BİR İÇKİNİN ÖĞLE VAKTİNDE EGE'YLE DÜŞSEL SÖYLEŞİ
— Hiç intiharlamamışsın
— Çok geç geliyor devrim de
Yanlışlıkla karışmış gibi
bir öğle namazının kalabalığına
geçerek afyonlu bir yaprak hışırtısı çıkaran
parktan
işbaşı yapıyor trikotajcı kızlar,
sapsarı bir kasımpatı da o sıra
bir çingenenin sepetinden
içi sızlayarak düşüyor kaldırıma
Yırtılarak tel örgüde sesin:
— Her yer gibi düşünüyorum Asaf'm mezarını
yitiğin kapkara simyasıyla beni damgalayan
ama yine de aldırmayarak hep aynı
görüme ulaştığıma, gittiğim ve döndüğüm
her yer. Bak
şöyle bir karabasan geçende:
Kulisteyiz ve kırmızılar içinde herkes
nedense bir Asaf çırılçıplak
duruyor, ödünç alınmış teybin başında;
üstelik ağlıyor da. Güzelim gözyaşları
izmarit dolu bu zemine düşüp parçalanacak
diye söyleniyorum. İlençler gibi bize sunulmuş
bu zamanı, Asaf basıyor teybin düğmesine. O anda
müzikle birlikte haykırıyor Übü sahneden:
"Bok dünya, bok dünya."
Veletin teki
bir vole patlatıyor düşkün kasımpatına: "kentler şu gördüklerin"
diye uyaran kargışlanmış mı uluyor otobüslerin
gökdelenlerin, faizlerin, lotoryaların arasından
ve tutuklu listelerinin ve icra bildirimlerinin?:
"Haydi bulun Hortanse'ı"
Yırtılarak tel örgüde sesim:
— Ödenecekler ödendi bu yaşama
demişti Hayalet
kanayan bir yaraya dönüştürdüğü gözlerini
yumarak Panayot'un tezgâhında.
"Bu alım satım dünyasında" demişti
"bir ötekinin yurtsuzu herkes
evimi sırtımda gezdiriyorum bu yüzden."
Alayın da acıdan kaynaklandığını
ondan öğrendim ben. Boşanmıştı güz
yaralı kentin bütün bentlerinden:
tam çukura indirilirken babası
dövünen birini görünce, "yine" demişti
"yanlış cenazeye geldim"
elinde buruşturarak bir çınar yaprağını.
Hiç unutmam, sirenlerin öttüğü bir sabah
orta üçten terk bir otel katibine
rehin bırakmıştı Green'in "Çirkin Amerikalı"sını,
çeviriyordu sayfasmı üç liradan.
Bilmiyorum yağmur mu yağıyordu ağlıyor muydu
beni öptüğü zaman ıslak yanaklarımdan,
dedim: -İnsanın kendisi değil taşıyamadığı
belleği-.
Kolumdan dürtünce Şişlinin avlusunda
paylaşılmamış bir zamanın
Ayşe, Haşan, Zeynep olan adı,
anladım ölümlerde bile biz
asla olmadık birbirimizin tanığı.
Kasımpatma vole atan o velet
didiyor şimdi de yapraklarını.
Yırtılarak tel örgüde seslerimiz:
"İşte caniler çağı"
Ahmet Oktay
Bir Kentin Hafızasında Çürüyen İnsan
Bu şiir, ilk bakışta Ahmet Oktay’ın dostlarıyla, İstanbul’la, ölümle ve kendi geçmişiyle yaptığı parçalı bir söyleşi gibi görünüyor. Fakat şiirin bütün parçalarını bir arada düşündüğümüzde çok daha sert bir yapı ortaya çıkıyor: bir kuşağın yaşadığı siyasal, ekonomik ve kültürel yıkımın, sonunda kişisel hafızada nasıl bir enkaza dönüştüğünün şiiri.
Burada Ahmet Oktay yalnızca ölü arkadaşlarını anmıyor. Onların üzerinden bir dönemin İstanbul’unu, yoksulluğunu, devrim umudunu, tutuklamaları, borçları, cenazeleri, meyhaneleri, tiyatroyu ve edebiyat çevresini aynı hafıza alanına getiriyor.
Şiirin sonundaki:
“İşte caniler çağı”
bu yüzden yalnızca siyasal bir suçlama değildir. Herkesin bir şekilde yaralandığı, birbirinin ölümüne tanıklık edemediği ve insanın insana yabancılaştığı bir çağın adıdır.
“Hiç intiharlamamışsın”
Şiirin ilk iki dizesi olağanüstü bir giriş:
“— Hiç intiharlamamışsın
— Çok geç geliyor devrim de”
Buradaki “intiharlamamışsın” kelimesi bile şiirin dil dünyasını kuruyor.
Normalde “intihar etmek” denir. “İntiharlamak” ise sanki ölümü bir eylem biçimine, hatta bir dönemin alışkanlığına dönüştürüyor.
Ardından gelen:
“Çok geç geliyor devrim de”
ise kişisel ölümle toplumsal kurtuluşu aynı düzleme yerleştiriyor.
Bir insan kendisini öldürmüştür ya da öldürmemiştir; ama devrim de geç kalmıştır.
Dolayısıyla şiirin daha ilk iki dizesinde bireysel kurtuluş ile toplumsal kurtuluşun aynı anda gecikmişliği hissedilir.
Bu şiirde hiçbir şey zamanında gelmez.
Devrim geç gelir.
Ölüm erken gelir.
Hatırlamak geç kalır.
İnsanlar birbirlerinin tanığı olamadan ölür.
Öğle vakti ve öğle namazı
Şiirin zamanının özellikle öğle vakti seçilmesi de anlamlı.
Parktan geçen:
“öğle namazının kalabalığı”
ile işe başlayan:
“trikotajcı kızlar”
aynı İstanbul görüntüsünün içinde.
Bir tarafta dinsel ritüel, diğer tarafta emekçi kadınlar, kaldırımda çingenenin sepetinden düşen sarı kasımpatı…
Bunlar şiirin dekoru değil.
Kentteki bütün sınıfların ve hayat biçimlerinin aynı anda görünmesidir.
Fakat bu kalabalıkta ortak bir hayat duygusu yoktur. Herkes aynı kentte bulunur ama herkes başka bir dünyaya aittir.
Kasımpatının kaldırıma “içi sızlayarak” düşmesi bu yüzden çok güzel bir imge. İnsanların acısı doğaya aktarılır. Çiçek bile kentte düşmüş, ezilmiş ve sahipsiz bir varlığa dönüşür.
Ardından gelen çocuk onu tekmeyle vurur:
“Bir velet
bir vole patlatıyor düşkün kasımpatına”
Bu küçük olay şiirin bütün ahlakını özetliyor aslında.
Düşmüş olana bir darbe daha.
“Asaf” ve yitiğin simyası
Şiirdeki “Asaf” figürü, anlatıcının zihnindeki ölüm ve kayıp alanının bir parçası olarak beliriyor. Fakat burada isimden çok, ölmüş olanların hafızada yeniden üretilmesi önem taşıyor.
“Her yer gibi düşünüyorum Asaf’ın mezarını”
Mezar artık belirli bir yer değildir.
Her yerdedir.
Bu çok güçlü bir hafıza anlayışı. İnsan öldüğünde yalnızca mezarlığa gitmez; onun görüntüsü, sesi, hareketi, söylediği sözler yaşanılan bütün mekânlara dağılır.
Bu yüzden şiir sürekli mekân değiştirir: park, kulis, sokak, otobüsler, gökdelenler, Panayot'un tezgâhı, cenaze, otel, Şişli avlusu…
Bütün İstanbul bir çeşit mezarlığa dönüşür.
Übü'nün “Bok dünya” haykırışı
Karabasan sahnesi şiirin en grotesk bölümlerinden biri:
“Kulisteyiz ve kırmızılar içinde herkes
nedense bir Asaf çırılçıplak
duruyor…”
Ve ardından sahneden Übü'nün haykırışı:
“Bok dünya, bok dünya.”
Burada tiyatro ile gerçek hayat birbirine karışıyor.
Übü'nün bu sözü rastgele seçilmiş değil. Alfred Jarry'nin Übü karakteri, modern tiyatronun grotesk, kaba, iktidar ve insanlık eleştirisinin önemli figürlerinden biridir. Ahmet Oktay onu İstanbul'un siyasal ve toplumsal gerçekliğinin içine sokarak kullanıyor.
Dünya artık trajik olduğu kadar absürt de.
İnsanlar ağlıyor, ölüyor, borçlanıyor, tutuklanıyor, cenazelere gidiyor; fakat bütün bunların üzerine bir tiyatro karakteri çıkıp:
“Bok dünya.”
diyor.
Aslında şiirin tamamında buna yakın bir duygu var: trajedi o kadar büyümüştür ki sonunda groteskleşmiştir.
“Hortanse'ı bulun”
Sonra çok ilginç bir kültürel gönderme geliyor:
“Haydi bulun Hortanse'ı”
Buradaki Hortense, Jarry'nin Übü evrenindeki Mère Ubu/Hortense bağlantısıyla birlikte düşünülebilir; şiirin hemen öncesinde Übü'nün bulunması bu çağrışımı özellikle güçlendiriyor.
Fakat Ahmet Oktay'ın dünyasında edebiyat göndermeleri hiçbir zaman yalnızca kültürel süs değildir. Gerçekliğin saçmalığını anlatmak için edebiyatı gerçekliğin içine sokar.
Şehirde otobüsler, gökdelenler, faizler, lotaryalar, tutuklu listeleri ve icra bildirimleri vardır.
Yani modern kent:
tüketim + borç + devlet baskısı + şans oyunları + hapishane
olarak görünür.
Bu çok karanlık bir modernlik tasviridir.
Hayalet Oğuz: şiirin kalbi
Şiirin merkezindeki kişi ise büyük ihtimalle Oğuz Haluk Alplaçin, yani “Hayalet Oğuz”dur. Bir akademik çalışma da doğrudan bu şiirin Oğuz Haluk Alplaçin'in biyografik izlerini taşıdığını belirtiyor.
Hayalet Oğuz'un yaşamı zaten şiirin dünyasına olağanüstü biçimde uygundur. Onun için:
“bu alım satım dünyasında
bir ötekinin yurtsuzu herkes
evimi sırtımda gezdiriyorum bu yüzden.”
deniyor.
Burada “ev” artık bir bina değildir.
İnsanın evi, taşıdığı bellektir.
Mülksüz olan kişi evini sırtında taşır.
Bu yüzden Hayalet Oğuz şiirde yalnızca bir dostun adı değil, sistemin dışında yaşamaya çalışan insanın sembolü haline geliyor.
“Hayalet” olması da bundan dolayı anlam kazanıyor: O, düzenin içinde görünür ama aslında düzenin dışında yaşar.
Nitekim Oğuz Haluk Alplaçin'in yaşamı üzerine kaynaklarda da onun göçebe bir hayat sürdüğü belirtiliyor.
“Alayın da acıdan kaynaklandığını”
Bence şiirin en güzel dizelerinden biri:
“Alayın da acıdan kaynaklandığını
ondan öğrendim ben.”
Bu dize Hayalet Oğuz'u çok iyi anlatıyor.
Alay etmek burada neşeden doğmuyor.
Acının savunma biçimi.
İnsan dünyayı değiştiremiyorsa onunla alay ediyor.
Ağlayamıyorsa gülüyor.
Çaresizse ironiyi kullanıyor.
Bu nedenle şiirdeki mizahın tamamı karanlık bir mizah. “Bok dünya” da, “yanlış cenazeye geldim” de aynı kökten geliyor.
“Yanlış cenazeye geldim”
Bu bölüm özellikle etkileyici:
“tam çukura indirilirken babası
dövünen birini görünce, ‘yine’ demişti
‘yanlış cenazeye geldim’”
Burada ölüm bile yabancılaşmanın dışında değil.
Bir insan kendi babasının cenazesine gelmiştir ama çevresindeki insanların davranışına bakıp yanlış cenazede olduğunu düşünür.
Bu, yalnızca bir espri değildir.
Asıl anlamı şu:
Ölüme bile ait hissedememek.
Hayalet Oğuz'un “yanlış cenazeye geldim” demesi, şiirin ilerleyen bölümündeki çok daha büyük cümleyi hazırlar:
“anladım ölümlerde bile biz
asla olmadık birbirimizin tanığı.”
İşte şiirin merkezi burada.
“İnsan kendisi değil, taşıyamadığı belleği”
Şiirin en felsefi cümlesi:
“İnsanın kendisi değil taşıyamadığı
belleği”
Burada Ahmet Oktay'ın bütün şiirinin anahtarı var.
İnsan sadece yaşadığı şey değildir.
Hatırladığı ve taşıdığı şeydir.
Ama bellek bir armağan olmaktan çıkıp yük haline geldiğinde insanın kendisini de ezmeye başlar.
Şiirde ölüler bu yüzden sürekli geri geliyor. Konuşuyorlar, gülümsüyorlar, ağlıyorlar, cenazelerde beliriyorlar, meyhanelerde oturuyorlar.
Çünkü anlatıcı onları unutamamış.
Onlar öldükten sonra bile hafızanın içinde yaşamaya devam ediyorlar.
Fakat bu yaşama, huzurlu bir anma biçimi değil.
Bir tür hayaletlik.
“Biz asla olmadık birbirimizin tanığı”
Bence şiirin en acı dizesi bu:
“anladım ölümlerde bile biz
asla olmadık birbirimizin tanığı.”
Bu, “caniler çağı”na geçişin temelidir.
Tanıklık etmek yalnızca birinin ölümünü görmek değildir. Onun yaşadığı hayatı gerçekten görmek, acısını anlamak ve onu kendi hafızanda taşımaktır.
Fakat modern kent bunu engelliyor.
Herkes kendi acısıyla meşgul.
Herkes kendi borcunda.
Kendi tutuklanmasında.
Kendi geçiminde.
Kendi yalnızlığında.
Kendi ölümünde.
Böylece insanlar aynı zamanda yaşadıkları halde birbirlerinin hayatına gerçek anlamda tanıklık edemiyorlar.
Şiirin sonundaki çocuk neden önemli?
Kasımpatına vole atan çocuk şiirin sonunda tekrar geliyor:
“Kasımpatı'na vole atan o velet
didiyor şimdi de yapraklarını.”
Bu tekrar çok önemli.
Şiirin başındaki küçük şiddet eylemi unutulmuyor.
Çocuk çiçeği tekmelemişti.
Şimdi yapraklarını didikliyor.
Şiddet devam ediyor.
Büyük tarihsel şiddet ile küçük gündelik şiddet arasında fark kalmıyor.
Tutuklu listeleri, icra bildirimleri, faizler, cenazeler ve çocuğun bir çiçeği parçalayışı aynı şiirsel düzlemde buluşuyor.
Çünkü hepsinin altında aynı şey var:
güçsüz olana yönelen şiddet.
Ve son kez:
“Yırtılarak tel örgüde seslerimiz:
‘İşte caniler çağı’”
Tel örgü burada çok önemli bir imge.
Şiirde ses sürekli “yırtılarak tel örgüde” çıkıyor.
Sanki konuşan insanların arasında görünmez bir hapishane var.
Ses var ama özgür değil.
İnsanlar birbirlerine ulaşmaya çalışıyor ama aralarında tel örgü bulunuyor.
Sonuç
Bu şiiri yalnızca bir “dostlara ağıt” olarak okumak eksik kalır. Ahmet Oktay, ölen dostlarının portrelerini kullanarak bir çağın portresini çıkarıyor.
Hayalet Oğuz bunun merkezindeki figürlerden biri. Oğuz'un gerçekten yaşadığı bazı ayrıntıların şiire girdiği de kaynaklarla doğrulanabiliyor; örneğin Çirkin Amerikalı kitabını bir otel kâtibine rehin bırakması ve sayfa başına para karşılığı çevirmesi şiirdeki biyografik malzemeyle örtüşüyor.
Fakat şiir sonunda biyografiyi aşarak şu noktaya geliyor:
Bir kuşak yaşadı, sevdi, içti, yazdı, direndi, öldü; fakat birbirinin gerçek tanığı olmayı başaramadı.
Bu nedenle “caniler” yalnızca katiller ya da siyasal suçlular değildir.
Birbirinin acısına tanıklık etmeyen bir toplum da kendi çağını caniler çağına dönüştürebilir.
Ve şiirin başındaki “çok geç geliyor devrim de” ile sonundaki “İşte caniler çağı” arasında, aslında bütün şiir boyunca uzanan karanlık bir neden-sonuç ilişkisi vardır:
Kurtuluş gecikmiştir.
Ölüm gecikmemiştir.
Bellek kalmıştır.
Ama tanıklık eksik kalmıştır.
Bu yüzden şiirin asıl kahramanı belki de ölüler değil, **onları hâlâ taşıyan bellektir.**