Arabalar tıpkı atlar gibidir, yalnızca daha sabırlıdır. Yol kenarlarındaki insanlarla iletişim kurmamı sağlar. Yapmam gereken tek şey camı açıp yol sormak. Araba sürmeyi çok seviyorum, eğer yönetmen olmasaydım kamyon şoförü olabilirdim.
Eşlerine anlatmaya cesaret edemeyecekleri şeyleri bana anlatmaya başlayan otostopçuları gidecekleri yerlere götürürüm sıklıkla. Emniyet kemerinizi bağlamak, psikiyatristin koltuğuna uzanmak gibidir. Böylesi geçici rastlantıları, bir saatlik muhabbetin ardından yolcumla birbirimizi bir daha asla göremeyeceğimiz gerçeğini seviyorum. İç dünyam, arabada, evde olduğundan daha yoğun. Salonumdayken, hareket etmediğim nadir anlar olur ancak arabaya biner binmez durağanlığa mecbur kalırım. Trafik sıkışıklığı, düşünmeme vakit tanır. Dikkatimi dağıtan bir şey, telefon aramaları, beklenmedik ziyaretçiler yoktur. Hoş bir dinginlik hâkimdir.
Araba, güvenlik hissi uyandırır. Bakmak ve yansıtmak, kendimle olan bitmek bilmeyen sohbetleri ve süregiden içsel diyalogları hafifletmek için bildiğim en iyi yer. Bir arkadaşım, eşiyle en önemli tartışmalarını her ikisi için de kaçıp saklanacak bir yer olmadığından arabada yaptıklarını söylemişti. Masanın karşısından üzerime dikilen bakışların ağırlığı olmadan biriyle yan yana oturduğumda daha rahat hissediyorum kendimi. Arabada biriyle yan yana, dünyaya aynı yerden bakarak oturduğunuzda bu kişiyi tanısanız da tanımasanız da neredeyse her zaman kendinizi rahat hissedersiniz. Arabadaki sessizlik katiyen ağır gelmez. Hiç kimse, arabanın içinde sorulan sorulara derhal cevap vermenizi beklemez. Cevap vermeden önce düşünecek vakit vardır. Bu samimi mekân hem bir ev, hem çekim yeri hem de ofistir. Şoför koltuğunda, arabanın durmaksızın yeni görüntüler getiren ön camından bakarken işlerimi halledebilirim. Bir anlığına kayıp giden kırlar görünür, birkaç dakika sonra tenha varoşlar ve en sonunda da uğursuz şehir gösterir kendini. Her iki yanında duran küçük televizyonlar misali aynalarıyla sürekli bir takip çekimi gibidir.
Belki de arabalara olan düşkünlüğüm aslında yol sevdamdan kaynaklanıyordur. Seyahat fikri, bir noktadan başka bir noktaya hareket etmek, İran kültüründe önemlidir. Yol, rızkının, soluk almayan ruhunun, bitmek bilmeyen keşiflerin arayışında olan insanın ifadesidir.
Arabayla seyahat uçakla yapılandan farklıdır. Uçağa binerken aklınızda gidilecek olan yer bellidir ve tabii ki insan nadiren tek başına havada yolculuk yapar. İnsanlar dâhil her şeyden kaçmama izin veren ve toprağın beraberinde daimi olarak yeni yollar ve sapakları da getirdiği şehrin dışını keşfetmemi sağlayan otomobilde durum böyle değildir. Kalkış noktam genellikle Tahran olur. Varış yerim ise belirsizdir, bu şimdiye kadar deneyimlediğim her şey kadar misafirperverdir; sınırsız, beklenmeyen ve bilinmeyen menzillerle dolu bir dünya, benden hiçbir şey istememesine rağmen bana her şeyi sunan bir çevre. Nerede uyuyacağımı ya da orada ne yiyeceğimi bilmeden atılırım bu maceraya. Elimde kamera, sadece ilerlerim, bakarım ve keşfederim. Dönmemin günler alacağını bilmeme rağmen hiçbir şeyi planlamadan ayrılırım evimden, saatler sonra hayatımda hiç görmediğim ve muhtemelen de bir daha asla görmeyeceğim bir aileyle tanıştığım küçük bir köy bulurum. Aile beni evine davet eder, bana yemek verir, yatacak yer teklif eder, sabah kahvaltımı, anne, baba ve üç çocukla beraber yapmadan evvel kaldığım odanın camını açarım ve önümde uzanan, gecenin karanlığıyla sarmaladığı vadiyi, uzaklardaki görkemli, karla kaplı zirveleri, evin birkaç metre uzağında, beyaz örtünün ortasında duran beyaza bürünmüş dallarıyla ebediyete uzanan o yapayalnız ağacı görürüm. Tesadüflerin zevki. Doğaçlamanın kıymeti. Karşı konulamaz haz.
Tıpkı bir at misali sabırlı olan arabam bana sadıktır. Tıpkı bir hayvanı sever gibi seviyorum onu.
Abbas Kiyarüstemi
