Yağmurun Altında Eve Dönmek

Şair: J. D. Salinger

Yağmurun Altında Eve Dönmek

Çavdar Tarlasındaki Çocuk romanının bu bölümü, Holden’ın bütün roman boyunca kurduğu kaçış düşüncesinin çöktüğü ve onun yerine hayatın kusurlu hâliyle kabul edildiği andır. Fakat bunu büyük bir karar, uzun bir itiraf ya da psikolojik açıklama üzerinden değil; Phoebe’nin bavulu, bir atlıkarınca ve yağmur üzerinden yapar. Salinger’ın gücü de burada: Holden’ın değişimini ona “anlatmaz”; değişimin kendisini davranışlarında gösterir.

1. Sağır-dilsiz kulübesi: İnsanlardan değil, ilişkilerden kaçma arzusu

Bölümün başındaki hayal son derece önemlidir. Holden, insanlarla konuşmak istemediği için sağır-dilsiz numarası yapmayı, bir benzin istasyonunda çalışmayı, ormanda küçük bir kulübede yaşamayı ve hatta kendisi gibi sağır-dilsiz bir kadınla evlenmeyi düşünür.

İlk bakışta bu, sıradan bir yalnızlık fantezisi gibi görünür. Ama daha derinde Holden’ın asıl istediği şey yalnız kalmak değil, sahtekârlıktan kurtulmaktır.

İnsanların konuşmalarını “salak konuşmalar” olarak görür. Yetişkinlerin dünyasındaki toplumsal rollerden, nezaketten, gösterişten, statüden, okuldan, aileden, meslekten ve bütün o yapay iletişim biçimlerinden tiksinir.

Bu yüzden sağır-dilsiz olmak ona özgürlük gibi gelir.

Ama burada büyük bir çelişki vardır:

İnsanlarla konuşmak istemeyen Holden, sürekli olarak insanlara ulaşmaya çalışmaktadır.

Phoebe’ye ulaşmak için okula gider. Jane Gallagher’ı aramayı düşünür. D.B.’yi kulübesine davet etmeyi planlar. Ailesini yıllar sonra ziyaret edeceğini hayal eder.

Yani sorun insanlarla ilişki kurmak değildir.

Sorun, gerçek bir ilişkinin sahteliğe dönüşmesinden korkmasıdır.


2. Okul ve duvardaki yazı: Masumiyeti korumanın imkânsızlığı

Holden’ın eski okuluna girmesi, geçmişe dönmesi gibidir. Her şey yerli yerindedir:

Avlu, lambaların kafesleri, tebeşirle çizilmiş daireler, filesiz basket potaları, merdivenlerin kokusu...

Mekân değişmemiştir.

Fakat Holden değişmiştir.

Tam da burada duvardaki “Seni —” yazısıyla karşılaşır.

Bu küçük ayrıntı bölümün en önemli sembollerinden biridir.

Holden yazıyı gördüğünde öfkelenir, çünkü Phoebe’nin ve çocukların bunu görmesini istemez. Onların zihninde böyle bir şeyin bulunmasını istemez. Yazıyı siler.

Sonra başka bir yerde yine görür.

Bu kez kazınmıştır.

Ve Holden’ın zihninde çok daha büyük bir düşünce doğar:

Dünyada böyle bir yazıyı tamamen ortadan kaldırmak mümkün değildir.

Bu yalnızca okul duvarına yazılmış müstehcen bir söz değildir. Holden’ın dünyaya ilişkin bütün düşüncesinin küçük bir modelidir.

Kötülüğü çocukların dünyasından tamamen temizleyemezsiniz.

Bir yazıyı silersiniz, başka yerde çıkar.

Bir çocuğu korursunuz, başka bir yerde hayat onun karşısına çıkar.

Bir müze yaparsınız; insanlar binlerce yıl boyunca değişmeyen, güzel ve düzenli bir dünya görsünler istersiniz. Sonra biri o duvara da “Seni —” yazar.

Bu nedenle Holden’ın meşhur “çavdar tarlasında çocukları yakalama” düşüncesi burada çok daha anlamlı hâle gelir.

Çünkü Holden’ın trajik arzusu yalnızca çocukları korumak değildir.

Çocukların büyümesini engellemek ister.

Fakat bunun mümkün olmadığını yavaş yavaş öğrenmektedir.


3. Müze: Holden’ın aradığı değişmez dünya

Müze özellikle önemlidir.

Holden çocukken buraya gelmiştir. Şimdi yıllar sonra tekrar gelir ve her şeyin aynı olduğunu görür.

İnsanlar değişir.

Çocuklar büyür.

Holden değişmiştir.

Ama müzedeki nesneler değişmez.

Bu yüzden müze Holden için neredeyse ütopyadır.

Onun istediği dünya tam olarak budur:

Hiçbir şeyin değişmediği bir dünya.

Fakat müzenin içine girdiğinde bile duvarda o yazıyı görür.

Böylece Salinger, Holden’ın güvenli sığınağını da bozar.

Holden’ın problemi yalnızca dünyanın kötü olması değildir.

Daha acı olan şudur:

Dünyanın iyi ve güzel olan taraflarını bile kötülükten tamamen korumak mümkün değildir.


4. Mumyalar: Ölüm karşısında değişmeyen dünya

Mumyalar da bu açıdan tesadüfi değildir.

Binlerce yıl önce ölmüş insanların bedenleri korunmuştur. Holden’ın sevdiği şey burada yeniden karşımıza çıkar:

Değişmeme.

Mumyalar binlerce yıldır aynı yerde durmaktadır.

Müze aynı kalmıştır.

Çocukluk anıları aynı kalmıştır.

Fakat Holden aynı kalamamıştır.

Bu yüzden müze aynı zamanda ölümün garip bir biçimde cazip görünmesini sağlayan bir mekândır. Çünkü ölüm, değişimin sonudur.

Fakat Holden’ın düşüncesini yeniden bozan şey yine duvardaki yazıdır.

Ölüm bile kirlenmiştir.

Kendisi bile bunu hayal eder:

Mezar taşında adının ve doğum-ölüm tarihlerinin altında bile aynı yazının bulunacağını düşünür.

Burada artık mesele yalnızca çocukların korunması değildir.

Holden’ın zihninde masumiyetin hiçbir yerde güvenli olmadığı düşüncesi vardır.


5. Phoebe'nin bavulu: Holden'ın kaçışını engelleyen çocuk

Sonra Phoebe gelir.

Ama yalnız gelmez.

Bavulla gelir.

Bu ayrıntı müthiştir.

Holden dünyadan kaçmak için bir bavul hazırlamıştır. Phoebe ise onun kaçış planının içine kendi bavuluyla girer.

“Seninle geliyorum.”

Holden’ın bütün fantezisini tek cümlede bozar.

Çünkü Holden kendisini yalnız bir kaçak olarak düşünmüştür. Phoebe bu yalnızlığı kabul etmez.

Daha da önemlisi, Holden’ın hayalindeki çocuk dünyasının dışına çıkar.

Holden çocukları korumak istiyordu.

Ama Phoebe korunmak istemez.

Onunla birlikte gitmek ister.

Bu Holden için dayanılmazdır.

Çünkü Holden’ın “çocukları kurtarma” düşüncesinin aslında ne kadar bencil bir tarafı olduğunu burada görürüz.

Çocukları kendi zihnindeki masum hâlleriyle korumak istiyordur.

Phoebe ise gerçek bir çocuktur.

İnat eder.

Ağlar.

Kızar.

Bavul taşır.

Rol yapmak istemez.

Okula gitmek istemez.

O da Holden gibi dünyaya karşı çıkar.

Holden’ın korumak istediği çocuk, bir anda kendi iradesi olan bir insana dönüşür.


6. “Kapa çeneni”: Holden’ın kardeşini ilk kez gerçekten çocuk olarak görmesi

Phoebe’nin Holden’a “kapa çeneni” demesi çok önemlidir.

Çünkü Holden bunu korkunç bulur.

Phoebe daha önce ona böyle konuşmamıştır.

Holden için bu yalnızca kaba bir söz değildir; çocukluk düzeninin bozulmasıdır.

Ama aynı zamanda Phoebe’nin bağımsızlığının ortaya çıkmasıdır.

Holden onu kontrol edemez.

Onu istediği yere götüremez.

Onun yerine karar veremez.

Ve sonunda şunu yapmak zorunda kalır:

Phoebe’nin kendi kararlarını vermesine izin vermek.

Bu, bölümün ahlaki dönüşümünün merkezidir.


7. Atlıkarınca: “Çocukları yakalamak” düşüncesinin çözülmesi

Ve sonunda atlıkarınca gelir.

Bence romanın bütün “Çavdar Tarlasında Çocuklar” fikrini en açık biçimde tamamlayan sahne budur.

Phoebe atlıkarıncaya biner.

Çocuklar altın yüzüğü yakalamaya çalışırlar.

Holden korkar.

Çünkü çocukların attan düşebileceğini düşünür.

Ama sonra çok önemli bir şeyi kabul eder:

Bırakın denesinler.

Çocuk altın yüzüğü yakalamak istiyorsa yakalamalıdır.

Düşebilir.

Kendini incitebilir.

Risk alabilir.

Ama yetişkinin görevi onu her tehlikeden korumak değildir.

Holden’ın “çavdar tarlasında çocukları yakalama” hayali tam burada tersine döner.

Başlangıçta Holden’ın idealindeki görev şuydu:

Çocuk uçuruma düşmeden önce onu yakalamak.

Buradaysa çocuklara müdahale etmemeyi öğrenir.

Phoebe atın üzerinde yükselir.

Holden onu izler.

Ve onu tutmaya çalışmaz.

Bu küçük ama devasa bir değişimdir.


8. Altın yüzük: Hayatın riskini kabul etmek

Atlıkarıncadaki altın yüzük çok güçlü bir semboldür.

Çocukların hepsi ona ulaşmaya çalışır.

Bunun tehlikeli olduğunu Holden bilir.

Fakat müdahale etmez.

Çünkü artık şunu anlamaya başlamıştır:

Hayat, düşme ihtimalini ortadan kaldırarak yaşanamaz.

Çocuğu korumak ile çocuğun yerine yaşamak arasında fark vardır.

Holden’ın bütün roman boyunca yapmak istediği ikinci şeyi yapmasıdır bu: İnsanların acı çekmesini, değişmesini ve büyümesini engellemek.

Ama burada ilk kez hayatın hareketine izin verir.

Phoebe’nin altın yüzüğü yakalamaya çalışmasına izin verir.

Bu yüzden sahne yalnızca Phoebe’nin eğlendiği bir sahne değildir.

Holden’ın kontrol etme arzusundan vazgeçtiği sahnedir.


9. Şapkanın Phoebe tarafından geri verilmesi

Kırmızı avcı şapkası da burada çok güzel bir dönüşüm geçirir.

Başlangıçta şapka Holden’ın tuhaflığının, dışarıdan farklı olma arzusunun bir işaretidir. Bir çeşit zırhtır.

Sonra şapkayı Phoebe’ye verir.

Phoebe onu Holden’a geri koyar.

Bu çok güzel bir karşılıklılık yaratır.

Holden artık şapkayı yalnızca kendi farklılığının sembolü olarak taşımamaktadır.

Phoebe onun tuhaflığını kabul etmiştir.

Hatta onu geri verir.

Bir anlamda:

“Olduğun kişi olarak kalabilirsin.”

der.

Ama Holden artık kaçmayacaktır.


10. “Gerçekten bir yere gitmiyorsun, değil mi?”

Bölümün en önemli cümlelerinden biri budur.

Phoebe sorar:

“Gerçekten bir yere gitmiyorsun, değil mi?”

Holden:

“Tabii.”

Ve bu kez yalan söylemez.

Bölümün başında Batı'ya kaçmaya kararlı olan Holden, şimdi eve dönmeye karar verir.

Ama bunu bir yetişkinin öğüdüyle yapmaz.

Spencer onu ikna etmemiştir.

Öğretmenleri ikna etmemiştir.

Anne babası ikna etmemiştir.

Okul ikna etmemiştir.

Phoebe ile yaşadığı deneyim onu değiştirmiştir.


11. Yağmur: Holden'ın ilk kez kaçmadan ıslanması

Son görüntü bütün bölümün duygusal sonucudur.

Yağmur başlar.

Herkes sundurmanın altına kaçarken Holden dışarıda kalır.

Islanır.

Boynu, pantolonu, bütün bedeni ıslanır.

Ama bu kez kaçmaz.

Ve kendisini mutlu hisseder.

Bu çok önemli.

Roman boyunca Holden dünyadan kaçmak isterken burada dünyanın içinde kalır.

Yağmurdan korunmaya çalışmaz.

Yağmurun altında durur.

Bu nedenle yağmur burada yalnızca hüzün değildir.

Bir çeşit arınma ve kabulleniştir.

Holden artık dünyayı değiştirmeyeceğini, çocukluğu sonsuza kadar koruyamayacağını, insanların sahte olabileceğini, kötülüğün duvarlara yeniden yazılacağını ve insanların büyüyeceğini kabul etmeye başlamıştır.

Ama bütün bunlara rağmen hayatın güzel olabileceğini de görür.

Ve bunu ona düşünce değil, Phoebe'nin atlıkarıncada dönmesi gösterir.


Son cümle neden bu kadar güçlü?

“Tanrım, keşke siz de orada olsaydınız.”

Bu cümle Holden'ın bütün roman boyunca kurduğu mesafeyi kırar.

Başlangıçta insanlardan nefret eden, herkesin sahte olduğunu düşünen, kimseyle konuşmak istemeyen Holden vardır.

Bölümün sonunda ise yaşadığı şeyi bir başkasına anlatmak ister.

Üstelik “siz” diyerek doğrudan anlatıcı-okur ilişkisi kurar.

Yani Holden artık yalnızca kaçmak istememektedir; yaşadığı güzelliği paylaşmak istemektedir.

Bu, onun iyileşmesinin belki de en önemli göstergesidir.

Çünkü insanlardan tamamen kopmuş birinin söyleyeceği son söz:

“Keşke siz de orada olsaydınız.”

olmazdı.

Bu cümle, Holden’ın dünyayla yeniden bağ kurmaya başladığını gösterir.


Bölümün en derindeki anlamı

Holden başından beri çocukları kurtarmak istiyordu.

Ama sonunda kurtarması gereken kişinin çocuklar olmadığını öğrenir.

Kendisi değildir belki de; fakat çocukluğu bırakmayı öğrenmesi gerekir.

Allie'nin ölümüyle birlikte Holden'ın zihninde zaman durmuş gibidir. Çocukluk onun için kaybedilmemesi gereken kutsal bir alan hâline gelmiştir. Phoebe'yi de aynı dünyada tutmak ister. Fakat Phoebe büyümektedir. Holden bunu durduramaz.

Ve aslında durdurmaması gerektiğini öğrenir.

Atlıkarıncadaki çocukların altın yüzüğü yakalamaya çalışmasına izin vermesi bu yüzden romanın en büyük dönüşümüdür.

Holden artık çavdar tarlasının kenarında duran ve çocukları uçurumdan önce yakalayan kişi değildir.

Çocukların koşmasına izin verir.

Düşme ihtimallerine rağmen.

Acı çekme ihtimallerine rağmen.

Büyüme ihtimallerine rağmen.

Ve kendisi de ilk kez kaçmak yerine yağmurun altında kalır.

Bu nedenle bölümün sonundaki mutluluk, “Holden bütün sorunlarını çözdü” anlamına gelmez. Daha incelikli bir şey olur:

Hayatın kusurlu olduğunu kabul ederken, yine de hayatı sevebileceğini fark eder.

Salinger'ın finaldeki büyük başarısı da burada. Holden dünyayı düzeltmez. Dünyadan kaçmaz. İnsanlara birdenbire güvenmeye başlamaz. Sadece Phoebe'nin atlıkarıncada dönmesini seyreder ve ilk kez, dünyadaki bütün “Seni —” yazılarına rağmen, güzel bir şeyin güzel kalmasına izin verir.