Bir yerlerde, bir benzin istasyonunda bir iş bulurum diyordum, arabalara benzin, yağ filan doldururdum. Nasıl bir iş olursa olsun, farketmezdi zaten. Kimse beni tanımasın, ben kimseyi tanımayayım, bu yeterdi. Düşündüm, sağır-dilsizmişim gibi numara yapardım. Böylece, hiç kimseyle o salak konuşmaları yapmak zorunda kalmazdım. Biri bana bir şey demek istediğinde bir kâğıda yazar, bana uzatırdı. Bundan bir süre sonra sıkılınca da, ömrümün sonuna kadar insanlarla konuşmaktan kurtulurdum. Herkes beni sağır-dilsiz herifin teki sanır, beni rahat bırakırdı. Salak arabalarına benzin, yağ filan doldururdum, onlar da bana bir maaş verirlerdi. Kazandığım parayla bir yerlerde kendime küçük bir kulübe yapar, ömrümün sonuna kadar orada yaşardım. Ormanın hemen yakınında yapardım kulübeyi, fazla içerlere yapmazdım, çünkü daima güneşli bir yerde olmak istiyordum. Kendi yemeğimi kendim pişirirdim, eğer evlenmek filan istersem de, gider kendim gibi sağır-dilsiz bir kız bulur, onunla evlenirdim. Kulübede benimle yaşardı, bana bir şey demek istediği zaman, herkes gibi o da lanet bir kâğıda yazardı. Eğer çocuklarımız olursa, onları bir yerlere saklardık. Onlara bir sürü kitap alırdık, okuma-yazmayı biz öğretirdik.
Bunları düşünürken felaket heyecanlandım. Gerçekten çok heyecanlandım. Bu, sağır-dilsiz numarası çekme işi çılgıncaydı, biliyordum, ama bunları düşünmek yine de hoşuma gitmişti. Ama batıya gitme konusunda gerçekten kararlıydım. Pho-ebe’ye bir hoşça kal diyecektim yalnızca. Ben de birdenbire çılgınlar gibi karşı kaldırıma fırladım -bu arada, az kalsın geberiyordum, doğrusunu isterseniz- ve o kırtasiyeciye girip bir kurşunkalemle bir de bloknot aldım. Vedalaşmak ve Noel harçlığını geri vermek üzere onunla buluşmak için bir not yazarım, okuluna gider, müdürün bürosunda birini bulur, notu ona yollardım. Ama kalemle bloknotu hemen cebime koyup, Pho-ebe’nin okuluna doğru felaket bir hızla yürümeye başladım; notu kırtasiyecide yazamayacak kadar çok heyecanlanmıştım. Hızlı hızlı yürüyordum, çünkü Phoebe öğle yemeği için eve gitmeden önce notu ona ulaştırmak istiyordum ve bunun için de pek fazla zaman kalmamıştı.
Okul nerede biliyordum tabii, küçükken ben de aynı okula gitmiştim. Okula vardığımda kendimi bir tuhaf hissettim. Okulun içinin nasıl olduğunu hatırlayabileceğimden pek emin değildim, ama hatırladım. Her şey aynı, benim zamanımdaki gibiydi. İç tarafta o hep öyle karanlık olan avlu vardı, top atıp kırmasınlar diye lâmbaların üstünde bulunan kafesler yine aynıydı. Avluda oyun için filan yere tebeşirle çizilmiş daireler de aynıydı. Ve o hep filesiz basket potaları; yalnızca panyalar ve potalar.
Kimse yoktu ortalıkta, herhalde daha teneffüs zili çalmamıştı, öğle tatili de olmamıştı henüz. Ortalıkta yalnızca küçük bir oğlan gördüm, zenci bir çocuk, helaya gidiyordu. Aynı bizim zamanımızdaki gibi, öğretmenin helaya gitmesine izin verdiğini gösteren tahta bir çubuk sokuluydu arka cebine.
Halâ terliyordum, ama eskisi kadar çok değildi. Merdivenlere gittim, ilk basamağa oturup satın aldığım kurşunkalemle bloknotu çıkardım. Bizim zamanımızdaki o koku vardı merdivenlerde. Sanki birileri küçük su dökmüş gibi. Okul merdivenleri hep böyle kokar. Her neyse, orada oturup şunları yazdım:
Sevgili Phoebe,
Çarşamba gününe kadar bekleyemeyeceğim, herhalde bugün akşamüstü otostopla batıya doğru yola çıkacağım. Gelebilirsen, saat on ikiyi çeyrek geçe Sanat Müzesi’nİn kapısında buluşalım, Noel harçlığını sana geri vereceğim. Fazla harcamadım.
Sevgiler, Holden
Okul, müzenin yanı başında sayılırdı, zaten eve yemeğe giderken müzenin önünden geçmek zorundaydı, yani beni bulacağından emindim.
Sonra, müdürün odasına doğru çıkmaya başladım merdivenlerden, notu birine verip Phoebe’ye ulaştıracaktım. Kimse açmasın diye belki on kez katladım. Lanet bir okulda hiç kimseye güvenemezsiniz. Ama, ağabeyi filan olduğum için notu ona vereceklerini biliyordum.
Merdivenlerden çıkarken, yine kusacak gibi oldum birdenbire. Yalnız kusmadım. Bir saniye yere oturunca biraz düzeldim. Yerde otururken, beni delirten bir şey ilişti gözüme. Biri duvara, “Seni —” diye yazmıştı. Az kalsın kafayı üşütüyordum. Phoebe’nin ve bütün öbür çocukların bunu görünce ne demek diye merak edeceklerini düşündüm, sonra pis bir çocuk -rezil herifin teki- onlara bunun anlamını söyleyecek, onlar da bunu birkaç gün kafaya takacaklar, belki de üzülüp duracaklardı. Bunu yazanı bulup öldürmek geçti içimden. Herhalde gece geç vakitte sapık bir serserinin teki içeri süzülüp küçük su filan dökerken bunu da duvara yazmıştır diye düşündüm. Onu yakalarken düşledim kendimi, kafasını nasıl taş basamaklara çarpa çarpa, kan içinde geberttiğimi. Ama, biliyordum tabii, bende bunu yapacak yürek olmazdı. Biliyordum bunu. Bu yüzden moralim daha da bozuldu. Doğrusunu isterseniz, yazıyı duvardan elimle silmeye bile cesaret edemedim. Yazıyı silerken öğretmenlerden biri onu benim yazdığımı filan sanabilirdi. Ama sonunda sildim yine de. Sonra müdürün odasına çıktım.
Müdür yoktu ortalıkta, ama bir daktilonun başında oturan yüz yaşında filan bir kadın vardı. Ona, 4 B-l’den Phoebe Caul-field’in ağabeyi olduğumu söyleyip, notu lütfen ona vermesini rica ettim. Çok önemli dedim, annemiz hastalanmıştı, evde yemek yoktu, Phoebe’yle buluşup bir büfede yemek yiyecektik. Yaşlı kadın beni çok iyi karşıladı. Notu benden aldı, yan odadan başka bir kadını çağırdı ve bu kadın notu alıp Phoebe’ye vermeye gitti. Sonra bu yüz yaşındaki kadınla bir sürü ıvır zıvır konuştuk. Oldukça iyi bir kadındı, ona benim, erkek kardeşimin ve ağabeyimin de hep bu okula gittiğimizi anlattım. Bana şimdi hangi okula gittiğimi sordu. Pencey dedim. Pencey’nin çok iyi bir okul olduğunu söyledi. Canım çok istediği halde, ona tersini iddia edecek gücüm olmadığından, sesimi çıkarmadım. Ayrıca, kadıncağız Pencey’yi çok iyi sanıyorsa, bırakın öyle sansın. Yüz yaşındaki birine yeni bir şey söylemekten nefret ediyor insan. Böyle şeyleri duymak istemiyorlar. Bir süre sonra, oradan ayrıldım. Ne tuhaftı. Kadın arkamdan “İyi şanslar!” diye bağırdı, ben Pencey’den ayrılırken aynen bizim Spencer’ın dediği gibi. Tanrım, birisi arkamdan, “İyi şanslar!” diye bağır-dfğında çok kızıyorum. Çok moral bozucu bir şey bu.
Aşağıya bu kez başka bir merdivenden indim. İnerken duvarda bir başka “Seni —” yazısı daha gördüm. Onu elimle silmeye çalıştım, ama bıçakla veya benzeri bir şeyle duvara kazınmıştı. Çıkmıyordu. Durum umutsuzdu. Sileceğim diye bir milyon yıl uğraşsanız, bu dünyadaki tüm “Seni —” yazılarının yansıyla bile başa çıkamazsınız. Olanak yok buna.
Avludaki duvar saatine baktım, saat daha on ikiye yirmi vardı, bizim Phoebe’yle buluşana kadar epey zaman vardı. Ama ben yine de müzeye doğru yürüdüm. Gidecek bir yer yoktu. Kendimi batı yollarına vurmadan önce, bizim Jane Gallagher’ı aramak üzere bir telefon kulübesine gideyim mi diye düşündüm, ama havamda değildim. Her şeyden önce, tatil için eve gelip gelmediğinden emin değildim. Ben de doğru müzeye gidip orada oyalandım.
Müzede Phoebe’yi beklerken, hemen giriş kapısının iç tarafında iki küçük çocuk yanıma gelip bana mumyaların nerede olduğunu sordular. Bana bunu soran çocuğun pantolonunun önü açıktı. Bunu ona söyledim. Çocuk da, hemen benimle konuştuğu yerde -bir köşeye çekilmeden filan- düğmeledi önünü. Bittim buna. Gülecektim, ama kusarım filan diye korktum, gülmedim. “Mumyalar nerde, arkadaş?” dedi çocuk yine. “Biliyor musun?”
Şunlarla biraz dalga geçeyim dedim. “Mumyalar mı? O da ne?” dedim çocuğa.
“Biliyorsun. Mumyalar; şu Ölü herifler. Öylece nezarda yatıyorlar hani.”
Nezarmış. Bittim. Mezar demek istiyordu.
“Siz ikiniz neden okulda değilsiniz?” dedim.
“Okul yok bugün,” dedi benim konuşan çocuk. Kerata palavra atıyordu, adım gibi biliyordum. Bizim Phoebe gelene kadar yapacak bir şey de yoktu zaten, mumyaların olduğu yere gitmelerine yardım ettim. Vay canına, nerede olduklarını iyi bilirdim, ama müzeye yıllardır gelmemiştim!
“Siz ikiniz mumyaları mı merak ettiniz?” dedim.
“Evet.”
“Arkadaşın konuşamıyor mu?”
“Arkadaşım değil. Kardeşim.”
“Konuşamıyor mu?” Konuşmayan çocuğa baktım. “Sen konuşamıyor musun?” diye ona sordum.
“Konuşuyorum,” dedi. “Canım istemiyor.”
Sonunda mumyaların olduğu yeri bulduk ve içeri girdik.
“Mısırlılar ölülerini nasıl gömerlermiş biliyor musun?” diye sordum konuşan çocuğa.
“Yoo.”
“Aa, bilsen iyi olur. Çok ilginç. Ölülerin yüzlerini gizli bir kimyasal maddeye batırılmış bezlerle sararlarmış. Bu yolla ölüler mezarlarda yüzleri çürümeden binlerce yıl kalabiliyorlar-mış. Bu gizli maddeyi Mısırlılardan başka hiç kimse bilmiyor. Çağdaş bilim adamları bile.”
Mumyaların bulunduğu odaya girebilmek için, duvarları firavun mezarlarından getirilmiş taşlarla döşeli çok dar bir geçitten geçmek zorundaydınız. Oldukça ürkütücü bir yerdi, bu iki uyanığın da bu işten pek hoşlanmadıklarını anlıyordunuz. Felaket sokulmuşlardı bana, hiç konuşmayan çocuk resmen koluma yapışmıştı. “Hadi, gidelim,” dedi ağabeyine. “Ben zaten görmüştüm. “Hadi, hey.” Döndü ve sıvıştı.
“Ödü koptu valla,” dedi ağabeyi. “Hoşça kal!” O da sıvıştı.
Mezar odasında yalnız kaldım. Hoşuma gitti bu, bir bakıma. Güzel ve huzurlu bir yerdi. Sonra birdenbire, duvarda ne gördüm, bilemezsiniz. Bir tane daha “Seni —”. Kırmızı pastel, boya kalemi gibi bir şeyle yazılmıştı, vitrinin altında kalan duvar parçasına, taşların altında.
Sorun da buydu işte. Asla güzel ve huzurlu bir yer bulamı-yordunuz, çünkü böyle bir yoktu. Var sanıyordunuz, ama siz oraya varır varmaz, sizin bakmadığınız bir sırada biri gizlice gelip, burnunuzun dibinde, “Seni —” diye yazıveriyordu. Sanırım, öldüğüm zaman bile, beni bir mezara tıktıklarında başıma diktikleri taşın üstündeki “Holden Caulfield” ile doğduğum ve öldüğüm tarihlerin hemen altında, “Seni —” yazılmış olacaktır. Biliyorum bunu, gerçekten.
Mumyaların olduğu odadan çıktıktan sonra, helaya gitmem gerekti. İshal olmuştum, doğrusunu isterseniz. İshali pek önemsemedim, ama kenefte bir şey geldi başıma. Dışarı çıkarken, tam kapının önünde baygınlık geçirdim. Ama şansım varmış. Yere düştüğümde az kalsın geberiyordum, neyse ki yan tarafıma düştüm. Gülünçtü ama, baygınlığım geçince kendimi daha iyi hissettim. Kolum acıdı biraz, üstüne düştüğüm yer, ama artık lanet başım dönmüyordu.
Saat on ikiyi on filan geçiyordu, dönüp kapıya gittim, orada bizim Phoebe’yi bekledim. Onu bu son görüşüm nasıl olacak diye düşünmeye başladım. Bizimkileri düşündüm. Onları belki yine görürüm diyordum, ama ancak yıllar sonra. Otuz yaşındayken filan eve giderim diye düşündüm, biri hastalanıp, ölmeden önce beni görmek isterse filan, ama yalnızca böyle bir şey olursa kulübemden ayrılıp giderdim eve. Eve döndüğüm zaman ne olacağını bile getirdim gözümün önüne. Biliyordum, annem felaket sinirlenip ağlamaya başlayacaktı, bana evde kalmam, kulübeye dönmemem için yalvaracaktı, ama ben yine de gidecektim. Acayip rahat havalarda olacaktım. Onu sakinleştirecektim, sonra oturma odasının öbür yanına giderek sigaralıktan bir sigara alıp yakacaktım, felaket soğukkanlı bir havada. Ne zaman isterlerse, beni ziyaret etmelerini söyleyecektim onlara, ama ısrar etmeyecektim. Ne yapacaktım, bizim Phoebe’nin gelip beni ziyaret etmesine izin verecektim yaz tatillerinde, Noel ve Paskalya yortularında. D.B.’nin de beni ziyaret etmesine izin verecektim, yazmak için güzel ve sakin bir yerde kalmak istediğinde, ama film senaryosu yazamazdı benim kulübemde, yalnızca Öyküler ve kitaplar yazabilirdi. Kural koyacaktım, beni ziyarete gelenlerin sahtekârca şeyler yapması yasak olacaktı. Sahtekârlık yaparlarsa, yanımda kalamazlardı.
Danışma odasının duvarındaki saate baktım, saat bire yirmi beş vardı. Okuldaki yaşlı kadın öbür kadına mesajımı Phoebe’ye vermemesini söylemiş midir acaba diye üzülmeye başladım. Acaba kâğıdı yakmasını filan mı söyledi diye üzülüyordum. Felaket üzüldüm ama. Yola çıkmadan önce bizim Phoebe’yi gerçekten görmek istiyordum. Yani, Noel harçlığı filan üstümdeydi hâlâ.
Sonunda onu gördüm. Kapının cam kısmından gördüm onu. Başında benim çılgın avcı şapkam vardı; on mil öteden görebilirdiniz o şapkayı.
Kapıdan çıktım, onu karşılamak için taş basamaklardan inmeye başladım. Anlamadığım şey; elinde bir de bavul vardı. Beşinci Caddeyi geçmiş, geliyordu, elinde de koskoca lanet bir bavul sürüklüyordu. Zor kaldırıyordu bavulu. İyice yaklaşınca, benim eski bavulum olduğunu anladım, VVhooton’dayken kullanmıştım onu. Bu bavulu ne halt etmeye getirdiğini çıkaramamıştım. Yanıma gelince, “Merhaba,” dedi. O çılgın bavulu taşıyacağım diye soluksuz kalmıştı.
“Gelmeyeceksin sandım,” dedim. “Ne var o lanet bavulda öyle? Benim bir şeye ihtiyacım yok ki. Olduğum gibi gidiyorum. İstasyona bıraktığım bavulları bile almayacağım. Ne halt doldurdun bunun içine?”
Bavulu yere bıraktı. “Elbiselerim var içinde. Seninle geliyorum. Gelebilir miyim?” Tamam mı?”
“Ne?” dedim. Bunu duyduğumda neredeyse düşüyordum yere. Yemin ediyorum size, bayılıyordum. Başım döndü ve düşüp bayılıyorum sandım.
“Arka asansörden indim, Charlene beni görmedi. Pek ağır değil. Yalnızca iki elbisemi, çamaşır, çorap ve birkaç şeyimi aldım. Sen de bak. Ağır değil. Bir baksana… Seninle gelebilir miyim, Holden? Gelemez miyim? Lütfen.”
“Hayır. Kapa çeneni.”
Küt diye yere düşeceğim sandım. Ona öyle kaba konuşmak istememiştim, ama yine de bayılacağım sandım.
“Niçin istemiyorsun? Lütfen, Holden! Bir şey yapmam; yalnızca yanında gelirim, o kadar! İstemezsen, elbiselerimi de götürmem; yalnızca bir iki-“
“Hiçbir şeyini götüremezsin. Çünkü gelmiyorsun. Ben yalnız gidiyorum. Çeneni kapat bakalım.”
“Lütfen, Holden. N’olur, ben de geleyim. Yanında çok, çok, çok – geldiğimin farkında bile-“
“Gitmiyorsun. Kes artık! Ver şu çantayı,” dedim. Çantayı ondan aldım. Az kalsın ona vuruyordum. Neredeyse ona bir tokat patlatacaktım. Ona gerçekten vurmak üzereydim.
Phoebe ağlamaya başladı.
“Okulda bir oyunda rol aldığını filan sanıyordum. Oyunda, Benedict Arnold rolü filan oynayacağını sanıyordum,” dedim. Bunlan çok kaba bir biçimde söyledim. “Sen ne yapmak istiyorsun şimdi? Oyunda çıkmayacak mısın yani, Tanrı aşkına?” Bu sözlerim onu daha da ağlattı. Memnun olmuştum. Birdenbire, onun gözlerini patlatacak kadar ağlamasını istedim. Ondan nefret bile ettim. Sanırım, eğer benimle gelirse oyunda çıkamayacağı için ondan nefret etmiştim.
“Hadi, gel,” dedim. Müzenin merdivenlerinden çıkmaya başladım. Benimle yürümüyordu. Ben yine de çıktım, çantayı danışmaya götürüp bıraktım, sonra yine çıkıp aşağıya indim. Hâlâ orada, kaldırımda duruyordu, ama ben yanına gidince bana sırtını döndü. Dönerse dönsün dedim. Canı istiyorsa eğer, size sırtını dönebilirdi yani.
“Ben hiçbir yere gitmiyorum. Fikrimi değiştirdim. Sen de ağlamayı kes artık,” dedim. İşin gülünç yanı, ben bunu söylediğim sırada, kız ağlamıyordu. Ben yine de söyledim. “Hadi artık. Okula dönüyoruz seninle. Hadi artık, geç kalacaksın.”
Bana yanıt filan vermiyordu. Elini tutmaya yeltendim, ama elini kaçırdı benden. Bana sırtını dönmeye devam ediyordu.
“Yemek yedin mi? Öğle yemeği yedin mi?” diye sordum ona.
Bana yanıt vermedi. Ne yaptı beğenirsiniz, benim kırmızı avcı şapkamı -ona verdiğim- çıkardı ve resmen yüzüme fırlattı. Sonra yine sırtını döndü bana. Kahrımdan ölecektim o an, ama bir şey demedim. Şapkayı yerden aldım ve cebime soktum.
“Gel hadi, hey. Birlikte okula dönüyoruz,” dedim.
“Ben okula gitmiyorum,” dedi.
“Biliyorum. Acele et; başlamadan yetiş bari.”
Sonra birdenbire beni öptü. Sonra elini havaya kaldırdı, “Yağmur yağıyor. Yağmur başladı.”
“Biliyorum.”
“Şapkayı istiyor musun?”
“Biraz giyebilirsin.”
Ama yine de oyalanıyordu.
J. D. Salinger / Çavdar Tarlasında Çocuklar