KASABADAN UZAKTA
13 Eylül 2026
Gök gürültüleri ve şimşekler
Islak fotoğraflarını çekiyorlar gecenin
Yüreğimin dallarında kuşlar yavruluyor
Göğe ağlıyorlar önce
Onun Ay beyazı çeşmelerinde yunup
Kasabaya iniyorlar
Kasabada yaşıyorlar
Onları seviyorum ama göremiyorum
Avucumda
Kurutulmuş ölüsü bir kelebeğin
Kuş olmak uçmak istiyor
Beni avutuyor
Ben avunamam onunla
Çünkü kasaba uykuda
Kabartma bir harita gibi karşımda
Geceyle yağmurla karşımda
Kelebeğin sözünü dinlesem
Yatağıma süzülen geceyi kovsam
Gitse
Derin kuyulardaki suları örtse
Yağmur var
Delikli yüzüyle
Ağaçların yukarıdan ellerine hevesler kuran
Yağmur var
Kar tutmuş tekerlekleri soyan
Geceye sarkan
Uykular öğüten
Yağmur var
Bir de köpek ulumaları
Bekçi düdükleri
Horoz sesleri
Kasabanın borazancıları bunlar
Ve ilerde
Kasabanın çok ötesinde
Peşlerinde sabahı sürükleyen
Belki de beni özleyen
Tenteli arabalar
Hepsi de kasabanın kışını anlatırlar bana
Benim kısa günlerime
Uzun gecelerime anlatırlar
Bir alay geçer düşlerimden
Önde bütün kasabalılar
Yerliler yabancılar
En arkada hareket memuru
Elinde küçük bir istasyon
Yanında şoförler
Kulağımda her an çınlayan
Eski bir org sesi gibi geçerler
Bisikletli bir oğlan tozlu bağ yollarına sapar
Elleri çapalı kadınlar tarlalara
Patronlar ağaç altlarına
Irğatlar su başlarına
Esnaflar dükkânlara
Hanımlar evlere
Bebeler beşiklere dağılırlar
Güneşin değil
Tenteli arabaların
İnce bir sis bulutu gibi başlattığı
Sabaha açarım gözlerimi
Güneşi göremem
Gökkuşağını budayan dağ başlarını
Yüreğimi koyu bir gölgeyle biçen kasaba kadınlarını
Irğatları sucuları yoksulları görürüm
Gökteki köyünün içimde yatan
Aklımda uyuyan yerini
Mert erkeğini görürüm
(Yine güneş doğacak
O beyaz zırhına bürünecek
İlk ışıklı bir kandil gibi
Kasabayı aydınlatacak)
Böylece esmer bir kış günü başlar kasabada
Şehir günleri gibi kör değildir
Bulanık değildir
Kasabada insan ışıyışan bir su gibi belirir
Nerde kasaba
Benden uzakta
Yine de avucumda
Kurutulmuş ölüsü bir kelebeğin
Kuş olmak uçmak istiyor
Ağzında iri bir çıban
Gizli sevgilimi bekliyor
Süreyya Berfe
Şiir Sanatı, Kasım 1966
Avucumda Kalan Kelebek
Süreyya Berfe’nin “Kasabadan Uzakta” şiiri, ilk bakışta uzakta kalmış bir kasabanın yağmurunu, gecesini, insanlarını ve gündelik hayatını hatırlayan bir anlatıcının şiiri olarak okunabilir. Ancak şiirin asıl derinliği, kasabanın kendisinden çok, uzakta kalmış bir hayatın insanın içinde nasıl yaşamaya devam ettiğinde ortaya çıkar. Kasaba fiziksel olarak uzaktadır; buna karşılık hafızada, düşlerde ve nihayet “avuçta” taşınmaktadır.
Şiirin merkezindeki bu uzaklık, yalnızca mekânsal bir uzaklık değildir. Geçmiş ile şimdi, görülmek ile hatırlanmak, yaşamak ile kaybetmek arasındaki mesafedir. Şair kasabayı doğrudan anlatmak yerine onun seslerini, görüntülerini ve insanlarını hafızasından geçirerek yeniden kurar. Böylece dışarıdaki kasaba giderek iç dünyadaki kasabaya dönüşür.
Fakat şiiri okurken insanı asıl durduran imge, bu geniş manzaranın içinden ansızın çıkan kelebektir:
“Avucumda
Kurutulmuş ölüsü bir kelebeğin
Kuş olmak uçmak istiyor
Beni avutuyor”
Bu birkaç dize, şiirin bütün anlamını başka bir yere taşır.
Kurutulmuş kelebeğin paradoksu
Kelebek şiirde sıradan bir güzellik veya özgürlük simgesi değildir. Çünkü şair onun canlı olmadığını özellikle belirtir: “kurutulmuş ölüsü” vardır. Uçması artık biyolojik olarak mümkün değildir. Buna rağmen “kuş olmak uçmak istiyor”dur.
Şiirin en sarsıcı tarafı tam da buradadır: Uçma arzusu, uçma imkânını kaybetmiş bir varlığın içinde yaşamaktadır.
Bu nedenle kelebeği yalnızca “özgürlük” ile eşleştirmek şiirin imgesini daraltır. Burada daha karmaşık bir durum vardır. Kelebek ölüdür ama arzusu ölü değildir. Bedeni hareketsizdir fakat hayali hareketlidir. Avuçta tutulmaktadır fakat uçmak istemektedir.
Şairin kasabayla ilişkisi de buna benzer.
Kasaba uzaktadır.
Şair onu görememektedir.
Oradaki hayat geçmişte kalmıştır.
Ama o hayatın arzusu ve hatırası hâlâ yaşamaktadır.
Bu açıdan kurutulmuş kelebek, şairin kendi hâlinin şiirsel bir karşılığına dönüşür. Şair kendi uzaklığını ve ulaşamama duygusunu kelebeğe yüklemiş gibidir. Kelebek uçmak ister; şair de zihninde yeniden o kasabaya, o hayata, belki de o gizli sevgiliye ulaşmak ister.
“Beni avutuyor”: Teselli neden ölü bir şeyden gelir?
İmgenin bir başka şaşırtıcı tarafı, şairin bu kelebekten teselli bulmasıdır:
“Beni avutuyor”
Normalde teselli canlı bir şeyden beklenir. Burada ise şairi avut eden ölmüş ve kurutulmuş bir kelebektir.
Bu, şiirin hafıza anlayışını da açıklar. Şairin elinde artık gerçek kasaba yoktur. Onun yerine kasabanın hatırası vardır. Gerçek hayatın yerini görüntüler, sesler ve imgeler almıştır.
Dolayısıyla şairin elinde kalan şey, tıpkı kurutulmuş kelebek gibi, geçmiş hayatın korunmuş fakat canlılığını kaybetmiş biçimidir.
Ama garip biçimde bu ölü nesne hâlâ hayat taşır. Çünkü şair ona “uçmak istiyor” dedirtir.
Burada şiirin temel paradokslarından biri ortaya çıkar: Geçmiş bitmiştir ama geçmişe duyulan arzu bitmemiştir.
Kasabanın “ıslak fotoğrafları”
Şiirin başlangıcındaki:
“Gök gürültüleri ve şimşekler
Islak fotoğraflarını çekiyorlar gecenin”
dizeleri de bu bakımdan kelebeğe bağlanabilir.
Şimşek geceyi fotoğraflar.
Fotoğraf, yaşanan şeyin kendisi değildir; onun görüntüsüdür.
Kurutulmuş kelebek de artık yaşayan kelebek değildir; onun korunmuş bedenidir.
Şairin hatırladığı kasaba da artık yaşanan kasaba değildir; hafızada korunmuş bir görüntüdür.
Bu üç unsur arasında çok ince bir akrabalık vardır: fotoğraf, kurutulmuş kelebek ve hatıra. Üçü de geçmişteki bir şeyi şimdide tutmaya çalışır. Fakat hiçbiri geçmişi gerçekten geri getiremez.
Bu yüzden şiirin nostaljisi rahatlatıcı olmaktan çok hafifçe acılıdır.
Kasaba, insanlarıyla hatırlanıyor
Şairin hatırladığı şey yalnızca bir coğrafya değildir. Kasaba, insanlarıyla birlikte gelir:
“Elleri çapalı kadınlar tarlalara
Patronlar ağaç altlarına
Irgatlar su başlarına
Esnaflar dükkânlara
Hanımlar evlere
Bebeler beşiklere dağılırlar”
Bu dizeler şiirin bireysel hafıza alanını toplumsal bir görüntüye açar.
Kadınlar, ırgatlar, esnaflar, patronlar, çocuklar… Herkes kendi hayatının içine dağılır. Şairin özlediği şey, tek bir manzara değil, bütün bir hayatın hareketidir.
Bu yönüyle şiir, Berfe'nin erken dönem şiirindeki toplumcu gerçekçi duyarlığın önemli özelliklerini taşır. Berfe üzerine yapılan akademik çalışmalarda da Gün Ola ve Savrulan döneminde Anadolu insanının gündelik hayatına, emeğine ve çevresine yönelik gözlemci bakışın öne çıktığı belirtilmektedir.
Fakat Berfe burada toplumsal hayatı bir bildiri gibi sunmaz. İnsanları yaptıkları işlerle gösterir. Şiirin toplumcu tarafı, hayatın kendisini görünür kılma biçiminde ortaya çıkar.
“Bir alay geçer düşlerimden”
“Bir alay geçer düşlerimden”
dizesiyle kasaba artık gerçek bir mekân olmaktan çıkar ve hafızanın içinden geçen bir görüntüye dönüşür.
Yerliler ve yabancılar, hareket memuru, şoförler, istasyon, bisikletli çocuk, tarlaya giden kadınlar… Hepsi bir geçit hâlinde şairin düşlerinden geçer.
Burada çok önemli bir ayrıntı vardır: Kasaba yaşamaktadır; şair ise onu düşünde yaşamaktadır.
Bu ayrım şiirin hüznünü oluşturur. Kasabada hayat devam ederken anlatıcı uzaktadır. İnsanlar işlerine gider, araçlar geçer, sabah olur. Şair ise bütün bu hareketi ancak hafızasında yeniden kurabilir.
Dolayısıyla kasabanın hareketi ile şairin hareketsizliği arasında görünmez bir karşıtlık oluşur. Bu karşıtlığın en yoğun biçimi ise yine kelebektedir:
Kasaba hareket hâlindedir; kelebek kurutulmuştur.
Kasaba sabaha ulaşır; kelebek hâlâ avuçtadır.
Kasaba hayatını sürdürür; kelebek uçmak ister.
Sabahı güneş değil, hayat başlatıyor
Şiirin:
“Güneşin değil
Tenteli arabaların
İnce bir sis bulutu gibi başlattığı
Sabaha açarım gözlerimi”
dizeleri, Berfe'nin dünyasında insan ile tabiatın nasıl iç içe geçtiğini gösterir.
Sabahı güneş başlatması beklenirken tenteli arabalar başlatır. Çünkü kasabanın gerçek sabahı, insanların hareket etmesiyle doğmaktadır.
Bu yüzden şiirde tabiat yalnızca bir arka plan değildir. Yağmur, gece, güneş, ağaç, kuş ve kelebek insan hayatıyla aynı şiirsel dokunun parçalarıdır. Berfe'nin şiir dünyası üzerine yapılan değerlendirmelerde de tabiata yönelik ilginin şairin farklı dönemlerinde devam eden temel özelliklerden biri olduğu belirtilir.
“Benden uzakta / Yine de avucumda”
Şiirin son bölümünde bütün bu görüntüler tek bir noktada toplanır:
“Nerde kasaba
Benden uzakta
Yine de avucumda”
Bence şiirin anahtarı burada değil, bu dizeler ile kelebek arasındaki ilişkide bulunuyor.
Kasaba “avucumda”dır; hemen ardından:
“Kurutulmuş ölüsü bir kelebeğin”
gelir.
Yani şairin avucunda bulunan şey, gerçek kasabanın kendisi değildir. Onun kurutulmuş, korunmuş, hafızada taşınan hâlidir.
Kasaba da kelebek gibi canlılığını geride bırakmış, fakat tamamen kaybolmamıştır.
Burada “avuç” da tesadüfi bir kelime değildir. Avuç hem koruyan hem tutan hem de kapatan bir yerdir. Şair kasabayı elinde tutmaktadır; fakat elinde tuttuğu şey artık yaşanabilir bir hayat değil, hatırlanabilir bir hayattır.
Kelebeğin ikinci gelişi şiirin anlamını değiştiriyor
Şiirin sonunda kelebek yeniden ortaya çıkar:
“Kurutulmuş ölüsü bir kelebeğin
Kuş olmak uçmak istiyor
Ağzında iri bir çıban
Gizli sevgilimi bekliyor”
İlk bölümde kelebek şairi avutuyordu. Son bölümde ise artık gizli sevgiliyi beklemektedir.
Böylece ilk bakışta yalnızca kasaba özlemi gibi görünen şiirin altında başka bir bekleyiş bulunduğu anlaşılır.
Şair sevgiliden uzun uzun söz etmez. Onu şiirin içine açıkça yerleştirmez. Sadece son anda “gizli sevgili” olarak ortaya çıkarır.
Bu nedenle kasaba ile sevgili birbirinden bütünüyle ayrı düşünülemez. Şair belki kasabayı özlerken aslında o kasabayla birlikte yaşanmış bir yakınlığı da özlemektedir. Kasaba, sevgilinin hafızadaki mekânı hâline gelmiş olabilir.
Ve kelebek, bu iki özlemi birbirine bağlar.
“Ağzında iri bir çıban”
Son iki dize şiirin bütün güzelliğini rahatsız eden bir yara gibi gelir:
“Ağzında iri bir çıban
Gizli sevgilimi bekliyor”
Kelebek ile “çıban”ın yan yana getirilmesi bilinçli bir estetik kırılmadır.
Kelebek hafiflik, güzellik ve uçuş çağrışımları taşırken çıban acıyı, bedensel bozulmayı ve rahatsızlığı getirir. Şair, romantik bir imgeyi bir anda bedenin acısıyla kirletir.
Böylece şiir bize şunu söyler gibidir: Özlem güzel olduğu kadar yaralıdır.
Uçmak isteyen bir varlık vardır; ama uçuş mümkün değildir.
Beklenen bir sevgili vardır; ama sevgili gizlidir.
Uzakta bir kasaba vardır; ama ona ulaşmak mümkün değildir.
Hafızada bir hayat vardır; ama o hayat artık yaşanmamaktadır.
Bu nedenle şiirin sonunda kelebek artık yalnızca bir “umut” sembolü olarak okunamaz. O, gerçekleşmesi mümkün olmayan bir arzunun canlı kalmış biçimidir.
Şiirin poetik eşiği
Bu özellikleriyle “Kasabadan Uzakta”, Süreyya Berfe'nin şiir serüvenindeki önemli eşiklerden biri olarak değerlendirilebilir. Berfe'nin “Kasaba” şiiriyle birlikte şiirinde belirgin bir yön değişiminin başladığı ve sonraki kitaplarda toplumcu gerçekçi duyarlığın güçlendiği akademik literatürde özellikle vurgulanmaktadır.
“Kasabadan Uzakta” bu değişimin ilginç bir örneğidir. Çünkü şiirde bir yandan bireysel ve imgeci bir söyleyiş vardır: “yüreğimin dalları”, “ıslak fotoğraflar”, “kurutulmuş kelebek”, “ışıklı kandil”, “gizli sevgili” gibi imgeler şiirin kişisel ve lirik tarafını oluşturur.
Diğer yandan şiirin içinde son derece somut bir toplumsal hayat vardır: tarlalar, ırgatlar, esnaflar, patronlar, kadınlar, çocuklar, istasyon ve arabalar.
Şairin şiirindeki dönüşüm tam da bu iki alanın birbirine temas ettiği yerde gerçekleşmektedir.
Bu yüzden şiiri yalnızca toplumcu gerçekçi ya da yalnızca lirik bir şiir olarak sınıflandırmak eksik kalır. Şiirin özgünlüğü, kişisel özlemi toplumsal bir hayatın görüntüleri arasından geçirmesidir.
Sonuç: Şiirin gerçek kahramanı
“Kasabadan Uzakta”yı baştan sona düşündüğümüzde, şiirin görünürdeki kahramanı kasabadır. Fakat şiirin derin yapısında başka bir merkez vardır: kurutulmuş kelebek.
Çünkü kelebek şiirin bütün temel meselelerini kendi üzerinde toplar.
O da uzaktadır; çünkü uçuş artık mümkün değildir.
O da geçmişe aittir; çünkü “kurutulmuştur”.
O da avuçtadır; çünkü şair onu yanında taşır.
O da bir şey bekler; çünkü uçmak ister.
O da bir yaraya sahiptir; çünkü ağzında “iri bir çıban” vardır.
Ve sonunda sevgiliyi bekler.
Bu nedenle şiirin en dokunaklı görüntüsü, kasabanın kendisinden bile önce şairin avucunda duran o ölü kelebektir.
Şiirin bütün hareketi sanki onun çevresinde gizlice dönmektedir: Kasaba uzakta, insanlar hareket hâlinde, sabah yaklaşmakta, yağmur yağmakta, kuşlar uçmakta; fakat şairin avucunda bir kelebek vardır. Ölüdür ama uçmak istemektedir.
Belki de şiirin bütün sırrı budur:
İnsan bazen artık sahip olamayacağı bir hayata, onu hatırlayarak değil, hâlâ gerçekleşebileceğine inanmak isteyen bir parçasını içinde taşıyarak bağlanır.
Ve bu yüzden son kez kelebek gelir.
Kasaba uzaktadır.
Sevgili gizlidir.
Kelebek ölüdür.
Ama uçmak istemektedir.