Abbas Kiarostami
Şair
Biyografi / Hayatı
Abbas Kiarostami: Hayata Bakan Kameranın Şairi
Abbas Kiarostami (22 Haziran 1940, Tahran – 4 Temmuz 2016, Paris), İran sinemasının dünyaya açılan en önemli yönetmenlerinden biri; aynı zamanda şair, fotoğrafçı, ressam, grafik tasarımcı, senarist ve yapımcıydı. Yaklaşık elli yıla yayılan sanat hayatında kırktan fazla filmde yönetmen, senarist veya yapımcı olarak yer aldı. Ancak onu yalnızca bir sinemacı olarak tanımlamak eksik kalır. Kiarostami'nin sanatında sinema, şiir, fotoğraf ve resim birbirinden ayrılmayan tek bir bakışın farklı biçimleriydi.
Çocukluk, resim ve ilk sanat eğitimi
Kiarostami 22 Haziran 1940'ta Tahran'da doğdu. Çocukluğu, İran'ın siyasal ve toplumsal açıdan çalkantılı dönemlerinden birine rastladı. Sanata ilgisi erken yaşlarda ortaya çıktı. On sekiz yaşındayken katıldığı bir resim yarışmasında birincilik kazanması, resimle arasındaki ilişkinin ne kadar güçlü olduğunu gösteriyordu. Daha sonra Tahran Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde grafik sanatlar eğitimi aldı. Ancak üniversite eğitimi düzenli bir biçimde ilerlemedi; geçimini sağlamak zorunda olduğu için öğrenimini tamamlaması yaklaşık on üç yıl sürdü.
Bu ayrıntı Kiarostami'nin sanatını anlamak açısından önemlidir. Çünkü onun sinemasında daha sonra belirginleşecek olan kadraj, çizgi, boşluk, ışık, yol ve görsel sadelik yalnızca sinema eğitiminin sonucu değildi. Kiarostami sinemaya, görüntüyü zaten bilen bir ressam ve grafik tasarımcı olarak girdi.
Üniversite yıllarında çeşitli işlerde çalıştı; bir dönem trafik polisi olarak görev yaptı. Reklam sektöründe grafik tasarımcısı, afiş ressamı ve reklam yönetmeni olarak çalıştı; ayrıca film jenerikleri hazırladı. 1960'lı yıllarda sinemayla kurduğu bu ilk profesyonel ilişki, daha sonra kendi filmlerinde kullanacağı görsel dilin temelini oluşturdu.
Kânun ve sinemaya giriş
Kiarostami'nin hayatındaki asıl dönüm noktalarından biri Kânun olarak bilinen Çocukların ve Gençlerin Entelektüel Gelişimi Enstitüsü ile kurduğu ilişkidir. 1969'da bu kurumun sinema bölümünün kurulmasına katkıda bulundu. Bir yıl sonra, 1970'te, Ekmek ve Sokak (Nān o Kūcheh) adlı kısa filmi çekti. Film, eve dönerken bir sokak köpeğiyle karşılaşan küçük bir çocuğun yaşadığı korku ve tereddüt etrafında gelişiyordu.
Bu küçücük hikâyede Kiarostami'nin sonraki sinemasının birçok temel unsuru bulunur: çocuk, yolculuk, gündelik hayat, gerçek mekân, profesyonel olmayan oyuncular, basit bir olayın içindeki ahlaki gerilim ve büyük açıklamalardan kaçınan anlatım.
Kânun'daki yaklaşık yirmi yıllık çalışması, Kiarostami'nin sinema dilini yavaş yavaş oluşturduğu dönem oldu. Çocuklara yönelik filmler yapması onun sinemacı olarak tanınmasını sağladı; fakat aynı zamanda uzun süre yalnızca "çocuk filmleri yapan yönetmen" olarak görülmesine de yol açtı. Oysa bu filmler, onun insan davranışlarını gözlemleme ve en küçük gündelik olayın içindeki büyük ahlaki soruları ortaya çıkarma yönteminin laboratuvarıydı.
Çocuğun dünyasından insanın dünyasına
Kiarostami'nin çocuklarla ilgilenmesinin altında yalnızca çocuklara yönelik film yapma düşüncesi yoktu. Çocuk, onun sinemasında dünyaya henüz alışmamış insanı temsil ediyordu. Çocuk için bir kapı, bir yol, bir defter, bir köpek ya da bir arkadaşın evi yetişkinlerin dünyasında olduğundan çok daha büyük bir anlam taşıyabiliyordu.
Bu nedenle Arkadaşımın Evi Nerede? (1987) gibi filmlerinde olay örgüsü son derece basit görünür. Bir çocuk, arkadaşının ödevini yapmadığı için cezalandırılmasını önlemek amacıyla onun evini bulmaya çalışır. Fakat Kiarostami bu basit arayışı sorumluluk, vicdan, itaat, dostluk ve yetişkin dünyasının kuralları üzerine bir filme dönüştürür.
Bu filmle başlayan ve Zeytin Ağaçlarının Altında (1994) ile devam eden Koker üçlemesi, Kiarostami sinemasının merkezindeki gerçeklik ile kurmaca arasındaki geçirgenliği de giderek görünür hâle getirir. BFI'nin değerlendirmesine göre bu filmler, onun anlatısal sadelik ile tematik ve duygusal derinliği bir araya getiren özgün sinema anlayışını en iyi gösteren çalışmalar arasındadır.
Gerçek ile kurmaca arasındaki sınır
Kiarostami'yi dünya sinemasında benzersiz kılan özelliklerden biri, gerçek ile kurmacanın sınırını sürekli olarak belirsizleştirmesidir.
Bunun en çarpıcı örneği Yakın Plan (Close-Up, 1990) filmidir. Film, kendisini ünlü yönetmen Muhsin Mahmelbaf olarak tanıtan ve bu kimlikle bir ailenin hayatına giren Hüseyin Sabzian'ın gerçek hikâyesinden yola çıkar. Kiarostami yalnızca bu olayı yeniden canlandırmaz; olayın gerçek kahramanlarını kendi rollerinde kamera karşısına geçirir.
Böylece ortaya "gerçek bir olayın filmi" ile "kurmaca bir film" arasında duran tuhaf bir yapı çıkar. Seyirci bir noktadan sonra şu soruyla karşı karşıya kalır: Gerçek nedir ve sinema onu gösterirken ne ölçüde yeniden kurar?
Kiarostami'nin sineması bu soruya kesin bir cevap vermek yerine soruyu seyircinin zihninde bırakmayı tercih eder. BFI de onun özellikle Close-Up ile belgesel ve kurmaca arasındaki sınırları yeniden düşünmeye yönelttiğini vurgular.
Dünya sinemasına açılış
Kiarostami'nin uluslararası alanda tanınması özellikle 1980'lerin sonlarından itibaren hızlandı. 1989'da Locarno'da ödül aldı; 1990'larda ise filmleri dünyanın en önemli festivallerinde gösterilmeye başladı. 1992'de Cannes'da Rossellini Ödülü'nü aldı.
Asıl büyük kırılma ise Kirazın Tadı (Taste of Cherry, 1997) ile geldi. Film, hayatına son vermeyi düşünen Bay Badii'nin kendisini gömecek birini aramasını konu edinir. Ancak Kiarostami, son derece ağır bir varoluşsal meseleyi açıklamalar ve dramatik gösteriler üzerinden değil, uzun araba yolculukları, sessizlikler, manzaralar ve konuşmalar üzerinden anlatır.
Film 1997 Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye kazandı. Böylece İran sineması açısından da tarihî bir başarı ortaya çıktı; Kirazın Tadı, Cannes'da bu büyük ödülü alan ilk İran filmiydi.
Kiarostami'nin sinemasındaki paradoks burada çok belirgindir: Film, ölüm hakkında olmasına rağmen ölümün kendisini göstermemeyi tercih eder. Hayatın anlamı, büyük cevaplardan çok küçük ayrıntıların içinde aranır. Bir yol, bir ağaç, bir yüz, toprağın rengi ya da bir insanın konuşma biçimi, varoluş hakkında uzun bir felsefi açıklamadan daha güçlü hâle gelebilir.
Şiir, fotoğraf ve sinema
Kiarostami'nin dünyasını yalnızca filmlerinden hareketle anlamaya çalışmak eksik kalır. Çünkü o aynı zamanda ciddi bir şair ve fotoğrafçıydı.
Fotoğraflarında özellikle yollar, kar manzaraları, ağaçlar, sis, boşluklar ve insanın doğa karşısındaki küçüklüğü öne çıkar. Sinemasında da benzer bir bakış vardır. Kamera çoğu zaman bir olayı yakalamaktan ziyade bekler. İnsanların hareket etmesini, konuşmasını veya manzaranın kendi içinde anlam kazanmasını bekler.
Şiir de onun sanatının ayrılmaz bir parçasıdır. Kiarostami'nin filmleri İran'ın güçlü şiir geleneğiyle sürekli bir ilişki içerisindedir; modern İran şiirinin etkisi filmlerinin anlatısında ve diyaloglarında hissedilir.
Bu nedenle Kiarostami sinemasında görüntü çoğu zaman bir şiir dizesi gibi çalışır. Her şeyi söylemez; bir kısmını seyircinin tamamlamasına izin verir.
Eksik bırakmanın sanatı
Kiarostami'nin en önemli sinema anlayışlarından biri seyirciye tamamlanmamış bir dünya bırakmaktır.
Filmlerinde olayların bazı ayrıntıları açıklanmaz. Karakterlerin geçmişleri bütün ayrıntılarıyla verilmez. Bazı sorular cevapsız bırakılır. Hatta filmlerin sonları bile seyircinin gördüklerini yeniden değerlendirmesine yol açacak biçimde kurulabilir.
BFI, Kiarostami'nin özellikle anlatının bazı parçalarını bilinçli olarak açıkta bıraktığını ve seyircinin kendi hayal gücüyle filmi tamamlamasını istediğini belirtir. Ona göre görülmeyen şey, bazen gösterilenden daha anlamlı olabilir.
Bu yüzden Kiarostami sinemasını yalnızca "minimalist sinema" olarak tanımlamak yeterli değildir. Onun sadeliği bir yoksulluk değil, seyircinin düşünme alanını genişletme yöntemidir.
Son dönem: İran'ın dışına çıkan sinema
Kiarostami sonraki yıllarında İran'ın dışına da çıktı. Aslı Gibidir (Certified Copy, 2010) İtalya'da, Sevmek Gibi (Like Someone in Love, 2012) ise Japonya'da çekildi. Böylece İran'a özgü toplumsal ve kültürel çevreden hareket eden sinemasını başka coğrafyalara taşıdı.
Fakat ülke değişse de temel meseleleri değişmedi: insan ilişkileri, kimlik, gerçeklik, sevgi, yalnızlık, zaman ve insanın dünyadaki yeri.
Bu durum Kiarostami'nin sanatının neden İran sınırlarını aşabildiğini de açıklar. Filmlerinde İran'a ait çok belirgin bir kültürel doku bulunmasına rağmen sorduğu sorular yalnızca İran'a ait değildir.
Ölümü ve mirası
Abbas Kiarostami 4 Temmuz 2016'da Paris'te, 76 yaşında hayatını kaybetti. Ölümünden sonra dünya sinemasındaki etkisi daha da belirginleşti. BFI onu İran sinemasını dünya sinemasının merkezine taşıyan ve belgesel ile kurmaca arasındaki sınırları yeniden düşünmeye yardımcı olan yönetmenlerden biri olarak değerlendirir.
Kiarostami'nin etkisi yalnızca kazandığı ödüllerle ölçülemez. Onun asıl mirası, sinemanın büyük hikâyeler anlatmak zorunda olmadığını göstermesidir. Bir çocuğun eve dönüşü, bir insanın arabada yaptığı konuşma, bir yolun kenarında duran ağaç veya sessiz bir manzara, doğru bakıldığında insanın varoluşu hakkında büyük bir soruya dönüşebilir.
Belki de Kiarostami'nin sanatını en iyi anlatan şey budur: Dünyayı değiştirmek için kamerayı büyütmek yerine, bakışı derinleştirdi.
Ve bu nedenle onun sineması şiire yaklaşır. Şiir nasıl kelimeleri azaltarak anlamı çoğaltabiliyorsa, Kiarostami de görüntüyü sadeleştirerek seyircinin içindeki anlam alanını genişletir.
Başlıca filmleri: Ekmek ve Sokak (1970), Yolcu (1974), Arkadaşımın Evi Nerede? (1987), Ödev (1989), Yakın Plan (1990), Ve Yaşam Sürüyor (1992), Zeytin Ağaçlarının Altında (1994), Kirazın Tadı (1997), Rüzgâr Bizi Götürecek (1999), On (2002), Şirin (2008), Aslı Gibidir (2010) ve Sevmek Gibi (2012).