DOLUNAY

Şair: Süreyya Berfe

13 Eylül 2026

Gözlerimin içine yerleşmiş karanlık iyice içine
Çatıda çalgıcılarla yırtıcı kuşlar
Kırağı çökmüş damlar üstüne konuşuyorlar
Dudağını kıvıran damlalar üstüne
Delişmen bir yarasa konuyor
Alıyor karanlığı
Çekip ucundan kuytulara bırakıyor
Dönüyor yine canı tez
Çünkü sevmiyor aydınlığı
Elverişli yerinden bir tutam daha koparıyor
Yukarıda yırtıcı kuşların çalgıcıların alkışları

Alacakaranlık bir gecede

Alacakaranlık bir gecede
Alacakaranlık bir gecede diyorum
Çünkü geceden başka bir söz bilmiyorum
Onun gülüşüdür beni koruyan
Bana düşler hazırlayan
Hırçın bir günün sonudur
Onun yüreğime el koymasıdır
Kemendini boynuma dolar
Çünkü gece kaygılar verir deliler evidir
Acılarımın kışlasıdır
Alacakaranlık bir geceden işte
Hep ondan geçiyor hep ondan geliyor bunlar
Ben onun çekingen çekirgesi
Kara yasını tutuyorum

Geçelim bunları sevgilim hemen geçelim
Yırtlığından kovulmuş bir sabah geliyor
İri cüssesiyle geceyi kımıldatıyor
Renci ışıklarıyla yüzüme vuruyor
Oysa hiçbir ilgim yok onunla
Lekeli ve dul harabesiyle
Yaban bir kadın olan dilencisi güneşle
Basma yeleğiyle küflü ambarıyla
Hiçbir şeyiyle ilişiğim yok

O durmadan sövüyor bana
Korkak kısılmış boynuma sevgilim
Bilirsin darağacına asılmış boynum
Bir gelinciktir tarladayken
Ölü zamanlarım uzayan sokak taşları
Alır yola getirir boynumu
Koynumda kıvrılan gece kuşları
Bir sabah çok erken

Bir sabah çok erken
Karıncalar süslenir yuvalarında
Nereye baksam donuk kara
Külüstür bir saat gizlenmiş yukarıya
Türkmenlerin gözbebekleri gibi
Bir sabah çok erken

Hava neredeyse sislenir
Mavnalar geçiyor
Göğüslerinde Haliç’in izi
Güneşin bir avuç içi kadar yüzünden
Dönüyor boynum
Dönüyorum
Bir sabah çok erken

Ey geceden artakalan sabah
Biç yüzümün tarlasını orağınla
Yüzümü o kadar sevmiyorum
Ağzım bir tomurcuktur uçlanır kenarında
Bıç bıç de sesim çıksın
Onun zorlanarak çıkışı yok mu
Kül sesli bir yoksuldur mezarları andıran
Evlerdeki bütün perdeleri aralıyor sanki
Bir balkon kapısından

Sesimi alıp göğe bıraksam
Bilemez yaşamasını elbet düşecek
Yüzüm sen bari kolla kendini
Sesim bir gün bitecek
Beni ölüme karşı
Yaşama karşı iyi savun

Sen zavallı sesim sen
Gün doğarken gecenin çekildiğini
Issız ve baş döndüren bir düzlük
Hiç kopmayan bir düzlük gibi çekildiğini göremeyebilirsin
Yine yaralı bir konuşma oldu
Yaralı tutsak ve kurşunî
Duruyor başlıyor bitmiyor dağlar gibi

Bir şey var
Elimi götürünce değen
Görünüşü en hür bir oda
Sığınır yukarı kendimi
Gözlerimden akan sularla
Yüzümdür o benim
Eskiyen elbisem terzilerin dikmediği
Ve söner gibi yanan bir umutsuzluk feneri

Bir şey daha var bir şey daha var
Çünkü bu sabah da göçmenliğini sürdürüyor dolunay
Yalın sevgileri uslu bebekleri andırıyor
Kirlenmemiş sesimle yaşlılara gönderdiğim şarkıları
Bulsuz denize benzeyen şarkıları
Bir yaz günü güverteden kıyıları uzaklara
Geleceğe söylediğim şarkıları

Süreyya Berfe
Soyut, Mayıs 1966


Gecenin İçinden Konuşan Ses

Süreyya Berfe’nin “Dolunay” şiiri, ilk bakışta gece ile sabahın birbirini izlediği bir zaman şiiri gibi görünür. Fakat şiirin asıl meselesi zamanın ilerlemesi değil, karanlıkla yaşayan bir benliğin aydınlık karşısındaki tedirginliğidir. Şiirin başlangıcında karanlık yalnızca çevrede bulunan bir şey değildir; “gözlerimin içine yerleşmiş”tir. Böylece dış dünyanın karanlığı ile şairin iç dünyası birbirinden ayrılmaz hâle gelir. Gece, ruh hâlinin atmosferi değil, neredeyse ruhun kendisidir.

Şiirin ilk bölümünde oldukça hareketli, hatta saldırgan bir gece manzarası kurulur. Çatı, damlar, kırağı, damlalar, yarasa, yırtıcı kuşlar ve çalgıcılar aynı sahnenin içindedir. Fakat bunlar gerçekçi bir gece tasvirinden çok, iç dünyanın nesnelere dağıtılmış hâlidir. Özellikle “Delişmen bir yarasa”nın karanlığı ucundan çekip kuytulara bırakması çok güçlü bir görüntüdür. Karanlık burada sabit bir örtü değildir; tutulabilen, taşınabilen, kuytulara bırakılabilen maddesel bir varlık gibi davranır. Şair, soyut olanı sürekli somutlaştırır.

Bunun hemen ardından gelen “Çünkü sevmiyor aydınlığı” dizesi, şiirin duygusal merkezlerinden biridir. Yarasanın aydınlığı sevmemesi, aslında şiirin konuşan öznesine doğru açılan bir kapıdır. Birkaç dize sonra bunun yalnızca yarasaya ait olmadığı anlaşılır: “Çünkü geceden başka bir söz bilmiyorum.” Şairin geceyle ilişkisi bir tercih olmaktan çıkmış, neredeyse bir dile dönüşmüştür. Gündüzün dili ona yabancıdır; kendisini ifade edebildiği alan gecedir.

Burada çok dikkat çekici bir dönüşüm yaşanır. Gece, normalde korkunun ve tehditlerin zamanı olarak düşünülürken şiirde tam tersine koruyucu bir varlığa dönüşür:

“Onun gülüşüdür beni koruyan
Bana düşler hazırlayan”

Gece hem “kaygılar verir” hem de korur; hem “deliler evidir” hem de acıların “kışlası”dır. Bu nedenle şairin geceyle ilişkisi romantik bir sığınma değildir. Gece, yaralı benliğin hem evidir hem de hapishanesi. Şiirin sonundaki “Kara yasını tutuyorum” dizesi de bu ilişkinin yas boyutunu açığa çıkarır. Şair yalnızca geceyi sevmemekte; geceyi kaybedebilecek olmanın yasını da tutmaktadır.

Bu noktada “çekingen çekirge” imgesi özellikle güzel. Şair kendisini gecenin büyük, karanlık ve tehditkâr dünyasının içinde küçücük bir canlıya indirger: “Ben onun çekingen çekirgesi.” Çekirge hem kırılgan hem de ürkektir. Böylece şiirin anlatıcısı, karanlığa hükmeden biri değil, onun içinde saklanan küçük bir varlık hâline gelir. Bu küçülme, şiirdeki yalnızlık duygusunu güçlendirir.

Ardından sabah gelir. Fakat sabahın gelişi bir kurtuluş olarak karşılanmaz. Tam tersine, “Geçelim bunları sevgilim hemen geçelim” sözüyle başlayan bölümde sabah neredeyse istenmeyen bir misafir gibidir. “Yırtlığından kovulmuş” olması, sabahı kendi doğasına ait olmayan bir yerden gelmiş gibi gösterir. Geceyi “kımıldatan” iri cüsseli bir güçtür. Üstelik ışığı da şefkatli değildir; “Renci ışıklarıyla yüzüme vuruyor.”

Şairin güneşle ilişkisini belirleyen en önemli cümlelerden biri şudur:

“Oysa hiçbir ilgim yok onunla”

Bu ilgisizlik hemen ardından gelen imgelerle genişletilir. Güneş; “lekeli ve dul harabe”, “yaban bir kadın”, “dilenci”, “basma yeleği”, “küflü ambar” gibi birbirinden tuhaf ve sert çağrışımlarla çevrelenir. Güneşin geleneksel şiirdeki aydınlık, canlılık ve umut anlamlarının yerine burada yoksulluk, eskilik, yabancılık ve rahatsızlık yerleşir.

Şiirin en çarpıcı imgelerinden biri ise boyun çevresinde kuruluyor:

“Korkak kısılmış boynuma sevgilim
Bilirsin darağacına asılmış boynum”

Boyun burada yalnızca bedenin bir parçası değildir. Korkunun, ölümün ve savunmasızlığın taşıyıcısıdır. Fakat hemen ardından gelen “Bir gelinciktir tarladayken” dizesi boynu yeniden başka bir şeye dönüştürür. Darağacında asılmış boyun ile tarladaki gelincik arasında şaşırtıcı bir gerilim vardır: biri ölümün, diğeri hayatın ve kırılgan güzelliğin görüntüsüdür. Şair bu iki görüntüyü açıklamaz; onları yan yana getirerek şiirsel anlamı oluşturur.

“Bir sabah çok erken” tekrarının sıklaşması da önemli. Bu tekrar, sabahı ilerleyen doğal bir zaman olmaktan çıkarıp takıntılı bir âna dönüştürüyor. Şiirde zaman akmıyor gibidir; aynı sabah tekrar tekrar yaşanıyor. Karıncalar yuvalarında süslenirken, “külüstür bir saat” yukarıda gizlenirken, mavnalar Haliç’ten geçerken şiir bir İstanbul sabahının somut görüntülerini yakalıyor. Özellikle:

“Göğüslerinde Haliç’in izi”

çok başarılı bir dizedir. Mavnalar yalnızca Haliç’te hareket eden tekneler değildir artık; Haliç onların bedenlerinde iz bırakmıştır. Şehir manzarası böylece doğrudan öznenin ruh hâline karışır.

Ve sonra şiirin belki de en önemli dönüşümü gerçekleşir: sabah artık dışarıdaki bir manzara olmaktan çıkar, sese dönüşür.

“Ey geceden artakalan sabah” diye başlayan bölümde şair yüzünü ve sesini karşı karşıya getirir. “Yüzümün tarlası”, “orağın” biçtiği yüz, “tomurcuk” olan ağız ve zorlanarak çıkan ses aynı beden üzerinde toplanır. Sesin doğması bile kolay değildir:

“Bıç bıç de sesim çıksın
Onun zorlanarak çıkışı yok mu”

Burada şiirin kendisiyle şiirin konusu birbirine yaklaşır. Konuşmakta zorlanan bir insanın sesini anlatırken şair, aynı zamanda şiirin nasıl doğduğunu da sezdirir. Ses, kolayca çıkan berrak bir söz değildir; “kül sesli bir yoksul”dur. Mezarlara benzeyen evlerin perdelerini aralayan, balkon kapısından dışarı çıkmaya çalışan yoksul bir sestir.

Bu nedenle “Sesimi alıp göğe bıraksam / Bilemez yaşamasını elbet düşecek” dizeleri çok değerlidir. Ses özgür bırakıldığında bile yaşayamaz. Şairin sesi kırılgandır; ölüm karşısında savunmasızdır. Fakat hemen ardından sesin görevi belirlenir:

“Beni ölüme karşı
Yaşama karşı iyi savun”

Buradaki “yaşama karşı” ifadesi şiirin en incelikli noktalarından biridir. Ses yalnızca ölümü engellemek için gerekli değildir; yaşamın kendisine karşı da bir savunmadır. Çünkü yaşamak da insanı yaralayan, tüketen, kuşatan bir güç olabilir. Şairin sesi iki uç arasında kendisine bir siper oluşturur.

Sonraki bölümde şiir yeniden olağanüstü bir mekân yaratıyor:

“Bir şey var
Elimi götürünce değen
Görünüşü en hür bir oda”

Bu “oda”nın gerçek bir oda olup olmadığından çok, öznenin kendisine ulaşabildiği içsel bir alan olması önemlidir. Şair “gözlerimden akan sularla” kendisine ulaşır ve sonunda şu son derece güçlü tanıma varır:

“Yüzümdür o benim”

Yüz burada kimliğin basit göstergesi değildir. Yıpranmış bir elbise gibi eskimiştir; “terzilerin dikmediği” bir elbisedir. Ve bütün bunların yanında “söner gibi yanan bir umutsuzluk feneri” vardır. Fener hem yanmakta hem sönmektedir. Şiirin genelindeki ruh hâli de tam olarak budur: bütünüyle sönmüş değildir, fakat ışığı güvenilecek kadar güçlü de değildir.

Son bölümde dolunay yeniden ortaya çıkar:

“Çünkü bu sabah da göçmenliğini sürdürüyor dolunay”

Bu dize, şiirin başındaki geceyi geriye çağırır fakat onu aynı hâliyle getirmez. Dolunay artık **“göçmen”**dir. Yerleşemeyen, bir yerden başka bir yere geçen bir varlıktır. Bu nedenle şiirin bütününde gördüğümüz gece de aslında kalıcı bir sığınak değildir. Şairin sevdiği, kendisini koruyan karanlık bile yer değiştirmektedir.

Son dizelerde ise karanlığın içinden bambaşka bir şey doğar: şarkı. Şair “kirlenmemiş sesimle” yaşlılara, denize ve geleceğe şarkılar göndermektedir. Böylece şiir, karanlıkla başlayan yolculuğunu sese ve geleceğe doğru açarak bitirir. Başlangıçta karanlığı “kuytulara bırakan” yarasa varken, sonunda şairin sesi şarkıları geleceğe bırakır.

Bu yüzden “Dolunay”ın en güçlü tarafı, karanlığı yalnızca umutsuzluğun simgesi olarak kullanmamasıdır. Gece aynı zamanda dilin, düşlerin, korunmanın ve şiirin alanıdır. Sabah ise yalnızca aydınlık değil; yüzleşme, sesin zorla çıkışı ve yaşama mecburiyetidir. Şairin asıl sığınağı karanlığın kendisinden çok, karanlığın içinde doğurabildiği sestir.

Şiirin sonundaki şarkılar bu nedenle önemlidir. Başlangıçta “geceden başka bir söz” bilmeyen anlatıcı, sonunda geleceğe şarkılar söyleyen birine dönüşür. Karanlık tamamen ortadan kalkmaz; dolunay hâlâ göçmektedir. Fakat karanlığın içinden çıkan ses artık yalnızca kendi acısını taşımamaktadır. Yaşlılara, denize ve geleceğe ulaşan bir şarkıya dönüşmüştür. Şiirin gerçek çıkışı da tam burada gerçekleşir.