Berhayat
1
Kaderden kısaydı, ömürden uzun
Rabbim, döndürdün, kalbimi sana.
Ne insanlar, ne insanlar, binlerce yıldır
Herkesi kurtarıp kendisi ölen,
İsmail demedim, gelmedik daha
Günlerce gidersin ve varamazsın
Yetişmek ne mümkün, onun hatrına
Kalmışsın, düşün, hep dört yaşında.
Susmuşlar, susmuşlar, durmadan seni
Üzüldüğümüz bir şey, hatırladıkça
Güzel başlayıp öyle bitmeyen
Elimizden gelmeyen, daima giden
Sınıra yığılmış gibi göçmenler
Ağır hastalar ve yorgun sabah
Ahbabı olmayan yoksul bir yemin
Zeytine uzanan çaresiz çatal
Bunu bulamayan kaç kişi vardır,
Sesine doğru baktığımız o
Güneşten erken – hayret ve heves
Babasının gözleri, elleri evladının
Kimseden geriye kalmayan kadim
Derdini kırlara açan çiçekler
Düşmemiş fakat düşecek yaprak
Hastanın uykusu ve durgun baba
Kandiller yapıyor gibi harflerden
İnsan üzgündür, insanlar bilmez
Duyarsın, duyamazsın, onu sen.
2
E harfidir o, sever, tüm çocukları
İsmet bey öğretmişti bana bu sırrı,
Gecenin kalbine girmek için ben
İnanmış gözler, kâğıt ve kalem
Herkes uyurken yazdığım sana –
Işığın bile yorulduğu zamanlar
Yokluğun cebinden bulup da kokladığım
Bir beze sarılmış sarı saçların,
İsmail olsun en gökçek adın.
Geçtiğin yollardan yaylaya çıkar
Sahiden hayatta olan yörükler.
Sesin de varmış, duyanlarla konuştum
Kimsesi kalmayan o diller gibi
Uzak ve unutkan, dağların şimdi.
Sessizlik bekliyor geçitlerinde,
Ölmekten yorulmuş yaşlı insanlar
Bulutlar geçerken yağmayan yağmur
Annenin herkesten sakladığı şey
Bütün gün ekmekten azar yiyen bir adam
Korkup da kaçanın sustuğu hayat
Derdi bitmeyen o küçük evler –
İşte oradasın, bakıyorlar hep
Ömrünün önünden geçiyorsun ve
İmreniyor kimi, kimi şefkatle
Büyümüş diyorlar, kocaman olmuş
Dördündesin oysa – dikkatle
Alıyor seni, kendi yanına.
3
İnsanı yerinden eden gözlerin
Suların serin, toprağın haklı
Kusursuz kuşlar, çayırlar ve tay
Anlatma, inanmazlar – hep öyledirler
Ölmekten dönerler her akşam eve
Ekmeği bilirler, bilmezler buğday
Yukardan bakarlar, dünyadan sana
Sakın sırrını deme onlara
Düzlükte garipsin, dağlarda pırnal
Bulmuşsun fakat yeniden ara.
Bir ağaç görünce büyük nefesler
Alıp da vermeyen biz şehirliler,
Eski kaynaklar – insanlar yeni
Bozulan yapılır – diyorum hayır.
Artık gecenin hükmü kalmadı
Gündüzler bile öyle karanlık,
Hayatın yüzüne kapanmış kapı,
Bırakmak orada, sürekli seni
Yetmişli yıllar, değilsin renkli
Ne güzel olurdun, bakarken bana
Bağlılık gibiydin, sessiz ve derin
Umuttu galiba hepimizin başkanı
Onun da sadece gözleri vardı.
Gelmeyen yolcu, şimdi o günler
Elden ayaktan kesilen selam
Aklına gelenler, yazmayan yazı
Herkesten önce olurken akşam.
4
Bulanık fakat içiliyor su
Biraz çekinirsin ister istemez
Verirsin aklından çıkarıp onu
Ayakta okunan mektuplar gibi
Ağacın gövdesi ve derin harfler
Hatta kimisi kabuk bağlamış,
Üzgün mutluluk, yüksek gözlerin
Gidersin buradan, kalır hevesin.
Geceleyin indiğin bilmediğin şehirler
En yakın tanıdık ne kadar uzak
İşte dünyadasın, beklerken neler
Yabancı memleket – yerli endişe
Yepyeni bir tat ve kararsızlık
İnsanlara bakma, onlar alışmış
İmkânsız sanılan, öyle olmayan
Nasılsın iyilik – sonuçlar kötü
Ölmeden bitirmek gibi bir ömrü
Boşa akan su – susuz şadırvan
Birinci başlayıp sonuncu olan –
Yaşadın sayılmaz, hiç görmedin sen
Güzel bir çocuktun, durdun orada
Kabuk demiştim, onun altında;
Rüzgârın söylediği gelip de geçmek
Taşların bildiği bazı ilimler
Kuşların göklerden hep getirdiği
Sulardan sağlanan serin sevinçler
Anmak bunlarla beraber seni.
5
İşte dünyadasın, dinmemiş yasın
Ölmez ömrüm varsa gelirim sana
Ateşin başına oturmuş canın
Düşüyor kadınlar ve çocukların
Yurdundan sürülmüş toprak gibisin
Uzak bir hatıra olan sevincin
Varsın bulamasın kimi dalları,
Bir su içmeden anlatılamaz
Ölmeyen bilmez bunu, yaşarken
Üzgünsün, haklısın – kazadır kader
Haber vermeden geçerken günler
Görmeye gözümüz yetmiyor seni
Herkesten çoksun, yalnız olsan da
Berhayat diyoruz, fakat kuyuda
Kalmışsın, öyle – nasıl söylesem
Yollar bozuluyor buradan sonra
Kasımın içindesin eski hesapla,
Ses olsun diye aldığın nefes
Kuşlar uyurken göğe yükselen
Anlamış gibi buruk tebessüm –
Bir zorluktur bu, dostluğa yatkın
En uzun gecenin var kısa adı
Kar yağmış deyince uyanan çocuk
Düzlüğe dönüşür sevgilinin dağları
Gelmeyen gelmez, bitmeyen biter,
Camlardan bakan güzel hakikat,
Bulmak yorar insanı, aramak yeter.
6
Kendinden yana akıp duran bir
Büyük bildiğin değildir küçük
Dokunur onlara, dürüst kalışın
Ol ulu kuşlar gibi kalkışın,
Son bir gayretle hazırlanan son
Kardeşim diyenden kalbini sakın,
Heceyi tutturmak için geceyi
Uykusuz bırakmak sanki yaşamak,
Bazen duruyor anlamın aklı
Kaybeden insan, kazanan kasa
Beklenen mucize, yürüyen hasar –
Bizlere bakarken nedir gördüğün,
Yalancının verdiği güven mektubu
İşleri ters giden o yorgun sular
Yalnızca yazılan, okunmayan hiç
Varmadan kurumuş – kadim ve yetim,
Bir hikmeti yoktur belki de bunun
İçinde sakini kalmamış lahit
Gibi bomboştur dünya dediğin,
Güneşten yanayken günebakanlar
İnsanlar gelirken – yeni soğuklar
Sevincin yüzüne konan gözlerin
Kapanır kapılar – bırakır seni.
Bizler burada kalmış da kalmış
Geçimsiz günlerden geçiyoruz çok,
Sıkılgan harfler, kederli ekmek
Bir kuru hevestir, anlatmak ve kış.
İbrahim Tenekeci
İnsan hatıralarda ise berhayattır.
İbrahim Tenekeci'nin "Berhayat" şiirini, şairin henüz dört yaşındayken kaybettiği kardeşi İsmail'i bilmeden okumak da mümkündür; fakat bu biyografik bilgi şiirin birçok kapısını açar. Şiir, bir ağıttan çok, ömrü boyunca devam eden bir kardeş konuşmasıdır.
Dört yaşında kalan bir ömür
Şiirin en sarsıcı cümlelerinden biri şudur:
"Kalmışsın, düşün, hep dört yaşında."
Bu yalnızca İsmail'in yaşı değildir. Ölüm zamanı durdurmuştur. Dört yaşındaki çocuk büyümez; fakat onu kaybeden ağabey büyür, yaşlanır. Böylece iki kardeş arasındaki yaş farkı sürekli açılır.
Şiirin ilerleyen bölümlerinde bunu yeniden söyler:
"Büyümüş diyorlar, kocaman olmuş / Dördündesin oysa..."
İnsanlar hatıralarında öleni büyütür. Şair ise buna itiraz eder. Hayır, İsmail hâlâ dört yaşındadır. Büyüyen yalnızca geride kalanların acısıdır.
Yasın zamanı yoktur
Şiirde ölüm geçmişte yaşanmış bir olay gibi anlatılmaz.
Çünkü yas bitmemiştir.
"İşte dünyadasın, dinmemiş yasın."
Bu çok önemli bir dizedir. Yas artık bir duygu değil, yaşam biçimine dönüşmüştür.
Şair kardeşini hatırlamaz.
Onunla yaşamaktadır.
Bu yüzden şiir geçmiş zamanla değil, şimdiki zamanla konuşur.
İsmail artık tek bir çocuk değildir
İsmail adı şiirde giderek büyür.
Artık yalnızca ölen kardeş değildir.
Şair onu;
- bütün çocuklarda,
- yoksullarda,
- göçmenlerde,
- hastalarda,
- yalnız insanlarda,
- unutulmuş dillerde
görmeye başlar.
Bu yüzden şiirde şu dizeler peş peşe gelir:
"Sınıra yığılmış gibi göçmenler..."
"Ağır hastalar..."
"Kimsesi kalmayan o diller gibi..."
Kardeş acısı merhamete dönüşmüştür.
Artık şiirin merkezinde yalnız bir çocuk değil, bütün kırılmış insanlar vardır.
Çocukluğun kutsallığı
Şiirde çocuklar sıradan bir yaş dönemi değildir.
Çocuk, bozulmamış hakikattir.
Bu yüzden sürekli çocuk imgeleri çıkar karşımıza.
"Kar yağmış deyince uyanan çocuk"
Bu dize yalnızca güzel değildir.
Şair, ölümü bile çocukluğun saflığıyla anlamaya çalışmaktadır.
Baba ve anne
Şiirde anne ve baba çok az görünür.
Fakat göründüklerinde şiirin en ağır yükünü taşırlar.
"Annenin herkesten sakladığı şey"
Anne acısını gizler.
Hiç anlatmaz.
Şair tek cümleyle bütün anneleri anlatır.
Bir başka dizede ise:
"Hastanın uykusu ve durgun baba"
Baba konuşmaz.
Sessizleşir.
Acı bazen ağlatmaz.
İnsanı durgunlaştırır.
Sessizlik şiirin gerçek dili
"Susmuşlar..."
"Sesine doğru baktığımız..."
"Duyarsın, duyamazsın..."
Bu şiirde sessizlik konuşmadan daha güçlüdür.
Çünkü ölüm anlatılamaz.
Ancak etrafında dolaşılabilir.
Şair de bunu yapar.
Dünya eksilmiş bir yerdir
Şiirde şehirler vardır.
Dağlar vardır.
Yollar vardır.
Fakat bütün mekânlarda eksiklik hissedilir.
Çünkü İsmail yoktur.
Bu yüzden şiirde sürekli:
- yarım kalan yollar,
- boşa akan sular,
- yağmayan yağmur,
- susuz şadırvan,
- okunmayan mektuplar
görürüz.
Bunların tamamı eksikliğin sembolleridir.
"Berhayat" kelimesinin ironisi
Şiirin adı çok dikkat çekicidir.
Berhayat, "hayatta olan", "diri kalan" anlamına gelir.
Ama şiirin merkezindeki çocuk ölmüştür.
Şair sonunda şöyle der:
"Berhayat diyoruz, fakat kuyuda / Kalmışsın..."
İşte şiirin en büyük ironisi budur.
İsmail biyolojik olarak yaşamamaktadır.
Fakat hafızada yaşamaktadır.
Hatırlandığı sürece berhayattır.
Belki de şiirin kendisi onu hayatta tutan yerdir.
Şiirin dili
"Berhayat", klasik anlamda bir anlatı şiiri değildir.
Bir olay örgüsü yoktur.
Çağrışımlar birbirini takip eder.
Bazen çocuk gelir.
Bazen göçmen.
Bazen kuş.
Bazen ekmek.
Bazen yağmur.
İlk bakışta birbirinden kopuk görünen bu imgelerin ortak noktası şudur:
Hepsi kırılmış, eksilmiş veya yarım kalmış hayatları temsil eder.
Bu yüzden şiir nefes nefese ilerler. Okur, bir düşünceden diğerine geçerken mantıksal değil, duygusal bir akışın içinde kalır. Yas da zaten böyle işler; doğrusal değildir, hatıralar arasında sıçrayarak ilerler.
Son dize: Şiirin özeti
Şiir şu sözle biter:
"Bulmak yorar insanı, aramak yeter."
Bu yalnızca İsmail için söylenmiş değildir.
Kaybedilen hiçbir insan gerçekten "bulunamaz."
Ama onu aramaktan vazgeçmemek, sevgiyi ve hatırayı canlı tutar.
Şair, kardeşini yıllar sonra bulacağını ummaz; onu aramayı sürdürerek yaşatır. Bu nedenle şiirin sonu bir umutsuzluk değil, kabulleniştir.
"Berhayat", görünüşte dört yaşında ölen bir çocuğa yazılmış uzun bir ağıt gibi dursa da, aslında ölümün zamanı durdurduğu, hatıranın ise zamanı aşabildiği üzerine kurulmuş derin bir varoluş şiiridir. İbrahim Tenekeci, kardeşini anlatırken yalnızca İsmail'i değil; çocukluğu, masumiyeti, kaybı, merhameti ve insanın ömrü boyunca taşıdığı eksikliği anlatır. Şiir bu yüzden yalnızca bir kardeşin yasını değil, insan olmanın en sessiz acılarından birini dile getirir.