun yaşayabilecek bir şiir gölgesi bıraktı.
Kaynaklar ve dayanaklar
Bu yazının ana gövdesini sizin gönderdiğiniz Tacettin Şimşek – Mahmut Abdullah Arslan imzalı “Gerilla'dan Simyacı'ya Nazir Akalın'ın Şiiri” başlıklı akademik çalışma ve siirantolojim.com da yer alan Nazir Akalın şiirleri oluşturmuştur.
Dış kaynak taramasında özellikle Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, İntihar Şairleri ve Akalın'ın ölümüyle ilgili Mehmet Aycı'nın tanıklığı karşılaştırılmıştır.
Ölümüne ilişkin kaynaklar aynı bilgiyi vermediğinden, yazıda “kaza” ve “intihar” ihtimalleri birbirinden ayrılmış; herhangi biri kesinleşmiş tek gerçek gibi sunulmamıştır.
Tül-Hayâl
“Tül-Hayâl”, Akalın’ın daha içe dönük ve dingin şiirlerinden biri olarak okunabilir. Şiirde zaman, doğrudan yaşanan bir süreç olmaktan çıkar ve hatıraların, eski şarkıların, yıldızların, mehtabın ve “kadim incesaz”ın içinden geçen bir ruh hâline dönüşür. Şair geçmişten kaçamaz; aksine geçmiş, insanın içinde giderek yoğunlaşan bir duyguya dönüşür.
Şiirin temelinde bastırılmış bir acı vardır. “Âh etmek”, “inlemek”, “ağlamak” isteyen fakat bunları tam olarak gerçekleştiremeyen bir özne görürüz. Sonunda ise saklanan sırların gözlerden süzüldüğü bir noktaya gelinir. Buradaki “tül-hayâl”, geçmiş ile şimdi arasındaki ince perde gibidir. Zaman yavaşlar, fakat acı kaybolmaz.
Şiirin sonundaki “Yağmurlara bıraktığın kahırlar / Bir gece kabrine yağar mı dersin?” sorusu, şiirin nostaljik atmosferini ölüm düşüncesine bağlar. Böylece hatıra, hüzün ve ölüm aynı çizgide buluşur. Akalın’ın şiirindeki ölüm duygusunun önemli özelliklerinden biri de budur: Ölüm çoğu zaman doğrudan bir son olarak değil, hayat boyunca biriktirilen acıların son durağı olarak belirir.
Limon Çiçeği
“Limon Çiçeği”, Akalın’ın şiir dünyasının en yoğun örneklerinden biridir. Şiirin merkezinde yaralanmış bir ruh vardır. “Mil çektiler kalbime” sözü, yalnızca aşk acısını değil, şairin dünyayla kurduğu ilişkinin de ne kadar sertleştiğini gösterir. Gönül parçalanmış, şehir karanlığa gömülmüş, güneş bile “kadere kefen” yapılmıştır.
Şiirin en çarpıcı noktalarından biri, şairin kendi adını hüzünle özdeşleştirmesidir: “Nazir Akalın diye / hüzne künye biçtiler.” Burada hüzün artık geçici bir duygu değildir; şairin kimliğine yazılmış bir künyedir. Akademik incelemede de bu şiir, Akalın’ın melankolik duyarlığının ve hüznün onun şiir kişiliğinde merkezi bir yere sahip oluşunun örneklerinden biri olarak değerlendirilir.
Fakat şiirin asıl gücü, karanlığın içinde şiirin bir direnme biçimine dönüşmesidir. “Her dikenli çalıdan / gül koparır / şiirlerde ağlarım” dizelerinde şair, acıyı yok edemez; fakat onu şiire dönüştürür. Dikenli dünya olduğu gibi kalır, ancak şair o dünyanın içinden gül çıkarır. Bu bakımdan “Limon Çiçeği”, Akalın’ın şiir anlayışının küçük bir özeti gibidir: acı, şiirin hammaddesidir; şiir ise acıya karşı geliştirilen bir direnme biçimidir.
Gözlerime Yağmur Yağıyor Anne
Bu şiirde Akalın’ın bireysel hüznü toplumsal bir karanlıkla birleşir. “İnsanlar zamanı boğuyorlar”, “şehirleri rehin alıyor gökler”, “korkunç bir ihanete uğruyor evler” gibi ifadeler, şairin yaşadığı dünyayı giderek yabancı ve tehditkâr bir yer olarak algıladığını gösterir. İnsanların duyarsızlığı, şehirlerin değişimi ve ülkenin yaşadığı dönüşümler, şiir öznesinin iç dünyasında karşılığını bulur.
Bütün bu karanlığın içinde şiirin sığındığı kişi annedir. “Anne”, burada yalnızca geçmişe ait bir aile figürü değildir; dünyanın anlaşılmazlığı karşısında insanın dönebileceği son güvenli yerdir. Akademik çalışmada da Akalın’ın şiirindeki anne imgesi bir “sığınak” olarak değerlendirilir. Hayat tarafından yaralanan özne, dış dünyanın yıkıcılığı karşısında annesine yönelir.
Şiirin tekrar tekrar döndüğü “gözlerim öksüzleşiyor anne”, “gözlerim hüzne kesiyor anne” ve “gözlerime yağmur yağıyor anne” ifadeleri, yetişkin ve mücadeleci şairin içindeki savunmasız çocuğu ortaya çıkarır. Akalın’ın şiirindeki sert “gerilla” sesinin altında, dünyadan incinmiş ve anlaşılmak isteyen bir insan vardır. Bu nedenle şiirin yağmuru yalnızca gözyaşı değildir; dış dünyanın bütün acısının şairin gözlerinden içeriye sızmasıdır.
Yürekte Büyüyen Eylem
“Yürekte Büyüyen Eylem”, Akalın’ın hayatı ile şiiri arasındaki yakınlığı görmek bakımından en önemli şiirlerinden biridir. Daha ilk dizesi —“şairsem bedelini ödedim”— onun kendisini nasıl konumlandırdığını açıkça gösterir. Şair olmak, Akalın için yalnızca şiir yazmak değil, bir hayatın bedelini taşımaktır.
“Yokluğun kandilini yakıp astım / zindandaki mihraba” dizelerinde kişisel yaşantı ile inanç, mücadele ve mahrumiyet aynı imge içinde birleşir. Ardından “rüzgâr”, “uçurtma”, “denizlerin utancı” ve “rüyada hiçbir şeyi bulamamak” gibi imgeler gelir. Bütün bunlar arayış içindeki fakat aradığını bulamayan bir ruhun görüntüsünü oluşturur.
Şiirin sonu ise özellikle dikkat çekicidir:
“elbet günü gelir a gülüm
çeker gider de ruhum
gölgem kalır dünyada”
Akademik makalede de bu şiir, Akalın’ın hayatının bir izdüşümü olarak değerlendirilir; bedel ödeme, kaybetme, yokluk, zindan, özlem, çekip gitme ve dünyada gölge bırakma gibi kavramların onun hayatıyla örtüştüğü belirtilir.
Bugünden bakıldığında bu son dizeler kaçınılmaz olarak Akalın’ın erken ölümünü düşündürür. Ancak şiiri yalnızca ölümünden sonra ortaya çıkan bu anlamla sınırlamak doğru olmaz. Şiirin asıl meselesi, insanın yaşadığı hayattan geriye ne bırakacağıdır. Akalın’ın cevabı “gölge”dir. Şair gider; fakat sözü kalır. Bu nedenle şiir, bir ölüm habercisinden çok, bir şairin kendi varlığını şiirde sürdürme arzusunun ifadesi olarak da okunabilir.